11. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım2.1
Bölümler 30Şu an: 2.1
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
25. BÖLÜM
"DUYGU TABAKASI"
Artık hayatım paylaşacak kadar iyi değil.
Kelimelerle kavgalıyım yine.
Kendimle konuşmam bile gereksiz.
Hiç durmadan susan yüzüm artık yok gitmiş.
Kalkıp kimseye günaydın demiyorum artık.
Nasılsa kasvet arkadaşım.
Tek gözümle andım bu sefer seni.
Artık diğeri ağlayacak kadar iyi değil.
Son bir haftadır o kadar uykusuzluk çekiyordum ki bunu kelimelerle anlatamazdım ama Anıl Durmuş sanki benim yerime anlatıyordu. Aynı bu şarkı gibi hissediyordum kendimi ama bu şarkı da haddinden fazla ayrılık içeriyordu. Şarkıdan illallah getirince telefonuma uzanıp sıradaki şarkıya geçtim hemen. Ama o da Unutamadım Adını olunca seri halde ileri tuşuna bastım. En sonunda hırsımı almış bir şekilde durduğumda Meriç'in favori şarkılarından biri çıktı.
Vance Joy, Riptide
Ayna karşısına geçip yarım kalan maşa işime kaldığım yerden devam ederken aynı zamanda sağa sola sallanarak saçma sapan dans hareketleri de yapıyordum çünkü sabit durduğum zamanlarda çok sık baş dönmesi yaşamaya başlamıştım. Sebebi her neyse artık... Bilmek bile istemiyordum. Biliyordum aslında ama bilmiyormuş gibi yapmak daha eğlenceliydi. Eğlenceli de değildi aslında. Aslında her şey korku filmi gibiydi ama ben korku filmine tebeşirle resim çiziyormuş gibi hissediyordum. Çizmek zorundaydım açıkçası. Eğer renklerimi kanatırsam ben de kanardım ve ben çok kanamıştım, kanamak istemiyordum.
Sessiz mırıltılarla şarkıya eşlik ederken maşayı bitirip işaret parmaklarımı şakaklarımdan simetrik bir şekilde sokup saçlarımın yarısını aldım. Henüz geçen haftanın ortasında dikişlerimiz alınmıştı ve bugün itibariyle artık ekim ayının üçüncü haftasının son günlerindeydik. Hangi günde olduğumu bilmeniz size bir fayda sağlamasa da sadece bir ay içerisinde yaşadıklarıma bir bakın derim. Normaldi aslında. Apandisit ve Cihangir dışında hemen hemen tüm bir aylarım böyle geçiyordu zaten benim. Aksiyon dolu ama bu aksiyonlar eğlenceli olurdu. Ben artık eğlenmiyordum. Büyüyor muydu bilmem ama eskiden eğlendiğimi hissettiğim hiçbir şey artık beni güldüren şeyler değildi. Beni tek güldüren Cihangir'miş gibi hissetmem ne kadar normaldi?
Ne gariptir ki Cihangir'e bağırarak yemin ettiğim gün, yani 17 Ekim, aklımdan hiç çıkmıyordu ve o günü, beni ele geçiren kuşlar ve kelebeklerin gücüyle 2017 yılında bolca yıldıza boğmuştum. Yıldönümleri bana hep saçma gelmişti ama sanırım asla saçma değildi. Bu kendimden beklemediğim büyük adımı attığım günü her zaman hatırlamak ve kutlamak istiyordum. Umarım o da unutmazdı çünkü Cihangir benim elbette bu hayattaki ilk sevgilimdi. Ve yine umarım ki son olurdu çünkü sanırım Cihangir ile dikiş tutturamazsam çok üzülürdüm. Şu anda düşüncesi bile beni hüzünlendiriyorsa olur da bir gün gerçekleşirse o zaman neler hissederim tahmin bile edemiyordum.
Saçlarımın yarısını uzun uğraşlar sonucu tepemde dağınık bir topuz yaptım ve serbest bıraktığım diğer yarısını da öylece sallayıp yerdeki pörsümüş çantamı sırtlandım. Hoplaya zıplaya koridora daldığımda yolun yarısında Atlas'ı görüp bana tuval gibi görünen sırtına zıpladım büyük bir zevkle. O da anında bacaklarımdan yakalayıp düşmeme izin vermedi elbette.
Abartılı bir neşeyle, "Günaydın ikizim!" diye çığlık attığımda mutfaktaki annem de korkudan, "Defne ne yapıyorsun!?" diyerek bağırmıştı bana.
"Defne in tepemden!"
Atlas borazan sesiyle bağırıp beni savurduğunda bacaklarımla beline, kollarımla da boynuna sıkıca tutunup kıkır kıkır güldüm. Onun sırtına atlamayı, tepesine tırmanmayı çok özlemiştim. Birazcık müsaade etse olmaz mıydı? Haftalardır dikişlerime dikkat etmekten sıkılmıştım artık. Hareket etmek istiyordum özgürce.
Çocuksu bir mızıkçılıkla, "İndir indirebiliyorsan yakışıklı..." diye mırıldanıp omuzlarına çıkmaya çalıştığımda Atlas mutfağın ortasında durup anneme baktı. Yüzündeki ifadeyi tahmin etmek zor değildi aslında. Muhtemelen ela gözleri yılgınlık içindeydi.
Babam her zamanki gibi erkenden işe gitmişti ve bizimle değildi. Onun yerine Nil nehri masadaki yerinde Prenses Diana gibi kahvaltısını etmekle meşguldü. Bir kere bile nasılsın diye sormamıştı ama evde kaldığım günlerde de başıma ekşimemiş, ses çıkarsam da benden şikâyetçi olmamıştı. Bu hareketleri elbette gözümden kaçmamıştı. Annemle babam mı konuşmuştu onunla bilmiyordum ama bu hali çok daha iyiydi.
"Anneciğim, dikiş yerine zarar verme. Lütfen ama! İner misin Atlas'ın tepesinden," diye uyardı annem yalvarırcasına. Atlas'ın saçlarını karıştırırken anneme baktım öylece.
"Anne dikişlerim alınanı iki gün oldu. Sağlamım artık, abartmasak mı? Bir şeyim yok..." diyerek Atlas'ın omuzlarından tutundum ve yere zıplayarak indim. Annem sesli sesli nefes alıp verirken ben yerime geçip masadaki şeylerden karman çorman mideme göndermeye başladım. Son zamanlarda biraz iştahım da açılmıştı, evet.
"Sapasağlam işte kızın anne. Baksana haline..." dedi Atlas mızmızlanan bir bebek gibi.
Ona aldırmadan bir tane haşlanmış yumurtayı hiç düşünmeden ağzıma deptim. Tane tane yersem yiyemezdim zira haşlanmış yumurtadan nefret derecesinde nefret ediyordum. Şimdi ağzımdaki o bıraktığı his de berbattı. Allah'ım sen affet ama bunu kim bulmuşsa artık? Öftü.
"Aman Allah'ıma binlerce kez şükürler olsun. Rabbim seni bana bağışladı bebeğim benim. Ye çocuğum. Ye, bunu da ye," diyen annem tabağıma yumurtalı ekmek doldurunca ona ters ters bakıp doldurduğu şeyleri aynen iade ettim. Yumurtanın her çeşidini yapıyordu.
Ağzımdaki bu eşsiz tadı Çin çilesi gibi yuttuktan sonra burnumdan derin nefesler aldım verdim.
"İçim dışım yumurta oldu ya! Yeter bana bu kadar protein yüklemesi. Ben okula gidiyorum. Hadi güle güle herkese," deyip masadan kalktım ve kaçarcasına antreye çıktım.
Şey, bugün Cihangir ile ilk kez okula gidecektik de. O da ben de dün gece anlaşıp okula tek gitme kararı almıştık. Atlas da Çınar'ı alıp gelebilirdi neticede. Onlarla uğraşmak istemiyordum. Taze sevgiliydik.
"Defne ne bu acele?" diye bağırdı annem mutfaktan ama ben duymazdan gelip montumu giydim. Yerdeki çantamı da sırtlandığımda Atlas'ın bağırtısını duydum bu defa.
"Sevgilisiyle gidecek anne okula!" deyince olduğum yerde durup birkaç saniye içinde kızardım. Bunu söylemek zorunda mıydı ki?
Dudaklarımı birbirine bastırdığımda içeriden çıt ses çıkmıyordu. Ne yapacağımı bilemedim bir an. Ellerim dahi öylece havada kalmıştı. Böyle bir konuda yalan söylemem saçmaydı çünkü annemler de biliyordu. Evde istirahat ettiğimiz süre zarfında Cihangir'le kahvaltı bahaneleriyle, sıkıldım bahaneleriyle fazla fazla ortaya saçmıştık sır olmayan sırrımızı ama yine de annemlerin bunu bilmesi tuhaftı. Açık açık söylemek daha tuhaftı.
"Kendi işine bak Atlas!" diye bağırıp dış kapıyı açtığımda Cihangir'in de tam kapıyı çalmak üzere olduğunu fark ettim. Eli havada kalmıştı şehzademizin. Onu gördüğümde kocaman gülümseyip çantamı kenara bıraktım hemen.
Keyifli bir sesle, "Günaydın Hüma Kuşu," dediğinde kafamı sallayıp hemen yanından geçerek ayakkabılarımı buldum. İçim yine kıpır kıpırdı. "Atlas ne diyor?" diye sorunca bağcığımı sıkıca bağlamaya çalışıyordum. Saçlarım yüzüme gelse de bir an önce ayakkabılarımı giyip gitmenin derdindeydim.
"Saçmalıyor işte sabah sabah. Şunu bağlayalım da okula gidelim bir an önce," dedim bin bir telaşla. Bunu diyeceğim aklıma gelmezdi. Okula mı gidelim?
Diğer ayağıma geçtiğimde Cihangir'in tepemde dikilmiş kıs kıs güldüğünü duydum. Bu kadar gülecek ne vardı acaba?
"Okula gitmeye pek bir heveslisiniz Hüma Kuş Hanım. Özel bir sebebi var mı?"
Cihangir'in fazla ima yüklü sesini işittiğimde kafamı yerden kaldırmadan üç defa yanlış bağladığım bağcığı çözüp dördüncü defa bağlamaya çalıştım ama elim ayağıma dolanıyordu. Neyim vardı benim böyle? Bir bağcığı bağlayamıyordum resmen.
"Özel sebebi yok," diye homurdandım kendime sinirlenerek. "Sadece dans etmeyi özledim," dediğim sırada Cihangir tam önüme diz çöküp ipleri birbirine karıştıran ellerimi tuttu ve uzaklaştırdı.
"Anladım ben, anladım. Bırak ben bağlayayım," diyerek olaya usta bir edayla el attı. Kalp atışlarım yarış atından halliceydi. Resmen önümde diz çökmüş bağcığımı bağlıyordu. İnanamıyorum...
Cihangir tekte bağcığımı bağladığında ben utançtan kıvranmakla meşguldüm. Neye bu kadar utandığımı anlayamasam da antredeki çantamı aldım ve ayağa kalktım. Asansörlere doğru ilerlerken arkamdan duyduğum kapı sesiyle Cihangir'in arkamdan kapıyı kapattığını anlamış ve alnıma bir tane yapıştırmıştım. Bugün amma leyla geziyordum ben. Kapıyı kapatmayı unutmuştum.
Cihangir hoş bir sesle, "Saçlar yakışmış..." diyerek bir adım gerimde beklemeye başladığında kaşlarımı çatarak asansörden içeriye girdim.
"Her zamanki gibi saçlarım. Bugün mü yakışmış diyesin geldi ne?" dediğimde Cihangir yine bir adım arkama geçip asansör kabinine yaslandı. Gözleri hala üzerimde geziniyordu ama ben ona bakmaya utanıyordum.
"Her zaman güzeldi de bugün model yapmışsın. Topuz filan. Çok yakışmış işte kızım. İltifat edince de mi suçlu oldum?" dedi şakayla karışık. Kafamı ona çevirip ters ters yüzüne baktım.
"Suç mu dedim ben? İlk kez söyledin diye şeettim ben." Çok gergin ve heyecanlıydım. Of.
Yeniden önüme dönünce asansör giriş katta durmuştu. Açılan kapıdan dışarı çıkıp sessiz sessiz yürüdüm ama bir garip olmuştum. Az önce neden birbirimize bağırmıştık ki? Tırnağımın ucuyla yanağımı kaşırken kaldırımda durup ona döndüm. Benim ani dönüşümle Cihangir duraksayıp yüzüme baktı öylece. Ona bağırmama takmıyor gibi duruyordu belki de terslemelerime alışmıştı, bilmiyorum. Elimi gayriihtiyari enseme atıp ayağımı nedendir bilmem yere sürttüm. Neden böyle davrandığımı da anlamıyordum. Her şey sanki otomatik gerçekleşiyordu. Otomatikman salakça davranıyordum.
"Saçmaydı, tamam..." diye mırıldandığımda Cihangir kafasını sallayıp yanıma geldi ve kolunu omzuma atıp kafamı koluyla sıkıştırdı. Bunu hep Atlas ve Meriç de yapıyordu. Kardeşim top muyum ben?
Cihangir keyifle, "Saçmalayınca da hoşuma gidiyorsun merak etme," diyerek sabah sabah uğraştığım saçlarımı dağıtınca kolunun altında cebelleşerek kurtuldum. Nefes nefese gerisinde durup elimi kaldırdım durması için.
"Güzelse neden bozdun salak?" dedim nefesimi verip. Cihangir karşımda elleri ceplerinde cool cool gülerken pejmürde olduğumu hissediyordum artık. O dağınık topuz için de uğraşmıştım ben, çocuk!
"Kıskanırım kızım ben. Çok da güzel olma. Tüm okul sana mı baksın şimdi?" deyip geri geri gitmeye başlayınca ben de yavaşça ona doğru yürümeye başladım ancak bu dediği çok saçmaydı.
"Üç buçuk senedir okuyorum ben bu okulda Cihangir. Bakacak olsalardı daha önce de bakarlardı. Senin bu kıroluk nereden geliyor? Genetik filan değildir umarım..." Kafamı sersem gibi gülerek iki yana doğru sallarken Cihangir de doyasıya gülüp düz yürümeye başladı. Birkaç adımda ona yaklaştığımda bir anda bana yönelip bir de elleriyle yanaklarımı sıkıştırınca balık gibi dudaklarım büzüştü.
"Nopoyorsun!?"
Ağzımdan çıkan boğuk kelimeye güldüğümde Cihangir daha çok güldü ve yanaklarımı sıkıştırıp bıraktı. Oyuncak bebekmişim gibi oynuyordu benimle.
"Ne dedin? Ne dedin anlamadım?" diye bağırdı alay edercesine.
Söylediklerimi anlamazdan gelip benimle eğlenirken ona kızamıyordum. Hala yanaklarıma baskı uygulayıp durduğu için ağzımdan çıkan her kelime saçma sapan bir hal alıyor ve anlaşılması güç hale geliyordu. Çıldıracaktım sevinçten. Çok tatlıydı.
"Dur- Dur! Durursan!" En sonunda dayanamayıp Cihangir'in bileklerine vurunca ellerini kaçırdı ve rahatladım. "Oğlum dursana!" diye çığlık attığımda büyük adımlarla benden kaçmaya başladı. Koşmuyordu ama onun bir adımı benim üç adımıma bedel gibiydi. Hareketleri bir hayli hızlıydı üstelik.
"Gel, gel kaçma... Çok acımayacak! Valla bak!" dedim benden altı yedi adım kadar uzağımda kalırken. Peşinde koşturuyordum haspamın.
Elimle yanıma gelmesini istesem de Cihangir çocuk gibi omuz silkince peşinden koşmaya başladım bir anda. Eh, çocuktuk neticede. Genç çocuk. Beni görüp kendi de koşmaya başlayınca okula kadar koşarak, tepinerek, kâh sırtına vurarak, kâh düşmeme ramak kala beni tutmalarıyla geldik. Sağlam geldik ama merak etmeyin. Düşüp de yuvarlanmadık çok şükür zira ikimizin de dikişleri alınmış olsa bile yaralarımıza hala pansuman yapıyorduk. Daha doğrusu o işi babam hallediyordu. Yani saçma ve değişik bir şekilde.
"12/H, Defne Hüma Sungur ve Yusuf Cihangir Fayas!"
İkimiz de adımızın anons edildiğini duyunca bir anda okulun bahçesinde olduğumuzu hatırlayıp koşmayı kestik. Nefes nefeseydim. Ben bu sesi, bu tonu tanıyordum. Otomatikman kafamı okulun sahnesine çevirdiğimde o hiç özlemediğim Serhat Müdür elinde mikrofon önünde de sivil halde okula gelen üç beş öğrenciyle bize bakıyordu. Yüzümü buruşturdum bıkkın bir şekilde. Bu adamdan kurtulamayacak mıydım ben? Nefes nefese Cihangir'e döndüm.
"Sabah siftahımız hayırlı olsun," diyerek elimi enseme atıp müdürün yanına doğru ilerledim. Hava bugün bulutluydu. Yağmur da ha yağdım ha yağacağım der gibi duruyordu. Bu yüzden bugün Serhat Müdür'ün keli parlamıyordu ne yalan söyleyeyim. Zaten gıcıktı, bugün daha da gıcıktı. Bir eğlenmemize izin vermiyordu.
"Günaydın hocam," dedim önünde durduğumuzda. Ellerimi önünde birleştirdim sıkılgan bir halde. Cihangir başıyla selam vermekle yetinince içimden ne kadar havalı olduğuna dair bir kuş ordusu uçurdum ama dışımda yaprak kımıldamadı. Edepli olalım biraz.
Serhat Müdür mikrofonu indirip çıplak borazan sesiyle, "Kızım eşek kadar olmuşsunuz! Ne bu çocuk çocuk haller? Ne koşuyorsunuz bahçede?" diye bağırınca yine tüm okul mikrofonsuz da olsa adamın sesini duydu. Bense inanamayarak elimle kendimi gösterdim.
