1.12

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.12

12. BÖLÜM

"GÖKYÜZÜ BİZİM"

YUSUF CİHANGİR FAYAS

Hayatta kazanmak da var kaybetmek de. Hayatta eksiler de var artılar da. Zaman bana on dokuzumdayken bir dengenin varlığını göstermişti ama ben yine bildiğimden geçememiştim. Zaman zaman artılar ağır basarken zaman zaman eksiler ağır basıyordu. İnsan zihni nasıl da kıvrılmışsa en çok odaklandığı da her zaman eksiler oluyordu. Kaybettiğimizde o kaybın verdiği acıya düşüyorduk ve acıya düştüysek bir kere çıkması çok zor bir çukur oluyordu. Birkaç sene öncesine kadar o kadar öfkeli, hayata o kadar kızgındım ki öfkemi ve kızgınlığımı kime neye püskürteceğimi şaşırmıştım. Tek yaptığım çevremde kim varsa ne varsa yıkıp yakmaktı. Tıpkı yanlışlıkla bacağından vurulmuş bir hayvan gibi kanım akıyordu ve acıdan debelenip duruyordum fakat şimdi, on dokuz yaşındayken liseyi bitirmek için yeniden hayata dönmeye çabaladığımda yıktığım şeyleri de yerine koymayı dilemiştim. Yaram vardı evet ama o yarayla yaşamam da lazımdı. Tek yara alan ben değildim. Hala o acıdan çıkabilmiş değildim ama savaşmayı öğrenmiştim. Yaram iyileşmemişti ama yaramda akan kanı durdurmayı başarmıştım.

Sanırım...

Dayımların yanına taşındığımda karakolda gördüğüm o kız da yaralıydı. Defne. Ela gözlerinde hüzün parıltıları vardı ama gören herkes onun ışıldadığını söylüyordu. Hayır, bence bu kız ışıldamıyordu. Bence Defne'nin de tıpkı benim gibi bir yerinde yarası vardı. Kanayan yarasına hem tampon yapmayı bilmiyordu hem de onun yarasını Atlas bile görmüyordu. Bunu bu akşam yemeğinde daha iyi anlamıştım.

Odada geçirdiğimiz sakin dakikaların sonuna yaklaştığımızdan habersizdik. Armudun içine gömülmüş bilim dergisi okumaktan sıkılmıştım. Defne'nin de öte yandan telefonda biriyle mesajlaşası tutmuştu, hiç sohbet edemiyordum. Üstelik ikidir beni Nisanur'dan vuruyor ona kızmama sebep oluyordu. Nisanur ne alakaydı? Tüm gün başımı yemişti Nisanur diye. Yetmez gibi bir de yengeme söylemişti.

Kafamı bir ara kaldırıp Defne'ye baktığımda sürekli sağa sola dönüp birisiyle mesajlaşıyordu hala. Allah'tan Atlas'ın başını yemeyi kesip başkalarıyla uğraşıyordu da ortam sessizdi ama yine de bana sataşır sanmıştım, sataşmıyordu. Defne telefonu kapatıp ranzadan zıplayarak indiğinde gitme vakitleri gelmişti. Atlas onu kolunun altına alıp sarıyor, arada kafasına parmağıyla vurup saçlarını karıştırırken Defne de asla altta kalmayıp Atlas'a geçiriyordu.

Bedeni küçüktü ama epey de güçlüydü Afacan. Eli ağırdı anlayacağınız. Göz ucuyla sol elindeki yanıklara bakarken daha da kızardığını fark etmiştim. Krem sürüp sürmediğini bilmiyordum ama babası doktordu. Evlerinde illa ki yanık kremleri bulunuyordur. Benim vermeme gerek yoktu. Kısacık bir an ranzanın köşesine astığım ecza poşetine bakıp boş verdim. Evlerinde vardır kesin. Ben verirsem bir an beni alaya alacağını düşünüp gerildim. Mesele alaya alması değildi aslında ama ne bileyim, onun yarasını düşündüğümü bilsin iki de bir Nisanur deyip durmasın istemiştim ama o muhtemelen git Nisanur'a ver filan bile diyebilirdi. Aslında bu duruma gülesim de geliyordu. Defne birine kafayı taktı mı sonuna kadar takıyordu. İlk zamanlar sözel dersler hakkında sorduğum soru yüzünden benimle günlerce dalga geçmişti, şimdi de Nisanur'u takmıştı kafaya. Acaba Nisanur'dan sonra neyi takacaktı kafasına?

Atlas ve Defne itişe kakışa odadan çıkarken bizim odanın kapısı bir anda öyle hızlı açıldı ki Atlas atak bir şekilde Defne ile geri çıktı. Nil gelmişti hem de öyle böyle değil. Kız adeta ateş saçıyordu etrafa. Gözlerinden alev çıkıyor desem inanır mısınız? İnanın, çünkü alev değilse bu başka hiçbir şeye benzemiyordu.

Nil avaz avaz, "Seni parçalarım ben!" diye haykırınca arkadan Filiz ablanın sesini duyduk hemen arkasından. Ortalık saniyeler içinde karışmıştı.

"Nil sakin olur musun anneciğim?" diyerek koşturuyordu yumuşacık bir sesle.

Herkes bir anda koridora biriktiğinde Nil, Defne'nin kolunu yakalayacaktı ama son anda Atlas ve ben Defne'yi arkamıza aldık. Defne sıvışıp kaçmasın diye ince bileğini sıkıca kavradığımda Nil ikimize birden öyle dik bakıyordu ki... Ağlamıştı da zaten. Gözleri kan çanağına bürünmüştü hep ama neden? Neden konuşmak yerine saldırıyordu bu kız? Üstelik Defne ne yapmıştı da parçalayacaktı ki onu? Defne sabahtan beri buradaydı, Nil evde diye Defne'yi ne kadar mızmızlansa da eve göndermemişlerdi.

Nil, Defne'yi görebilmek için, "Atlas!" dedi hırlar gibi. Kafasını salladı Atlas'ın çekilmesi için. "Çekil kenara mahvedeceğim yoksa!" diye diretti. Yumruklarını sıkıyordu delicesine. Öfkesinden kızarmıştı.

