1.23

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.23

23. BÖLÜM
"İKİ YARALI"

24 OCAK 2005 / DEFNE 6 YAŞINDA

Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey Ay ışığının odamıza vuran muntazam aydınlığı oldu. Oda karanlık olduğundan bu ışık gözümü pek almamıştı. Gece saatlerinde olduğumuzu anlamıştım ama farklı bir yerde olduğumu da anlamıştım. Avizenin etrafındaki kartonpiyer işlemelere bakıp gözlerimi usulca kapatıp açtım. Bu işlemeler bir yerden tanıdık geliyordu. Benim odamda spotlar vardı ama o spotlar gitmiş yerine avize gelmişti. Tıpkı eski evimizdeki gibi duruyordu avize. Eski odamdaydım sanki. Kardeşlerimle olduğum odamda...

Sıcacık yorganımın altından kalktığımda duyduğum koku bile çok tanıdıktı. Dudaklarımdan uykulu bir mırıldanma dökülmüştü fakat ben bile ne dediğimi tam anlayamamıştım. Kafam karmakarışıktı. Hamur kokusu sarmıştı evi. Ispanağın kokusunu da alabiliyordum. Annem acaba ıspanaklı börek mi yapıyordu? Ama hava henüz aydınlanmamıştı bile. Annem zaten uyumaya zor vakit bulan bir kadındı. Neden bu saatte börek yapıyordu ki?

Yatağımdan ayağımı sarkıttım ve gözlerimi ovalayarak odadan çıktım. Küçük koridorda ilerlediğimi sanırken kafamı kaldırdığımda geniş bir koridorla karşılaştım. Burası Atlas'la odamı ayıran koridor değildi. Burası eski evimizdi. Bizim Türkiye'ye geldiğimiz ilk zamanlardaki evimizdi. O an yaşadığım farkındalıkla adımlarım yerinde sabit kalırken gözlerimi ovalamayı kesip etrafımdan döndüm. Bu ev yıkılmış olmalıydı ama neden buradaydık? Ben... Neden buradaydım şimdi? Neler oluyordu böyle? En son taksinin içinde karın ağrısı çekiyordum. Sonrası yoktu.

"Anne!" diye bağırarak koridordan koşarak çıktım ve eski evimizin planına göre mutfağa daldım. Tezgâhın başında tahmin ettiğim gibi börekle uğraşan annemi gördüm ama o... O...

"Uyandın mı bebeğim?" dedi annem bu saatte ayakta olmasına karşılık inanılmaz bir enerji ve mutlulukla, "Nil'le Atlas uyanmadı değil mi?" diye sordu daha sonra meşgul bir sesle. Annem hamur yumağını tezgâha almış oklavayla açarken kısacık bir an dönüp bana gülümsedi. Gözlerini gördüm annemin. Tıpkı bize verdiği ela rengindeki güzel gözlerini gördüm ve içimde bir şeyler sızladı. Tarifsiz bir özlem kabardı anneme karşı. O özlem kartopu gibiydi başta ama şimdi bir çığın altında kalacağımı hissettiriyordu bana. Annemi delicesine özlemiştim.

Ona cevap vermeyince, "Hüma Kuşu'm?" dedi yumuşacık bir sesle. Ölecekmiş gibi hissediyordum artık. Neler oluyordu?

Annem ustalaşmış halde hamur yumağını yeterince açtığına kanaat getirince una bulanmış ellerini silkeleyip tüm ilgisini bende yoğunlaştırdı. "Bebeğim kâbus mu gördün yoksa sen? Normalde bu saatte kalkmazsın. Yoksa okul heyecanı mı sardı benim minik kuşumu?" diyerek çenemden okşadığında kafamı salladım aşağı yukarı. Her şey kâbus olabilir miydi? Aslında o yaşananlar hiç yaşanmamış olabilir miydi? Ben altı yaşında mıydım? Annem beni böyle bana eğiliyorsa boyum kısaydı.

"Bugün pazartesi mi anne? Okula mı gidiyoruz?" diye sordum belirsizlik içinde. Gidemiyorduk bugün okula. Saat kaçtı?

"Evet kuşum. Baban sizi okula götürecek bugün. İçeride uyuyor ama. Sen de uyu hadi bakalım. Daha saat beş buçuk bile değil," deyip bana yine her zamanki gibi gülümsediğinde kafamı çevirip mutfak saatine baktım. Saat beş buçuk değildi fakat beş buçuğa beş vardı.

Sadece beş dakika.

Deprem olacaktı az sonra.

Hem de çok büyük bir deprem olacaktı ve annemle ben burada, mutfakta enkaz altında kalacaktık.

Hayır. Hayır, bunun olmasına izin veremezdim.

"Anne evden çıkmalıyız!" diye bağırdım can havliyle. Ölmek istemiyordum. Buradan çıkarsak kurtulurduk bu kez. "Deprem olacak biraz sonra! Anne benimle gel! Çıkalım!" diye bağırdım daha çok. Annemin elinden tutup sürüklemeye çalıştım lakin annem beni durdurup gözlerimin içine baktı dehşet içinde. Aynı yerde. Bu yerde. Az sonra üzerimize tavan çökecekti... Hayır Allah'ım, hayır...

"Yavrum iyi misin sen? Ne depremi? Kâbus görmüşsün belli ki Defne'm," dedi şefkatle. Hayır, anne hayır! Bana söylediğin son sözleri tekrar yaşamak istemiyorum anne! Çıkalım ne olursun! Annem hafif bir endişeyle bana söylenmekten başka bir şey yapmadı. Tıpkı o gün yaptığı gibi.

Kâbus mu değil mi bilmiyorum ama bugün o kara gündü. Deprem olacaktı. Bundan emindim. Yaşanan her şey aklıma bir bir nüfuz ediyordu. Çok şiddetli bir deprem olacaktı ve biz saatlerce enkaz altında kalacaktık. Bizi günlerce bulamayacaklardı. Çok karanlıkta bir ton ağırlığın altında ezilecekti altı yaşındaki bedenlerimiz. Sıkıştığımız yerde aç ve susuz bekleyecektik. Korkacaktık. Bir dirhem nefese muhtaç kalacaktık. Bir süre sonra nefessizlikten ölüme yaklaşacaktık. Tam o ölüm anında kurtulacaktık. Kalp masajı bile yapacaklardı bize betonların üzerinde. Hayata tutunacaktık bir şekilde. Hayır ama! Yaşamak istemiyordum tüm bunları! Ben tekrar betonların arasında annemle sıkışıp kalmak istemiyordum. O daracık alanda yaşama tutunmak istemiyordum.

İşin içinden çıkamayınca, "Anne çıkalım! Ne olursun!" diye yalvararak deli gibi ağlamaya başladım. Neden beni dinlemiyordu? Neden yerinden kıpırdamıyordu hiç?