"Yetişkin miyiz yani biz?" deyip sinirle güldüğümde Serhat Müdür daha çok sinirlendi ve kaşlarını çattı. Kardeşim ne dersem diyeyim bu adam da beğenmiyor. Kesin ikizler burcu bu herif. Başka türlü bu kadar sevimsiz olamaz.
"Yetişkin değilsiniz elbet ama gençsiniz kızım! Küçüklerinize örnek olacağınıza ne bu koşturmaca? Ya düşüp kolunuzu bacağınızı kırarsanız? Daha ikiniz de hastaneden yeni taburcu olmadınız mı?" dedi bu kez de. Bu adamın sabah sabah birileri sinirlerini ekstra bozmuştu belki de. Derin bir nefes alıp verdim. Tam cevap verecektim ki Cihangir'in araya girmesiyle ağzım açık saçma bir yüz ifadesiyle kalakaldım.
"Hocam, biz genç gibi davranıyoruz zaten. Ayrıca herkesin içinde daima bir çocuk vardır. Bunu bastırmayın lütfen. Bu iyiye işaret değil. Başka bir şey var mı acaba? Derse geç kalmayalım biz. Sınav senemiz," deyince bahçede gezen ve bu savunmayı duyan ufak kız grubu hayran hayran Cihangir'e bakmaya başladı. Kaşlarımı çatıp onlara baktığımda hala beni fark etmemişlerdi.
"Davranışlarınıza çeki düzen verin gençler. Şimdi gidebilirsiniz," dedi Serhat Müdür çok da uzatmadan. Sanırım bu sabah bizimle uğraşmak istemiyordu. Cihangir kolumdan tutunca yanımdaki veletlere bakıp parmak salladım ancak hiçbiri dikkate almadı. Görmediler bile beni.
"Hadi gidelim Hüma Kuşu." Cihangir beni kolumdan sürüklemeye başlayınca Serhat Müdür'e döndüm gitmeden evvel.
"Hocam, ayrıca kol da bacak da benim! Sizin malınız değiliz biz!" diye seslendim. Bağırmadım, asla.
"Sus Defne!" diye uyarıp duran Cihangir, beni okuldan içeriye bildiğiniz yaka paça soktuğunda kolumu çekip ona baktım. Ne çekiştiriyordu bu da? Serhat Hoca'nın müdür olması bizi sürekli azarlayacağı anlamına mı geliyordu? Bu adam yıllardır değişmemişti ki!
"Ben sana söylüyorum bak. Sonra demedi deme. Bu adam kafayı ikimize birden taktı artık zor kurtuluruz. Bak görürsün," deyip somurtarak merdivenlere yöneldiğimde öğrenci zili çalmaya başladı. Sabahki huysuzluğum yeniden üzerime binmişti sanki.
"Takarsa taksın Hüma Kuşu. Bize ne? Ayrıca sen neden bu kadar umursuyorsun ki adamı? Gözüne görünmeyiz biz de," dedi Cihangir de umursamaz bir edayla. Gerçekten umurunda değildi. Arkama dönüp yanıma gelmesini bekledikten sonra merdivenleri aynı hizada çıkmaya başladık.
"Herif her yerden palyaço gibi çıkıyor Cihangir, nasıl gözüne görünmeyelim? Okul adamın," deyip elimle okulun her yerini gösterdiğimde Cihangir duraksayıp tavrıma genişçe gülümsedi ve elimden tutup indirdi ama elimi bırakmadı.
"Sadece okul yönetiminden sorumlu Defne. Okulun sahibi filan değil. Burası devlet okulu güzelim," dedi tatlı tatlı.
Güzelim mi? Hahaha... GÜZELİM Mİ? Ahaha. Bir saniye. Okudunuz değil mi? Az önce bana güzelim dedi.
Ben iç dünyamdaki gürültüden dış dünyayla olan bağlantımı koparırken Cihangir elimden sıkı sıkı tutup sınıfa doğru ilerledi. Arkasından iki seksen sünen kolumla adımladım. Yüzümdeki en aptal gülüşle ellerimizi sallaya sallaya sınıfa girdiğimizde ve sınıfın o ahırdan hallice halini gördüğümde bir anda elektrik çarpmış gibi Cihangir'in elini bıraktım. O kadar hızlı yaptım ki Cihangir dâhil sınıf da dönüp bize baktı. Onlara daha söylememiştim hiçbir şey. Böyle mi öğreneceklerdi?
Çetin ve Beril donakalmış bir şekilde bana bakarken Ülkü bir anda yüksek sesle bağırıp bana doğru koşmaya başladı.
"DEFNEEĞĞĞĞ!"
Adımda Ğ harfi yoktu ama Ülkü öyle bir bağırmıştı ki sanırım artık adım Defne değil, DEFNEEĞĞĞĞ idi. Kollarımı önümde birleştirip korkunç gözlerle Ülkü'ye baktım ama onu kimse engellemedi. Ülkü de freni patlamış damperli kamyon gibi üzerime gelmeye başladı.
"Sensiz bu okul çekilmiyordu! Hoş geldin arkadaşım! Canım benim!" diyerek tam üzerime atılacaktı ki kahraman sevgilim araya girince Ülkü de ani bir frenle duraksadı ve sağdan gelmeye çalıştı ama Cihangir ona da izin vermedi. Ülkü bu defa sola geçtiğinde Cihangir de sola geçti ve Ülkü bir kere daha ayağını yere vurup bağırdı.
"Çekilsene be kenara Cihako!" dediğinde kaşlarımı çatarak Ülkü'ye baktım. Yok Şikago...
Cihangir bile isminin kısaltılmış halini duyunca donakaldı ve bu defa Ülkü'nün bana sarılışına engel olamadı. Gerçi bu isim kısaltmadan çok Çin esareti altında asimile olan Türk hükümdarların isimlerine dönmüştü.
Cihangir üzerindeki şaşkınlığı attığı ilk anda, "Cihako mu?" diyerek bize döndüğünde Ülkü'nün kolları arasında ufalıp kalmıştım. Beni sımsıkı sarıp yanaklarımdan şapur şupur öpünce biraz daha kendime gelmiştim. Abdest almıştım resmen.
Çetin gür bir sesle, "Benim Güney Kore Şube'm ve tayfamızın yeni üyesi!" diye bas bas tüm sınıfta haykırdıktan sonra bana doğru koşunca peşinden Beril de koştu ve üç kişi birden sarılmaya başladılar. Nefes alamıyorum.
"Cezaevinden çıkmadım ben! Cihangir! Kurtar beni!" dedim yalvarırcasına elimi Cihangir'e uzatırken ama faydasızdı. Bataklığa düşmüşüm de hızla batıyormuşum gibi hissediyordum. O ara sınıftan içeriye İkra'yla Eda'nın da girdiğini görünce tüm umutlarım yerle yeksan oldu. İzdihamın merkezi durumundaydım.
Kızlar aynı anda, nasıl oluyorsa artık, "Defne gelmiş! Gerçekten! Çok şükür!" diye çığlık attıklarında Cihangir bana ulaşamadan ayaklarım bir anda yerden kesildi.
"Lan ne yapıyorsunuz?" diye avazım çıktığı kadar korkuyla bağırdığımda kendimi okulun tavanına doğru havaya fırlatılırken ve hemen sonra yere süzülürken buldum. Bu tavanı daha önce bu kadar yakından görmemiştim ve görmek de istemiyordum!
Tüm sınıf manasız bir şekilde birlik olup beni havaya fırlatmaya başladıklarında midem allak bullak olmuştu bile. Sabah yediğim yumurta kafamda daireler çiziyordu şimdi. Belki biraz da midemde daireler çiziyordur kim bilir? Kusacağım galiba. Bu iş hiç de eğlenceli değilmiş.
Beni epey bir süre bağırıp çağırıp ıslıklar eşliğinde saçma sapan sloganlar atarak havaya fırlattıktan sonra her şey Cihangir'in kucağına düşmemle son bulmuştu. Nefes nefeseydim ve midem berbattı. Yaşadığım adrenalin hissi de beraberinde kesilmişti. Her an yeniden havaya fırlatılma ihtimaline karşılık Cihangir'e sıkı sıkı tutunduğumda tüm sınıf dut yemiş bülbül gibi sessizleşmişti. Ansızın beynimde şimşekler çakınca vücudumda da şimşekler çaktı ve kendimi yere attım. Dengesiz adımlarımı dengeye kavuşturup yere düşen çantamı aldım hemen. Sınıftakilere gergin bir şekilde gülerek işaretparmağımı üstlerinde gezdirdim.
"Arada isterim bundan haberiniz olsun," dedim midem çalkalanırken. Lütfen bir daha sakın yapmayın. Midem bulanıyor...
Kalabalıktan yüzümdeki aptal sırıtmasıyla sıyrıldığımda sınıfa hoca girmişti. Dirayet Hoca'yla bakışınca anladım ki ders matematikti. Omuzlarımı ani bir darbe yemişim gibi düşerken Cihangir sıraya kadar beni de peşinden sürükledi. Ben matematik dersine girmek istemiyorum ama Allah'ım!
Cihangir gizemli bir edayla, "Adam matematikten tiksindiğini anlayacak Afacan. Ona da yazık," deyip kıs kıs güldüğünde köşeme geçip yerime sindim hemen. Hastanede yatmak daha mı güzeldi ne?
"Her an kusabilirim Yusufçuk Kuşu," dedim ona ters ters bakıp. "Lütfen bu ders beni sakın ayağa kaldırma. Dersini anlat, paranı al ve çık," deyip sıramda iki ders boyunca güzelce uyku çekmeye başladım.
Matematik dersini sevmiyorum arkadaşlar. Ömür boyu da sevemeyeceğim. Kusura bakmayın.
🌈🌈🌈
Öğle arasına girdiğimizin zili çalınca herkes sınıftan hücum ederek çıkmaya başladı. Aç köpekler sanki biraz daha yemeseler gebereceklerdi. Bu ne hengâme anlayamıyordum. Bunları alıp Suriye iç savaşına soksak Suriye'de savaş son bulurdu. Aslında fena fikir de değildi.
"Dans ediyor muyuz?"
Beril bir anda cıvıldayarak arkasına dönünce pis pis güldüm ve başımı salladım. Çok uzun yatmıştım. Artık dans zamanıydı ve içimdeki enerji bugün buna müsaade edecekti sanırım.
"Spor salonuna mı yine?" diye sordu Cihangir aramıza girerek. Ona da başımı salladığımda kendi defterini kitabını nizami bir düzenle kaldırıp bana müsaade verdi. "O halde yemekler spor salonuna."
Sıradan heyecanla çıktığımda bir süre Cihangir'le bakıştım ama o söylediği şeyden zerre rahatsızlık duymayarak Ülkü'ye döndü. "Kantinden bir şey istiyor musun Ülkü?" diye sorunca Ülkü de bu durumu garipseyerek cüzdanıyla ayağa kalktı.
"Sağ ol. Ben eşlik ederim sana. Yemek yerken bunları izlemek güzel oluyor," deyince omzuna vurdum bir tane. Bir ara arkadaşlarımla konuşsam fena olmazdı zira Cihangir'in ilgili tavırlarını sezmişler ama henüz beni köşeye sıkıştırmamışlardı.
"Şebek miyiz kızım biz?" dedim çenemi hafifçe kaldırarak. Ülkü de aksine sırıta sırıta kafasını salladığında Beril ile kol kola girerek onlardan birkaç adım uzaklaştık. "Hadi gidelim. Daha Gül Hoca'dan anahtarı alacağız," deyip Beril'e baktım.
Ülkü ve Cihangir kantine giderken biz de Beril ile öğretmenler odasının oraya ciğerci kedisi gibi tünedik. Gül Hoca bizi görünce spor salonunun anahtarını istememize gerek bile kalmadı ve anahtarı verip uyarılarını yaparak içeriye girdi. Anahtarı almanın sevinciyle birlikte kazan dairesine giden yola seri adımlarla ulaştık. Anahtarla o karanlıkta kapıyı açtık ve geniş mi geniş alana girdik.
"Tablet nerede?" dedi Beril sahanın ortasına uzanırken. Ceketimin içine sakladığım tabletimi çıkardım ve indirdiğim müziklere göz attım.
"Blackpink olur mu?" diye sorduğumda Beril yerden kalkıp hemen havaya bürünerek mankenler gibi yürümeye başladı. Bu evet demek olduğu için Whistle parçasını açıp aynı hizaya geldik.
Şarkı başladığı anda senkronize olmamız saniyeler sürdü zira bu şarkının da elbette dans koreografisini ezberlemiştik. Nasıl dans ediyorduk, hareketlerimiz iyi miydi, nerede hata yapıyorduk bilmiyorduk ama ikimiz de ortak şarkıları ezberleyip dans etmeyi biliyorduk ve dans bizim enerjimizi tazeliyordu.
İlk parça bittiğinde elim kalbimin üzerindeyken son bulmuştu hareketlerimiz. Nefes nefese kalmış halde Beril'e döndüğümde bundan ne kadar zevk aldığı yüzünden belliydi. Bu şarkı aslında bir nevi ısınma şarkımızdı zira şarkı aşırı hareketli değildi. İki dakika içinde suyumuz çıkmıştı ama bu tere de değer gibi geliyordu. Dans etmek acayip bir şeydi benim için. Nefes almamın bir parçasıydı sanki.
Biz pozisyonumuzu bozmazken sıradaki parça çalmaya başladı. BOOMBAYAH parçası başlayınca ikimiz de aynı anda sevinç çığlıkları atarak pozisyon aldık. Sanki sıradaki şarkıyı bilmiyorduk ama ne zaman duysam çılgınlar gibi dans edesim geliyordu. Bizim esas şarkımız buydu elbette. Beril ile birlikte şarkıya eşlik ederek aynı zamanda yönümüzü çevirdiğimizde o benden bir adım öne çıkmıştı. Tam o anda kenarda oturmuş yemek yiyen Cihangir'i, Ülkü'yü, İkra'yı, Eda'yı ve Ümit'i gördüm. Ellerinde dürüm ayranla bizi izliyordu. Film oynuyordu burada da zaten... Bir nevi.
Beril ile aynı anda dans arasında selam gönderip zıplamaya, bedenimizi kıvırıp deli gibi eğlenmeye başladık. Biz iki kişi olduğumuzdan bazı dörtlü hareketleri yapamıyorduk fakat onun dışında iki kişi hareket edebiliyorduk. Birkaç dakikanın sonunda bu şarkı da bitince kendimi ter içinde yere atıp yuvarlanarak tableti aldım ve sıradaki şarkı başlamadan durdurdum. Ameliyat yerim sızlamaya başlamıştı ince ince. Dursak iyi olacaktı.
"Öldüm!" diye çığlık attı Beril tıpkı benim gibi göğsü şiddetle inip kalkarken. O sırada Ümit'in bize koşturduğunu görünce zayıf bir güçle güldüm. Her yerimden ter akıyordu.
Ümit gerçekçi bir telaşla, "Sevgilim ölme ölme! Ben geldim!" diyerek yere diz çöktüğünde bana da sinsi sinsi bakıp göz devirdi, "Sana diyorum şu manyağa uyma diye. Bak böyle nefesin kesiliyor işte." Sanki kızın gerçekten nefesi kesilmiş gibi davranması da yok muydu?
Ümit söylenmenin yanı sıra Beril'i yerden kaldırıp suyunu verirken ciğerlerime derin bir nefes çektim. Elimi karnıma götürmemeye özen gösteriyordum çünkü ağrıdığını bilseler bir anlamı olmayacaktı.
Şiddetli nefeslerimin arasında, "Vursana Beril şuna ya," diyerek yerden kalkmaya çalıştığımda Cihangir gelip kolumdan tuttu ve ayağa kalkmama yardımcı oldu. Bacaklarım sızlıyordu. Muhtemelen hamlamıştım.
Beril, Ümit'in koluna hafifçe vurup, "Benim bebeğime manyak deme sevgilim," deyince Ümit huysuzluk yapmaya başladı. Hayır, kuması oluşumu kabullenememişti ya kaç aydır ona yanıyordum.
Onlara aldırmadan Cihangir'in yardımıyla yerden kalktım ve bizimkilerin yanına gittim. Kendimi orada da yere attım hemen. Sırtımı da soğuk duvara verdiğimde hala karnımdaki sızlamaları hissedebiliyordum. Bir bacağım önde diğeri katlı halde nefeslendim bir süre. İçeride bir şeyler kopmamıştır değil mi? Kopmamıştır...
Ülkü, "Bitirmen gerekenler," diyerek önüme bir poşet koydu.
Poşeti ucuyla kavrayıp içine baktım. Yarım dürüm ve şeftalili meyve suyu. Cihangir'e yandan bir bakış attığımda omuz silkerek ayranını pipetiyle sömürmeye başladı. Zayıf bir gülüşle önüme döndüm ve dönerin kâğıdını sıyırıp yiyebildiğim kadar yemeye çalıştım. Sessiz sessiz yemeğimi yerken İkra dayandığı duvardan bana doğru eğilip şaşkın şaşkın suratıma baktı.
"Kızım... Defne... Siz gerçekten çok iyi dans ediyorsunuz. Harcanıyorsunuz. Kore'ye gitmelisiniz ve seçmelere katılmalısınız," dedi hayranlığını gizleme gereği bile duymadan. Bu fazlasıyla hoşuma gitse de hayallerime giden yoldaki tıkanıklığa bakıp iç geçirdim yalnızca. Sanırım Unutursam Fısılda filmini neden bu kadar benimsediğimi artık biliyordum. Ben de bir Ayperi'ydim çünkü. Yeteneklerimi görenler sadece lise arkadaşlarımdı.
"Kim gönderecek kızım bizi?" dedim ağzımdaki lokmayı yutup. "Yol parası ayrı dert, konaklaması ayrı dert, pasaportu ayrı dert, insanlarıyla tanışması da seçmeler de dili de derken... İmkânsız Kore. Ben bol bol hayran kalmakla yetiniyorum. Böylesi daha iyidir belki," diyerek geçiştirdim.
Dürümümden bir ısırık daha aldığımda iştahım anında kesilmişti. Meyve suyumdan da uzun bir yudum çektim içime. Bunu bitiremezsem Cihangir'in çenesini çekerdim kesin.