Filiz abla kızının omuzundan tutup, "Nil, sakin ol bir tane-" diyemeden sözleri yarıda kesildi.

"Anne gebertirim ben bunu!" diye haykırdı Nil, tahammülü kalmamış bir şekilde. Deli kuvvetiyle Atlas'la benim arama girecekti ki Atlas bir adım öne çıkıp Nil'i uzaklaştırdı, elbette nazikçe. O da kardeşiydi çünkü.

"Nil sakin ol. Nerede olduğunu hatırla önce," dedi ağır ağır. Ben Defne'yi tamamen arkama aldığımda beni kenara çekip çıkmaya yeltendi ama izin vermedim. Nil delirmişti çünkü. Eğer Defne de delirirse kavgaları kaçınılmaz olurdu. Zaten sol elinde yanık izi vardı ve bugün okulda sebepsiz yere tokat yemişti. Şimdi bir de Nil...

Atlas, Nil'in bileklerinden tutarken Nil bağıra bağıra konuşuyordu. "Atlas ne hakla annemlere okulda kavga etti der ya? Ne hakla beni suçlar bu kız? Delireceğim, yemin ederim delireceğim!" diye haykırdı. Nil, çıldırmıştı zaten. Elini saçlarının arasına daldırıp bize doğru gelmeye çalışırken arkamdan bir ses geldi.

Defne titrek bir sesle, "Ben kimseyi suçlamadım..." diye mırıldandı bir kediden hallice. Anlamaya çalışarak Nil'e odaklandığımda Atlas, Nil'in bileklerinden tutuyordu hala. Babası Okan amca da Filiz abla da başlarındaydı da... Defne'nin niye yanında değillerdi ki? Ortamdaki dengeler o an çok tuhafıma gitti. Defne'yi koruyan bir tek bendim. Zarar görmesin diye önüne geçen bir tek bendim, neden annesi veya babası gelmiyordu?

"Nil, oturup konuşalım kardeşim. Öfkeyle kalkan zararla oturu-"

Atlas'ın lafını ağzına tıktı Nil. Ellerini çırpıyordu çaresizce.

"Ya ne konuşacağım ben bununla Atlas? Bıktım bunun şımarıklığından! Ne ya bu böyle? Nefes alamayacak mıyım ben hiç? Ne demek ya annemlere Nil'e sorun, demek? Benimle ne ilgisi varmış olanların? Ben o kızı tanımıyorum bile! Ne hakla kalkıp beni ispiyonlar bu kız?" diye hırçınlaşmaya devam etti.

Nil'in sesi tüm apartmanda yankılanırken sıkıntıyla solumaya devam ettim. Göğsümde hiç hoşuma gitmeyen bir sıkıntı baş gösterdi. Bir yandan arkamda kıpırdanıp duran Defne'yi tutuyordum bir yandan da Nil'e anlam veremeye çalışıyordum. Bir çeşit ağlama krizine girmiş gibiydi. Hem ağlıyor hem de bağırıp duruyordu. Sözcükleri çoğu zaman yutarak telaffuz etse de ne demek istediği çok iyi anlaşılıyordu ve kimse susturmuyordu.

"Nil okulda olan bir şeyi sordular sadece. Defne bugün senin yüzünden tokat yemiş!" dedi Atlas yükselerek. Sonra Nil'in yüzünü avuçları arasına alıp onu kendine getirmek istercesine sarstı ama Nil kendinden geçmişti çoktan. Deli gibi ağlıyordu.

"İyi olmuş! Ben onun yüzünden neler yaşadım Atlas? Biz ne yaşadık ya bunun yüzünden? Unuttun mu? Bıktım şununla aynı havayı solumaktan, aynı ortamda olmaktan, sürekli benzetilip karıştırılmaktan bıktım! Bir işe yaradığı bile yok! Sürekli sorun! Sürekli sorun! Ya defolup gitsin işte hayatımızdan! Nefret ediyorum senden ya, nefret ya! Duydun mu beni?" dedi haykırarak, "Nefret ediyorum senden!"

Nil'in bağırışları benim bile yüreğime kazık olup saplanırken arkamda kıpırdanan Defne'nin hareketleri bir anda kesildi ve donuklaştı. Herkes sustu ama herkes... Ölüm sessizliği oluştu ortamda. En iyi bildiğim sessizlikti bu suskunluk. Bir nefret geldi oturdu iki kardeşin arasına. Her neyse mesele kök saldı aralarına, iki kardeşi de zehirli sarmaşıklarıyla sardı. Büyük bir nefret...

"Nil saçmalama daha fazla," dedi Atlas, zorlukla ama Nil sürekli Atlas'ı da geçip buraya gelmek istiyordu. Kendini kaybetmiş gibiydi sanki. Kendini kaybetmiş olsa iyi ederdi çünkü bunlar aklı yerinde birinin kardeşine söyleyeceği şeyler olamazdı.

Filiz abla nihayet Nil'e yaklaşıp yüzünü okşadı. "Anneciğim sakinleşir misin? Nefes alır mısın lütfen? Nilciğim bana bak anneciğim..." Filiz abla en yumuşak ses tonuyla konuşurken arkama döndüm.

Ne saçma bir andı? Nil öfkeden kudurmuştu anlıyordum ama neden kimse susturmuyordu onu? Hangi insan bu lafların altında ezilmeden kalırdı ki? Hangi insan böyle bir nefreti hak ederdi ki?

Arkama dönüp, "Afacan ald-" diyemeden Defne'nin gözlerini görmek sözümü yarıda kesti. Yutkunamadığımı hissettim bir an. Defne göl gibi olmuş sulu gözlerle yanağını dişlerken yumruk yaptığı ellerini sıktıkça sıkıyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım ama kalbim acımıştı onun gözlerini gördüğümde. "Hey, aldırış etmiyorsun sanıyordum," diyerek çenesine dokunduğumda kolunu kaldırıp tek hareketle ellerimden kurtuldu ve herkesi yarıp geçti. Koşarak uzaklaştığında Atlas ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette arkasından bakıyordu. Gitmiyordu ama arkasından.