Bugünü neden tekrar yaşadığımı bilmiyordum ama tekrar o kadar saat enkaz altında kalmak istemiyordum. O karanlıkta, o soğukta, dışarıda insanlar ağlarken ve inlerken ben annemle burada sıkışıp kalmak istemiyordum. Ben delirmiş gibi çığlık atıp ağlamaya başlayınca annem bu tavırlarıma anlam veremeyip bana sıkı sıkı sarıldı. Hala bir kâbusun etkisinde olduğumu sanıyordu ama kâbus değildi. En büyük gerçeğimdi bu benim.

"Defne sakin ol anneciğim. Bak hiçbir şey olduğu yok. Sakin ol, su iç annem."

Annem doğrulup musluktan bana su doldururken yine saate baktım. Artık her şey için çok geçti. Gözlerim yaş içinde akreple yelkovana odaklanmışken gözyaşlarım göz pınarlarımda durmuştu ama ne akrep ne de yelkovan durmamıştı. Saat beş buçuk olmak üzereydi. Yarım saniye bile yoktu. Felaketim tekerrür ediyordu şimdi. Bundan da kaçamıyordum. Saate kilitlenmiş her saniyenin hesabını yaparken annemin elindeki bardak bir anda düştü ve yer sallanmaya başladı. Işıklar depremin etkisiyle bir anda söndüğünde içeriden çığlıklar gelmeye başladı. Sonra korkunç bir ses susturdu zihinlerimizi. Sarsıntı giderek arttı ve dengemizi koruyamaz olduk.

Sanki bir bardağın içine doldurulmuş suyduk ve birisi bizi o bardağın içinde çalkalıyordu.

Depremin o korkunç sesini duyduğumda annem üzerime kapandı bağırarak. Adımı haykırdı kaç defa. Nil diye haykırdı, Atlas diye bağırdı ancak çok kısa süre içinde sesi kesildi. Yer ayağımın altından kayar kaymaz şiddetli bir şekilde katlardan düşmeye başladık. Vücudum boşlukta savrulurken tutunduğum şeyi asla bırakamıyordum. Annemin yakasını bırakamıyordum çünkü henüz altı yaşındaydım. Birisi adımı sesleniyordu. Çığlık çığlığa bana bağıran kişiyi artık tanıyamıyordum. Sadece düşüyordum.

Bina üzerimize yıkılıyordu.

Deprem oluyordu.

Çok şiddetli bir deprem.

7.8 şiddetinde hayatımı benden alan bir depremdi bu.

Her şeyiyle en gerçek haliydi. Bir kere daha aynı şeyleri yaşamak istemiyordum ben! Bu imkânsızdı.

"Defne! Kızım kendine gel! Defne! Anneciğim iyi misin? Defne!"

"Deprem oluyor!"

Çığlık atarak üzerime yığılan betonlardan kurtulduğum ilk an bulunduğum yerden doğrulduğumda kollarından tuttuğum annemin yüzüyle burun buruna geldim ve gözlerindeki dehşeti gördüm. Esas dehşeti az önce yaşamıştım ama annem hiç oralarda değildi. Bana mahvolmuş bir halde bakarken hem ağlıyor hem de kollarımdan tutuyordu. O da ben de tir tir titriyorduk ve ben hiçbir şey anlamıyordum. Kafam karmakarışık halde yalnızca annemin ağlayan ve adımı sayıklayan çehresine bakıyordum. Gözlerimi ellerimdeki uyuşmaya doğru çektiğimde tırnaklarımı beni sımsıkı tutan annemin kollarına geçirmiştim. Parmaklarımın ne kadar kasıldığını hissedince nefes nefese bir halde rüyanın etkisinden sıyrılamayarak yavaşça sağıma döndüm. Cihangir'in yüzünü gördüğümdeyse iyice sersemleyerek tekrar annemi baktım.

Ensemden aşağısı ter içindeydi ve bu rahatsız edici bir histi. Çok kötü hissediyordum kendimi. Bütün vücudum karıncalanıyordu ve hala gerçekliği yakalayabilmiş değildim. Başım çatlıyordu ve karnımda keskin bir acı hissediyordum.

Ne olmuştu bana en son? Neredeydim ben?

"Defne?" Annem bir kere daha ama az öncekine nazaran daha sakin bir tonda adımı çağırınca içine hapsolduğum kararmış bulutlar bir bir dağılmaya başladı. Rüyaydı her şey. Beni benden alıp yine beni bana bırakan bir rüya...

"Ne oluyor burada?" Babamın tüm odayı dolduran endişeli sesini duyduğumda annem beni yavaşça yatağıma bırakıp ağlayarak babama döndü. Sık sık nefesler almaya devam ettim gözlerim yatağın belirsiz bir noktasında oyalanırken. Kâbustu her şey... Kâbustu. Çok boktan bir kâbustu işte.

"Bilmiyorum Okan," dedi annem ağlayarak. Sonra isyan edercesine, "Bir anda bağırıp ağlamaya başladı. Kendine zor getirdim. Neyi var kızımın ya, neyi var?" dediğinde elimi başıma götürüp kuruyan dudaklarımı yaladım. Kendime gelemiyordum bir türlü. Bedenim hala gördüğüm rüyanın etkisiyle tir tir titriyordu.

Çıldırmış olmalıydım kesinlikle. O günleri atlatmış olmam gerekiyordu artık. O deprem yıllar önceydi ama hala dün gibi hatırladığıma inanamıyordum. Üzerinden on bir yıl geçmişti... Bu yıkıcı depremi rüyalarımdan atmış olmam gerekirken neden aniden yine o rahatsız edici hisle kuşanmıştı dört bir yanım? Kendimi en başa dönmüş gibi hissediyordum. Paranoyak düşünceler etrafımı kuşatmıştı ve kimse görmüyordu. Bir an... Sadece bir an şu anda her şeyin rüya olmasını o kadar çok isterdim ki. O deprem... O kadar gerçekçiydi ki. Sadece bir an o güne dönüp saat beş buçuk olmadan herkesi o evden çıkarmak isterdim. Tüm bunları yaşamamayı dilerdim ama maalesef yaşanmıştı her şey. Rüya değildi. Beş buçuktan sonra dilediğim gibi uyuyabilmeyi isterdim ama yaşanmıştı her şey. Beş buçukta enkaz altında kalmıştım ve on bir yıldır enkaz altında kalmamak için her gün beş buçukta uyanmaya başlamıştım. Alarm kurmasam da bedenim otomatikman uyanıyor, fazla uykuyu adeta reddediyordu. Belki de bu kâbusun sebebi baygın olmamdı. Beynim beni uyandırmaya çalışmıştı belki de. Bir daha asla bayılmayacak ve beş buçuktan sonra uyumaya çalışmayacaktım. Bir daha asla!