"Yarının ne getireceğini bilemezsin Hüma Kuşu. Belki kanat çırpıp Kore'ye kendin gidersin. Kim bilebilir ki?" Cihangir'in samimi sözleriyle sadece tebessüm edebildim. Bizim bilmediğimiz yerlerde bir umut vardır, buna her zaman inanırdım ama imkânsızlar da vardır. Kore benim gözümdeki imkânsızdı çünkü ben önünü göremediğim yollarda yürümekten korkardım.
Hayale dalmayı kesip, "Hiç bilmediğim bir yere gidemem ben," dedim ve dürümü kapatıp poşete geri koydum. Pipeti dişlerimin arasında ezip büzerek yalnızca içeceğimi içmeye başlamıştım ki spor salonuna bir tane çocuğun nefes nefese dalmasıyla herkesin dikkati o çocukta toplanmıştı.
Çocuk, "Defne!" diye adımı haykırınca sırtımı duvardan ayırıp doğruldum. Cihangir otomatikman kolumdan tutup beni biraz gerisinde tutarak ayağa kalktı.
Abi edasıyla dokuzuncu sınıf olduğu belli olan çocuğa, "Sen kimsin koçum?" diyerek sırtını sıvazladığında çocuk derin derin soluklar alıyordu. Beni ararken epey koşturmuştu anlaşılan.
"Defne... Defne... Defne kim?" diyerek sonunda soracağı soruyu sorunca kafamı eğip elimi kaldırdım.
"Benim Defne de sen kimsin velet? Niye bu haldesin üstelik? Arkandan atlı mı kovalıyor?" dedim alayla. Çenemi kaldırıp kapıya baktığımda kimsecikler yoktu. E bu tanımadığım liseli ergenin benimle ne ilgisi vardı şimdi?
"Ha?" Çocuk biraz daha kendine gelip bana anlamsız bakışlar atarken Cihangir bana dönüp gülerek göz devirdi. "Ne demek istediğini anlamadım ben ama... Şey Defne Hüma Sungur kimse Serhat Hoca çağırıyor. Acil dedi. Beş dakika verdi bana. Çok acilmiş!" dedi korkuyla. Surat astım anında.
"Neyi acilmiş be bu kadar?" diye homurdandım. Uşağı mıydım ben bu müdürün?
İsteksiz de olsam ayağa kalkıp eşyalarımı aldım hemen. Gitmezsem yaygara koparırdı. Zaten sabah çatışmıştık.
"Bilmiyorum ama çok sinirliydi. O kadar bağırdı ki... Kulağım patladı," diyen çocuk avuç içiyle kulağına baskı yaparken gerilmedim değildi. Beni sinirli sinirli çağırdıysa bir hayır aramaya gerek yoktu okurlar. Bu adamdan hayır gelmezdi çünkü.
"Mevzu ne ki? Hiçbir şey söylemedi mi yahu?" dedi Ülkü de benim gibi ayaklanırken. Dürüm poşetini ve tableti yere bırakıp Beril'e döndüm.
"Sen sınıfa götür kanka ben de gideyim bu adamın derdi neymiş öğreneyim," dedim can sıkıntısıyla. Endişelerim bıçak gibi kalbimi delmişti. Karnım da daha çok ağrımaya başlamıştı üstelik.
Beril endişeyle somurttu. "Ay biz de mi gelseydik acaba Defne?"
Bakışlarım Beril'in omuzundan tutmuş, gelen öğrenciye değişik bakışlar atan Ümit'e döndü. Evet dersem nazlanacak gibi bir hali olduğundan onunla uğraşmak istemedim.
"Yok kanka sağ ol. Hem gelseniz ne olacak? Yine bir şey bulup dırdır edecek başımda belli. Ben hallederim," diyerek oyunbaz bir halde göz kırptım ve çıkışa doğru yürüdüm. Spor salonunda çıkıp merdivenlere yöneldiğimde Cihangir'in kolumdan tutmasıyla gülümsedim. O gelmese olur muydu hiç? Hayır.
"Bensiz nereye gidiyorsun Hüma Kuşu?" deyip merdivenleri ikişer ikişer çıkınca arkada kalan ben oldum.
"Geleceğini bildiğimden sadece ses etmedim Yusufçuk Kuşu," dedim iç çekerek. Bunu bilmek hoş hissettirdi o an.
Cihangir dönüp birkaç saniye yüzüme gülünce uyuyan kuşlarım uyandı birdenbire. Göğsümde bir duygu tabakası oluşmuştu adını bilmediğim lakin ben oluşan bu tabakayı geçen her saniye daha çok seviyordum. Yeniydi ve ilkti. Nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum ama tanımaya başlamıştım. Şimdilik sakindim ama ileride sanırım hızlanacaktım. Çünkü ben bir hız tutkunuydum. Bu duygu tabakasının adını bulduğum ilk anda bu yavaşlığa da son vereceğimi adım kadar biliyordum.
Cihangir'le bodrum kattaki spor salonundan çıkıp okulun aydınlığına kavuşmuştuk fakat o esnada öğrenci zili çalmış ve öğle aramız bitmişti. Yine de müdür bizi acil çağırdığı için idare katına çıkmıştık. Müdürün sözü çiğnenmezdi öyle değil mi? Tabii... Örnek öğrenciyim de ondan tüm bu itaatkâr tavırlarım.
Öğretmenler kendileri için çalan zil sesinden sonra o kutsal odalarından çıkarlarken kalabalığın geçmesini beklemeden müdürün kapısına gittim. Yumruk yaptığım elimi kapıya vuracağım sırada içeriden Serhat Müdür'ün bağırtısını duyunca irkilerek Cihangir'e baktım. İlk defa bu adamdan çekiniyordum sanırım. Birisi canını filan mı yakmıştı acaba?
"Çok kötü bağırıyor," dedim fısıldayarak. Cihangir beni kenara çekip ilk kendisi girmeye kalkınca son anda bileğinden yakalayıp durdurdum. "Beni çağırmış sadece şimdi seni görürse sana da yükselir. Sen burada bekle tamam mı? Hatta bekleme. Beklemeden derse git, yok yazılma," deyip kapıya vurdum korka korka.
Serhat Müdür içeriden, "Gel!" diye bağırınca derin bir nefes alıp kapı kolunu indirdim ve odaya girdim lakin Cihangir beni dinlemeyip peşimden o da odaya girince artık yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Onun yok yere azarlanmasını istemiyordum.
İçime kaçmış çekingen bir sesle, "Acil beni istemişsiniz hocam..." derken odanın içindeki dokuzların edebiyat öğretmeni Ayten Hoca'yla, onuncu sınıfların biricik matematik öğretmenleri Emine Hoca'yla ve bizim bedenci Gül Hoca'yla gözlerimiz tek tek kesişti. Sonra odada bulunan bir tane daha kızla bakıştım. Kafası öne eğik yere bakıyordu. Katil zanlısı bu olsa gerekti ama bu kızı yemin billah tanımıyordum. Yüzüne aşina olduğum için on birinci sınıf olduğunu biliyordum sadece.
"Hah! Nihayet geldin kızım, otur bakalım. Sana işim düştü." Müdür hazretleri hararetle makam koltuğuna yerleşince arkamda dikilen Cihangir'e garip garip baktım. Elim ayağıma dolanmıştı. Ortam da epey gergindi. Ve ilk kez Serhat Müdür'ün işi bana düşmüştü. Vay anasını ya...
Elimle boş koridoru işaret ettim. Ben bu gerginlikte olmak istemiyordum.
"Hocam ders var-"
"Oturun gençler. Dersi dert etmeyin. Yok yazılmazsınız," dedi Emine Hoca sakinlikle. Bu odada ne entrikalar dönmüştü acaba birisi açıklayabilir mi aksi halde ben bu gerilimin ortasında hiç olmak istemem.
Cihangir beni belimden nazikçe ittirince müdürün masasının önündeki dört deri koltuktaki tek boş olana ben oturdum ve Cihangir odadaki sandalyelerden birini çekip yanıma geçti. Kimse onun burada oluşunu sorgulamamıştı nedense. Gerçi bu işime gelirdi.
Serhat Müdür'ün öfkesinde ve sinirinde zerre azalma olmadan ellerini masada birleştirip bana yöneldi. "Defne Hüma Sungur kızım, 29 Ekim'i biliyorsun," deyince aniden cevaplayıverdim.
"Cumhuriyet Bayramı."
Müdürümüz sebat içinde başını salladı. "Evet kızım, Cumhuriyet Bayramı. Peki, kaçıncı yılı?" diye sorunca sertçe yutkundum. Matematikten nefret derecesinde nefret ettiğimi söylemiş miydim?
"Şey..." deyip hocalara birer birer göz gezdirdim ve üzerimdeki baskıyı yok sayarak kuruyan dudaklarımı yaladım. Ter basıyordu. Kafamdan nasıl işlem yapayım ben şimdi? "29 Ekim 1923'te cumhuriyeti ilan ettiysek..." deyip stresten titreyen parmaklarımla onar onar saymaya başladığımda Serhat Müdür sözümü kesti.
"93. yıldönümü kızım. Konumuzla bir ilgisi yok," deyince parmağımı indirip adamın suratına baktım öylece. Beni mi deniyorsun be adam? Sabır... Sabır...
Telaşlı bir halde ellerini havada salladı. "Seni denedim sadece ama sözelci olduğunu unuttum bir an," demesiyle dudaklarımı birbirine bastırdım. Hakaret ediyordu şimdi de. Eğer aklımı okuyorsan göz kırp. Bakayım... Kırpmadı. Oh, aklımı hala okuyamıyor demek ki.
"E neden buradayım ben o zaman?" diye sorduğumda Gül Hoca araya girdi.
"Defneciğim, bizim 29 Ekim için oldukça sağlam bir gösteri düzenlememiz gerekiyor. Daha doğrusu bir etkinlik oluşturmalıyız. İl Milli Eğitim'den, İlçe Milli Eğitim'den bazı önemli şube müdürleri ve bunun yanı sıra İl Milli Eğitim Müdürü bu etkinliğe katılmaya gelecek. Valimiz de buna dâhil. Okulumuza gelecekler yani," dediğinde odadaki gerginliği anladım ve o gerginlik bana da geçti.
Benim bunlarla işim olmazdı ki. Tüm milli bayramlarda şiir okutup duruyorlardı. Ben ne yapabilirim? Etkinlik mi ayarlayayım? İyi de neden ben? Organizatör müyüm canım ben? Çüş artık... Bunu da biz yapacaksak ben çocuk işçi olduğumu herkese duyurmak isterim.
Utana sıkıla, "Benden ne istiyorsunuz hocam? Sahneye çıkıp şiir mi okumam gerek? Her sene yaptığımız gibi dokuzlardan seçelim gitsin işte..." dediğimde Gül Hoca arkasına dönerek ayaktaki kıza bir bakış attı ve bana döndü. Bu kızın günahı neydi yahu? Kendimi kötü hissettiriyordu. Benim dokuzuncu sınıftaki halime benziyordu aynı.
"Her zamanki gibi sadece şiir okuyamayız Defne. Önemli insanlar okulumuzu ziyarete gelecek ve bizim sadece dört günde zengin bir etkinlik oluşturmamız gerek ama merak etme etkinliklerin adı kondu. Şiir dinletisinden sonra müzik dinletisi ondan sonra bir tiyatro gösterisi ve en önemlisi de dans gösterisi yapmayı uygun bulduk. Müdür Bey de sağ olsun destek çıkacak bize ama dans için... Senden yardım almak istiyoruz. Sen de tamam dersen tabii," diyerek bana göz kırptı tatlı tatlı.
Şaşkınlık üzerime öyle bir oturdu ki bir an sinir bozukluğuyla güldüm ama sonra hızla ifadesizleştim. Şaka yapıyor olmaları lazımdı. Dans mı?
"Ciddi misiniz?" dedim incecik bir sesle. Gül Hoca tüm gerçekliği ile gülümseyerek dizime dokundu.
"Hem de hiç olmadığımız kadar Defne. Çok ciddiyiz. Dans konusunda sana ihtiyacımız var," dediğinde an itibariyle karmaya inanmaya başladım. Beni kınayan sayın okul yönetimi ve bazı hocalarım şimdi dans gösterisi için avucuma düşmüştü. İlahi adalet miydi neydi bu? Hayatım boyunca hiçbir şeyden bu kadar muhteşem derecesinde keyif almamıştım galiba. An itibariyle mutluluktan dört köşe olduğumu hissediyordum.
"Yani şimdi siz..."
Parmağımı herkesin üzerinde alaycı durmamaya özen göstererek bir tur gezdirdim. İçimde tutamadığım bir sevinç vardı. Her şey çok güzel bir rüyaymış gibi hissettiriyordu.
"Yani, saygıdeğer hocalarım benim dans yeteneklerime ihtiyacınız var doğru duydum değil mi?" diye sordum. Yüzümdeki abartılı gülüşü silemediğimi de aklınıza not edin.
Resmen dans etmeme laf eden o insanlar -Gül Hoca hariç- karşıma geçmiş benden ufak bir ekip oluşturmamı ve Cumhuriyet Bayramı'nda gösteride yer almamı istiyorlardı. Üstelik Cumhuriyet Bayramı gösterisi cuma günü olacaktı. Yani sadece dört günümüz vardı.
Çok zor bir işti elbette. Bu bir kenarda kalsın.
Serhat Müdür baygınlık geçirircesine koltuğuna yaslandı ve aldığı kilolardan kaybolan boğazını yokladı. Koca göbeği ne yaparsa yapsın ondan öndeydi. Adam sabahtan beri neye bu kadar öfkelenmişti bilmiyorum ama boynundaki kravatına kadar gevşetmişti. Hava da sıcak değildi ki terledi sıcaktan bunaldı diyeyim. Muhtemelen tükürdüğünü yaladığı için afakanlar basıyordu.
Bıkkınlık içindeki müdürümüz sıkıntıyla tekrar bana baktı. Bundan zerre memnun olmadığı elbette bakışlarından belliydi ama ben bunun zevkini elbette yavaş yavaş çıkaracaktım. Yeteneklerimi küçümseyen herkes keşke şu ana bir bir şahit olabilseydi.
"Senden başka bu işle uğraşan varsa ben seninle uğraşmayayım kızım," diyerek doğruldu müdürümüz. Elbette yok, bu yüzden daha da keyiflendim. Resmen avucuma düşmüşlerdi.
Bilgelikle kollarımı bağladım ve sırtımı dikleştirdim. Dans konusunda üzerime tanımıyordum.
"Bulabilirseniz bulun hocam ama sanırım benden ve Beril'den başka dansa düşkün kimse yok. O yüzden doğru adrestesiniz," deyip şımarmaya başladım biraz. Merak etmeyin, fazla abartmadan ilerliyordum. Bu şımarma sadece birazcık hakkımdı.
Gül Hoca uyarı mahiyetinde öksürünce çok cıvıklaşmadan saygımı korudum. Bazen bu sınırı kaçırıyordum çünkü.
"Yapacak mısın yapmayacak mısın?" diye sordu Serhat Müdür gözlerini bana dikerek. Bir de kafasını eğince bakışları dikleşmiş ve nemrut bir şeye dönüşmüştü. Gerçi o hep nemruttu ya...
Çok net bir cevap istediği belliydi ama ben de entrikacı biriydim. Cevabım elbette olumluydu ama çıkarsız asla bu işi kapatmazdım. Bir kere karşı masada Serhat Müdür oturuyordu. Bu adamın geldiği günden beri bana çektirdiklerinin acısını çıkaracaktım. Zaten son senem olduğu için bir dönem sabretmem yeterliydi.
Hiç çekincem olmadan, "Bir şartım var," dedim işaret parmağımı kaldırıp. Yanımızdaki herkes bir anda sus pus olup bize odaklandı. Korkmayın canım, entrika dedim de dizi çekeceğim demedim ki.
Serhat Müdür dudaklarından derin bir nefes bırakıp başını yan yatırdı. "Neymiş şartın evladım? Söyle çabuk..." dedi sabırsız bir halde. Ela gözlerimi huzur içinde kapatıp açtım. Ölsem de unutmazdım bu anı.
"Okulumuz nasıl spora önem veriyorsa bundan sonra dans yarışmalarına hatta resim yarışmalarına da aynı önemi verecek. Kocaman şehirde bir sürü dans yarışması, sergi yarışması oluyor hiçbirine katılmıyorsunuz hocam. Bu sene ve hatta bundan sonraki senelerde de dans eden öğrencilerinize bu fırsatı tanıyacaksınız. Ancak bu şartla size yardımcı olurum," deyip rahatlıkla kollarımı göğsümde bağladığımda Cihangir'in arkamdan gelen sessiz gülüşünü işitebiliyordum. Şimdilik zaferimizi sessizce kutlamak en doğru karar sevgilim.
Serhat Müdür kal gelmiş bir ifadeyle bana bakarken sıcak bir gülümseme sundum ona. Adamı gıcık etmeden halletsem şu işi ne ala olacaktı ama Serhat Müdür bana gıcık olmaya programlanmışsa yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
"Zorlamıyorum, asla..." dedim elimi ve başımı eş zamanlı iki yana sallayarak. O sırada Cihangir gizli saklı belime dokunduğunda tüylerim ürperdi ve dikleştim. Hafifçe sağıma döndüğümde zorlama dercesine yumuşak, yeşil bir bakış gönderdi. Ona dudaklarımı büzdükten sonra hocaların dikkatini çekmeden müdürümüze döndüm. Serhat Müdür ağır ağır nefesini verip oturuşunu düzelttiğinde bana hayır deme ihtimalini düşünüyordum.
Hayır derse büyük ihtimalle ortada kalırdım ama benim gibi o da ortada kalırdı çünkü bir şeyler ters gitmiş olmalı ki benden bunu istiyorlardı. Bu adam ölse benden yardım istemezdi. Bu müdürle son iki yıldır o kadar yüz göz olmuştum ki huyunu suyunu karısından ve çocuğundan sonra en iyi bilen bendim bence. O yüzden bu kez çok fena köşeye sıkışmış olduğunu biliyordum.
Serhat Müdür belirsiz bir şekilde, "Bakarız bakarız," deyince kafamı iki yana salladım. Bunu kabul edemezdim. Resmen çocuk kandırıyordu.
