33. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.3
Bölümler 30Şu an: 1.3
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime · Okuduğun bölüm
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
3. BÖLÜM
"İLK ÜRPERTİ"
İlk gün o kadar sıkıcı o kadar bunaltıcı bitmişti ki neredeyse tüm gün sarayımda uyumuş, yeni gelen iki tane hocayla gereksiz bir süreç geçirmiş ve söylediğimde ne işe yaradığını bilmediğim anne ve babamın mesleğini söylemiştim. Bizim okul devlet okulu olsa da öğrenci kalitesi beni saymazsak yüksekti. Kaliteli bir anadolu lisesinde okuyordum ve bu okulu kazandığımız dönemi hayal meyal hatırlıyordum. En çalışkan olduğum son dönemdi sanırım sekizinci sınıfım. O zaman bir lise kazanamama düşüncesi beni korkuyordu ama şu anda bir üniversite kazanamama ihtimalim beni pek korkutmuyordu. Üniversite okumak zorunda değildim neticede.
İlk gün sıkıcılığı diye bir şey vardı gerçekten ve o günlerden nefret derecesinde nefret ederdim. Hiçbir şey yapılmazdı, ancak tüm senenin ders planı konuşulurdu bir de sanki çok önemliymiş gibi artık on ikinci sınıfsınız, işleri biraz ciddiye alın adlı tirat yapılırdı. Sıranın altına kurşun kalemle birkaç figür çizerken sırama kene gibi yapışan Yusuf Cihangir Fayas ise benden farksız bir sessizlik yaşamıştı. Bu çocuğun olayını hala çözememiştim ve çözmek de istemiyordum. Sadece lütfen gitsin. Ben iki kişi bir sırayı paylaşma konusunda deneyimsiz ve huysuz biriydim. Cihangir hiçbir şey yapmasa da beni sıkıyordu.
Acaba onun için başka sınıftan sıra mı çalsaydım? Yapardım. Kızlar ve Meriç yardım ederse bunu başarırdım ve o eşek ölüsü yükündeki sıraları da taşırdım ama öyle de çok mu kırıcı bir hareket yapmış olurdum? Çünkü Cihangir'i sıramda ne kadar istemesem de yanımda tüm gün uslu uslu sessizce oturmuştu, arada bir yerlere gitmiş uzunca bir süre de dönmemişti. Kuzu gibiydi anlayacağınız. Umarım sonradan kurt filan çıkmazdı içinden. Pek de rahatsız edici bir tip değildi yani. Daha önce ondan da rahatsız edici kızlarla ve oğlanlarla oturma deneyimlerim olmuştu ve elbette başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Okuldan eve gelir gelmez buzluktaki hazır pizzalardan ısıtıp yemek tepsimle odama koşmuştum. Annemler yoksa oturup mutfak masasında yemek yemezdim. Nil ve Atlas orada daha çok vakit geçiriyordu ve ikisinin vakit geçirmesine tek olanak mutfak masası gibi duruyordu. Atlas her zaman benimleydi ama Nil, en çok bana biraz da Atlas'a karşı hep mesafesini koruyordu. O olaydan beri... Bu kararına saygı duymaktan başka elimden bir şey gelmiyordu, denemiştim ve hepsinin sonu kötü sonuçlanmıştı. Nil... Tek yumurta ikizim beni açıkça istemiyordu.
Akşam saatleri sandığım gibi sakin geçer diye ümit ediyordum ama her şey az sonra alabora olacaktı, haberim yoktu. Pizzamı mideme indirdikten sonra bulaşıkları masama düzdüm ve biraz daha daha Moon Lovers izledim. Yeni çıkan bir diziydi ve nedense ilk defa tarihi bir Kore dizisine takılıp kalmıştım. Normalde Korelilerin tarih dizilerini izlemekten haz etmezdim ama Moon Lovers ile kafayı bozmuştum. Dizi izlemeyi de bitirince hemen toparlandım ve kulaklıklarımı taktım. Şimdi bu yediğim hamur işini dans ederek yok edecektim.