Daralan göğsüme derin bir nefes aldım ve yüzümü örttüm ellerimle. Çok kötü hissediyordum ve bu hislerin tek bir adı yoktu. Korkuyordum, üzgündüm, endişeliydim, utanıyordum, pişmandım, ağlamak istiyordum, tedirgindim, canım acıyordu, özlüyordum, çaresizdim, anlatamıyordum... Gözlerimin kızardığını hissettiğimde sertçe yutkunup boğazıma sarılan dikenli tellere inat konuşmaya çalıştım.

"Ben..." dedim ancak bir kere daha yutkunmak zorunda kaldım. Annem çok kötü ağlıyordu ve onun ağlama seslerine daha ne kadar tahammül edebilirdim bir fikrim yoktu. Boğazım kupkuruydu zaten. Yüzümü açtım sesim boğuk boğuk anlaşılması zor olmasın diye. "İyiyim ben. İyiyim. Kâbustu sadece." Ağlamadığıma şükrettim sadece.

Babam yanıma gelip durumumu kontrol ettikten sonra üzerimdeki battaniyeyi özenle düzeltti. Daha sakinleşmiş bir şekilde yatağa yaslandım ama kalbim hala yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu.

Babam ilgili bir sesle, "Ağrın sızın var mı kızım? Nasıl hissediyorsun kendini?" dediğinde boş boş babama baktım. Sonra sağ tarafıma tekrar döndüğümde Nalan ablanın da burada olduğunu anladım. Hastanede olduğumu anlamıştım fakat neden Cihangir ile aynı odayı paylaştığımı anlamamıştım.

Babama cevap veremeyip kendimle kafamda tartıştığım süre zarfında Nalan abla, az önceki halimden korkan annemi sakinleştirmek için dışarı çıkardı ve odada dört kişi kaldı. Babam, hemşire, Cihangir ve ben.

"Kızım?"

Babam şefkatle saçlarımı okşayarak yatağın kenarına oturduğunda ona bir cevap vermem gerektiğinin farkındaydım lakin gördüğüm o şeyin etkisinden kurtulmak kolay değildi. Yere baktığımda bile sanki yer yatağın altından kayıyormuş gibi hissediyordum ama bunun beynimin bir oyunu olduğunu da biliyordum. Yanılan bendim.

Kuru bir sesle, "Ağrım az," dedim. Elimi karnımın sağ tarafına götürdüm merakla. Takside çektiğim ağrıdan katbekat azdı. "En son karnım ağrıyordu takside. Buraya geldiğimi hatırlıyorum ama sonrası yok. Ne oldu bana?" dediğimde babam ayağa kalkıp serumumu kontrol etti.

Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyordum. Acıdan bayılmak böyle bir şeydi demek ki... Bir daha asla bayılmayacaktım.

"Apandisitin patlamış kızım. Ondan bu kadar karın ağrısı çekiyormuşsun. Hastaneye geldiğinde seni acil ameliyata aldılar. Neyse ki durumun daha iyi. Biraz daha ağrı kesici verelim sana. Ben annene bakayım olur mu? O da korktu. Bir şeye ihtiyacın olursa hemşire burada, ben buradayım, arkadaşın da burada," deyince başımı salladım usulca. Daha da rahatlamış halde başımı yastığa gömdüm fakat terlemiş olmak beni çok rahatsız hissettiriyordu.

Babam alnımdan öperek odadan çıktığında hemşire hanım serumuma ağrı kesici enjekte etti ve bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordu. Onu başımla reddettiğimde geçmiş olsun dileyerek odada bizi yalnız bıraktı. Başımın altındaki yastığı boynuma doğru çekiştirdikten sonra durgun bakışlarımla tavanı seyretmeye başladım. Her an üzerime düşebilirmiş gibi duruyordu. Ya birkaç dakika içinde burada da şiddetli bir deprem olursa ve enkaz altında kalırsak? Bu sefer direkt ölebilir miydim yoksa yine mi kurtulurdum? Bu ihtimalleri düşünüp kafamı saçma bir şekilde yorarken Cihangir'in sesiyle her şey bulanıklaştı.

"İyi misin?"

Sağımdan gelen sesle irkilerek o tarafa döndüm. Aynı odada yatıyorduk garip bir şekilde ve Cihangir gözlerini çoktan açmıştı. O gözlerini açmıştı, evet! En son hala narkozun etkisinde olduğunu hatırlıyordum ama o iyiydi. Çok şükür...

"Sen iyi misin? Ayağa kalkabiliyor musun yani?" dedim çünkü ayaktaydı ve en son kanlar içinde kalmış haline göre epey dinçti. Göğsümde saniyeler içinde adını koyamadığım ama Cihangir'i kanlar içinde gördüğüm o anki korku yeşermişti ve neyse ki onu ayakta görmek bu korkuyu büyük oranda da azaltmıştı.

Cihangir ne yapacağını bilemez halde serum askısından tutarak beni seyrediyordu. Birkaç defa gözlerini kaçırdıktan sonra öksürerek boğazını temizledi.

"Ayağa kalkabiliyorum artık. Sen iyi misin? Çok terlemişsin," diyerek birkaç adımda yanıma geldi ve komodinde duran havluyu alıp nazikçe alnımı sildi. Hareketlerini izledim bir süre. "Deprem mi gördün rüyanda?" dediğinde elim ayağım buz kesti bir anda. Hiçbir şey düşünemedim felaketler dışında.

İçime kaçan bir sesle, "Deprem gördüğümü nereden biliyorsun sen?" dediğimde havluyla alnımı silmeyi kesip kenara bıraktı ve yeşillerini yine bana çevirdi.

Ona fark ettirmeden rahat bir nefes verdim. Cihangir'e orada bir şey olacak diye o kadar çok korkmuştum ki şimdi karşımda ayakta olması tüm korkularıma bedeldi. Ya ona bir şey olsaydı? Ben yaşayamazdım. Kesinlikle bu kadar ağır bir şeyin altında ruhen ölüp giderdim.

"Deprem olacak çıkalım, diye bağırdın uyanmadan evvel. Yani mırıldanıyordun daha doğrusu. Ne depremiydi? Çok mu korkunçtu rüyan?" dedi ilgili bir sesle.

Cevaplayamadım sorularını. Boğazıma yine dikenli teller sarılınca konuşamadım işte. Konuşmak istemedim belki de çünkü anlatsak da dertler çözülmüyordu ki. Gözlerimin içi kızarıyordu anbean. Cihangir'e cevap veremeyip boğazımdaki ağırlıkla göz kapaklarımı kapattığımda yanaklarımı birkaç damla yaş ıslatmıştı. Bir kere yutkunup kolumla gözlerimi kapattım ve sakinleşmeye çalıştım ama çok zordu. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslattıkça daha çoğu geliyordu. Sürü psikolojisine girer miydi bu?