Yengem bağrışmalardan korkan Çilay'ı kucaklamıştı. Çınar şok içindeydi, babasının koluna girmişti. Okan amca ve Filiz abla da Nil'i sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Dayanamadım. Dayanamadım bu ana. Dünyadaki en saçma andı. En zalim andı. Anne ve baba, kızları evden giderken umursamıyordu. Nil ise sadece ağlayıp ağza alınmaz laflar ediyordu. Bir kızı susturmak bu kadar zor muydu gerçekten?

Birkaç adımda Nil'in yanına gittim ve kolundan tutup hafifçe sarstım. Okan amca da Filiz abla da umurumda olmadı o an. Nil, allak bullak bir ifadeyle bana baktı. Evet, çok benziyorlardı. Gözleri bile ağlarken çok benziyordu ama bu kızı Defne ile karıştıramazdım artık. Artık bu söz konusu dahi değildi. Nil'in ruhu çok kirliydi çünkü. Temiz bir ruhtan çıkmazdı bu sözler.

"Kendine gel ve sözlerine sahip çık. Birisini öldürmek suçtur Nil. Unutma," dedim anlamasını umarken ama anlamayacağına emindim nedense. Gözlerinde o his, o duygu, aradığım o üzüntü yoktu. Nil hiç üzgün değildi. Nil hiç pişman değildi söylediklerinden, Defne'yi yaralamaktan.

Derler ki, kelimeler insanoğlunun sahip olduğu en güçlü ve en öldürücü silahtır. Hayvanlarda bile bu kuvvet yoktur ama insanlar bu silahı acımasızca kullanırlar. Kanatmayan bir silah üstelik. Bunu en iyi ben bilirim çünkü bana da kelimelerle saldırmışlar, kanatmışlardı. Nil saldırgandı ve en iyi silahı kelimeleriydi. Kan akıtmadan yara açıyordu. O an emin olmuştum. Defne'nin göremediğim kapanmayan yarasını açan Nil'di. Defne'ye onca sözü söylerken hiç gocunmuyor, yaralar mıyım acaba diye bile düşünmüyordu. Nil'in sözleri çok yaralıyordu ama. Beni hedefe koymamışken ben bile yara almıştım. Nil'in gözleri kördü, görmüyordu belki de hiçbir şeyi. Bencildi belki de. Bilmiyorum ama Nil'den haz etmiyordum artık.

Defne belki de kardeşiyle düşman olma konusunda haksızlığa uğrayan taraftı. Çünkü ben ömrümde böyle yok sayılma, böyle hakarete uğramak görmemiştim.

Nil'in tutmak istemediğim kolunu bırakıp apar topar Defne'nin peşinden çıktım. Defne'nin nereye gittiğini elbette bilmiyordum ama Nil yüzünden apartmandaki herkes ayağa kalkmıştı. Kapısı açık kalmış evlerine girip baktım biraz ama orada değildi. Odasına kadar girmek istemedim ama kapısını tıklatıp kafamı uzattım. Odası çok küçüktü. İki adım ancak atılırdı. Dolap, çalışma masası ve yatak adeta iç içe geçmiş ardiye gibi bir yerdi sanki odası. Yine de spotlar, ışıklar, yeni mobilyalar derken ferah bir havası vardı fakat çok küçük, depo gibi bir odası vardı. Atlas'ın odası ikiye bölünmüştü ama yine de büyük kısım Atlas'ın küçük kısım Defne'nindi.

Bu garip yerden çıktım ve bizim evden motorun anahtarlarını aldım. İlk defa Defne için kullanacaktım bu motoru. Kullanmam sanıyordum ama onun için binecektim hiç binmek istemediğim motora.

Evden çıkarken, "Ben Defne'yi bulacağım. Evde de yok yenge," dediğimde yengem kucağında Çilay ile koşturarak peşimden geldi. Gözleri panikle büyüyordu.

"Oğlum çok dikkatli ol. Bulursan da al getir buraya olur mu? Burada kalsın," deyince yengeme başımı sallayıp Çilay'a gülümsedim ve yanağından bir makas aldım. Epey korkmuştu Nil'in bağırtısından. Yengeme sığınmıştı ve gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıyordu.

"Taze soğanını bulmaya gidiyorum fıstığım üzülme sakın tamam mı?" dedim gülümseyerek. Çilay ufacık gözyaşlarını silip başını salladı ve yengeme daha çok sokuldu. Ben de hemen üzerime deri ceketimi giyip apartmandan çıktım.

Nereye gittiğini bilmiyordum ama bilmediği bir yere gidemediğini söylemişti bugün bana. Bildiği bir yere gidiyordu o zaman. Mahallede bir yerde olmalıydı o halde. Aşağıya indim ve motoru bağladığım yerden çıkarıp kaldırıma ilerlettim. Kaskımı taktım sonra. Kollarını kavrayıp kontağı çevirdim ve ilk defa bindim bu motora. Daha önceden de motora biniyordum ama o eski motorum yoktu artık. Bunu da bana çok sevdiğim birisi çok uzak bir memleketten hediye göndermişti. Onun hatırı vardı içimde atmıyorsam.

Çevrede dolandım önce. Binanın etrafında ya da diğer binaların etrafında yoktu. Hava o kadar kararmıştı ki it kopuk gezmezdi buralarda ama köpek gezerdi. Issızdı her yerdi. Belki de bir çalının arasına gizlenmiş ağlıyordu? Bilmiyorum ama Defne'nin son bakışlarını aklımdan silemiyordum bir türlü. Kızarık ela gözleri cam gibi parlıyordu ama hiç hoş bir parlama değildi bu. İçinde bir şeyler adeta paramparça olmuştu. Öyle bir acı çukuruna düşmüştü ki bu benim uydurduğum bir şey olamayacak kadar gerçekti.

Defne ile iki haftadır arkadaştık sadece ve ben onun gözleri parlayınca nasıl olduğunu az çok öğrenmiştim. Güldüğü zamanlardaki gibi değildi. Üzgündü hem de çok. Kırılmam demişti bana ama kırılmam ne demekti? Şimdi bu neydi peki? Nil'in o laflarına ben bile kırılmıştım o nasıl kırılmadım diyebiliyordu? Bu imkânsızdı. Belki de artık kaldıramıyordu o da. Çünkü ben de kaldıramamıştım zamanında ve yıkılmaz bir şeye dönüşmüştüm. Dönüşüyordu insan. Buna da dönüşüyordu. Aldığı en yıkıcı darbede yıkılmamayı bir şekilde öğreniyordu.