Sabah BOOMBAYAH ile dans etmiştim şimdiyse WHISTLE parçasını açmıştım. Biraz daha sakin bir şarkıydı ama bununla da dans etmeyi seviyordum. Isınma aşamasında açtığımız bir şarkıydı. Karşıma Blackpink'in dans ettikleri konseri açtım ve tabletimin sesini kapattım. Telefonumdan da aynı şarkıyı eş zamanlı açıp sesi sonuna kadar getirdim ve danslarına eşlik ettim. Sonra şarkı bitti ve ben de sıradaki şarkıya geçtim. BTS'ten Fire. En sevdiğim şarkıydı sanırım. Onların dansları daha hareketli olduğundan dans saatime onlarla devam edecektim fakat o an tüm güzel şeyler soldu. Şarkının tam olarak ortasına gelmemiştim bile ki arkamdan birinin gelip videoyu kapatması ile durdum.
Telefonumdan açtığım şarkıyı da durdurup Nil'e baktım. Odama gelip videomu durduruyordu. Ne hakla?
"Ne yapıyorsun sen?" dedim hızlı hızlı nefesler alırken. Ciğerlerim parçalanıyordu içimde ama şu an ciğerlerimin parçalanmasından daha önemli olarak artan bir öfkem vardı. Resmen odama dalıp dansımı saygısızca bölüyordu! Ben onun odasına girmezdim bile.
Nil ağır adımlarla bana dönüp duygusuz bir şekilde gözlerime baktı. Benden farksız olan ela gözlerindeki saf öfkeye alışıktım. Nil benden ölürcesine nefret ederdi zaten. Bu alıştığım bir şeydi.
"Sesin odama kadar geliyor. Test çözüyorum ben. Sabah zaten tepiniyorsun derdin ne ya?" Kurduğu birkaç soğuk cümleden sonra elimi belime attım. Ter içindeydim ve hala nefeslerim düzensizdi.
"Tepiniyorsun ne demek kızım?" diye sorsam da sorumda ciddi değildim. Düzgün konuşsa olmuyor muydu? "Nil, defol git odana inekliyorsan inekle ama benim odama girip bu şekilde müziğimi kapatma! Yoksa gelir o milyon para verdiğin test kitaplarını ateşe veririm! Yaparım kızım!" diyerek parmağımı savurdum yüzüne.
Avaz avaz bağırdığımda odaya bu kez hiç şaşırmadığım üzere Atlas daldı. Annemler evde yokken kavga etmemizden her zaman nefret ederdi ama bu kez kavgayı başlatan ben değildim. Yine de Atlas bıktım sizden adlı bakışlarını üzerimizde gezdiriyordu.
Nil, tehdidimden sonra adım adım bana yaklaşıp tıpatıp benzeyen gözlerini benim gözlerime sabitledi. Sanki karşımda duran kendimdi. Öfkeli benliğim adını veriyordum ona. Düzgün bir biçim verdiği kaşlarını en sert haliyle çatarak dudaklarını araladı. Onunla tek farkımız onun saçları dümdüzken ben saçlarımı her sabah sırf Nil'e benzememek için dalgalandırırdım.
"Hele bir yak, hele bir test kitaplarıma dokun o zaman görürsün ne oluyor!" diye fısıldadı adeta ama etkilenmedim.
"Ne yapabilirsin ki?" diyerek küçümsedim onu, "Sen test çözmek dışında ne yapabilirsin ki Nil? Salak salak konuşma karşımda, defol git odamdan!" Elimi kaldırıp dışarıyı gösterdiğimde aramıza Atlas girdi.