"Geçti. Sadece kâbustu. Geçti..." dedi Cihangir başımda yatıştırıcı bir sesle. Stresle dudaklarımın içini kemirerek kolumu indirdim ve yanaklarımı hunharca koluma sildim. Ağlamak istemiyordum ama durduramıyordum da kendimi. Çok korkuyordum, o da hissediyor muydu korkumu?

"O kadar gerçekçiydi ki..." dedim kısık bir sesle. Boğazımdan istemsizce bir hıçkırık kaçınca omuzlarım sarsılarak ağlamaya başlamıştım ama aslında ağlamak istemiyordum. Ne oluyordu bana?

Elimi ağladığıma inanmak için şakaklarıma bastırınca hissettiğim ıslaklıkla sinirlerim daha çok bozuldu. "Ben..." diye mırıldandım sesime yansıyan gözyaşlarımla ama konuşamadım.

Burnumu şiddetle çekip elimle tüm yüzümü bir kere daha sıvazladım. Sakinleşebilmek adına derin derin nefesler aldığımda Cihangir bu kez peçete bulup uzattı. Sorgulamadan elinden aldım ve burnumu sildim birkaç kez. Toparlanmaya çalıştım çünkü o da ilk kez bu kadar ağladığımı görüyordu. Panik atağı saymazsam tabii...

"Rüyalar hep öyle olur zaten. Haddinden fazla gerçekçi olurlar. Kendini nasıl hissediyorsun peki? Yaran ağrıyordur kesin," derken onun da yüzü büzüşmüştü. Gülecektim neredeyse ama duygularım birbirine girdiği için tam olarak ağlamam mı gerek gülmem mi gerek bilmiyordum. Başımı salladım hızlı hızlı.

"İyiyim. Biraz canım acıyor ama ani hareketimden dolayı sanırım." Sakinleşmiş halde yutkunup onu süzdüm yine. "Sen nasılsın? Ben seni göremedim..." dedim onun gözlerine bakarak. Berbat göründüğümü hissediyordum ama şu anda pek umurumda değildi bu berbat görünme durumu filan. İkimizin de ameliyat olmasına inanamıyordum.

"Ben..." dedi Cihangir, düşünceli bir şekilde, "İyiyim ben. Ağrım azaldı artık. Sadece ilaç veriyorlar işte. Boş ver sen beni. Asıl sen bizi çok korkuttun Hüma Kuşu. Keşke okuldan izin alacağına hastaneye gitseydik doğrudan," dedi pişmanlıkla.

O an Hüma Kuşu deyişi kalbimi hem parçalamış hem de sıcacık bir iklimde deniz meltemiyle buluşturmuştu. Annem gibi diyordu çünkü.

Ona tepemden baktığımda ağzıma kadar gelen saçma sapan kelimeler bir bir dağıldı. Ne diyeceğimi bile unutup yine ağlamaya başladığımda içimde barınan stresin kendini bu şekilde dışarı attığını düşünmeye başladım artık. Gözlerimi kapatıp başımı eğdiğimde dur durak bilmiyordu yaşlar. Ağzımı açsam da dudaklarımdan iğrenç sızlamalar dökülüyordu. Artık ağlamaktan nefret derecesinde nefret ediyordum.

Cihangir beklemediğim bir anda, "Daha fazla ağlarsan iyileştiğime bin pişman olacağım Defne!" diye uyardığında dudaklarımın arasından bir hıçkırık daha kaçtı.

"On-ondan değil... Be-ben..." Nefesim yine kesilince konuşmama kararı aldım. Kendimi açıklayamıyordum bir türlü.

Cihangir, "Sarılayım mı?" diye omzumdan dürttüğünde yüzüne bakmadan kafamı salladım aşağı yukarı. Şu anda birinin sarılmasına gerçekten çok ihtiyacım vardı ve kim olduğu da açıkçası umurumda değildi ama Cihangir olması da muhteşemdi.

Cihangir serum askısını yerde bir tur sürükleyerek bana yaklaştı ve yataktan doğrulmama yardım etti. Yatağımın ucuna oturduğunda başımı göğsüne yaslayıp omzumu sardı. Yaram biraz sızlasa da sarılmak uğruna umursamadım bile. Elleri teselliden daha fazlasını sunuyordu sanki. Birkaç defa omzuma hafifçe vurarak sakinleşmemi bekledi sabırla. Ben de gözyaşlarımı kesmeyi denedim. Annemlerin gelip gelmeyeceğini düşünemediğim dakikalar boyunca Cihangir hiç ses etmeden bana sarılıp gözyaşlarımın bitmesini bekledi ve sonunda gözyaşlarım tükenerek bitti. Ağlamaktan yorulmuş olacağım ki sessiz sessiz iç çekerek Cihangir'den ayrıldım zira o şekilde durmaktan zaten yaram da acımıştı.

"Bir daha sakın öne filan atlamayacaksın tamam mı?" dedim bozuk iğrenç bir sesle. O kadar çok ağlamıştım ki burnum tıkanmış, sesimin rengi kalınlaşmıştı sanki. Azarlar bir şekilde, "Ben bir daha bunu yaşamak istemiyorum. Birinin benim yüzümden yaralanması fikri hoş değil, havalı da değil ayrıca!" dediğimde Cihangir gülerek benden uzaklaştı ve kendi yatağına oturdu. Gerçekten kitaplarda filmlerde gördüğüm bu kurşunun önüne atlayıp düşüncesizce kendini feda etmeler... Aşırı boktan bir histi, bunun neresi havalı duruyordu Allah aşkına?

"Merak etme, sana zaten havalı görünmek istediğimden yapmadım Hüma Kuşu ama havalı bulduysan da sorun yok. İşime gelir," dedi gerine gerine. Aptal... Ölebilirdi ve ben bununla baş edemezdim.

Yüzümü buruşturup yandan yandan ona baktığımda hala gurur verici bir şeymiş gibi sırıtmakla meşguldü. Sanki birkaç gün önce bıçaklanan o değilmiş gibi bir hali vardı doğrusu. Yeşilleri de ışıldıyordu manyak gibi. Ama toparlanmasına, bana böyle zevzek zevzek gülmesine o kadar mutlu olmuştum ki tüm ilaçlardan bile iyi gelmişti bu.

"Havalı bulmadım bunu," dedim küskün çıkan bir sesle, "Çıldırdım sadece Cihangir. Çıldırdım. Çıldırtma insanları. Adam ol ders çalış sen," diyerek yastığıma gömüldüğümde Cihangir daha sesli güldü ve kalbim dur durak bilmeden tekledi. Gözlerimi yumdum sancıyla. Bu çocuktan inanılmaz derecede hoşlanıyordum sanırım. Gülüşü bile kalbimdeki notaları buluyordu.