"Hayır hayır, istediğim cevap bu değil. Siz evet derseniz ben de evet derim. Olay bu. Bakarızla belkilerle yola çıkılmaz hocam. İhtimallere güvenemem ben. Lütfen. İstediğim şey çok basit. Spor turnuvaları gibi dans turnuvalarına da katılmak. Okul olarak beni desteklemeniz. Sizden yalnızca bunu istiyorum. Bu okulumuzun prestijini de artırmaz mı? Haksız mıyım?" deyip tek tek hocalara baktığımda Ayten Hoca saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp Serhat Hoca'nın masasına yaklaştı hafifçe.
"Hocam denemekten zarar gelmez. Zaten çok başvuru olacağını sanmam. Defne'yi desteklemek de bize bir şey kaybettirmez. Daha önceden yapmalıydık bunu," deyince gülüşüm daha da büyüdü. Yapmalıydınız tabii ki, bu okuldaki herkes öğrenci de ben patlıcan mıyım?
Serhat Hoca bir bana bir de hocalara baktı emin olmak için. Canım burada cumhurbaşkanı seçmiyoruz ki zaten bu okuldan gitmeme şurada altı ay anca kalmıştı. Seneye görüşmeyecektik çok şükür ama Serhat Müdür sanki şu anda içinden bana sayıp sövüyordu.
En sonunda epey isteksiz ve nazlı bir şekilde, "Tamam..." deyince içimdeki sevinç patlamasını zorlukla bastırıp Cihangir'e döndüm ve sevimli bir şekilde güldüm. Sarılırdım da mekân uygun değildi. Cihangir kaşla göz arası yanağımdan makas alınca eline vurup önüme döndüm ama gülüşü hala kulaklarımda yankılanıyordu. Kalbim erim erim eriyordu bu çocuk güldüğünde. Delirmiştim galiba.
"Tamam o zaman. Benden de tamam. Peki, bu dans gösterisi ile kim ilgilenecek hocalardan?" diyerek tek tek hocalara baktım. Gözlerime kadar ışıldadığıma emindim.
Sevincimi anlayan Gül Hoca benim aksime vakur bir tavırla, "Birlikte ilerleyeceğiz Defne. Gösteri 28 Ekim'de olacak yani o gün okul tatil olmayacak. Zaten 29 Ekim, cumartesi gününe denk geliyor," dedi. Sakin kalıp başımı salladım. Acilen buradan çıkıp sevinmem gerekiyordu. Acilen!
"Anlaştık hocam. 28 Ekim'e sadece dört günümüz var o yüzden elimden geldiğince hızlı bir ekip bulacağım. Kaç kişi olmamız gerekiyor?" dedim ilgili bir şekilde. Ben bugünler için doğmuşum resmen.
Gül Hoca kısa bir an kafasında hesap yaptıktan sonra, "Yaklaşık kırk kişi yeterli olacaktır ama törene girişten önce bir de vals gösterimiz olacak. Vals gösterisi için kızlı erkekli bir ekip oluşturacağız bu yüzden daha fazla çifte ihtiyacımız var. Anlayacağın Defneciğim iki üç kişi değil bize çok kalabalık bir dans ekibi lazım. Bu görevi on birlerden bir öğrencimize verdik ama yapmadığı için şu an sana ihtiyacımız var," deyince dizlerimdeki parmaklarım hareketlendi. Vals... Neydi tam olarak şimdi? Çok cahil hissediyordum kendimi. Kırk kişi bulmak sorun olmazdı, onlarla senkronize bir şekilde dans etmek de zor olmazdı ben hallederdim ama vals neydi yahu?
Ben valsı dert ederken hemen arkamda oturan Cihangir saçlarımın ucunu parmağına dolarken, "Hocam vals gösterisini de Defne'yle ben üstleniriz aslında. İlk çift biz olalım," dedi. Neye uğradığımı şaşırdım anında. Boynumu ağır hareketlerle çevirip ona baktım. Valstan anlamazdım ki ben neyi üstlenecekmişiz çift olarak?
Ayten Hoca bile şaşkınlıktan irileşen gözleriyle benden hallice Cihangir'e bakıyordu. "Sen vals biliyor musun Yusuf?" diye sorunca arkamdan gelecek cevabı bekledim. Belki de biliyordu kim bilir?
"Elbette hayır hocam," dedi Cihangir gururla. Bilseydin bari çocuk... Sen bilmiyorsun ben bilmiyorum iki cahil neyi başaracaktık? "Öyle bir izlenim vermek istemem ama ikişerli ekip oluşturmamız gerekmiyor mu? Tamam işte, ilk ekip Defne'yle ben oluruz. Şimdi gidip sınıflara duyurularda bulunur vals gösterisine katılmak isteyenleri de belirleriz."
Dişlerimi sessizce gıcırdattım. Ah Yusufçuk Kuşu, ah... Vals dediğin şeyi biz becerebilecek miyiz hiç bana sormuyorsun! Nasıl sevgili olduk biz, kendi kendine kararlar alıyorsun. Böyle olmaz ki!
"Harika o halde. Neredeyse hallettik diyebilir miyiz?" dedi Emine Hoca sevinçle. Bu işten tek memnun olan bu kadındı galiba. Derin bir nefes alıp dertli dertli verdim. Bu iş sandığımdan daha zahmetli ve yorucu olacaktı sanırım. Üstelik sadece dört güncüğümüz vardı.
🌈🌈🌈
Müdürün odasından Cihangir'le birlikte elimizde iki tane izin kâğıdıyla ayrıldığımızda koridor bomboştu. Herkes derste olduğu için sınıfa dönme niyetimiz yoktu elbette. Zil çalana kadar koridorda aylak aylak dolanmak ve bu mutluluğun tadını çıkarmak daha cazip geliyordu kulağa. Ne kadar dört günde en az kırk kişiyi dans etmeye ikna etmemiz gerekirse gereksin ben sonuna kadar sevinmek istiyordum. Her şeyimle bu işin üstesinden gelirdim.
Elimi kalbime bastırıp sarhoş bir aptal gibi, "Dans mı edeceğim ben şimdi?" dedim. Sabahtan beri bunu düşünüyordum zaten. Allah'ım düşüncesi bile çok güzeldi.
Ayaklarım bir sağa bir sola sendeleyip dururken Cihangir beni yanına çekti ve kolunu omzuma doladı. "Bir dakika sonrasının sana ne getireceğini bilemezsin Hüma Kuşu. Bak spor salonunda her şeyden umudu kesmiş gibiydin ama şimdi Serhat Hoca sözünde durursa dans yarışmalarına bile katılabilirsin," deyip yüzüme gelen kıvırcık saç tutamlarıyla uğraştı bir süre. Kendimi sevimli bir ayıcık gibi hissettim o böyle saçlarımla tatlı tatlı uğraşırken.
Cihangir'in heyecanımı perçinleyen sözleriyle birlikte kalbim uçuşa geçince aptal gibi sırıtmaya devam ettim.
"Değil mi?" deyip kıkır kıkır gülerek Cihangir'in boynuna atladım ve sıkıca sarıldım. O da belimden yakalayıp sessizce güldü ve elbette ayaklarım yerden kesildi. Sanki bir anda göklere bulutlara fırladım. Çok güzel gülüyordu. O güldükçe göğüs kafesim genişliyordu. O kadar mutluydum ki bu mutluluğumu kimse öldüremezdi artık. Tüm gün böyle neşe saçacağıma emindim.
Mutluluktan her an ağlayabilirmişim gibi, "Çok mutluyum biliyor musun?" dediğimde Cihangir beni sessizce etrafında bir tur döndürdü. Çığlık atmamak için kendimi zor tutuyordum ama dönerken çıkan uğultular bizi her an ele verebilirmiş gibi artıyordu. Saçlarım benim aksime özgürce uçuşunca sessizce gülmeye başladık.
Cihangir'in omzuna vurup, "Düşeceğiz, dur..." diye fısıldadığımda Cihangir nefes nefese durdu ve ayaklarım yerle buluştu ama Cihangir'in bileklerinden tutunmaya devam ediyordum. Dünyam dönüyordu, ruhum dönüyordu mutlu mutlu. Bunu tarif etmem mümkün bile değildi. İçimde gerçek anlamda havai fişekler patlıyor, resmen rengârenk bir karnaval yaşanıyordu.
Cihangir ellerimden tutup gözlerimin içine baka baka, "Defne biliyor musun, sen hep böyle mutlu ol. Şu gülüşe bak..." dedi hayranlıkla çenemi sıkarken. Kalbimi durdurmaya niyetliymiş gibi, "Ömrümü uzatıyorsun sanki," deyince sözlerinin vücuduma tesiri sandığımdan daha hızlı ve etkili gerçekleşmişti.
Sersem sersem iç çekip ela gözlerimin ta en içiyle güldüğümde onun ıssız yağmur ormanlarına da güneş açmış gibi gülmekten kısıldı, içimi ılıttı o tatlı tebessümü. İşte bu en sevdiğim görüntüydü. Alnına düşen dalgalı saçlarının arkasından o gizemli yeşil ormanlarını kısılmış görmek en büyük manzaramdı artık. Gözlerinde bir dünya taşıyordu sanki. O dünya yemyeşil bir dünyaydı ve orada bana da yer vardı. Bilmesem de o ormanların derinliklerinde gezebilirdim sanki.
"Çok açık sözlüsün, gerçekten," dedim utangaç gülüşlerimin arasından.
Böyle olması hem hoşuma gidiyordu hem de beni utandırdığı için bazen çok yorucu geliyordu ama hoşuma gidiyor oluşu daha ağır basıyordu. Dayanamayıp parmak uçlarımda yükseldim ve içimden gelen büyük bir hisle dudaklarımı Cihangir'in yanağına bastırdım. Yanağına kısacık ama kalbimi delip geçen bir buse kondurduktan sonra maraton koşmuş gibi ayaklarımın üzerine bastım. Yeşillerine kaçamak bakışlar atabildim ancak.
"Bu yeteneklerini edebiyat dersine sakla bence Yusufçuk Kuşu. Bir sınav gide-" derken sözlerimi yarıda kesecek, gözlerimin odağını bozacak bir şey oldu birdenbire. Kaşlarımı çattım hızla. Kendimi toparlayarak, "Gide-" diyecektim ki cümlem yeniden yarıda kaldığında sanki birisi beynimle oynamaya başlamış gibi hissettim.
Cihangir, "Defne?" dese de cevap veremedim o an.
Sabit durduğum yerde Cihangir'in gözlerine bakarken yer ayağımın altından kaymıştı. Adımlarım hızla dengesizleştiğinde ne olduğunu anlamaya fırsatım dahi olmadı. Dünyam gerçek anlamda deli gibi dönüyordu sanki. Baktığım yer kayıp gidiyordu. Odağımı kaybediyordum. Başım mı dönüyordu?
Cihangir kendimi yere bıraktığımı fark eder etmez, "Hey, hey, hey!" diyerek ellerimi bıraktığı gibi sıkı bir şekilde kollarımdan yakaladı.
Onun sayesinde yere sertçe düşmekten son anda kurtuluştum. Sakince sırtımı yanımdaki soğuk duvara dayadım. Başım çok kötü dönüyordu ya da okul sallanıyordu ama ben Cihangir'in de sallandığını, eğilip büküldüğünü görüyordum. Gözlerimi kısıp Cihangir'e bakmaya ve gözlerine odaklanamaya çalışırken yüzünün aldığı o telaşlı, endişeli hali ancak seçebiliyordum.
"Ne oldu? Defne, iyi misin? Kendinde misin? Defne, konuş benimle," diyerek kolunu belime dolayınca tamamen Cihangir'den tutunup gözlerimi yumdum. Devrelerim kapanmıştı bir anlığına. Beynimi sıfırlamam gerekiyordu sanki ama nasıl olacaktı o?
Gözlerimi titreyerek açtığımda fayanslar bir deniz gibi dalgalanıyordu. Yaslandığım duvar sarsılıyor, yer bir yakınlaşıyor bir uzaklaşıyordu. Her şey sallanıyordu. Gördüğüm her şey dalga dalgaydı. Kendime gelebilmek umuduyla gözlerimi sıkı sıkı kapatıp başımı iki yana salladım hızlıca. Bu, benim boşu boşuna yaptığım sıfırlama hareketimdi. Hiçbir zaman işe yaramazdı ama ne zaman bu dalgalanmaları hissetsem beynimi sıfırlamaya çalışırdım. En son yedi sekiz yaşındayken oluyordu. Yıllardır yaşamıyordum. Şimdi neden birdenbire oluyordu?
"Gel şuraya oturalım," dedi Cihangir, beni tutmaya devam ederken. Kendimi taşıyamayacak kadar dengesiz hissettiğimden ona engel oldum. Bir yere kımıldayabilecek halde değildim. Gözlerimi bile açamıyordum ki.
"Yok... Yok duralım. Lütfen," dedim çaresizce. Sesli bir şekilde yutkunup gözlerimi biraz daha sıktım. Karanlığın beni sakinleştirmesine izin verdim. "Yer sallanıyor sanki Cihangir. Sallanıyor muyuz?" dedim endişeyle. Kalbim panik içindeydi ama kontrolü elimde tutma konusunda feci halde ısrarcıydım.
Bir elimle Cihangir'in kolundan tutunmayı kesip duvara yasladığımda elim sabit durmadı. Öyle bir baş dönmesiydi ki korkularım yeniden depreşmiş, göğüs kafesim kalbimi sıkıştırmaya başlamıştı. Neler oluyordu böyle?
Cihangir saç tutamlarımı yüzümden çekerek, "Sallanmıyoruz," dedi. Sanki korkularımı yok etmek ister gibiydi ama içimdeki korku geçmiyordu. "Yer sallanmıyor Defne. Gel oturalım. Yere oturalım," dedi yatıştırıcı bir sesle. Cihangir'in sesindeki endişeyi yok etmem gerekiyormuş gibi hissetsem de elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ellerim titriyordu korkudan. Ya şu anda deprem oluyorsa ve Cihangir henüz hissetmiyorsa? Ya okul başımıza çökerse? Altında kalırsak?
"Yemin et," dedim, kafamda dönen saçma sapan sorulardan çıldıracakmış gibi olurken.
Gözlerime kadar yaşlar hücum edince son bir güçle gözyaşlarımı geri ittim. Korkularım beni en beklenmedik anda yakalamıştı ama ağlatmasına izin vermeyecektim.
"Defne, yemin ederim," diye fısıldadı Cihangir tane tane, anlaşılır bir kıvamda. Sesinin zihnime enjekte ettiği o güven o kadar sonsuzdu ki bana derin derin nefes aldırıyordu. "Sana yemin ederim ki sallanmıyor. Deprem olmuyor. Korkma. Otur sadece. Bak ben yanındayım, hiçbir şey olmuyor," diyerek yatıştırmaya devam etti. Durmadan yüzümü ve saçlarımı okşaması kalbimdeki paniği sakinleştiriyordu.
Ona güvenip kendimi dikkatlice yere bıraktığımda gözlerimi açmaya korkuyordum hala. Bu karanlık benim için en güvenli yerdi şimdilik. Sanki gözlerimi açsam bir enkaz altında kalacaktım. Öyle derinlerime işlemişti ki korkum atamıyordum içimden.
Cihangir yumuşak bir sesle, "Gözlerini açar mısın?" diye rica edince kafamı iki yana salladım. Elimi kalbime götürmüş sakinleşmeye çalışıyordum ve bunu gözlerimi açarak bozamazdım. "Defne güvenmiyor musun bana? Bak hiçbir yer sallanmıyor. Yemin ettim. Yavaş yavaş gözlerini aç. Bana yaslan şöyle," diyerek hemen yanıma çöktü.
Başımı beklemediğim bir şefkatle bağrına basınca kokusu doldu burnuma. Parfüm mü sıkıyordu bu? Daha önce hiç hissetmemiştim böylesine bir koku ama huzur veriyordu. Bir kokunun huzur vermesi çok saçmaydı...
Şu anda okulda olmamız ya da az sonra zilin çalacak olması umurumda bile değildi. Kendimi bir girdapta hissediyordum ve ben bu girdaptan çıkana kadar hiçbir şey umurumda olmayacaktı. Başım, gözlerim kapalıyken bile dönüyordu ve içimden binlerce kez şu cümleyi tekrarlıyordum: Sadece beyninin bir oyunu Defne. Sarsıntı gerçek değil. Ama kendi zihnim benim en büyük düşmanımdı.
Kaç dakika boyunca Cihangir başımı göğsüne yaslayıp yerin sallanmadığına dair şeyler söyledi bilmiyorum ama bir süre sonra gözlerimi açmayı denedim. Hala zil çalmamış ve koridorda sınıflardan yükselen hocaların boğuk sesleri duyuluyordu. Nefesim düzene binmişti ve zihnimin oyunu da beraberinde usulca son bulmuştu.
"Çok sık başın dönmeye başladı senin," dedi Cihangir, aramıza giren ölüm sessizliğini keskin bir bıçak darbesiyle yok ederek.
Parmaklarımı biraz daha sıktım ve gözlerimi tamamen açıp önümdeki kirli fayansa bakakaldım. Zil her an çalabilirdi. Fayanslar da buz gibiydi ama oturuyorduk. Umurumda da değildi gerçi. Cihangir konuşmak için yeniden nefes alınca sözlerinin dertle dolup taştığını hissettim. Onu da dertlendirmiştim durup dururken. Toparlanmam gerekiyordu.
"Bir problem mi var Defne? Doktora görünmelisin belki de. Ameliyat olduğun günden beri... O günden beri çok sık olmaya başlamadı mı sence de? Hı?" deyip başını bana doğru eğdiğinde cevap veremiyordum hala. Kilitlenip kalmış gibiydim. Kademe kademe çözülen bir buz kütlesi gibi vücudum gevşiyordu fakat bunun zaman alacağı barizdi.