"Hop, hop, hop! Hanımlar sakin olun. Nil, odana geç sen. Defne sen de sakinleş yatağına otur. Hadi kızlar!" diye uyardı otoriter bir sesle. Ortamdaki gerginliği dağıtmaya çabalasa da Nil bu sefer fena kaşınıyordu. Genelde sorun çıkaran ben olurdum ama bu kez Nil gelip sataşmıştı.
Atlas'ı arada bırakmaktan nefret ettiğimden soluklanarak yatağıma oturdum. Elimle terleyen yerlerimi silerken Atlas önüme geçmişti Nil'i görmemem için. Öfkemin ne denli boyutta büyüdüğünü çok iyi bildiğinden kavgamızı daha ilk kızışmada suyla söndürmesi gerekirdi aksi halde önüne geçemezdi.
"Bıktım senin tepinmelerinden!" diye bağırdı Nil, tiksinircesine, "Bıktım sürekli bağıra çağıra şarkı söylemeden! Anlıyor musun, bıktım! Aptal gibi davranıyorsun! Al sana yapacağım şey! İyi izle!"
Nil bağırarak iki adım ancak atılan daracık odamda biraz daha ilerledi ve tabletimi aldığı gibi açık pencerenden dışarı fırlattı. Pencereden uçan tabletime baktım öylece. Aşağıdan bir kırılma ve sonrasında miyavlama sesi gelince usulca Atlas'a kaldırdım başımı. Fırtına öncesi sessizlikti bu. Boğazıma oturan yumruyu gözlerimi tehlikeli bir sakinlikle kapatarak yuttum ve ela gözlerimi araladım. Ben Atlas'ı dinlemiştim ve oturmuştum ama o Atlas'ı dinlememiş, bana saldırmıştı. Şimdi sorumlusu asla ben olmayacaktım.
"Çekil aradan," derken bunu öylesine sakin bir şekilde söyledim ki damarlarımda akan öfkenin büyüklüğünü hissedebiliyordum, hissettirebiliyordum. Atlas'ı tek kolumla ittirip sonradan yapılan ince koridora saptım. Odamdan çıktım ve Nil'in odasına girdim. Prenses odasına! Benim odam bile yoktu adam gibi. Atlas evin en büyük odasına sahipti ve onun odasının dip köşesinde L şeklinde daracık bir alan daha açarak saçma sapan ardiyeye benzer bir oda yapmışlardı bana. Ben bunu istemiştim, kabullenmiştim. Sırf Nil Hanım'la takışmamak, annemle babamın canını saçma sapan diye adlandırdıkları kavgalarımızla sıkmamak için.
"Defne dur! Defne!"
Atlas arkamdan avaz avaz bağırıp aynı zamanda koşarken Açelya'nın ve İlayda'nın ne zamandan beri bu evde olduğunu bilmiyordum. Kızlar ders çalışmaya gelmiş olmalılardı ve ne üzücü, şimdi kitaplarını yağmalayacaktım.
Tabletime karşılık test kitapları. Bence çok adaletliydi.
Elimi masanın üzerinde açık olan fizik kitabına attığımda Atlas ani bir şekilde önüme geldi ve kolumdan tutup bedenimi savurdu. Bir anda elim kolum, Atlas'ın sarmalaması ile kilitlenirken tüm kuvvetimle çırpınıyordum. Öfkem damarlarımda kabararak baloncuklar oluşturuyordu adeta. Kalp atışlarımsa hiç normal değildi. Bir çeşit öfke krizi bile olabilirdi yaşadığım.
"Bırak beni Atlas! Bıraksana ya! Tabletimi attı o kız! Test kitaplarını yakmazsam şimdi! Bana da Defne demeyin!" Çıldırmış gibi bağırıp çağırıyor, uzun saçlarımsa bundan nasibini alarak bir o yana bir bu yana savruluyordu. Açelya ve İlayda o sırada toparlanıp giderlerken Nil hemen kitaplarını korumacı bir tavırla sakladı.
"Atlas..." dedim nefes nefese. İçimde deli kuvveti vardı. Nil'i parçalamak istiyordum.