"Bana diyene bak. Sen ders çalış asıl. Benim notlarım gayet iyi. Tekte girerim üniversiteye de seninkisi biraz yaş..." dedi küçümser bir sesle. Bildiğiniz alay ediyordu benimle. Hasta yatağımda ve iğrenç bir kâbus görmüşken. Az önce bana sarılan çocukla bu egosu atmosferi delen çocuk aynı kişi miydi?

"Marifet..." diye mırıldandım kapalı gözlerimin arkasından. Küfreder gibi, "Üniversiteli işsiz," dediğim sırada odanın kapısı açıldı ve içeriye annemle Nalan abla girdi.

Annem az öncekine nazaran daha derli toplu ve kendindeydi. Ben de tabii. Gözlerimden emin olamıyordum sadece. Kızarmış olabilirlerdi zira çok acıyorlardı ve göz kapaklarım kapanmak için oy birliğine varmışlardı.

Annem, "İyi misin güzel kızım?" diyerek yanımda bittiğinde dudaklarımdaki tebessümle kafamı salladım ama annem ölümlerden dönmüşüm gibi alnımdan ve yanaklarımdan öpüp saçlarımdan okşadı birçok kez. "İyi ol yavrum benim. Ah nasıl korktum sana bir şey olacak diye. Kaybetseydim seni yaşayamazdım kuzum benim. Oyy..."

Annemin bu aşırı sevgi dozu karşısında bileklerinden tutup nefes nefese geriye çekildim. Bu kadın annem miydi gerçekten? Sevgisini bu kadar veren birisi olmamıştı çünkü.

Bozuk sesime aldırış etmeden, "Abartma anne," dedim şaşkınlık içinde. Ondan ilk kez böyle cümleler duyduğum kesindi.

"Ne abartması Defne ya. Uzan kızım, oturma. Yaran açılmasın şimdi," deyip beni yatağıma yatırdı ve kenardaki tuşlardan yatağın başlığını biraz doğrulttu. Şimdi daha iyi hissederken annem üzerimdeki pikeyi boğazıma kadar örtüp saçlarımı okşamaya devam etti.

"Anne?" dedim kısık bir sesle.

"Efendim kızım?" diyerek tüm dikkatini bana verdi. Ufacık gülümsedim ona. Halim hiç yoktu.

Boğazımdaki acı hissi yok ettim. "Bana ıspanaklı börek alır mısın bir yerden? Canım çekti," dedim büyük bir istekle. Annem bir an durup Nalan ablaya baktı. Ben de başımı çevirip yorgun yorgun Nalan ablaya baktığımda annemin elini hissettim elimde.

"Katı gıdaları tüketemezsin hemen. Hem ben ellerimle yaparım sana, hazır şeyler yeme," deyince ona döndüm yeniden.

"Sen hamur işi yapamıyorsun ki," dediğimde annem başını eğip güldü sözlerime.

"Yapamıyor değilim annecim. Fırsatım olmadığından yapmıyorum. Yoksa ben çok güzel hamur işi yaparım. Nalan ablan bilir," deyince hemen Nalan ablaya döndüm gerçek olup olmadığını kontrol etmek için. Nalan abla gülerek başını sallayınca anneme döndüm çabucak.

"Tamam, o zaman ilk katı öğünüm senin elinden ıspanaklı börek olsun. Çok çekti canım," deyip karnımı ovdum. Annem uzanıp alnımdan öptü ve başını salladı. Eh bu hastalık şeysini de kullanmak gerekir öyle değil mi?

"Kurban olurum ben senin canına yavrum benim. Yaparım hemen."

Annem sevgi ve şefkat patlaması yaşayıp beni hiç beklemediğim cümlelere boğarken gözlerimin yorgunluktan yeniden kapanması çok uzun sürmedi. Uyumamak için hiç de direnmedim doğrusunu söylemek gerekirse ama fırsatım olsaydı direnirdim çünkü kâbuslarım bugünden itibaren yeniden başlamıştı.

🌈🌈🌈

Sanki yattığım yatak sarsılıyormuş gibi geliyordu. Ben mi uyduruyordum yoksa birisi yatağı sallıyor muydu gerçekten? Ya da deprem oluyordur? Hayır!

Uyku öylesine tatlı ve güzeldi ki gözlerimi açacak mecalim yoktu fakat uyandığımı biliyordum. Odanın içerisinde sessiz uğultular vardı ama uğultular anlaşılmayacak derecede belirsizdi. Hissettiğim sarsıntıların gitgide artmasıyla üzerimdeki pikeyi sıkıca kavradım. Korku beni ele geçirdiğinde kapalı gözlerimi araladım. İçimi kaplayan yoğun korku hissini karşılayan solumda kalan pencereden sızan günbatımı oldu. Sallanıyor muyuz gerçekten ayırt edemiyordum.

Derin bir nefes alıp karmaşık bir halde pencereden dışarı baktım. Paniklememek gerekiyordu böyle anlarda. Güneşin arkasında bıraktığı birkaç ışık huzmesi odayı kaplıyordu fakat hastane odasının göz alıcı beyaz ışıkları daha aydınlıktı. Hafif soluma dönmüş uyuyordum. Bedenimi saran bu sallantı hissi geçmeyince iki elimle de yatağa baskı yaparak doğrulmaya çalıştım fakat tam o anda karnımın sağ altında büyük bir sızı hissedince dişlerimin arasından tısladım.

"Defne?"

Perde bir anda açılınca annemle göz göze geldim. Onun arkasından Atlas yanıma geldi, Nalan abla ayaklandı ve son olarak yine Cihangir'le göz göze geldim. Herkes inlememden olsa gerek endişeyle bana bakıyordu. Yüz kaslarım acıyla o kadar kasıldı ki dikkatli bir şekilde bedenimi yatağa bırakıp nefeslendim. Deprem oluyor muydu olmuyor muydu?

"Niye aniden hareket ediyorsun kızım?" diye azarlayan annem de Atlas gibi yanıma gelip elimden tutmuştu. "Buz gibi ellerin senin. Üşüyor musun sen?" dedi yüzüme bakıp dudaklarını alnıma bastırarak. Üşüyordum evet ama terlemiştim de.

"Ateşim var sanırım," dedim bozuk bir sesle. Dudaklarım kupkuru geliyordu. "Su verir misin anne?" diye sorduğumda Atlas girdi araya.

"Doktora sorup geleyim hemen. Ameliyatın üzerinden bir gün geçti ama... Bekleyin," deyip odadan telaşla çıkınca annem Nalan ablaya döndü. Nalan abla da gelip dudaklarıyla ateşimi ölçünce ona baktım. Herkes tarafından bu kadar ilgiye boğulmak tek güzel şeydi sanırım.

"Hafif ateşi var Filiz. Hemşireye haber veririm ben. Sen kal burada," deyip saçlarımı okşadı ve odadan çıktı. Anneme döndüğümde mahvolmuş bir halde yüzüme bakıyor ve elimi ovalıyordu.