Yerden tutunup Cihangir'den biraz uzaklaştım ve kafamı duvara dayadım. Hocaların bizi sarmaş dolaş görmesini istemiyordum. O esnada tahmin ettiğim gibi zil çalınca bir anda irkildim ve endişeyle etrafa baktım. Sınıflar hunharca boşalmaya, herkes bahçeye koşturmaya başlamıştı. Zihnimdeki gürültü yetmez gibi okulun da gürültüsü eklenmişti.
Cihangir cevap vermemi beklemeden bana elini uzattı ve, "Hadi gel hava alalım birazcık," dedi.
Öğrenci kalabalığından Cihangir yardımıyla çıkıp gerçekten de soluğu dışarıda, ücra bir bankta aldık. Dışarı çıkmak her zamanki gibi daha iyi hissettirmişti. Kapalı alanlarda son zamanlarda nefes alamaz olmuştum. Allah'ım en başa mı dönüyordum yoksa? Baş dönmem ve zihnimin benimle oynadığı iğrenç oyunlar sona ermiş gibiydi. Tamamen kendimdeydim ama mutlu değildim. 28 Ekim'de dans gösterisine katılacak olmamın mutluluğunu kimse bozamaz derken kendi mutsuzluğumu kendim oluşturmuştum.
Masaya su koyunca fark ettim Cihangir'in yanıma geldiğini. Daha doğrusu beni bankta bırakıp su almaya gittiğini. Suyun kapağını açınca elinden alıp birkaç yudum içtim ve tekrar masaya bıraktım. Kısa tırnaklarımla haşat olmuş bankın yüzeyine sardım kafayı bir süre. Tekrar psikologlarla zaman öldürmek de istemiyordum, kafamı güzelleştiren ilaçlardan da almak istemiyordum. Duygularımı bastırmaktan öteye gitmiyordu çünkü.
"Anneme söyleme tamam mı?" diye kedi gibi mırıldanınca Cihangir bıkkın bir şekilde oflamaya başladı bile.
"Başladın bak yine. Bana, annene söylememekteki sebebini açıklamazsan Defne gider dümdüz söylerim. Sana bunu söylemekten hoşlanmıyorum, seni zorluyormuş ya da tehdit ediyormuş gibi hissediyorum ama sadece nedenini bilmek istiyorum. Yanında olmak istiyorum," dedi kelimeleri bastırarak. Sonra masada biraz daha eğildi ama aramızda dikkat çekmeyecek bir mesafe bıraktı. "Bak, böyle her şeyi içine atarak olmaz. Baş dönmesi bir şey belirtisi olabilir..." diye bir şeyler geveledi ama devamını getiremedi.
Masanın üzerindeki elime işaret parmağıyla dokununca masayı deşmeyi bıraktım. Bankın üzerindeki oyuklara odaklandım sadece. Sözlerinde sonuna kadar haklıydı.
"Hastalık yani... Allah korusun," dedi sonunda, sessiz ve mutsuz bir şekilde.
Sözleriyle birlikte kafamı kaldırıp Cihangir'e baktım. Hastalığım yoktu elbette. Cihangir'in içindeki korkuyu ve neler düşündüğünü şimdi anlamıştım. Gözlerimi yumup burnumdan soluklandım hızlı hızlı. Böyle düşünüp de kendisini yemesini istemiyordum çünkü öyle bir şey değildi. Psikolojikti benim problemim.
"24 Ocak 2005'i hatırlıyor musun? Neredeydin o zamanlar? İstanbul'da mıydın yine?" diye sordum merakla. Aslına bakarsanız anlatmamak en iyisiydi ama hasta olmadığıma inanması gerekiyordu.
Cihangir'in yeşil hareleri telaşlı sorumla birlikte bir müddet afalladı ama bu uzun sürmedi. Boştaki eliyle yüzüne gelen saçlarını arkaya yatırıp tekrar parmaklarıma doladı parmaklarını.
"O zamanlar ailemle Ağrı'da yaşıyorduk. Yani bizim evimiz, babamın işi filan hep Ağrı'daydı. Annemler vefat ettikten sonra geldik buraya," deyince başımı salladım aşağı yukarı. Demek İstanbul'dan önce Ağrı'da yaşıyordu. O halde benim yaşadığım felaketi Cihangir yaşamamıştı. Ne güzel...
"Bilmiyorsundur o zaman," diye gevelemeye başladım sözcükleri. "Belki de sadece duymuşsundur," deyip bakışlarımı kaçırdım ondan.
Eninde sonunda öğrenecekti zaten. Kendimi sıkıp sıkıştırmanın bir anlamı yoktu ki. Ben de onun yaralarını biliyordum o da benim sadece bir korkumu bilse ne olabilirdi ki? Kullanmazdı değil mi? Travmamı kullanmazdı... Ona güvenebilirdim.
"Neyi duydum Defne? Anlamıyorum..." diye mırıldandı Cihangir yüzüme bakmaya çalışarak. Bankın o oyuk yerlerine odaklandım iyice. Birinin gözlerine bakıp da söylemek ölmekten beter hissettiriyordu çünkü. Nefesimi tutup dudaklarımı araladım ama kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki sağ bacağımı gerginlikten çok daha hızlı sallıyordum.
"24 Ocak Depremi diye bir şey duydun mu hiç? İstanbul'un yarısını yok eden bir depremdi. Sekiz yaşındaydın sen, belki de hiç hatırlamıyorsun."
Ben de sadece altı yaşında bir çocuktum...
Banktaki oyuğun etrafında dolaştırdığım parmaklarımı durdurup sessiz kalan Cihangir'e baktım. Donuk bir ifadeyle kafasını aşağı yukarı salladığında okul zili çaldı ama umurumuzda bile olmamıştı.
"Hayal meyal... Bir deprem haberi hatırlıyorum ama çok değil."
Kafamı çevirip okulun devasa binasına baktım. Çok iyi hatırlıyordum o günü. Böyle kaç yer yıkılmıştı. Yıkılan binaları sayamamıştım ama üzerinden on bir yıl geçmesine rağmen yaşadığım dehşeti en net haliyle hatırlıyordum. Nasıl unutabilirdim ki? İnsanların çığlıkları, kışın ortasında betonların arasında donmaya ramak kalmışken bir umut yaşama tutunma çabalarımız, açlık, susuzluk, sıkışmışlık... İnsan kaç yıl geçerse geçsin unutamıyormuş.
"Biz o depremde ailecek bir hafta boyunca enkaz altında kaldık. Evimiz yıkıldı. Enkazdan çıkarıldığım anı... Hala hatırlıyorum. Unutmam mümkün değildi. Ondan sonra hastanede gözlerimi açtığım-"
Cihangir bir anda nefesimi kesecek bir şaşkınlıkla, "Deprem olacak diye bağırıyordun," diyerek tahminde bulundu.
Yeşil gözlerine baktığımda kafasındaki taşların bir bir yerine oturduğunu artık anlamıştım. Ellerimi sahiplenircesine sımsıkı tuttuğunda ürperdiğimi hissettim ve saçma bir şekilde ondan gözlerimi kaçırdım. Zayıflıklarımla beni görmesi utanç vericiydi...
Bunu yaşadığımızı bilen Meriç ve Ülkü'ydü sadece. Çetin bile bilmiyordu çünkü hiçbir zaman kendi isteğimle bu yaşadığım şeyi arkadaşlarıma anlatmamıştım. Anlatılacak bir yanı yoktu bana göre. Yaşanmış bitmişti ama zihnim için bu durum böyle değildi sanırım. Bumerang gibi yıllar önceki travmalarım son zamanlarda bana geri dönmüştü. Bu aralar bu baş dönmelerinin ve sarsıntı hislerinin neden arttığını bir türlü anlamıyordum ama sebebi gördüğüm o kâbus olabilirdi. Sanırım beynimdeki bir yerleri tetiklemişti ve zar zor bastırdığım korkularımı tekrar su yüzeyine çıkarmıştı.
Ben sessizliğimi korurken Cihangir gözlerime bakabilmek adına yüzüme eğilerek, "Travman var değil mi Defne? Bunun için doktora gittin mi peki?" diye sordu panikle.
Kafamı yavaşça aşağı yukarı salladım. Elbette doktora gitmiş, seans seans terapiler almıştık ama olayın üzerinden üç sene geçtikten sonra almıştık bu terapileri. Yanlış ve geç bir zamanda almıştık yani.
"Tamam, çok güzel," dedi umut dolu bir sesle ancak bizi bölen bahçedeki nöbetçi hoca oldu.
Rahatsız edici bir sesle, "Gençler, haydi sınıfa!" diye bağırınca Cihangir'in elini bırakıp ayağa kalktım. Bu konuyu derinlemesine konuşmak istemiyordum çünkü korkularım ve endişelerim daha çok artırıyordu. Konuşmak bendeki hiçbir şeyi eksiltmiyordu.
"Bu-bundan kimseye bahsetme tamam mı? Sonra şey yaparız... Derse gidelim hadi," deyip apar topar önden ilerlemeye başladım.
Kendimi Cihangir'in gözünde çok küçülmüş hissediyordum. İnsanlara zayıflıklarımı göstermek âdetim değildir. Aslına bakarsanız kimse kimseye zayıflığını göstermek istemez ama Cihangir benim için çok farklı bir konumdaydı. Ona bahsetmemde elbette bir sorun olmazdı ama yine de karşımdaki Atlas bile olsa bu gibi konularda kimseye rahat rahat güvenemiyordum. Ya bu zayıflığımı kullanırsa, demekten kendimi bir türlü alamıyordum. Cihangir kullanmazdı ama. Bunu biliyordum. Sadece onun gözünde zayıf birisi olmak... Bu beni tiksindiriyordu işte. Zayıf birisi değildim çünkü. Bu kadar şeyi küçükken yaşamış bir kız çocuğuydum ben. Yaşım daha on yediydi. On yedi yaşındaki hangi çocuk bu kadar badire atlatırdı ki? Kimse değil mi? Eminim bunun cevabı kimsedir.
Koştura koştura üst kata çıktım ve nefes nefese sınıfa girdim. Arkamdan atlı kovalar gibi bir halim vardı. Kendimi sıraya atıp montumu kafama kadar geçirdim.
"Defne iyi misin?" Beril'in merak içinde omzumdan dürtmesiyle sesimi uykulu çıkarmaya çalıştım.
"İyiyim kanka. Biraz uyuyacağım ben. Dans yordu."
"Uyuyacak mısın?" dedi Beril, sesini ele geçiren şaşkınlıkla.
Kafamı salladığımda Çetin'in mırıltılarını duydum ve çok geçmeden yanımda bir hareketlilik oldu. Parmaklarımı gayriihtiyari dizime bastırdığımda Cihangir'in geldiğini anladım. O da koşturmuş olmalıydı ki nefes nefeseydi ve bağcığı açılmıştı.
Çok utanıyordum, çok... Cihangir'in yüzüne bakamayacak kadar utanmıştım.
Cihangir'in açılmış bağcığına dalıp gittiğim esnada elimin üzerinde bir el hissedince tüm dikkatim dağıldı ve parmak uçlarıma kadar titredim. Cihangir, uzun parmaklarını benim kısa parmaklarımın arasına bıraktığında vücudumu ele geçiren elektrik hissiyle boğazıma kadar tırmanan ağlama içgüdüsünü yutkunarak alt ettim ve başparmağımla elinin üzerinde daireler çizmeye başladım.
Duygu tabakası dediğim o şey bir katman daha genişlemişti ama ben hala ismini bulamıyordum. Tek bildiğim onu çok sevdiğimdi.
🌈🌈🌈
Son ders zili de çalınca boş boş hocanın akıllı tahtadan açıp bize izlettiği şeyden gözlerimi çektim ve kucağımdaki çantamı masaya bıraktım. Zaten toparlanmıştım ve başkan da gelip telefonları dağıtmıştı.
"Haftaya görüşürüz gençler. Ünite değerlendirme sorularını çözmeyi unutmayın! Yazılıda ünite değerlendirme sorularından sorumlusunuz!" diye bağırdı inkılap hocamız. Kimse adamı takmadı elbette.
Bıkkınlık içinde montumu üstüme geçirip çantamı da sırtlandığımda Ülkü'ye sahte tebessümlerimle süslediğim yüzümü dönüp bir beşlik çaktım. Acilen yarı zamanlı işine gitmesi gerekiyordu. Çetin de servise yetişeceği için bir tur gevezelik yapıp sınıftan ışık hızıyla ayrıldı. Onun sınıftan ayrılması ile eş zamanlı Ümit girdi içeriye ve Beril'in çantasını aldı. İkisi tatlı olduklarını düşündükleri bir çanta kavgasına tutuşunca Cihangir'i kolundan dürtüp çenemle dışarıyı işaret ettim. Tek kelime etmeyip bana ayak uydurdu.
Berilleri arkamızda bırakıp önden sessiz sessiz ilerlemeye başladık. Konuşacak pek isteğim yoktu. Kafamda hala Cihangir'e söylediğim o deprem vardı. Keşke hiç bilmeseydi. Keşke söylemeseydim. Umarım bana acımıyordur. Eğer acırsa o zaman mahvolurdum. Umarım yapmaz...
Koridordaki kalabalık hızlıca azalırken o kalabalıkta Açelya'nın sarı saçları görüş alanıma girdi ve beynimdeki tüm düşünceler bir anda dağıldı. Açelya'nın yanındakileri sırayla takip ettiğimde yanında İlayda'yı, İlayda'nın yanındaysa Özlem'i gördüm. Hani şu Atilla'nın toksik sevgilisi aynı zamanda müdür yardımcımızın yeğeni olan kız. Nil nehri yoktu aralarında. Ya da vardı da henüz göremiyordum. Gözlerimi kısıp istemsizce onu da o grubun arasında ararken Nil nehrini de nihayet en uçta yakaladım. Neye şaşırıyorsam gerçi? Özlem de sayısaldı. Arkadaş olabilirlerdi pek tabii.
"Bugün halı sahaya gidelim mi?"
Cihangir'in sorusuyla birlikte gözlerimi diktiğim dörtlü kız grubundan çevirip onun yeşil gözlerine baktım.
"Halı saha mı? Ne işimiz var ki orada? Maçınız mı var yine?" dedim durgun bir halde. Cihangir öylesine omuz silkip montumun şapkasını düzeltti.
"Yok. Maç olduğunda değil... Meriç'le boyama yaptığınız bir yer vardı sanki orada. Belki tebeşirle boyamayı bana da öğretirsin? Olmaz mı?" diye sorunca bir anda gerçekten sıcacık bir hisle tebessüm ettim. Sadece birkaç saniye boyunca Cihangir'le polislerden kaçtığımızı hayal edince bu an epey güldürürdü beni.
"Öğrenecek bir yanı yok ama eğer istersen boyamaya gidebiliriz. Sprey boyayı tercih edersen Meriç de bize eşlik edebilir. Tebeşirler genelde parmaklarını acıtıyor ve tozu öksürüğe sebep oluyor," dedim ellerimi gösterip. Son zamanlarda çok sık boyama yapmadığımdan parmak uçlarım iyiydi aslında.
Arkamızdan, "Eşlik etmez olur muyum gençler?" diye gür bir ses duyunca birkaç kişi olmak üzere aynı anda arkamıza döndük.
Meriç, her zamanki şımarık gülüşüyle merdivenlerden koşarcasına indi ve Cihangir'le bana kolunu attı. Omzumun üçte ikisi çökmüştü.
"Uzun zamandır ortalığın anasını ağlatmıyorduk Defdef?" deyip yanağımdan abartıyla makas alınca Cihangir söylenerek Meriç'in kolunun altından çıktı ve beni de kendi yanına çekti. Ne olduğunu anlamadan kendimi Cihangir'in yanında buluverdim.
"Yalnız biraz şey mi olsan? Şey... Hani..." Cihangir bozguna uğramış bir halde kelimeyi ağzında gevelerken Meriç gayet geniş bir gülümsemeyle elini kabadayılar gibi göğsüne vurdu birkaç kez. Eyvallah demekti bu. Erkek dilinde bir şeydi herhalde.
"Defne bizim bacımızdır enişte."
Kaşlarımı hızla çatarak Meriç'in hallerine baktım. Ne diyordu be bu?
"Emir büyük yerden kankacım. Siz söyleyin bakalım?" diyerek merdivenlerden usul usul indi ve yanımızda durdu. Doruklarda bir heyecanla, "Ortalığın anasını ağlatmaya var mısınız?" deyince bir anda gelen enerjiyle yumruğumu havaya kaldırdım ve etrafımda bir tur döndüm.
"Ben varım!" dediğimde Cihangir şaşkın şaşkın bana baktı. Bu tepkiyi beklemediği yüzünden okunuyordu ama benim üzüntülerim çok kısa süreler çerçevesinde dışarı yansırdı. Ben içime saklanmayı iyi biliyordum yani daha fazla ağıt yakmanın bir anlamı yoktu öyle değil mi?
Cihangir kıstığı şüpheci gözlerini Meriç'le benim üzerimde gezdirerek, "Yasa dışı iş kokusu alıyorum ben..." diye mırıldandı. Sevecenlikle Cihangir'in kolundan tuttum ve karabasanların bastığı bu okulun içinden çıkardım.
"Yasa dışı olan bir şey yok Yusufçuk Kuşu'm. Gerçekten. Gidelim işte. Hem sen de istemiyor muydun boyama yapmak? Bak gerçekten çok eğlenceli olacak. Meriç?" deyip ona döndüm hemen ancak Meriç bizi dinlemekten epey uzaktaydı. Hatta farklı bir dünyadaydı da diyebiliriz. Elimle yüzümü perdeledim puslu güneşte Meriç'i daha iyi görebilmek adına.
"Meriç?" diye bir kere daha seslendiğimde Meriç, deniz mavisini andıran irislerini okulun çıkışına dikmişti. Ne olduğunu anlamak için bahçeye göz attığımda okulun dışındaki kaldırımda Nil nehrini gördüm. Onun karşısındaysa Reyhan vardı.