Mahallenin yakınlarında hala açık olan BİM'i görünce motoru önüne park edip acele bir şekilde içine girdim. Defne'yi henüz bulamasam da bulduğunda yüzünü güldürecek şeyi almak istedim. Abur cubur reyonuna ilerlediğimde vişneli keki gördüm ve üç tane vişneli kek alıp kasaya ilerledim. Hızlıca ödedikten sonra deri ceketimin cebine sıkıştırdığım keklerle tekrar motora bindim.

"Neredesin Defne?.. Neredesin?" diye sayıklayarak mahalleyi bir kez daha baştan sona turladım ve ilkinde gözden kaçırdığım bir gerçek ikinci turlamam da belirdi.

Halı sahanın beyaz ışıkları altında yakaladım onu. Buraya geleceğini neredeyse hiç tahmin etmediğimden şaşırmıştım açıkçası. Biraz hızlandım ve yanında fren yapıp durdum. Sesimi duyduğunda benden yana dönüp öylece suratıma baktı ama bu çok kısa bir andı. Biz basketbol maçındayken çizdiği o muhteşem ve nasılsa kimsenin de silmediği yola dönüverdi hemen. Silmemişlerdi. Silerler diye emek emek yaptığı resme basmamızı istemişti ama kimse ne basmıştı ne de silmişti bu sanat eserini.

"Sen nereden buldun beni?" dedi merakla, yanına gittiğimde. Kafamdaki kaskı çıkardığımda gözleri bir anlık irileşti sonra omuzlarını düşürüp bacaklarını karnına kadar çekti. Çenesini dizine yasladığında beni değil Meriç'i beklediğini az çok anlamıştım.

Derin bir nefes aldım rahatlamayla ve cebimdeki telefondan yengeme kısa bir mesaj attım. Telefonu geri cebime gönderip kaskla yanına oturduğumda dalgalı saçları rüzgârla hareketleniyordu. Ben de kendi dalgalı saçlarımın arasından parmaklarımı geçirip yüzümden çektim. Cebimdeki vişneli kekleri vermeli miydim yoksa biraz konuşmalı mıydım emin olamadım o an.

"Misafir umduğunu değil bulduğun yermiş Afacan," dedim güldürmek maksadıyla. Bana dönmeden kaşlarını çattı. Arkadan onu rahatça izlemeye koyuldum ama o biliyordu ona baktığımı.

"Ne alaka be şu an?" dedi boğuk boğuk. Omuz silktim ellerimi arkamdaki betona yaslayıp gerinirken.

"Meriç'i umdun ama beni buldun demek. Telefonlarıma niye dönmedin? Her yerde seni aradım," dediğimde Defne omuz silkti yine.

Yanağını dizine yaslayıp sağına döndüğünde bana kalan dalgalı saçlarını seyretmek oldu. Düzgün bukleleri vardı ve bunları istemeyerek yapıyordu. Sanırım. Çünkü Nil düz saçlıydı ve o saçlarını maşa yapmayınca Nil ile gerçekten ayırt edilmiyorlardı. Ama ben artık ayırt edebilirdim.

"Nil'in söylediklerinin ne kadar ağır olduğunu biliyorum ama ben mi söyledim sanki kızım? Merak ettik, seni aradım her yerde. Bana neden dönmedin?" dedim elimle etrafı göstererek. Defne soluyup durdu havayı ama bildiğim bir şey varsa onun keyfi yokken benim de az bir şey olan keyfim yok oluyordu. O böyle hüzünlü durmamalıydı. Böyle içine kapanık, hayattan soyutlanmış ve sessiz. Ben onunla böyle tanışmamıştım ki. Yakışmıyordu bu haller. O hep bana sataşır, bulduğu fırsatlarda tatlı tatlı dalga geçer ve gülerdi. Çok gülerdi Defne, neden böyle durgundu şimdi?

"Yok, hayır..." diye bir şeyler geveledi boğuk bir sesle, "Sen söylemedin bir şey de işte konuşmak istemiyorum şu an. Başım ağrıyor Cihangir."

Omzuna dokundum ritmik hareketlerle ama benden yana dönmedi.

Onu güldürmeliymişim gibi hissediyordum ve bu yoldan da vazgeçmeyecektim. "Uydurma kızım matematik dersinde değiliz bir kere, başın ağrımaz," dediğimde güler gibi oldu ama hızla bastırdı, "Ciddiydim ben ama..."

"Cihangir," diye mırıldandı yalvarırcasına, "Mutsuzum şu an bir gitsene sen," dedi dürüstçe. Ne yapacağımı bilemedim. Mutsuz olduğunu açık açık söylüyordu ama salak değilim, onu burada bırakmazdım. Çenemi kaldırarak cıkladım.

"Kurda kuşa yem olursun sen burada Afacan. Hem yengem buraya getir dedi yani yine iyisin bak, salona kapanırsın bizim evde," dedim ballandıra ballandıra ama yine de oralı olmadı. Onu nasıl güldüreceğimi bilemedim o an. Öyle bir sıkıntı sardı ki kalbimi yüreğim daraldı. Bir kere daha kolundan dürttüğümde isteksiz bir şekilde omuz silkti.

"Bugün kendi rızamla evsiz olacağım. Homeless gibi," dedi son harfi uzatarak. Kaşlarımı çattım.

"Homeless Amerika'da olur yalnız," dedim kafamı sallayarak. Omuz silkti yine de.

"Ben de Türkiye şubesi olurum işte Cihangir ne saçma sapan konuşuyorsun başımda, git ya!" diye bağırdı bana dönmeden ama bağırışı epey zayıftı. Sızlanır gibi konuşuyordu daha çok.

Onu ciddiye aldım ama ciddiye aldığımı belli etmedim. Yüzü gülerse, gözlerindeki duygular yerini neşeye cıvıltıya bırakırsa rahatlardım ancak.