"Bir saat önce baktım bir şeyin yoktu yavrum. Halsiz hissediyor musun kendini?"

Başımı iki yana salladım. O kadar da değildi ama dudaklarımın kuruluğu mideme boğazıma sirayet etmişti. Birkaç yudum su içmek istiyordum ve zerre kadar aç değildim.

"Halsiz değilim anne. Telefonum burada mı bir şeye bakmak istiyorum," dedim etrafıma bakınarak. Annem hemen kendi telefonunu çıkardı.

"Bilmiyorum telefonunun nerede olduğunu. Benimkinden bak neye bakacaksan," deyince umursamadan annemin telefonunu elime aldım hemen. Google'a girip son dakika depremlerini araştırdım ama yakın zamanda İstanbul'da hiç deprem olmamıştı.

Gördüğüm sonuçlarla içim rahatlamadı maalesef. Sanırım kafayı sıyırıyordum çünkü az önce sallandığımızı hissetmiş, onun korkusuyla kalkmıştım. Geçmişi temizleyip telefonu anneme verdiğim sırada içeriye hemşire girdi ve perdeyi çekip önce yarama daha sonra da serumuma baktı. Bana birkaç soru sorduktan sonra seruma ateş düşürücü bir ilaç enjekte edip üzerimdeki pikeyi belime kadar sıyırdı. Üşüsem de pikeyi boğazıma kadar çekmememi anneme tembihledikten sonra ayrıldı. Ayrıca su içmemde de bir sıkıntı olmadığından Atlas'ın doldurduğu karton bardaktan beş bardak su içtim.

"Baraj mı var içinde Defne. Yeter be!" diye hayıflandı Atlas bitmiş şişenin kapağını kapatırken.

Karton bardağı kenara koyup dudaklarımı yaladım. İçtikçe içesim geliyordu. Su ne kadar da tatlıydı.

"Dünya varmış be..." dedim rahat bir nefes alırken, "Çok susamışım ne yapayım? Bir su verdin diye de kolların koptuysa Atlas ben bir şey demiyorum sana." Birazcık nazlanmak en büyük en yüce hakkım bence.

Atlas dudaklarını sarkıtıp başını eğdiğinde omuz silkerek anneme döndüm. Atlas'a sırası mı şimdi adlı bakışlardan gönderip biricik oğlunu terslerken ben keyfime bakmak için yatağıma iyice yerleştim.

"Eee ne yapıyoruz başka? Böyle misiniz tüm gün?" dedim çenemle odayı göstererek.

Sağıma döndüğümde Cihangir'le gözlerim kesişti. Sessiz sessiz yatağında beni izlemesi garip gelmişti. Uyandığımdan beri sesini duymamıştım daha ama yüzünde muzip gülmemeye çalışan bir ifade vardı. Bu beni de güldürmüştü.

"Ne yapalım istersin Defne?" dedi Atlas koltuğa iki seksen uzanarak, "Tabii tüm gün horruk çalınca şimdi uykun gelmiyor değil mi ama akşam oldu. Çocuklar için uyku vakti," diyerek dalga geçince burnumu kıvırdım.

"Kalabalık yapmasana odada," dedim umursamaz bir tavırla, "Annem var zaten sen gitsene eve. Çok konuşuyorsun. Başım ağrıyor. Hastayım ben. Kestiler beni..." dedim çenemi de hafifçe yukarı kaldırarak.

"Ben mi çok konuşuyorum?" deyip kendini gösterdi Atlas. Ona bakıp onaylarcasına kafamı salladığımda çevresine bakınıp ayağının altındaki tuvalet kâğıdı rulosunu bana attı. Üzerime doğru havada uçuşan ruloyu havada yakaladığımda sırıtmaya başladı bu kez. "İyileşmişsin işte kızım. Turp gibisin, turp! Şuna bak, aslanım benim!" dedi ağzını kelimelerle doldurarak.

Ruloyu olduğu gibi ona atıp söylenecektim ki annem girdi araya.

"Tamam tamam, didişmeyin sakın tepemde. Atlas hadi sen git yavrum eve. Ben buradayım nasıl olsa. Babanla ve kardeşinle ilgilen. Evde ne yapıyorlarmış filan bir bak, hadi. Başımı şişirmeyin!"

Atlas'a kaşımla annemi gösterip zafer edasıyla gülümserken bana baka baka oflayıp puflayıp yerinden kalktı.

"Nil ve babamın bebek olmadığına inanıyorum anne. Telefonla arayıp sorabilirsin ne yaptıklarını merak ediyorsan. Yoruldum ya eve git gel yapmaktan..." diye hayıflandı. Söylediklerinde haksız da diyemiyordum.

Annem cevap olarak Atlas'ın üstüne deri ceketini attı. Atlas bütün bıkmış ifadesiyle havada yakaladığı ceketini giyip yanıma geldi ve omzumdan dürttü. Onun dürtmesiyle kafamı kaldırıp suratına baktım ters ters. Bana aptal aptal sırıtıp yanağımdan acıtmadan makas aldı. Yamuk yumuk sırıtarak yatağa gömüldüğümde Atlas alnımdan öptü ve kapıya kadar gitti.

"Bir şeye ihtiyacınız olursa Alo Atlas hattı yedi yirmi dört hizmetinizde gençler! Sağlıkla kalın! Sizi seviyorum!" diyerek kapıdan çıktığında arkasından halsiz halsiz güldüm. Şakacı kardeşim ama çok seviyorum bu hallerini.

"Al annecim, telefonunu bulamadım ama Atlas evden tabletini getirmişti. Şimdilik bununla oyalan istersen," dedi annem dakikalardır kurcaladığı çantadan tabletimi uzatarak. Elinden tabletimi aldım hemen. Bu telefondan daha iyi iş görürdü canım. Canıma minnet.

"Anne eğer işin varsa sen de git eve. Ben iyiyim," derken aynı zamanda tabletin bildirim panelini indirdim. İnternet yoktu ki. İnternetsiz yaşayamazdım ben! Anneme söylediklerimden son anda vazgeçip, "Ya da gitme gitme! İnternetini açar mısın bana?" dediğimde annem kafasını kaldırıp tersleyici bir şekilde bana baktı. Ona tatlı tatlı gülümsedim. İnternet yoksa bu tablet bir hiçti.

Annem ne yapacağımı çoktan anlamış olmalı ki, "Tüm gece Kore dizisi izlemek falan yok Defne," diye uyarınca medet umarcasına Nalan ablaya döndüm ama annem anında anladı. "Defne dedim!"

Bıkkın bıkkın anneme tekrar dönüp karnımı gösterdim. "Ama ölümden döndüm! Moon Lovers'ın yeni bölümünü izlemeden ölmek istemiyorum anne..." diye mızmızlandığımda annem yüzünü ekşitip öylece bana baktı.