Bu görüntüye pek şaşırmadım doğrusunu söylemek gerekirse. Reyhan'ın derdi Meriç'ti. Meriç'in derdi Nil nehriydi. Eh, Meriç'in derdi olan şey otomatikman Reyhan'ın da derdi oluyordu ama ne var biliyor musunuz? Bu iş benim için oldukça sıkıcı bir olay olmaya başlamıştı ve umurumda da değildi. Sadece Meriç'in canı yanıyordu. Çünkü tüm bunların ortasında bir tek onun gözlerinde hüzünle tanışıyordum. Nil'in olan tavırları bir yana Reyhan'ın son birkaç haftadır Meriç'e ve yanlışlıkla bana takması onun canını fazlasıyla sıkıyordu.
Meriç kilitlenip kaldığı görüntüden birkaç saniye sonra, "Yine neyin peşinde bu kız?" diyerek kızların yanına gitmeye başladığında omuz silkerek Cihangir'e döndüm.
"Sanırım boyama işinde teke tekiz Yusufçuk Kuşu'm. Eve gidelim mi? Yemekten sonra gideriz halı sahaya? Ne dersin?" dediğimde Cihangir omuzlarını silkeledi ama benim gibi Nil nehrini pek boş veremedi. O da Meriç gibi, Nil nehrinin olduğu yere odaklanmıştı kısmen.
"Sen bilirsin ama Nil'in başı dertte gibi geliyor bana. Gidecek misin öylece?" diye sorunca dudaklarımı sarkıtıp ellerimi iki yana açtım.
"Biliyorsun Nil'i. Ben karışırsam ortalık yangın yerine döner. En iyisi boş vermek. Hem Meriç gitti yanına. Atlas da görürse gider şimdi. Bana gerek yok anlayacağın üzere," diyerek dudaklarımı aşağıya doğru sarkıttım ama üzgün olduğumdan değildi, yapabileceğim bir şey yoktu sadece.
Okulun çıkışına doğru döndüğümde Cihangir de hemen harekete geçti ve yanımda yürümeye başladı. Artık öğrenci namına kimse kalmamıştı bu yüzden okul surları dışında gerçekleşen ufak tartışmanın sesi hemen hemen her yerde yankı buluyordu. Yürüdükçe karşımızdaki tartışmaya daha çok yaklaşıyorduk ama yanlarından sadece geçip gidecektim. Asla bulaşmayacaktım, karışmayacaktım.
"Nil'le neden bu kadar tartışmalısınız siz?" Cihangir'in ansızın sorduğu soruyla önce adımlarım ağırlaşmış daha sonra da olduğum yerde kalakalmıştım.
Nil sadece on on beş adım çaprazımda kalıyordu. Cihangir ise hemen dibimde bana sormaması gereken bir soru soruyordu ama benim için bu sorunun cevabı sonsuza dek yok edilmişti. Ne annem biliyordu sebebini ne de babam. Bu şey sadece üçümüzün arasında nedensizce sır gibi sakladığımız bir şeydi.
"Hüma Kuşu?"
Cihangir'in sesini duymamla geçmişimin yaşlarla sırılsıklam olmuş sayfalarından sıyrıldım ve Cihangir'in gözlerine baktım. Bakabildiğim kadar boş baktım. Ona bakarken bana sorduğu soruyu hatırladım ve fark ettirmeden silkelendim.
"Özel bir sebebi yok. Sevmiyoruz birbirimizi," dedim fakat sesim o kadar derinden ve bozuk çıkmıştı ki öksürerek toparladım sesimi.
Henüz harekete geçmeden Nil'in yanında duran Özlem ve İlayda birdenbire yanlarından ayrıldı. Sadece Açelya kaldı o da Reyhan yüzünden birkaç adım gerilerindeydi. Nil hemen yanındaki Açelya ve Meriç'le bir de tam karşısındaki Reyhan'la tek kaldığında büyük bir sakinlikle göz kapaklarımı açıp kapattım. Olup biteni seyrediyordum sadece. Onun bana yaptığı gibi benim ona yapmamam gerektiği gibi...
Farkında değillerdi ama buna aşk üçgeni denirdi. Pek sevimsiz bir aşk üçgeniydi. Asla varlığına inanmadığım bu şey karşımda ünlü bir ressamın elinden çıkmış milyonluk tablo gibi sergileniyordu. Kırk yıl düşünsem Meriç'le Nil'i böyle bir karede düşünemezdim.
"O ne demek öyle?" Cihangir nazikçe kolumdan tuttuğu sırada Nil'in bağırtısı ile kendime geldim.
"Defol git ya ayağımın altından! Bıktım ikinizden de anlıyor musunuz, bıktım! Bu ne ya? İşinize bakın!" diye bağırıp karşıdan karşıya geçecekken Reyhan kontrolünü kaybetmiş bir şekilde Nil'in önüne geçti ve istemeden de olsa biraz yola çıkmış oldular.
O virajdan hızla bir araba gelse Nil'e çarpardı.
Bir damla endişe göğüs kafesimi buz gibi soğuklara hapsetti. Ne olacaktı? Nereye varacaktı bu kavganın sonu? Birbirlerine zarar mı vereceklerdi? Niye yolun ortasında duruyorlardı ki hem? İki adım sonra kaldırım vardı. Kaldırıma çıksanıza!
"Seninle işim bitmedi Nil Hanım!" diye bağırdı Reyhan, delirmiş gibiydi. Nil'i sarsmıyordu ama yüzüne yüzüne bağırıyordu. Nil ise sabırla ve daha çok ölüm sessizliğiyle dinliyordu. "Senin bu havanı var ya öyle bir söndüreceğim ki!" diye tehdit etti Reyhan. Gözlerim kısıldı.
"Reyhan mısın nesin?" dedi Nil, tiksinircesine. Onun en büyük numarası buydu. Tiksinmek. İnsanları aşağılayıcı bakışlarla süzmeye bayılırdı. "Kızım bak ben Meriç'ten hoşlanmıyorum anladın mı beni? İkiniz de bu saçmalığa bir son verin. Ben sizinle uğraşamam son senemde," dedi tehlikeli bir sessizlikle. Bağırsa ancak bu kadar etki ederdi.
Reyhan duyduklarından tatmin olmamıştı, Nil çıldırmış gibi sessizce öfkesini kusuyordu, Meriç sabır dilenerek tüm yüzünü sıvazlıyordu, Açelya da hep bir adım arkada korkuyla bekliyordu. Peki ya ben? Sadece donakalmış olup biteni izliyordum. Nil tüm bunları onu seven çocuğun karşısında nasıl söyleyebiliyordu? Bu kadar mı vicdanını kaybetmişti bu kız? Hadi kendimi geçtim ama Meriç'in ondan hoşlanmaktan başka ne suçu olabilirdi ki? Neden Meriç'i böyle bağırarak rencide ediyordu? Meriç... Hayatını bekletmişti Nil için.
"Ya tamam! Kesin şunu!" diye bağırdı Meriç, ikisi arasına girmeden hemen önce. Sesi yeterince gür ve herkese bir adım geri attıracak cinste sertti. Ben bile ileriye bir adım atmaya korkar olmuştum. Kollarım karıncalanıyordu onları seyrederken.
Meriç sabırla nefeslendikten sonra, "Kesin ikiniz de tamam mı? Nil sen evine git. Hadi," deyince Nil histerik bir şekilde gülüp her zamanki tavrını takındı. Kollarını birbirine bağlayıp Meriç'i aşağılayıcı bakışlarla süzdü. Açelya'ya baktığımda Nil'i durdurmak istediği yüzündeki endişeden belliydi ama araya girmekten korkuyordu. Haklı olarak.
"Ya sana ne acaba? Bu ne biçim tavır ya? Birisi der ki, Meriç'ten uzak dur; birisi der ki, eve git bilmem ne? Ya pardon ama romantik komedi çekiyoruz da benim mi haberim yok?" diye tısladı. Reyhan ve Meriç'i karşısına alıp nefretiyle kustu zehrini. "İkiniz de benimle uğraşmayı kesin bence! Bu gerçekten sorunu çözecektir. Ayrıca," diyerek daha sert bir üslupla Reyhan denen kıza döndü. İşaret parmağını salladı tehditkâr bir şekilde. "Bir daha sakın arkadaşlarımın yanında gelip ucuz ucuz bağırıp çağırma. Dakikalardır seni mahvederim diye boş tehditler yağdırıyorsun ama emin ol senden önce ben seni mahvederim ve ben asla boş tehditler savurmam. Anladın mı beni şimdi? Benim nefretim sözlerimden daha ağır gelir sana."
Boğazıma oturan tonlarca ağırlığı Nil'in son cümlesiyle yuttum. Evet, ağır gelirdi Reyhan. Bütün bir ömür bununla yaşamak istemezsin. Yüzüm gittikçe ifadesizleşmişti. Nil'in söylediği laflar sadece Reyhan'ın öfkesini artırmasına sebep olmuştu. Başka hiçbir işe yaramamıştı.
"Ne oluyor burada gençler?" Atlas'ın giderek düşen sesini duymamla arkama dönmem bir oldu. Basketbol ekibi de olur sanmıştım ama Atlas tek başınaydı.
"Şu kız epey saçmalıyor," dedi Cihangir, çenesiyle ileriyi işaret ederken.
Ellerimi oyunbaz bir edayla havaya kaldırıp sesimi olabildiğince yüksek tonda tuttum. "Ben eve gidiyorummm!" diyerek harekete geçtim ve okulun kapısına doğru ilerledim. Adımlarım hiç de bana yardımcı olmuyordu ama.
Cihangir, "Afacan bekle beni!" diye arkamdan bağırarak gelince zar zor gülümseyip karşıdan karşıya geçmek için yola baktım ancak hemen yanımda beş adım ötemdeki aşk üçgeninde beklenmedik bir hareketlilik meydana geldi.
Reyhan öfkesinden hızını alamayıp Nil'e saldırmaya başlayınca Nil büyük adımlarla tam yolun ortasına kadar geriledi. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Onun için endişelenmem çok saçmaydı. Bana neydi. Ben ameliyat olmuştum, okulun önünde bıçaklanma tehlikesi atlatmıştım. Nil'in umurunda bile olmamıştı. Ben de onu umursamayacaktım. Açelya, Reyhan'ın saldırgan tavrından korkarak Nil'i kenara çekmek istemişti ama başaramamıştı. Reyhan onu da geri savurunca ayakları birbirine dolanmıştı ve son anda Atlas koşup Açelya'yı kollarından yakalamıştı.
"Gel sen, gel," dedi Atlas, Açelya'yla uzaklaşarak.
Reyhan'la Nil'in arasına bu kez Meriç girdiğinde endişeyle yola baktım. Reyhan cadısı o kadar deli kuvvetine sahipti ki Nil'in saçlarını kökünden koparacakmış gibi çekiştiriyordu. Gözlerimi kısarak Nil'in yüzüne odaklanmıştım. Canı yanıyordu... Ve ben bunu izlemek zorundaydım.
"Ya bıraksanıza! Bırakın beni be!" diye çığlık attı Reyhan, Meriç onu tutup geriye çekmeye çabalarken. Reyhan elini iyice Nil'in uzun saçlarına dolayıp daha sert çekince Nil daha can alıcı bir şekilde çığlık atmaya ve ağlamaya başladı. Canı çok yanıyor olmalıydı ama bu kez benim yüzümden değildi. Ben suçlu değildim ama neden böyle hissediyordum? Nil'in saçları acırken, sesi kulaklarımı tırmalarken benim neden canım yanıyor?
Nil'e bakarken donakaldım. Gözlerimin önü usul usul kararıp aydınlanıyordu. Birbirine bağladığım kollarımı yavaşça çözdüm ve Reyhan'ın yüzüne baktım. Kendini kaybetmiş olmalıydı.
"Saçlarım... Bırak saçlarımı!" diye sayıkladı Nil bağırarak.
Gözyaşları yanaklarını sırılsıklam ederken kaşlarım kavislendi ve kendimi Reyhan'a doğru yürürken buldum. Cihangir arkamdan bir şeyler söylemiş, elimden tutmak istemişti ama bir yaprak gibi dalımdan kopmuştum. İçimde beni öldürmek uğruna saldıran bir his baş göstermişti. Saldırgansa Reyhan'dı sanki. Başka birisi değildi.
Bacaklarım cılız bir dal gibi titremeye başlayınca aksi gibi attığım adımlardan gelen saçma güç her adımımda daha da titretiyordu bedenimi. Bunu size nasıl açıklayabilirdim ki? İliklerime kadar titriyordum ama sapasağlam yürüyordum. Meriç beceriksiz bir şekilde yolun tam ortasında hala Reyhan'ı zapt etmeye çalışırken ne yaptığımı bilmeden sırtımdaki çantayı çıkardım ve iki elimle birden Reyhan'ı sertçe ittirdim. Tüm bağlar, benim Reyhan'ı ittirmemle orada görünmez bir makasla kesildi ve rahatladım. Ben 17 yaşındaki Nil'i kurtarmamıştım, geçmişimde kurtaramadığım küçük kardeşimi yıllar sonra burada kurtarmıştım.
Bilinçaltımızın bu kadar fazla derinliğe sahip olduğunu hiç bilmezdim. Sanki bir sonsuzluğa sahipti zihinlerimiz. Ucunu bucağını göremediğimiz bir yerdi orası ve ne yaşadıysak bilinçaltımızın içine bilinçsizce yaşadıklarımızı koyuyorduk. Koyduğumuz şeylerse gün geliyor en yersiz zamanda çiçek gibi açıveriyordu. Sanırım bu yüzden bir insanı yüzde yüz tanıyamıyorduk zira insanın kendisi bile kendini yüzde yüz tanıyamıyordu. Bir insanın bilinçaltında nelerin yattığını, aslında neyin stresi altında olduğunu, onun zihnini baskılayan şeyin tam olarak ne olduğunu ya da yaşadıklarından ne oranda etkilendiğini insanın kendisi dahi bilemiyorken bir başkasının o kişiyi bilmesi ve tanıması bu yüzden imkânsızdı.
Artık kendimi tanıyamıyor, yaşadığım olayların üzerimde bıraktığı etkiyi ve bu etkilerin ne denli büyük olduğunu bilmiyor, hesap edemiyordum. Bu bir nevi kendini tanıyamamaktı benim için. Ben, Defne Hüma Sungur'dum ama çok garip bir bilinmezliğin içindeydim. Üç kelimeden oluşan bir isimden meydana gelmiyordum. Bu içine düştüğüm bilinmezlikse o kadar derindi ki Reyhan'ı niçin ittirdiğimi bilmeden bunu yapmıştım ve Nil'i arkama almıştım. Artık saçları acımıyordu ve ben rahat nefes alabiliyordum.
Meriç'in zapt etmeye çabaladığı Reyhan'ı tekte ittirip kalçası üzerine yere kapaklanmasına sebep olduğumda Meriç anın şokuyla, "Oha! Oha! Bir dakika... Neydi lan o?" diye gürledi. Bense elimin altındaki o manasız gücün getirdiği hisle karıncalanıyordum.
"Hah! Bir de sen eksiktin!" diye bağırdı Reyhan, düştüğü yerden hırslanarak kalkarken. Öfkeyle ellerini silkeledi. "Düşman ikizler değil miydiniz ya siz? Ne oldu? İki arada bir derede aşko kuşkoya mı dönüştünüz yoksa?" deyince tiksintiyle yüzümü buruşturdum ve konuşabilmek adına yutkundum. Bizim düşmanlığımız biz bizeydi. Ben çekerdim onun saçlarını bir başkası değil. O sıkabilirdi geçmişle canımı bir başkası değil.
"Reyhan," diye mırıldandım genzimden yükselen kısık bir sesle. Birkaç defa yutkunarak kendime gelmeye çalıştım. Güçsüzdüm. Bunu yaptığıma pişmandım ama yapmıştım bir kere. "Bu kadar düşme. Seni sevmeyen birisi için bu kadar sürünüp de kıskançlığını bu kadar ortalığa saçma. Çok... Komik oluyorsun. Sana bakmaktan ben utanıyorum," dediğimde Reyhan sersemlemiş bir ifadeyle gözlerime bakıyordu. Bunları neden söylediğimi bile bilmiyordum ama Reyhan'ın bunları birinden duymazsa durmayacağını biliyordum.
Nil bunca yıl okulda hep örnek öğrenci olmuştu. Benim aksime. Bundan sonra da böyle anılmasını isterdim. Ne yaptığı neye bulaştığı umurumda değildi ama işin bir ucu da benim abi gibi görüp canımdan çok sevdiğim arkadaşıma dayanıyordu ve ben en çok da onu korumak istiyordum. Meriç'in kalbinin kırılması benim de canımı yakardı çünkü.
Arkamdan gelen sık nefes alışları yok sayıp gözlerimi sımsıkı yumdum ve az önce yaptığım hareketin saçmalığını unutmak istedim. Nil'e neden yardım etmiştim ki Allah aşkına? Şimdi bir kamyon lafla işine karışmamam gerektiğini söyleyip duracaktı. Bu kez onu susturamazdım da. Ben kaşınmıştım. O benim yardımımı almaktansa ölmeyi yeğlerdi.
Tüm bu gürültüden kurtulmak için arkama döndüğümde duyduğum hıçkırık sesiyle ileriye doğru adım atamadım. Nil kaldırıma çökmüş saç diplerini ovuşturarak ince ince ağlıyordu. Dudaklarım seğiriyordu öfkeden. Tanıdık saçma sapan bir his kalbimi kuşatıyordu ama ben bu hissi istemiyordum. Niye ağlıyordu ki şimdi durup dururken?
Atlas Nil'in omzunu sıvazlamaya başladı ama Nil tek kelime etmiyordu. Niye bu kadar ağladığını biliyorduk. Canı yanıyordu.
Birkaç saniye Nil'in düz kahverengi saçlarına baktım tepeden. Saçları onun en hassas noktasıydı. Bunu benden iyi bilen birisi olamazdı. Saçlarına dokunulmasını da sevmezdi. Okşamaları bile yanlış anlar, irkilirdi. Esen rüzgârdan dolayı akan burnumu çektim ve daha fazla orada durmak istemedim. Reyhan'a döndüm. Sersemlemiş ifadesine baktım.
"Bir daha bulaşırsan," dedim isim vermeden. "Disipline de gitsem seni mahvederim. Duydun mu beni? Meriç ya da Nil'in başını yakamazsın. Kendi başımı yakmak uğruna seni de kendimle mahvederim kızım," deyip ellerimi montumun ceplerine yerleştirdim ve hiçbir şey olmamış gibi kaldırıma çıktım.