"Ya bir yürü git işine Afacan. Sen daha reşit değilsin, velin buradayken sana laf düşmez," diye sürdürdüm laflarımı. Oyunbaz olmaya çalışıyordum çünkü onunla başka türlü nasıl konuşulur bilmiyordum. Şu durumda ağlamıyordu bile. Çok şükür, ne diyeyim? Ağlasaydı eğer asıl o zaman ne yapacağımı şaşırırdım.

Diyemezdim ki ona benim bile kalbim kırıldı, senin kalbini düşünemiyorum.

"Bana zaten hiçbir zaman laf düşmedi Cihangir. Şu saatten sonra düşse de sanırım pek umurumda olmaz. Ev mi?" deyip bana döndü yüzünü küçümser gibi. Nefretle soludu. "Yerin yedi kat dibine batsın benimle birlikte. Siz kalın dışarıda. Ama cidden istemiyorum," dedi küskün küskün. Yeniden sağına dönüp bana sırt çevirince sözleriyle kanım donmuştu. Bu nasıl beddua etmekti böyle? Sinirlendiriyordu beni.

"Tövbe estağfurullah," diye mırıldandım sessizce ama küçük hanım bunu da duymuştu.

"Âmin."

Burnumu kırıştırdım. İnada bindirmişti işi artık. Farkındaydım, çok üzgündü ve bu Afacan'ın kalbi kırıktı. Kalbim kırılmaz lafları külliyen yalandı. Bir insanın nasıl olur da kalbi kırılmazdı ki?

"Biliyor musun benim bir kardeşim var," dedim öylesine, pat diye. Gizlediğim bir şey değildi ama yengemlerden başka da kimse bilmiyordu öteki canımın varlığını. Burada tanıştığım hiçbir arkadaşıma kardeşimden bahsetmemiştim daha.

Defne yine çocuk gibi omuz silkince bu haline güldüm sadece. Beni dinliyordu biliyorum ama şu hareketleri hep on yaşındaki erkek kardeşimi hatırlatıyordu. Bu yüzden şansımı deneyip cebime sıkıştırdığım vişneli keki aldım ve hışırdayan paketi açıp kekten bir ısırık aldım. Ekşi vişne tadı ve çikolata damağımda erirken Defne'nin merakını cezbedeceğine nedense emindim.

Ağzımdaki lokma bittiğinde, "Kardeşim çok uzakta ama," dedim iç çekerek. "Biz onunla bir araya gelemeyecek kadar uzaktayız. Hasta bir de. Dedemlerin yanında. Yurt dışındalar. Ulaşamayacağım kadar uzakta, aramızda kıtalar ve denizler var mesela. Ama seninkiler burada, burnunun dibinde."

Defne usul usul bana dönerken, "Ne hastası? Ciddi mi hastalığı?" diye sordu mırıltıyla. Dudaklarımı sarkıttım aşağıya doğru.

"Astım hastası, kronik. Doğduğunda akciğerinde bir delikle doğmuştu ama tedavi ettiler çok şükür. Şimdi sadece bu tedavi edilmez ileri derecedeki astımla kaldı. Ona çok dikkat etmeliydim. Ediyordum yani, benim yanımdayken annemlerleyken onu neredeyse ben büyütüyordum ama şimdi dedem dikkat ediyor ona. Ediyordur yani. O da senin gibi motorları çok sever biliyor musun? Bunu da o gönderdi," deyip çenemle ileride duran motoru gösterdiğimde Defne usulca kafasını kaldırdı ve bir motora bir de bana baktı. Sonra gözleri elimde tuttuğum vişneli keke kaydı ama oyalanmadı.

"Kaç yaşında ki?"

"On," dedim ela gözlerine bakarak. Başını sallayıp bana yüz çevirmedi ama aşağıya çizdiği, silinmeye yüz tutmuş yola baktı.

"Annenler nerede peki?" deyince cebimden ona aldığım vişneli kekin ikisini uzattım. Gözleri önündeki keki görünce dudakları daha çok sarktı fakat ağlamadı. Nedense vişneli keke bile üzüldüğünü düşündüm ama bu o an için çok anlamsız gelince sorusunu yanıtladım.

"Çok uzaktalar onlar da," dedim durgun bir nehir gibi. Ah ettim içimden sayısız kez. Beni öyle bir büyütüp gitmişlerdi ki... On dokuz yaşında olan bu bedende çok yaşlı bir ruh yaşıyordu artık.

Annemle babamı son gördüğüm gün hala dün gibiydi. Anneme sarıldığım o son an, son defa kokladığım o kadınsı parfümü, babamın şefkatli ellerinin saçlarımı dağıttığı o an... Hiçbirinin son olduğunu, saatlerimizin kaldığını bilemeden geçirmiştim. Bilseydim bırakmazdım ya o da ayrı mesele. Çocukluğumun son günü olmuştu o gün.

"Ka-kayıp mı ettin sen yoksa?" Defne'nin sesinin titreyerek sorduğu soruyla gökyüzüne çevirdiğim kafamı eğip ansızın ona baktım. Bağdaş kurup bana dönmüştü tamamen. Vişneli kekleriyse aşırı bir sahiplenmeyle kucağında tutuyor, açmıyordu. Hafif kambur oturuyordu ve benden bir cevap bekliyordu ama ben bunu dillendirmeye hazır değildim. Daha kabullenememiştim ki ailemi kaybettiğimi. İnsan bunu nasıl kabullenirdi ki hem? Annemle babamı ellerimle toprağa verdiğim gerçeğini ben kime nasıl anlatayım ki? Anlatılır mı bu? Bunu anlatmak için kelimeler var mı?

Defne gözlerimin içini, zihnimi görür gibi baktığında bakışlarım yön değiştirdi hemen. Beni bu kadar anlamasını beklemiyordum ama garipti, o herkes gibi bakmamıştı bana. O... Anlarcasına... Saçmalıyordum. Nereden anlayabilirdi ki? Annesini babasını mı kaybetmişti de kaybın acısını bilecekti? Ama nasıl ilk anda tahmin edebilmişti de bana böyle bakabiliyordu?