"Şu sözlerine bakacak olursak ölümden dönmüş gibi bir halin yok kızım. Gayet iyisin, ateşin dışında," diyerek tekrar işine dönünce Cihangir'e döndüm. Sadece ağzımı oynatarak ve bir o kadar çaresiz halde internet istiyorum dediğimde bana bakıp güldü ve nihayet sesi çıktı.

Bu işi çözse çözse Yusufçuk Kuşu'm çözerdi.

"Filiz abla aslında biz birlikte film izleyecektik Defne'yle. Unutursam..." Filmin adını çıkaramayınca parmağını şaklatarak bana döndü kısa bir an. "Mırıldan mıydı neydi? İzniniz olursa bu gece film izleyip sonra uyuyalım," deyince o an aklıma Unutursam Fısılda geldi. Unutursam Mırıldan artık o filmin adı.

O akşam eğer Cihangir yaralanmasaydı bizim evde izleyecektik ama izleyememiştik.

"Unutursam Fısılda adı," diye düzelttim onu gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken. O sırada odada bir senkronizasyon gerçekleşti.

Annem ve Nalan abla aynı anda, "Ay çok güzel bir filmdi," dediler.

Cihangir gülmekle şaşırmak arasında kalakalırken tepkisine bakıp içimden kahkahalar atıyordum, dışımdansa sadece aptal aptal tebessüm ediyordum. Bu kadar şaşıracak ne vardı? Bu film çok ünlüydü bir kere.

Cihangir bu duruma alışmaya çalışarak, "Bir izlemeyen benim herhalde..." dedi ve sesli bir şekilde iç geçirdi. Ben de o sırada umutla anneme yöneldim. Tam ağzımı açmıştım ki telefonunu indirip bana parmağını kaldırdı.

"Abartmak yok Defne. Sadece bir film o kadar," deyince başımı salladım hızlı hızlı. Filme de razıydım. Unutursam Fısılda benim en sevdiğim filmlerdendi zaten.

"Tamam ya film filmdir," desem de yeni bir sorun vardı. Cihangir'le aramdaki geniş boşluğa baktım. "Peki, nasıl izleyeceğiz birlikte?" diye sorunca Cihangir eliyle yatağın tekerleğini gösterdi.

"Film süresince birleştiririz yatakları."

Fikrini beğenince başımı salladım. Yoksa bu uzaklıktan kimse filmi izleyemezdi. Annem işi gücü bırakıp ayağa kalktı bizim için.

"Cihangir sen de kalkma yerinden kuzum. Defne'yi ittiririz sana doğru," deyince ben sadece yerimde durdum. Annem ufak hareketlerle ve Nalan ablanın da yardımıyla hem serum askımı hem de sedyeyi Cihangir'e yaklaştırdılar. Aramızdaki perdeyi de en köşeye çektiler.

Tableti yerleştirmek için Cihangir, sedyenin yanına montelenmiş olan ve yemek yemeye yarayan masayı açtı. İkimizin ortasına denk gelecek şekilde tableti yerleştirip annemin açtığı kıymetli internete bağlandım hemen. O sırada annem az önce Atlas'ın iki seksen yattığı koltuğa bağdaş kurdu ve bilgisayarını açtı. Nalan abla da biraz temiz hava almak için dışarı çıktı. Odada sadece üçümüz kalmıştık. Buradaki atmosfer garip gelse de Google'a filmi yazıp çıkan ilk siteden açtım.

"Ne anlatıyor bu film? Nesi bu kadar ünlü?" diye sordu Cihangir, filmi başlatmak için sıraya dizilen onar saniyelik kumar videolarının bitmesini beklerken. Bikinili kızları izleyip ahlakımı bozacağıma Cihangir'e döndüm ve onu izledim. Bu ahlak bozmuyordu... Kalbimi biraz bozuyordu sadece.

"Şarkıcı olma hayali olan genç bir kızın hayatını anlatıyor. Spoiler vermek istemiyorum o yüzden sadece izle," dedim ve arkama yaslandım keyifle. Şimdiden filmin duygusal havası sarmıştı ruhumu.

Ayaklarımı zor da olsa üst üste getirip hızla sallamaya başladığımda film de resmen başlamıştı. Bu dördüncü izleyişim olacaktı ama ilk defa izliyormuş gibi heyecanlıydım. Filme kendimi bir süre sonra o kadar kaptırmıştım ki hareketsiz kaldığım dakikalarda kızın gözlerindeki ilk umut ışıkları beni önce gülümsetmişti. Sonra babasıyla olan sahnesine gelince ince ince ağlamıştım. Hatice ve Hanife sanki Nil ve bendik. Sanırım beni bu kadar ağlatan şeylerden birisi de buydu. Ne zaman o iki kızın büyüdükleri zamanlara gitse, Hanife'nin Ayperi'ye duyduğu nefret hep bir yerlerden tanıdık geliyordu. Ve beni hep benden alan o şarkıya gelmişti sıra. Gel Ya Da Git. Bu şarkıyı ne zaman duysam hüngür hüngür ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Sonra Sevdim şarkısı çalınca nasıl olduysa kendimi tutamayıp o şarkıda ağlamaya koyulmuştum. Film bittiğinde artık kendimi tutamayıp patlamış ve elimle gözlerime bastırarak ağlamanın doruklarına ulaşmıştım. Göz ucuyla anneme baktığımda kafasını koltuğa yaslamış uyukluyordu ve Nalan abla da hala odaya gelmemişti. Bu yüzden biraz daha rahattım. Normalde biriyle film izlerken asla ağlamazdım ama o an Cihangir'in varlığı ağlamama engel teşkil etmiyordu.

"Bu kadar ağlanacak bir şey mi bu?" diye sordu Cihangir gözlerini uykulu uykulu ovuştururken.

Avuç içlerimle gözlerimi bir kere daha ovaladım ve burnumu çekerek ona baktım. Hiç etkilenmemiş gibiydi. Hatta uykusu gelmişti. Bir kere daha ama bu kez biraz da sinirle burnumu çektim.

"Kocasıyla küs ayrıldı, babası felç geçirip öldü, ablası ona çok kızdı, hayatı boyunca kız kardeşinden hep nefret etti, annesi de öldü sonra... İstediği şarkıları yapamadı hatta. En sonunda da unuttu. Sence de duygusal değil mi?" diye sorduğumda kesik kesik nefes alıyordum. Kendi cümlelerim bile beni hüzünlendiriyordu. Bu kadar da şey yaşanmazdı ki canım!

Cihangir söylediklerimden sonra durup düşündü ve bana baktı. Hala bir umut duygularımı paylaşması için ona bakıyordum ama o duvar gibiydi.

"Film sadece," dedi ifadesizce.