Eve giden yolu süratle takip ettim. Cihangir arkamdan geldi mi, Reyhan benden sonra ne yaptı, Atlas Nil'le ilgilendi mi bir fikrim yoktu ama kendimi asansöre attığımda ameliyat yerim yine sızlamaya başlamıştı ve Cihangir bu kez bana yetişememişti.
🌈🌈🌈
Odamın kapısı çalınca yorganın altından kafamı çıkartıp etrafa baktım. Küçücük odam her zamanki gibiydi. Dağınık. Kapımı çalansa ya annem ya da Atlas olmalıydı. Cihangir bu saatte eve girecek kadar delirmemiştir muhtemelen. Tabletten açtığım diziyi durdurup kapıya kulak kabarttım.
Kısık ve boğuk bir sesle, "Benim Defne," dedi Atlas.
Onun olduğunu anlayınca yorganın altından çıkıp kapının kilidini açtım ve iki adım sonra yatağıma yine yumuldum. O sırada Atlas da yavaş yavaş kapıyı açıp içeri süzüldü.
"Konuşabilir miyiz biraz?" dedi kapıyı örterken. Abilik tuşlarına basılmıştı sanırım. Burnumu kırıştırdım huysuz huysuz.
Gözlerimle onu takip ederken, "Ne konuda?" diye sordum. Nil'se mevzu dinlemek bile istemiyordum o kızın nankörlüğünü. Arkamdan söylendiğini biliyordum. İyi bir şey söylemezdi o.
Atlas yanıma gelip yatağımın ucuna bağdaş kurdu hemen. "Bugün bahçedeki olay hakkında," dedi.
Tam da tahmin ettiğim gibiydi... İç çeke çeke yastığıma gömüldüm. Bu mevzudan nasıl kaçabilirdim başka? Kaçamazdım değil mi? Daha sırada fırtına öncesi sessizliği yaşayan Nil nehri vardı. Yarın okulda soluğu Serhat Müdür'ün yanında almazsak iyi olurdu. Dilimin ucunu ısırdım stresle.
"Konuşmak istemeyeceğimi biliyorsundur Atlas," diye homurdandım. "Neden geldin? Gerçekten soruyorum. Eğer Nil sana laf atar da sus demeye geldiysen umurumda olmadığını bil. Ben sadece-"
"Defne yapma," diye araya girdi Atlas mızmız bir şekilde. Bana yaklaşıp kucağımdaki tableti kapattı ve elimden tuttu. "Biz üçüz kardeşiz. Annemizin rahminde dokuz ay on gün kaldık. Biz birbirimize görünmez bağlarla bağlıyız, unuttun mu? Sen derdin bir de bunu."
Burun kıvırdım huysuz huysuz ama Atlas susmadı.
"İkiniz de benim canımsınız, ayrılmaz parçamsınız. Nil'i korumak istediysen eğer bunu söylemek suç değil, yanlış değil," deyince bir şey oldu, bir şeyler böyle yabani sürüsü gibi boğazıma tırmandı. Ne diyeceğimi bilemedim.
Göğüs kafesimde bir şeylerin sıkıştığını hissediyordum ve Atlas'ın bu konuşması beni iyice köşeye sıkıştırıyordu. Tüm bunları ben de biliyordum ama Nil benim kardeşliğimi reddediyordu. Bu konuda ona saygı duymak zorundaydım. Eskiden acıtırdı ama zamanla bu acıyı da kabullenmeyi öğrenmiştim. Çok küçükken hem de. Bu yüzden gözlerimi suçlu gibi kaçırmaya son verip Atlas'a baktım masum masum.
"Biliyorum Atlas. Peki, sen bunları Nil'e de söylüyor musun, he? O günden beri..." dedim gizli kapaklı bir tınıyla. Hiç açmak istemiyordum mevzuları.
İçimde biriken onca kelime bir anda patlamak isteyince duraksadım ve Atlas'ın ela gözlerine baktım sinirle. Koyulaşan gözlerinde yaşadığımız o günün yükü onun da sırtındaydı. Bu hiç değişmemişti. Üç kardeştik ve o deprem üçümüzün de yüküydü ama ben Nil yüzünden o enkazın altında on bir senedir ezilip kalmıştım. Buna da boyun eğmiştim.
"İkinizin arasında tampon bölge olduğumu bilmen gerek. Seninle nasılsam Nil'le de öyleyim Defne. Küçükken sen bizim aramızdaki tampondun şimdi mızıkçılık yapıp o görevi bana verdin ve ben de görevimi layığıyla yerine getiriyorum kardeşim. İkiniz de benim canımsınız. Hem biliyorsun ben seni hiç suçlamadım ki. Nil de acısına sığınarak yapıyor bunu," dedi tane tane. Her sözünce gıcık bir mantık vardı ve ben o mantığı kabul etmek istemiyordum.
Kafamı şiddetle iki yana salladığımda gözlerimin önü birdenbire bulanıklaşmaya ve yanmaya başlamıştı. Boğazım düğümlenmişti zira hak etmemiştim o acıyı. Canım yanıyordu. Küçücük bir kâğıt kesiği gibiydi hissettiğim. Ufacık bir sıyrıktı ama benim ruhumda bıraktığı iz çok canımı yakıyordu. Herkes acı çekmişti. Bir tek Nil değildi ki bu acıyı çeken. Ben de vardım, ben de! Ama o beni görmeyi reddediyordu.
"Atlas, ben Cihangir'e depremden bahsettim," dedim konumuzla ilgisi yokmuş gibi görünse de. Bunu söylediğim için içimde barınan garip bir pişmanlık vardı. "Çok sık başım dönüyor benim. Ne yapacağımı bilmiyorum."
Sesim iyice boğuklaşıp duyulmaz bir hal alınca derin nefesler eşliğinde toparlandım. Gözümden bir damla yaş yorganıma düştüğünde elimle gözlerimin altına baskı yaptım ve yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
Atlas birkaç saniye süren durağanlığını saniyeler içinde bozdu ve gözlerime baktı ilgiyle. "Sorun yok Defne," dedi kısık bir sesle ama ben yine de kabullenemiyormuş gibi omuz silktim.
"Sorun yok, biliyorum ama bahsetmek istememiştim hiçbir zaman. Apandisit ameliyatından beri sürekli rüyalarıma giriyor, en zamansız yerlerde yer ayağımın altından kayıyor." Boğazıma dizilen daha fazla şeyle biraz duraksayıp nefes aldım. Atlas da o sırada iyice yaklaşıp yanaklarımdaki ıslaklıkları sildi. "İyileşmiştik biz. Sence neden tekrarlamaya başladı?" diye sorduğumda Atlas bağdaşını bozdu ve bana sıkıca sarıldı. Tüm dertlerim bir anlığına yok oldu böylelikle.
Çenemi gayriihtiyari omzuna yerleştirip gözlerimi kapattım. O kadar çok içimde düşünüp durmuştum ki en sonunda yine bir çaresizlikle baş başa kalmıştım. Atlas'la konuşsam rahatlayacağımdan emindim.
"Eğer istersen anneme söylerim yeni birini bulur Defne. Bu sorun değil. İçine atma böyle şeyleri. Üstelik Cihangir de kötü birisi değil. O da annesiyle babasının kaybını sana anlatmıştır," deyince burnumu çekerek başımı salladım. Atlas sakinleştirici bir hareketle sırtımı sıvazlamaya başladı. Hatta kardeşini bile bana anlatmıştı.
O günü unutmam mümkün değildi. Cihangir'i ömrümde ilk defa o halde görmüştüm. Bana ilk halı sahada kalbini açmıştı ve ben de sorgusuz sualsiz açık bıraktığı kapıdan içeri girmiştim. Geri çıkışı bulamamıştım, o ayrı bir mesele...
"Anlatmıştı, evet," derken Atlas'tan ayrıldım ve ıslak yüzümü silerek yüzüne baktım.
Atlas karın ağrımı bilir gibi, "Peki, sen bunu kullanmayı düşündün mü hiç?" deyince kafamı iki yana salladım şiddetle.
"Asla," dedim net bir şekilde. Atlas cevabımla omuzları sarsılarak güldü ama gülüşü neşe barındırmıyordu.
"E o da kullanmaz aptal kardeşim. Cihangir'in öyle birisi olmadığını biliyorsun. Eminim sen bahsettiğinde bile sana destek olmak istemiştir."
"Pek sayılmaz," deyip ellerimi önümde birleştirdim. "Böyle şeyleri konuşmakta iyi olmadığımı biliyorsun. Cihangir'e de söylediğimde zil çaldı, sınıfa kaçtım ama kötüye kullanmayacağını biliyorum. Sadece bunu yaşamış olmak garip geliyor o kadar. Bu bizim zayıf noktamız. Ama en büyük zayıf noktamız..."
Sanki en büyük zayıf noktamız olunca bir özelliği varmış gibi hissediyordum hâlbuki bir özelliği yoktu. Sadece zayıf görünmek istemiyordum işte o kadar. Yaralarım görünürse, göz önünde olurlarsa daha fazla zarar görürlermiş gibi geliyordu.
Atlas sessizce, "Zor geliyor," diye düzeltti beni. Suratına ifadesiz bir biçimde baktım.
"Neyse ne işte..." deyip sırtımı yatak başlığına dayadım. Bu konudan bir an önce çıkmak istiyordum. "Annemlerin haberi var mı olanlardan? Nil nehri şikâyet etmedi mi beni?" dedim mırıltıyla. Atlas gözlerini devirirken aynı anda olumsuz bir ifadeyle kafasını salladı.
"Nil söylememi istemedi. Zaten büyük bir olay olmadığı için ben de söylemedim. Ne kadar senin için geçerli olur bilmiyorum ama Nil yerine ben teşekkür edeceğim sana. Ne olursa olsun arkanı dönüp gitmediğin için, Nil'in saçlarına hassasiyeti olduğunu bilip Reyhan'ın elinden kurtardığın için teşekkür ederim. O sana düşman olsa da sen ona öldürücü bir düşmanlık besleme kardeşim, olur mu?" dedi içtenlikle. Bu tampon bölge olma işi Atlas'ı o kadar olgunlaştırmıştı ki bunun ilk kez farkına varmıştım. Tıpkı bir ebeveyn gibi konuşuyordu benimle.
Atlas'ın sözlerini kafamda tartıp vakur bir tavırla başımı salladım. İçimdeki bu ağır hislerin geçmesi gerekmez miydi? Her şeyin aksine Atlas benimle konuştukça hislerim daha da ağırlaşıyordu. Bu ağırlığın ne zaman geçeceğine dair bir fikrim de yoktu. Atlas konuşmamızın sonuna geldiğini bildirircesine saçlarımı okşadı bir süre.
"Akşam yemeğini odana getiririm ben. Sen dizini izle," diyerek yatağımdan kalktı ve gitmeden saçlarımı karıştırıp odadan ışık hızıyla ayrıldı. Arkasından bağıracak enerjimi dahi kaybetmiştim ve yorganımın altına girip uyumaya karar vermiştim.
🌈🌈🌈
O kadar yorucu bir sabaha uyanmıştım ki uyuduğum uykudan hiçbir şey anlamamıştım. Beş dakika aralarla uyuyup sonra sıçrayarak uyandığım uzun bir geceden sonra okula gitmek işkence değil de neydi? Üstelik bugün tek tek on ikinci sınıfları gezip vals gösterisine ve dans koreografisine katılmak isteyenlerin isimlerini düzenleyecektik. Diğer dans gösteri için de Blackpink şarkısıyla dans etsek güzel olurdu elbette ama Gül Hoca önderliğinde belirleyecektik şarkıyı. Muhtemelen önerime hayır diyecekti.
Saçlarım dünden maşalı olduğu için bugün biraz sönüktü ama dalgalıydı ve bugün uzun saçlarımla uğraşmak istemiyordum. Saçıma tarak bile vurmadan elimle düzledim bozulan yerleri. Bileğimdeki lastik tokamla ensemde dağınık bir topuz yaptım saçlarımı ve çantamla odamdan ayrıldım. Mutfağa girdiğimde Atlas ve Nil kahvaltı yapıyordu. Annem yoktu. Biz bizeydik bu sabah ki bu da tabaklardaki gelişigüzel kahvaltılıklardan anlaşılıyordu. Tabağındaki domatesle uğraşıp duran Nil'e kısa bir bakış atıp masaya oturdum. Canım hiçbir şey istemiyordu ama uymak zorunda olduğum bir diyet listem vardı. Gerçi ben pek uymuyordum. Rastgele ne bulursam yiyordum.
"Gül Hoca 29 Ekim kutlamaları için hazırlıkları Cihangir'le yapacağınızı söyledi. Doğru mu gerçekten?" dedi Atlas uykulu bir sesle. Çatalıma beyaz peyniri saplayıp bıkkınca önümdeki boş tabağa bıraktım.
"Doğru," dedim sessizce. Sonra biraz yeşil zeytin, biraz labne peyniri, sonra çeri domateslerinden alıp yemeye başladım. Cansız bir sesle, "Vals yapmak ister misin Atlas?" dediğimde Atlas çayını neredeyse tükürecekti. Ona rağmen ifadesiz bir şekilde ona baktım. "Giriş olarak vals gösterisi sunacakmışız. Cihangir de ilk çift biz olalım deyip adımızı yazdırdı. Koreografi dışında bir de vals öğreneceğiz. Katılmak ister misin?" diye sordum ciddi ciddi.
"Kızım ben ne anlarım valstan?"
Atlas'ın çıkışmasına abartıyla göz devirdim.
"Sanki ben vals uzmanıyım Atlas. Öğreneceğiz işte. Zaten tek gelemezsin. Bir kızla eş olman gerek. Çift dansıymış. Cihangir nereden sardı başımıza bunu ya? Üf..." diye sızlanırken ağzıma bir şeyler daha tıktım. Kahvaltı öğünü gerçekten çok sıkıcı geçiyordu.
"Kızı mızı bilmem ama Atilla duyarsa Özlem'le katılmak isteyebilir. Demedi deme. Kaç kişi lazım size?" deyince alt dudağımı sarkıttım.
"Kırk dedi hoca. Bu gösteride sadece on ikinci sınıflar yer alabilecek. Diğerleri şiir, müzik ve tiyatro gösterisinde olacaklar. Gelir misin? He? Birini bul da katıl ya, ne olursun."
Uzanıp koala gibi Atlas'ın kolundan tutunca ustalıkla kolunu benden kurtardı ve gözlerini çevirdi.
"Bakarız Defne. Hadi kahvaltını yap. Birazdan gelir sevgilin," deyince kapının çalması bir oldu. Sevgilim gelmişti. Atlas huysuz bir şekilde bana bakınca ona sersem sersem gülerek yerimden kalktım. Kendisinin sevgilisi yok diyeydi bu tavırları, anlamıyorduk sanki.
Cıvıldayarak, "Geldi bile sevgilim..." dedim ve koşarak kapıyı açtım. Yusufçuk Kuşu'm tam da karşımda duruyordu.
Yüzümden silemediğim kocaman gülümsemeyle, "Hemen geliyorum," diyerek vestiyerde asılı olan montumu giydim ve çantamı sırtlandım. "Atlas ben kaçtım!" diye bağırdığımda Atlas içeriden homurdandı ama dinlemedim.
Hızlıca botlarımı giyerek kapıyı peşimden örttüğümde Cihangir beni kolunun altına çekip asansöre kadar ilerledi ve tuşa bastı. Bir eliyle de sürekli yanağımı sündürmekle meşguldü. Elinin altında oyun hamuruymuşum gibi benimle sürekli oynuyordu.
"Sabah sabah yine günümü aydınlattın Hüma Kuşu. Okul için bu kadar hevesli misin gerçekten?" derken asansör gelmişti bile. Dünkü kaçışımın lafını yapmadığı için minnettardım ona.
Fırsattan istifade yakalarsam parmağını ısırmaya çalışıyordum ve bu bana bomboş bir eğlence kapısı açıyordu. İçimde cıvıl cıvıl öten kuşların yüzüme kazıdığı tebessümü silmeden asansörden içeriye girdik. Sıfır yazan tuşa basıp bu kez daha doğru dürüst Cihangir'in koluna girdim.
"Okul bahane, sen şahane..." deyip yanağımı koluna yasladım tatlı tatlı. Belki bu an uykusuz geçen gecelerime terapi olabilirdi.
Cihangir tepkimden hoşlanarak, "Vay vay vay!" dedi hayretler içerisinde. Şakacıydı bu sabah. "Dilin çözülmüş senin. Açık sözlülüğümden dem vuran Afacan nerelerde? Gerçi bu halin de hoş ama..." deyip yanağımdan bilmem kaçıncı kez makas alınca kafamı kaldırıp gözlerimi kırpıştırdım. Asansör zemin katta durmuştu ve şimdi inme vaktiydi.
Çapkın bir sırıtmayla, "Arada geliyorlar diyelim şekerim. Sen de beni iyice utangaç, çekingen bir kız sandın galiba. O kadar da değil," dediğimde Cihangir hoş bir gülümseme ile başını yana yatırdı. İçi gidiyormuş gibi yeşil gözlerini bana sabitledi. İlgisi beni çıldırtacak düzeydeydi.
"Estağfurullah, hiç öyle birisi olduğunu düşünmedim güzelim. Öyle birisi olsan beni kalbimden vurmaya çekinirdin ama sen hiç çekinmedin. Bodoslama daldın anasını satayım... Bordo bereli misin nesin?" dedi keyifle.
Kaldırıma zıplayarak çıkıp hemen arkamdan gelen Cihangir'e döndüm hayretler içerisinde. Ben ne yapmıştım canım? Abartıyordu biraz. Bordo bereli ben değildim ya o kesindi.
"Ben seni kalbinden falan vurmadım. Nereden buluyorsun bu keko keko lafları Allah aşkına?" derken yüzüm de istemsizce buruşmuştu ama bu keko laflarıyla beni tavlamıştı. Tamam, başta romantik gibi gelse de şu anda hiç romantik gelmiyordu. Daha çok komik ve rezildi.