Tek söyleyebildiğim buydu. Annem ve babam uzaktalar sadece. Onları bir daha göremeyeceğim kadar uzaktalar. Artık sadece elimde birkaç kare fotoğrafları kaldı.

Defne ben cevap vermeden gözlerime bakıp anladı her şeyi. "Başın sağ olsun," dedi aniden. Yine ona döndüğümde yüzü bir tuhaf olmuştu. "Ben... Daha önce annesini babasını kaybetmiş birisi görmedim. Ne diyeceğimi bilmiyorum. He-herhalde sussam daha iyi olur." Sonra ayaklarını aşağı sarkıtıp bana yanaştı ve kollarını açtı açabildiği kadar. Vişneli keklerin paketini yanına bırakmıştı. "Ama sarılsam da iyi gelir bence. Tek başına olmadığını bil diye. İstersen eğer," dediğinde yüzüne bir değişik baktım elimde olmadan. Ne diyordu bu kız Allah aşkına? Bu kadar hissetmemiştim ben? Bu kadar değildi.

Dudaklarımın kenarına küçücük, sancılı bir tebessüm konduğunda gözlerimin de sebepsiz kızardığını ve acıdığını hissettim. Defne hiç kızarmadan, gözyaşlarına da boğulmadan kollarını açmış ihtiyacım olan tek şeyi bilirmiş gibi bana bakıyordu. Dik durmaya çalışmaktan ağrıyan boynumu sızı daha hissedilir bir hale gelmişti. O an tek ihtiyacım olan ağzımı açmadan anlaşıldığım o kollara sarılmaktı.

"Kalp kırıklığını sarılmak geçirirmiş," deyip tek kolumla belini kavradığımda Defne tereddütsüz kollarını boynuma dolayıp çenesini omzuma yerleştirdi. Gözlerim kapandı kendiliğinden ve kollarımın arasını bile dolduramayan bedeninin sıcaklığını hissettim. Kalbimdeki bazı ağırlıkların da hafiflediğini anladım o an.

"Kalbim kırık değil benim. Kırılmaz. Söylemiştim ama şu an biraz ucundan çatırdadı. Çünkü anne ve baba başka bir şeydir. Bi-biliyorum en azından bunu ve senin kalbin paramparça Yusufçuk Kuşu. Az önce bunu bana sen gösterdin ama merak etme," dedi gülmekle ağlamak arası bir sesle, "Benden sır çıkmaz. Kalbini korurum ben. Söz," dedi neyin sözünü verdiğini düşünmeden.

Gözlerim feci bir şekilde yandığında hemen kapattım. Çok hızlı nemlenmişti ve ben neden şu anda iki sene önce hissettiğim acıyla yeniden kavruluyordum bilmiyorum. Böyle olmasını planlamamıştım hiç ama dağılan bendim. Beni toparlayansa Defne'ydi. Tüm bedenimin Defne'nin sözleriyle kasıldığını hissettim. Saçma mıydı emin değildim ama imkân olsaydı Defne'yi şu anda göğüs kafesime yerleştirmek isterdim. Orada dursun, canım acıdıkça merhem sürsün yarama isterdim.

"Kalbinin kırıldığını biliyorum, görüyorum," dedim puslu bir sesle. Duraksayıp dudaklarımın arasından zorla nefes aldım. İnkâr etmesin istedim. "Kalbi kırıklar, kalbi kırıkları görür çünkü Hüma Kuşu," diyebildim boğuk bir sesle. Saçları yüzümü gıdıkladığında o da omuzları sarsılarak gülmüştü. Sırtımı sıvazlıyordu garip bir şefkat duygusuyla. Bana değişik hissettiriyordu bu kız. Yengem gibi, annem gibi, bir şefkat gibi...

"Benim," dedikten sonra durup yutkundu hafifçe, "Kanadım biraz tökezliyor o kadar yoksa uçuyoruz işte gökyüzünde. Kalbim yok, kırılmaz. Kalbim... Kalmadı... Benim," dedi yutkunarak. Gözlerimi kapattım bir kabullenişle. Onu daha fazla zorlayamazdım çünkü şu anda bile benimle zor konuşuyordu ama içim acıyordu. O konuştukça benim artık içim çok acıyordu nedense.

Defne, sen asla çocuk değilsin. Sen çocuk olamamışsın bence. Kaybettiğim gençliğimden biliyorum. Sen çocuk olamamışsın, kalbini çalmışlar senden.

"Gökyüzü güzel," dedim hala ona sarılıp gökyüzüne bakarken. Yıldızlar her köşeye yayılmış göz kırpıyordu bize ama çok seyrektiler. "Takla attırma bize yeter Hüma Kuşu. Düşecek gibi olursan da... Tutarım patilerinden," deyip gülümsediğimde bu Defne'yi de güldürdü ve bir anda kollarımdan ayrılarak omzuma geçirdi. Kızın eli harbinden ağırdı.

"Pati derken? Kuşların patisi olmaz," dedi kızgın bakışlarını bir an olsun esirgemeden. Hiç de kızgın değildi ya... Gerçekten gülüyordu bana.

Gülerek kafamı eğdim yüzüne. Ela gözlerinin çevresi hafif kızarıktı ama inat etmiş, ağlamıyordu. Onu ağlatmak gibi bir niyetim de yoktu ama bunca şeye ağlamıyorsa bir şeyi vardı kesin. Hissediyordum artık ve her ne varsa geçirmek istiyordum. Defne bir daha böyle sözler duymasın istiyordum.

"Tatlı ama ağır patiler..." diye mırıldandım göz kırparak. Utandığını saniyeler içinde yüzündeki tatlı pembelik belli edince kıyamadım. En son bu hissi kardeşime hissetmiştim ama şimdi bir kıza hissetmem çok tuhaftı. Defne'ye bakmak istiyordum sadece. Bir tek o varmış dünyamda gibi geliyordu artık.

"Söylesene Hüma Kuşu," dedim sessiz sessiz. Arkama yeniden yaslanıp ona baktım uzaktan uzağa. Anlamaya çalışır gibi gözlerini kırpıştırıyordu bana. O an ela gözleri çok tatlı geldi bana. Burnunu sıkasım, yanağından makas alasım geldi ama frenledim kendimi.