Islak kirpiklerimi kırpıştırarak kaşlarımı çattım. Sadece film olduğunu ben de biliyordum ama ne bileyim canım, böyle gözyaşlarım sel olup akıyordu işte. Duygusuz da değildim neticede.

"Ayperi'nin hikâyesi... Çok hüzünlü Cihangir. Sadece film denemez," diyerek tabletimi hırsla kapattığımda Cihangir gülerek ellerimden tuttu. Bu ani çıkışımı beklemiyor olmalıydı. Ben de onun elimi bu kadar içtenlikle tutmasını beklemiyordum mesela. Kalbim coşmuştu yine. Sıcacıktı avuçları bense parmak uçlarıma kadar donuyordum sanki.

"Tamam tamam, çok hüzünlüydü evet. Sen haklısın," diyerek sözlerimi tatlılıkla kabullendi lakin ben, elimi tutması kısmındaydım. Sonunda, "Ben sadece sevindim biraz, üzülemedim," diye itiraf edince ellerimi yavaşça ellerinin arasından çekip şaşkın bir şekilde yüzüne baktım. Avuç içlerim terlemiş, karıncalanmıştı.

"Nesine sevindin ki?" dediğimde tek omzunu silkti öylesine.

"Hayallerinin peşinden gitmesine sevindim, hayallerini yaşamasına sevindim, bir de hırsına. Ayperi çok cesur bir kızmış. O zamanlarda kim olsa tereddüt edebilir ve korkup hayallerinden vazgeçebilirdi ama Ayperi vazgeçmemiş. Buna sevindim işte. Neden sadece ölümlere ya da kızın yaşarken kaybettiklerine bakıyorsun ki? Herkes hayatında belli başlı şeyleri kaybedebilir ama bu kazancı da beraberinde getirir," dedi ve o an bu açıdan bakmak epey mantıklı geldi.

Haksız diyemezdim fakat biz Türk halkı olarak sanırım dramatik yanlarla daha çok ilgileniyorduk. Birkaç dakikadır akan gözyaşlarım duruldu ve yanaklarımda geriye sadece birazcık ıslaklık kaldı. Üzerime büyük bir sakinlik giydirilmişti. Cihangir haklıydı. Ayperi kaybetse de kazandıkları da vardı.

"Kaybetmeden yaşanmıyor değil mi? İlla vermek gerekiyor..." diye mırıldandım kendi kendime. Önüme dönüp yüzümde kalan ıslaklığı da elimle temizledim. Ağlamak uykumu getirmişti her zamanki gibi.

Cihangir çarpık bir gülüşle, "Senin için en iyi örnek ben değil miyim Hüma Kuşu?" diyerek kendini gösterince anlamayarak ona döndüm.

"Örnek mi?"

"Hıhımm. Ben de kaybettim ya hani..." O an neyden bahsettiğini anlayınca bu kez üzerime büyük bir keder bulutu çöktü ama merak etmeyin, ağlamadım. Yalnızca gözbebeklerimin ona bakarken büyüdüğünü hissettim. Şu anda ben ona sarılmak istiyordum.

Cihangir bilge bir edayla devam etti. "İnsanlar kaybetmeye meyillidir. Her zaman kazanamıyoruz maalesef ama alışıyoruz. Kaybettiklerimizin yokluğunu ya bir şeyle dolduruyoruz ya da kaybetmekle kalıp kaybettiklerimize alışıyoruz. Anlamadın mı sen daha?" diyerek kafasını sevimli bir edayla omzuna eğdi. Ne diyeceğimi bilemedim ve öylece kaldım. Saçlarını okşamak istiyordum ama yaparsam ağlardım kesin.

Sözleriyle birlikte sesli bir şekilde yutkundum ilk başta. Sonra dudaklarımı birbirine bastırdığımda dinen gözyaşlarım benden izinsiz yeniden bir tufan gibi gözpınarlarıma doldu. O an Cihangir'in saçlarını okşamasam da ağladım. Sadece durdum ve durduğum yerde birkaç cümleyle yaralarım kanadı. Tableti tutan elimi kalbimin olduğu yere götürdüğümde Cihangir'in eli de omzumu buldu.

"Defne ben seni üzmek istemedim. Baksana bana. Derin derin nefes al, sıkma kendini," dedi, cümlelerine tezat düşen sakin bir sesle. Çeneme dokunduğunda son bir güçle elini tutup indirdim ve derin bir nefes aldım. O diyene kadar bu kadar gerildiğimi ve nefeslerimi sıklaştırdığımı fark etmemiştim.

"Üzmedin," dedim zorla. Sesim yine berbat çıkıyordu. "Sen üzmedin beni. Ben sadece üzgünüm işte. Biraz... Ameliyat filan, bıçaklandın ya bir de... Seni kaybedeceğim sa-sandım falan..." Ağzımda geveledim durdum bir şeyler ve o da anladı. Biraz değil ben çok üzgündüm ama işte çığlık atsam bir anlamı olur muydu ki? Olmazdı. O yüzden boş yere ses çıkarmak istemiyordum. Bu ses kirliliği olurdu.

"Bu mu sadece Hüma Kuşu?" dedi inanmamış bir halde, "Beni kaybetmedin ama. Ben buradayım, iyiyim Hüma Kuşu. Başka bir şeye üzgün müsün? Söylemek istersen eğer..." Başımı hızlı hızlı iki yana salladım. Buradaydı evet, iyiydi çok şükür. Onu kaybetmemiştim.

"Yok..." dedim telaşla ve gözyaşlarımı sildim, "Önemli bir şey değil. Filmin etkisinden çıkmam birkaç gün sürer sen aldırma bana. Böyle çok içine giriyorum filmlerin. Beğendin mi peki filmi?" diyerek konuyu değiştirdim hemen. Cihangir, ağlamaktan harap olan yüzüme bakakaldı ve sadece kafasını salladı aşağı yukarı. Yüzümdeki ifadeden zerre bir şey anlamıyordu kesin.

Kurumuş dudaklarımı yaladım hemen. Sonra da gülümsedim.

"Beğenmene sevindim. Saat geç oldu," dedim karşımızdaki saate bakıp. On buçuk olmuştu saat. "Uyuyacağım ben. İyi geceler sana da."

Yatağın yanındaki tuşlara uzanıp yatağı yavaşça yatırdım ve Cihangir'in hemen yanımda olmasına aldırmadan ve yarama dikkat ederek soluma döndüm. Yaram biraz acımıştı ama dişimi sıkıp yastığa gömüldüm. Pikeyi de kafama kadar çekip yatakta küçüldükçe küçüldüm. Gözlerimi sımsıkı kapattığımda yaşlar sağanak yağmur gibi bu kez yastığıma doğru akarak beni uykuya davet etti. Kalbimde yabancısı olduğum çok derin ve çok yoğun bir his doğmuştu bugün. Henüz bir adı yoktu ama...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

58okunma 11beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.