Durup yüzüme gelen saçlarımın arasından Nil'in bana attığı bakışları seyrettim bir an. Bu kızdan nefret ediyordum artık. Önü alınamaz bir şekilde, tehlikeli bir hisle, kanımdan canımdan olan bu insandan nefret ediyordum ve bu bana acı veriyordu. Ondan nefret etmek istemiyordum ama etmek zorundaydım. Nil kendisinden nefret ettiriyordu.
"Bırak dedim sana, bırak!" Sesim kısılıp tiz bir çığlığa dönüşmüştü artık ve bu Nil'in suratını sadece buruşturmasına yetmişti. Ev, çığlığımla inliyordu ve tüm komşular eminim ki duyuyordu.
Kendimi iyice sıkıp çırpınarak yere otururken Atlas beni tortop yapıp odadan çıkardı. "Sakinleş önce. Tamam mı? Sakinleş!" diye uyardı ciddiyetle. Antreden geçiyorduk ki dehşet içinde eve giren Nalan ablayla göz göze geldik.
Kadın şok içinde kapıyı açmış bize bakarken arkasında meraklı bakışlarla Çınar duruyordu. En arkada ise beş yaşındaki kızı Çilay duruyordu.
"Evladım iyi misiniz? Ne bu sesler?" Nalan abla bir anda ellerimden tutunca Atlas da beni yere indirdi. Nefes nefese kalmıştım ve hala çıldırmak üzereydim. Nil benim tabletimi parçalamakla kalmıştı sadece. Bense çıldırınca çıldırdı oluyordum. Haksız mıydım şimdi? Atlas otur demişti, oturmuştum. Söz dinlemiştim bu kez!
Beni zapt etmekten nefes nefese kalan Atlas hemen durumu aktarmaya başladı. "Nil ders çalışıyordu Nalan abla, odaklanamayınca haklı olarak kız-"
"Haklı olarak mı?" diyerek Atlas'a döndüğümde başımdan kaynar sular döküldü bir anlık. Nil mi haklıydı? Kulaklıklarımla dans ediyordum sadece ve o gelip odamda yapmakta sonuna kadar serbest olduğum bir şeye hakaret ediyor ve gasp ediyordu! O mu haklıydı şimdi? Yok artık!
"Hayır, haklı olarak dediği-" Atlas toparlamaya çalışınca küfreder gibi konuştum.
"Konuşma benimle!" dedim ve vestiyere astığım kalın ceketimi giyip odama ilerledim. Yalnızca telefonumu, kulaklığımı ve şarj aletimi alıp odamın çıkışına yönelirken Atlas kapıda duruyordu. Arkasında ise Nalan abla. Harika. Bu gece bu evde kalmayı gerçekten istemiyordum. Her şeyden olduğu gibi yine tiksiniyordum.
"Defne, saçmalama, gidemezsin." Üç kelime ama umurumda bile değil.
Atlas, yüzünü ekşiterek söylenince kollarımı birbirine bağladım.
"Sokaklarda nasıl yaşandığını biliyorum, tek geceden kimse ölmez. Ölmedi de." Atlas ne demek istediğimi anladığında ve imalarımdan çıkardığı sonuçla burun buruna geldiğinde tüm engelleri parça parça yıkıldı. Bunu fırsat bilip evden çıkarken Nil'in bana attığı bakışları görebiliyordum. İzliyordu öylece. Ne bir dur... Ne de başka bir şey... Hiçbir şey yoktu gözlerinde. Bana dair hiçbir şey kalmamıştı orada. Bunu kabullenmesi niçin bu kadar zor ve can sıkıcıydı? Birisi boğazımı kesmiş gibi hissettiriyordu bana.
Bu nasıl kardeşimdi benim anlamıyorum. Biz bu hale nasıl gelmeyi başarmıştık inanın anlamıyorum.