Defne kafası karışmış halde, "Neyi söyleyeyim?" dedi gergince.

"Kalbini kim yok etti senin?" dediğimde doğru yere dokunduğumu biliyordum artık.

Defne soruma cevap vermek yerine önüne dönüp bacaklarını toparladı yeniden. İleri geri sallanarak duruyordu ve cevap yoktu. Zorlamadım ama merak ettim içimde bir yerde. Onun kalbini yok edeni, neyin yok ettiğini çok merak ettim.

Kafamı kaldırıp derin derin iç çekerek pürüzsüz eylül gecesine baktım. Buraya geleli bir ay oluyordu henüz ve Defne ile iki haftadır tanışıyordum. Beklemiyordum ama. İnsanlar en beklenmedik anlarda vuruluyordu ya kalplerinden, acılarından... Defne de öyle bir kızdı. Çocuk değil, kalpsiz bir Hüma Kuşu. Bense onun yanında uçuşan kırık kalpli Yusufçuk Kuşu. Bizim kalbimizi yok etmek istemişler Hüma Kuşu, birlikte sarabilir miydik ki?

Tıpkı Defne gibi sayısız kez iç çektim ve kenara bıraktığım vişneli kekime baktım. Sonra dönüp onun kekine baktım. Açmamıştı ama avuçlarında tutuyordu. Bugün odasına girdiğimde de dikkatimi çekmişti. Muhtemelen ona verdiğim keki yememişti, komodinin üzerinde duruyordu. Bu farkındalıkla kaşlarım çatıldı ve sol profiline baktım.

"Sen vişneli kek sevmiyor musun?" diye sordum zira bu bilgiyi Atlas'tan almıştım. Atlas, Defne'nin vişneli keklere zaafı olduğunu söylemişti. Vardı da aslında. Özür dilediğimde kabul etmişti ama yememişti.

Defne omuz silkerek, "Severim," dedi.

"Neden yemiyorsun peki?" dedim ama odasına girip keki komodinde gördüğümü söylemedim. Acaba başka zaman mı almıştı? Belki de benim verdiğimi çoktan yemişti.

İsteksiz bir şekilde, "Yerim sonra," deyince daha fazla kurcalayamadım. Kendi vişneli kekimi yedikten sonra ellerimi birbirine vurup silkeledim.

"Kalk hadi, eve gidelim artık. Soğudu burası," deyip üzerimdeki deri ceketi çıkardım. Defne dalgın dalgın bana baktığında ceketimi omuzlarına bıraktım. Neredeyse ceketimin içinde kaybolmuştu. O anda bir ürpertiyle titrediğinde üşüdüğünü anlamıştım. Gündüzleri hava sıcak olsa bile geceleri artık soğuyordu.

"Canım hiç istemiyor Cihangir. Başım çok ağrıyor," dedi sahici bir sesle. Yaklaşıp elimin tersiyle alnına dokundum. Ateşi yok gibiydi ama emin olamıyordum. Eh, kızın ateşini dudaklarımla da ölçemeyeceğime göre önünde diz çöküp ellerini tuttum. Üşümüştü baya. Can sıkıntısındandı hepsi.

"Sen bu homeless işini fazla abarttın kızım. Bu gece bizde kalırsın yine sabah okula gideriz. Hem ödev bitmedi daha. Eğer gelmezsen seni ödev yapmaya götürürüm bizim eve," deyince gözlerini yorgunca devirip güldü. Dudaklarındaki kırık tebessümü gördüğümde bir anda kalbimin takla attığını hissettim. Kırık da olsa gülümsemesi içimdeki bir şeyleri devirirken Defne bununla da yetinmedi ve uykudan uyanır gibi gözlerini ovaladı. Yüzüne uçuşan saçlarını çektim ama bu Defne'nin hareketlerini kısıtladı.

Bu bukleler ona çok yakışıyordu. Bir insanın her hali güzel olabilir miydi? Defne, çok... Tatlı duruyordu şu an. Uykulu uykulu. Hafif gülüşlü... Mayışmış gibiydi biraz da. Kucağıma alıp götürebilirdim onu şu anda ama gerçekliğimden hala sıyrılmamıştım.

"Seni burada bırakmayacağımı biliyorsun," deyip daha fazla durmasına izin vermedim ve bacaklarından kavradım kaldırmak için fakat onu kucaklayacağımı anlar anlamaz panikleyip uzaklaştı. Ben bile irkilirken Defne sırtından düşen ceketi tuttu ve bana uzattı. "Giy onu, üşümüşsün zaten," dedikten sonra hızlıca kollarını geçirdim ve başımla motoru işaret ettim. Elimdeki metalik anahtarlığı şakırdatıp önden ilerlerken kalbim deli gibi atıyordu.

Yüzümde engelleyemediğim bir sırıtışla motorun yanına geldiğimde Defne de peşimden uslu uslu gelmişti. Ben durunca o da motora şöyle bir bakış attı. Onun için fazla büyüktü, görüyordum ve bu komikti.

"Kaskı takayım mı?" dediğimde başını iki yana salladı.

"Şuradan şurası zaten hem nefes alamam şimdi onun içinde. Geç sen," deyince önce ben bindim ve kaskı önüme bıraktım. Defne de omuzlarımdan tutup zıpladı ve arkamdaki boşluğa oturdu. Bir garip tutuyordu ama... Tişörtümün ucundan. Hafifçe arkama dönüp motoru çalıştırmadan önce ona baktım değişik değişik. O da burnunu çekip etrafına bakınırken bakışlarımı hissetti.

"Ne var?" dedi kafasını sallayarak. Gözlerimle ellerini işaret ettim. Huysuzluğun sırası mıydı? Bu şekilde motor süremezdim. Düşecek gibi duruyordu.

"Atlas, Meriç'le gazladığınızı söylerdi de sen böyle tutunuyorsan..." diye geveleyip elinden tuttum. Hız yapmayacaktım ama arkamdan da düşmesini istemezdim. Kolunu belime sardığımda garip bir mide yanmasıyla gözlerimi kırpıştırdım. Sonra derin soluklar alarak kendime hayali tokatlar attım. İlk kez biriyle biniyordum motora, ondan mıydı acaba?