"Bir yerden bulmuyorum aklıma geliyor öylece," dedi Cihangir omuz silkerek. "Ayrıca keko değil, olanı söylüyorum. Rahatsız mı oldun?" Tam karşımda durunca kafamı iki yana salladım ve çenemi göğsüne yasladım. Tüm ilgimi güzel yüzüne verdim.
"Rahatsız olmadım. Sadece gülünç geldi. Kırıldın mı yoksa?"
Cihangir muzır bir tavırla kafasını iyice eğip yüzüme güldü. Hayran olduğum gözlerinin içine bakarak gözlerimi kıstım. Cihangir tam yanağıma uzanmıştı ki kendimi geri çekmem bir oldu. Birkaç saniye şaşkınlığın esiri olsa da daha sonra somurtup gözlerini bana dikince daha bir keyifle güldüm. Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi bakıyordu.
"Kalpsiz bir kıza kalbimi vermişim," derken beni arkasında bırakmıştı. "Artık benim de bir kalbim yok Hüma Kuşu. Kırmadın yani, korkma!" deyip adımlarına hız verince son anda omzuna bir tane vurup peşinden koşturdum. Alenen dalga geçiyordu benimle.
Ona yetiştiğimde yüzüme bakmadan elini gösterdi. Elini tutmamı istediğini bildiğimden sağ elimi kaldırıp tüm gücümle eline vurduğumda inleyerek kavradı elimi. Acımadığını biliyordum. Sokaklarda yankılanan gülüşlerimizle okula yine itişe kakışa gelmiştik ve bahçeye girer girmez de ellerimizi bırakıp montumuzun ceplerine saklamıştık. Hocaların, özellikle Serhat Müdür'ün gözüne sokmaya gerek yoktu.
"Sabah Atlas'a vals gösterisinden bahsettim. Atilla ve Özlem de duyarsa katılmak isteyebilirmiş," dedim sessizce. Cihangir bana döndü merakla.
"Özlem kim? Sevgilisi mi?" deyince alt dudağımı sarkıtıp memnuniyetsiz bir şekilde başımı salladım fakat o sırada bahçedeki banklarda tam da Özlem'in, İlayda ve Açelya'yla oturduğunu görmüştüm. Gözlerimi o üçlüden çekip Cihangir'e döndüm yine.
"Çok toksikler Cihangir. Üstelik Özlem, müdür yardımcısının yeğeni. Biraz da bundan dolayı çok şey bir kız..." Parmaklarımı birbirine sürttüm doğru kelimeyi bulamayınca ama Cihangir benim yerime güzel bir kelime buldu.
"Boş desene sen," diyerek kolumdan çekti beni.
Futbol oynayan çocukların sahasına girmeden çevresinden dolaşarak okula girmeye çalıştık ancak o sırada Atilla bir anda önümüzü kesince ne olduğunu anlayamamıştım bile. Bu çocuğun ani çıkışlarından illallah gelmişti artık.
Gevrek gevrek ve göğsünü kabartarak, "Günaydın gençler!" diye bağırınca Cihangir beni hafifçe arkasına çekti. Atilla bu kez top atmak yerine basketbol topunu sektiriyordu ve fazlasıyla sakindi. Ne zaman görsem şu topla yapışık geziyordu. Ne anlıyordu bundan bilmiyorum.
Mesafeli bir sesle, "Günaydın. Biraz erken değil mi Kaptan?" dedi Cihangir, üzerindeki üniformayı kastederek. Atilla şımarık bir şekilde gülüp parmaklarını sabah sabah inek yalamışa çevirdiği saçlarının arasından geçirdi. Böyle havalı olduğunu sanıyorsa çok yanılıyordu. Benim sadece midem bulanıyor ve gıcık alıyordum.
"Adı üstünde kaptanım değil mi? Çocuklara örnek olmak daha önemli. Sen nasılsın Cihangir? Daha iyi misin?" dedi gevşek bir tavırla. Atilla beklemediğim bir ilgiyle bu soruları sorarken gözleri bana kaydı ve cümlesini düzeltti. "İyi misiniz yani?"
Ameliyatı kastettiğini biliyordum elbette.
"İyiyiz," deyip Cihangir'in yanında durdum. "Ben sınıfa önden gideyim. Sen de gelirsin kaptanınla konuşman bitince," diyerek okula yönelmiştim ki Atilla'nın koluma mengene gibi yapışmasıyla hiçbir yere gidememiş, üstelik çıktığım iki basamağı da sendeleyerek geri inmiştim.
Ne oluyordu be?
Cihangir önünü alamayıp herkesi başımıza toplayacak bir gerginlikle, "Yavaş ol lan!" diye çıkışırken aynı zamanda Atilla'nın elini bileğimden sökerek ayırmıştı adeta.
Derin ama bir hayli gergin halde nefes alıp verdim. Hızla Cihangir'in yanına geçtim yeniden. Sabah sabah bir gerginlik yaşamak istemiyordum fakat çoktan bahçedeki öğrencilerin dikkatini çekmiştik. Rahatsız olmuş bir halde çevreye bakıp hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalıştım lakin elimi sımsıkı tutan Cihangir, fazlasıyla gergindi.
"Tamam şampiyon!" dedi Atilla, geri adım atarak. Hala gülüyordu ve basketbol topunu iki eli arasında sektiriyordu. "Dokunmadık yengeye. Kızma hemen bu kadar. Sadece sohbet ediyorduk. Benden o kadar mı nefret ediyorsunuz ya siz?" dediği sırada yanımıza Özlemler gelmişti. Açelya'yı gördüğümde benden tarafa doğru gelip yanımda durmuştu.
Belli belirsiz bir sesle, "İyi misin?" diye sorunca Açelya'ya bakarak gülümsemeye çalıştım. Esas dünden sonra o iyi miydi? Atlas olmasaydı başını kaldırıma çarpabilirdi.
"İyiyim," deyince Açelya gülümseyerek omzumu sıvazladı.
"Sevgilim dertleri ne bunların?" Özlem'in yılış yılış hissettiren sorusuyla birlikte kaşlarım daha çok çatıldı. Öne çıkmak istesem de Cihangir uyarı mahiyetinde bileğimi sıkınca yerimde uslu durmam gerektiğini anladım. Zaten bu salaklarla uğraşmak istemiyordum.
"Ayıp oluyor güzelim. Dertleri yok," dedi Atilla, Özlem'le mide bulandırıcı bir yakınlık kurarken. Sonra bize dönüp aynı şekilde güldü. "Hal hatır sorduk sadece o kadar. Hatta duydum ki 29 Ekim'de vals gösterisi olacakmış. Bu cuma. Özlem'le ben de katılmak isteriz. Adımızı yazar mısınız listeye?" dedi son anda gözlerini bana dikerek. Korktuğum şey başıma geliyordu. Atilla ve Özlem mi? Onlarla bu dans sürecini yönetmek çok zor olacaktı.
"Dans mı?" dedi Özlem, gereksiz bir şeyden bahsedermişçesine. Nefesimi bıkkınca verip bir adım ilerlemek istesem de bir faydası yoktu. Cihangir önüme Çin Seddi örmüştü adeta.
"Atilla sınıflarda duyuru yaparken söylersin bunu. Henüz resmi duyuruya başlamadık üstelik çok kısa bir zaman var. Üç gün gibi. Vaktin olur mu bilmiyorum ona göre iyice düşün. Vakit ayıramayacaksan hiç adınızı yazdırmayın. Hadi Defne," dedi Cihangir daha fazla uzatmadan. Bileğimi bırakıp elimden tutunca birlikte seri adımlarla sınıfa ilerlemeye başladık ama buna tam ilerleme denmezdi. Koşturuyorduk adeta.
"Defne! Cihangir!"
Açelya'nın sesini koridor boyu duyduğumda Cihangir'in peşinden koşturmayı kesip durdum. Nefes nefese kalmıştım adeta.
"Dursana, Açelya çağırıyor," dediğimde Cihangir de sakinleyip durdu. Omzumdan kayan çantamı düzeltirken Açelya da soluğu yanımızda almıştı.
"Şey, kusura bakmayın az önce duydum da..." dedi nefesini düzenlemeye çalışırken. "Vals gösterisi dediniz değil mi? Modern vals mı yoksa Viyana valsi mi?" diye sorunca kıza tren muamelesi yaptım bir süre. Ne diyordu yahu?
Belirsiz bir halde, "Bilmem ki..." diyerek Cihangir'e döndüm saf saf. "Ne valsi bu anlamadım?" Cihangir de bilmem dercesine omuz silkince Açelya'ya döndüm sersem sersem gülerek. "Açelya, sadece vals dediler ve ben de inan ki vals nedir bilmiyorum. Sen biliyor gibisin ama..."
Açelya, sözlerimden sonra yine utanmaya başlamış ve dudaklarını birbirine bastırarak kendince tebessümünü gizlemişti.
"Biraz... Yani bir ara dans kursuna gitmiştim, bale de yaptım çocukken. Danstan anlarım yani. Eğer bir sorun olmayacaksa ben de katılabilir miyim gösteriye? Hızlı öğrenirim, vakit de ayırırım bu konuda endişeniz olmasın," deyince yanaklarındaki tatlı kırmızılıkları sıkmak istemiştim. Çok tatlı bir kızdı gerçekten.
Hayretimi gizleyemeyip, "Sen dans kursuna mı gittin?" dediğimde Cihangir omuzuma vurdu uyarı mahiyetinde. Kendimi düzelttim hemen. "Vay be, çok güzel ama şey. Vals dansında çift olma şartı var, biliyorsundur. Tek katılamıyorsun," dediğimde Açelya dudaklarını büzüştürüp kafasını salladı.
"Haklısın, biliyorum ama ben de öyle sosyal birisi-"
O an aklıma gelen isimle ellerimi birbirine vurdum. Heyecanlanmıştım şimdi.
"Atlas!" diye çığlık atınca koridorun başından hiç ummadığım bir cevap geldi.
"Ne?" diye bağırdı borazan sesli ikizim. Şaşkın bir şekilde sesin geldiği yere, Açelya'nın arkasına baktığımda Atlas'ın, Kerim ve Erdem'le bize doğru geldiğini gördüm. Tuhaf ama harika bir zamanlamaydı.
"İti an..." derken Cihangir omuzumu daha sert sıkıp, "Ayıp," dedi. Gülerek geçiştirdim. İyi insan diyelim, tamam...
Açelya'ya dönüp en sevimli ses tonumla, "Atlas'la katılmak ister misin?" diye sordum. Benim sorumla far görmüş tavşandan betere döndü kızcağız. Mavi gözleri bir boşluğa bakar gibi bana baktı durdu ve dudakları belli belirsiz kıpırdandı.
"At-Atlas mı?" diye kekelemeye başlayınca kafamı sallayarak arkadan gelen Atlas'a baktım.
"Yani... Odundur ama bakarız demişti sabah. Kerimlere de mi sorsak acaba?" deyip yeniden Cihangir'e dönünce yine aynı dudak büzüştürme hareketiyle omuz silkti. O sırada Atlas yanımıza gelince fark etmişti Açelya'nın da burada olduğunu.
Acayip dost canlısı bir tavırla, "Aaa... Açelya da buradaymış. Naber?" dediğinde Açelya ürpertiyle biraz geriledi. Atlas'ın dostane tavırlarıyla yanakları daha çok kızarmaya başlayınca zihnimdeki şirret hücreler harekete geçmişti. Bu nasıl bir tavırdı böyle?
"İyidir Altas. Senden?" dedi Açelya varla yok arası cılız bir sesle. İkisine bakarken boş boş güldüm. Çok sevimlilerdi.
"Benden de iyidir," diye cevapladı Atlas ve bana döndü. "Hayırdır? Olay ne? Adım geçiyor. Dedikodumu mu yapıyorsun yoksa sevgilinle?" deyip zevksiz zevksiz parmağıyla bizi işaret edince büyük bir göz devrime hareketiyle taçlandırdım bu anı.
"İşimiz gücümüz sendin zaten Atlas. Sevgilim ve benim daha mühim işlerimiz var. Açelya ile dans gösterisine katılır mısın? Açelya dans biliyormuş, zaten üç gün boyunca üzerine de çalışacağız. İlk dersimiz bugün okul çıkışında olacak. İkinci çiftimiz siz olursunuz ne dersin? Olur de," dedim doğrudan, emrivaki bir şekilde.
"Sana da merhaba Defne," diyerek varlığını belli eden Kerim de Erdem'le omuz omuza vermişti. Onlara gülümseyerek baş selamı verdiğimde aralarında konuşup gülüşmeye başladılar. Esas işi gücü dedikodu olan arkadaki ayrılmaz ikiliydi bir kere.
Atlas bir an erkek olduğunu unutup nazlı nazlı gerindi.
"O nasıl laf be? Düzgün teklif et önce bakayım," diyerek işi naza çekince üfleyerek nefesimi verdim. Sinirle ve sabırsızlıkla bacaklarımı titrettim.
"Ya ne nazlı adamsın be Atlas. Evet de. Hadi," dediğimde Atlas bu durumdan iyice kıllanarak Cihangir'le bana bakmaya başladı.
Cihangir ellerini kaldırırken aynı anda, "Bu sabah ısrarcı bir kuş," deyince kafamı kaldırıp ona da ters bir bakış gönderdim ve Açelya'ya döndüm. Neye ısrar ettim acaba? Paşamızın tek hareketiyle az önce bahçede laf dinleyen kuş başka birisiydi herhalde.
"Senin için sorun yoksa ve bu bilgisiz ahmakla da yaparım dersen ben sizi ikinci çift olarak yazarım Açelya. Ne diyorsun?" deyince Açelya yutkunarak bana çevirdi gözlerini. Tam cevap vereceği anda başka bir bağırtı yükseldi ve Açelya cevap veremedi.
"Ohooo! Bensiz toplantı var galiba!"
Meriç'in de aramıza katılmasıyla kısmen de olsa tamamlanmıştık.
"Yok kanka, toplantıdan ziyade zorla alıkonmak," diye düzeltti Atlas, beni. Sonra aralarında gülmeye başlayınca tövbe estağfurullah çekerek Açelya'ya döndüm.
"Ne diyorsun? Ben olsam hayır derdim," dedim samimiyetle. Açelya son cümleme içtenlikle güldü ve Atlas'a baktı.
"Atlas da isterse benim açımdan sorun yok. Dediğim gibi dans etmeyi severim, az buçuk da bilgim var. Biraz kafamız dağılmış olur hem," deyince sevinçten dört köşeli kareye dönüşerek güldüm.
Atlas, Açelya'nın cevabıyla Meriç'e dönüp, "29 Ekim gösterisinde vals ediyormuşum kardeşim," dedi. Sonra da ikisi bir olup yumruklarını tokuşturdu. Zerre kadar da havalı değillerdi. Meriç şaşkınlık içinde yumruğunu bana çevirince ona karşılık verip Atlas'ın omzuna vurdum bir tane. Meriç'le yapınca havalı geliyordu.
"Partnerinle düzgün konuş. Kız seninle olmayı kabul etti Atlas. Bu bir şans, bu bir lütuf. İyi değerlendir ve odun olma lütfen," dediğimde Atlas, tüm nezaket kurallarına uyarak Açelya'ya döndü ve parmağını kaldırdı. Sonra da kısa bir an alttan alttan bana baktı.
"Bak bak bak... Laflara bak. Düzgün konuş lan abiyle!" diyerek tekrar Açelya'ya dönünce gülerek izledim çünkü Atlas bir prens edasıyla elini Açelya'ya uzatmış bir de reverans yapmıştı. Bunları nereden biliyordu bu?
"Bu valsı bana lütfeder misin Açelya Çiçeği?" diye sorunca programlanmış gibi aynı anda, "Ooooo!" diye uğuldamıştık koridorda. Atlas ve Açelya hariç herkes bu gürültüye zevkle eşlik edince Cihangir'le bakışlarımız kesişti. Sanırım o da ben de aynı şeyi düşünüyorduk.
Açelya, Atlas'ın reveransından sonra kırmızıdan bordoya yatay geçiş yapınca daha fazla onu utandırmak istemedim ve bu tezahürat grubunu dağıtmaya başladım.
"Tamam ya! Hadi herkes sınıfına hadi! Esas gösteri bu cuma!" deyip önce Cihangir'in kolunun altından çıktım. Sonra arkada şebeklik peşinde olan devlere baktım.
"Kerim hadi, hadi Erdem!" diye cırladım.
Kerim'le Erdem'i ittirmeye başladığımda beni zorlamadan yanımızdan ayrıldılar. Meriç de tam ağzını açmıştı ki gözlerimle verdiğim uyarı sonucu sertçe yutkundu ve arkasını döndü. Onun peşinden de Cihangir'in kolunu tuttum ve koşturarak merdivenlere yöneldim. Sınıfa girene kadar ağzımdan kaçan o kıkırtıları ne ben ne de Cihangir durdurabilmişti...
🌈🌈🌈
Öncelikle hepiniz hoş geldinizzzzz! Yeni sezonumuzu açmış bulunmaktayız. Kaldığımız yerden Defne'nin uçarı hayatına devam ediyoruz.
Yeni sezonda bizleri çok güzel şeyler bekliyor, bölümlerimiz dediğim gibi uzun uzun olacak.
Yeni bölümlerimiz her Pazar 19.00'da Wattpad ve Vaveyla uygulamaları üzerinden yayınlanacak. Sizleri seviyorum ve bu serüvende de beni yalnız bırakmadığınız için teşekkür ediyorum.
Oy vermeyi ve yorumlarda en sevdiğin sahneleri belirtmeyi unutmayın. Eleştirilerinizi bekliyorum.
Aynı zamanda yeni eğitim öğretim yılımız da cümleten hayırlı olsun çiçeklerim.
Sosyal Medya hesaplarımdan editleri takip edebilirsiniz.
Instagram: kahverengi.ajanda
TikTok: kahverengiajanda
Wp kanalımıza abone olarak güncel tüm gelişmelerden haberdar olabilirsiniz. Yb günlerimizi birlikte belirliyoruzzz ve bol bol soru cevap yapıyoruz.
Bölüm etkileşimi