Evden çıktığımda gecenin yeryüzüne tüm kasvetiyle çöktüğünü biliyordum. Meriç'i arayıp beni almasını isteyecektim. Yarın Meriç'in okula gelmeme günü olduğu için birlikte boyamaya gidebilirdik ve bundan ala fırsat olamazdı. Okula gitmemek için bir bahane daha işte. İyi kullanırdım ben bunları.
Biliyor musunuz, size kendim hakkında önemli bir bilgi vereyim. Şunu unutmayın ki kalbim kırılmıyordu artık. Herkesi arkamda bırakıp gidebilecek saçma sapan bir güç taşıyordum yüreğimde. O yüzden kalbim kırılmıyordu. Hiç hem de. Hem bende kalp yoktu ki. Ben öyle duygusal, ağlak bir kız değildim. En son ağladığımda sekiz dokuz yaşında filandım ben. Artık ağlayan, zırlak bir kız değildim. Ben öfke problemi olan, delirmiş bir kızdım sadece.
"Defne!"
Arkamdan adımı haykıran Nalan ablanın sesini duyunca durdum. Onu peşimden koşturamazdım. Eğer Atlas ya da başka birisi olsaydı bildiğim yere gider yine de durmazdım ama Nalan ablanın üzerimde hakkı çoktu. Ha öz annem ha Nalan abla, benim için fark etmezdi. O yüzden sadece durdum, kadın elinde şıngırdayan anahtarlığının ve telaşlı adımlarının sesiyle yanıma gelip kollarımdan tuttu.
"Yavrum amma da koşturdun peşinden, sen hiç yorulmaz mısın be kızım? Vallahi Çilay bir sen iki. Sana mı çekti ne yaptı benim kız? He?" dedi nefes nefese.
Gülerek konuşurken omuzlarımı sıvazlayıp çenemden tutup yüzümü kaldırıyordu. Nalan ablanın şefkat dolu yüzüne baktığımda hep annemi hatırlamak zorunda mıydım, bilmiyorum.
"Sen nereye gittiğini sanıyorsun hem? Gel bu gece misafirim ol. Seninle kahve keyfi yapalım. O Atlas da oturup düşünsün ettiği hatayı," dediğinde sinir bozukluğu ile güldüm. Kahve keyfi... Anne kız gibi olan kahve keyfinden bahsediyordu. Nalan abla ile davlumbaz ışığında kahve içme ritüellerimiz vardı ve ne zaman böyle delirsem o ritüeller gerçekleştirilirdi.
"Sadece sinirlendim biraz." Nalan abla anlayışla kafasını sallayıp beni güzelce kollarının arasına aldı. Sadece sinirlenmemiştim aslında. Öfkeden kudurmuştum. Yalnız hissetmiştim yine. Sokağa terk edilmiş gibi...
"Kız yerim ben senin o tatlı sinirini. Gel kuzum benim, hem kâğıt da okumam gerek. Bana yardım etmek ister misin?" diye cazip bir teklifte bulundu. Nalan ablanın kolu altında apartmana yeniden girerken biraz daha sakindim artık. Derin bir nefes alıp bunu pekiştirdim.
"Çivi yazısı değilse okurum valla. Seninkiler daha alfabeyi bilmiyorlar ama beş sene okuyabilmişler," dedim mırıldanarak. Nalan abla, tepkime sesli bir şekilde gülerek giriş kattaki asansöre bindirdi beni. Birlikte üst kata çıktık yeniden. Daha sakindim artık. Meriç olmasa da Nalan ablada bir gece kalırdım. Hiç kalmadığım yer değildi neticede.
"Bu sefer sekizinci sınıfların kâğıtları var elimde. Okullar yeni açıldı ama şöyle bir bilgilerini yoklamam gerekiyordu ona göre eksiklerini belirledim. Yazıları düzgün merak etme." Kafamı salladım uslu bir kız edasıyla. Nalan ablaya her konuda yardım ederdim ben. Tüm ayak işlerine koştururdum çünkü onunla çok farklı bir ilişkim vardı.