Defne masum masum, "Gazlamıyoruz ama," dese de başını sırtıma yasladı ve ellerini birleştirdi karnımda. Başımı eğip birbirine kenetlenen ellerine bakıp gülümsedim salak gibi. Neden güldüğümü bile bilmeden. Elleri kedi patisi gibiydi, ne diyeyim? Yalan mı söyleyeyim şimdi, günah.

Onu güldüreceğini bildiğimden ben de bir heves, "Gazlarız seninle de bir gün," deyip motoru çalıştırdım ve ellerine son defa bakıp sakince sürmeye başladım. Rüzgâr yüzümüzü yalayıp geçiyordu ama ben çok hızlanamıyordum. O arkamdaydı, nefes alıp veriyordu sakince. Sıcaklığı tüm sırtıma yayılıp giderken eline bakmamak için zor tuttum kendimi. Beş dakika bile sürmeyen yolculuğumuzda apartmanın önüne geldik.

"Geldik," dedim anahtarı çıkarırken. Hafifçe doğrulduğumda arkamdaki bedenden ses gelmiyordu. Hafifçe Defne'ye dönmeye çalıştım. Sadece ağrılığı vardı ve soluk seslerini işitiyordum. "Defne?" diye fısıldadığımda uyuduğunu anlamam çok sürmedi. Motorun üstünde mi uyumuştu? Hem de iki dakika içinde. Yok artık!

Bir an ne yapacağımı bilemedim. Göğüs kafesimde saçma sapan sıkışmalar beni boğarken ben ellerine baktım öylece. Elleri daha gevşek duruyordu belimde ama duruyordu. Yavaşça geri yerime oturdum ve motorun kollarını kavrayıp karşıya baktım. Apartmanın ışığı vuruyordu üzerine. Kabak gibi meydanda olduğumuz için biraz geri çıktım ve karanlığa sokuldum. Arkama biraz daha döndüğümde yüzünü diğer tarafa döndü. Harbiden uyuyordu, baya derin hem de ama burada daha fazla duramazdık.

Anahtarı çıkarıp derin bir nefes aldım. İçimde kaynayan her neyse ona kulak asmayıp öksürdüm Defne'yi sarsmadan. Ellerine dokundum nazikçe. Buz gibiydi hala. Birbirine kenetlediği ellerini açtığımda kendine gelir gibi oldu. Onu sessizce eve götürebilirdim ama Defne ürpererek kendine geldiğinde düşmemesi için yakaladım kolundan.

"Gelmişiz," dedi gözlerini ovalayıp motordan sersem adımlarla indiği sırada. Ayakta bile zor duruyordu yorgunluktan.

"Geldik dedim de duymadın Afacan. Saat epey geç oldu uyumuşsun." Motoru geriye götürüp kilitledim. Kaskı koluna sıkıştırıp orada bıraktım. Anahtarı elimde şangırdatarak içeriye girdiğimizde gözlerini hala miskin miskin ovalıyordu.

"Üff..." diye mırıldandı eğilip bükülürken, "Şimdiden içim daraldı."

Yüzüne gelen saçlarını iki eliyle açtığında gelen asansöre bindik. Üçe basıp kapıların kapanmasını bekledim. Sırtımı kabine yaslarken ellerim eşofmanımın ceplerinde öylece Defne'ye baktım. Her an bir köşede uyuyabilirmiş gibi ağır ağır açıp kapattığı gözlerini belirsiz bir noktaya sabitlemişti.

"Daralmasın için. Gökyüzü bizim," dedim kafamı da arkaya yaslarken. Defne başını kaldırıp bana baktı ve bir an derince gülümsedi. O gülünce ben de güldüm. Gülüyordu artık ama kalbi kırıktı. Uzun zamandır hem de.

Elini alnına götürüp kaşının üzerini kaşıdı azıcık. "Takla atıyorum şu an ama..." diye mırıldandı avare avare. Yüzünü gösterip boş vermişlikle omuz silkti. "Gökyüzü bizim. Evet," dedi büyük bir inançla.

Asansör durduğunda önden buyur ettik Afacan'ı. Yorgun bir tebessümle yürüdü ve üzerindeki ceketi çıkarıp bana uzattı. Deri ceketimi ondan alırken evine doğru yöneldi. Vişneli kekleri elindeydi. Acaba yiyecek miydi o kekleri yoksa saklayacak mıydı?

"Yengem seni bize istiyor yalnız," deyip kolundan son anda yakaladığımda durup bana baktı. Tepemizde yanan ışık cızırdayınca Defne kısaca tavana bakıp bana döndü yeniden.

"Teşekkür ederim," dedi içten bir şekilde. Haddinden fazla samimi bir teşekkürdü doğrusu. Gözlerini kırptı bir süre ve elini kurtardı benden. Sonra birkaç adım atıp karşımda durdu ama anlamıyordum. Hiçbir şey hem de. "Arkamdan geldiğin için, beni bulduğun için, benimle konuştuğun için, bana vişneli kek aldığın için ve hep alacağın için, bir de... Elimden tutup önüme geçtiğin için," dedi kafasını ağır ağır sallayarak. Buruk ama o kadar buruk ve kırık gülümsedi ki içimde bir yer titredi yine ona bakarken. Yine ela gözlerinde belirsiz parlamalar gördüm ama ağlamıyordu işte. Acıyla parıldıyordu sadece.

Kafasını salladı daha çok gülümseyerek ama o gülüşler canını yakıyordu. "Eğer kalbin çok kırılır kanadın da parçalanırsa hemen yanındayım Yusufçuk Kuşu. Unutma. Bugün sen yarın ben ama herkes kendi çizgisinde. Ben senin çizginde olamam," deyip gözlerini yumdu ve bir yaşın dahi akmasına izin vermeden arkasına döndü.

Ne diyeceğimi bilemedim ama sözleri içimde depremleri tetikledi.

🎨🎨🎨

Ahh artık biraz duygusal bölümlere geldik ama Cihangir, Defne'den biraz daha hızlı çözüldü.

Artık ikisi de birer üzümlü hüzünlü kek.

Desteklerinizi bekliyorum!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

57okunma 11beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.