Asansörden indiğimizde Atlas kapıdaydı, Çınar kapıdaydı, Çilay kapıdaydı, Haluk amca kapıdaydı ve Cihangir. O da kapıdaydı ama Atlas'ın yanındaydı. Ne bekliyordum ki?
"Def-"
Atlas'ın girişimini yarıda kestim acımasızca.
"Konuşma benimle," deyip Nalan ablanın evinden içeriye girdim. Ayakkabılarımı fırlatırcasına çıkarıp mutfağa geçtim. Tezgâhta bulaşık duruyordu daha. Sofrada da yemek. Millet henüz yemek yiyordu ve herkes aynı sofradaydı. Ben pek sofra âdeti nedir unuttuğumdan garip geliyordu kalabalık sofralar ama severdim de. Bana özlemini duyduğum o sıcaklığı verirdi hep. Belki de kendi evimden çok Nalan ablayı ev gibi görme sebebim buydu.
"Ayıp oldu ya..." diye mırıldandım kendi kendime ancak içeriye girenler duydu bile. Parmak uçumla şakağımı kaşıdım. Çok ayıp olmuştu. Keşke Meriçlere gitseydim.
"Ne ayıbı Defne abla, biz alışığız sana. Gel sen de. Taburen hep masanın altında. Kaldırmıyoruz onu bir yere," dedi Çınar bilmişlikle. Masanın altında benim için daima bir tabure saklayan Çınar'ın nasıl da büyük bir iyilik yaptığından haberi yoktu. Çınar yanımdan geçip yemek masasına ait L koltuğun en köşesine otururken onu Çilay ve Cihangir takip etti.
Her zamanki esprili halimle, "Sağ ol Çınarişşi," dedim masanın altından tabureyi çekerek. Çocuk gerçekten kavgalarımıza alışmıştı. Utansam mı sevinsem mi bilemiyordum.
"Ben şimdi sana yoğurtla pilavı karıştırır veririm-" Nalan ablanın sözünü hemen yarıda kesip ayağa kalktım. Cihangir'le yine yan yana düşmüştük iyi mi? Hayır.
"Ben alırım, zahmet etme Nalan abla," diyerek ocağın başındaki pilav tenceresine gittim. Kuru fasulye yapmıştı ve ben pek fasulye sevmezdim. Zaten yemek de yediğim için az yesem daha iyi olurdu.
"Yoğurt da dolapta bebeğim."
Nalan abla yanağımdan makas alıp yerine geçerken tıslayarak o tabağın içindeki pilavın yarısını boşalttım ve dolaptaki yoğurttan da iki yemek kaşığı kadar ekledim. Sonra tabakla masaya geçip oturduğumda Haluk amca, Çınar'la sohbet ediyordu. İkisinin de neyden bahsettiğini bilmiyordum ama bir şeyler konuşuyorlardı.
"Taaşe tosan?" diyen tatlı dil Çilay'a aitti. Çilay zorla uzandığı taze soğanı önüme uzatmaya çalışınca Cihangir elinden alıp bana uzattı. Çilay'a göz kırptım gülümseyerek. O da bana aynısını yapınca karşılıklı birkaç saniye gülüşüp göz kırpıştık.
"Aranızdan çekileyim mi afacanlar?" Cihangir'in borazan sesli sorusu ve yine afacan deyişiyle dikkatim darmaduman oldu. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda hayattan yılmış bir şekilde su bardağına tıklatıyordu. Şu anda bana neden sataşıyordu ki?
Aksi bir sesle, "İyi olur," dedim ve Çilay'a elimi uzattım, "Zaten burada da yan yana oturmak istemiyorum ben, fazla geliyor." Çilay hoplaya zıplaya Cihangir'i iterek yer değiştirince Cihangir istemeyerek de olsa yana kayıp asabi bir şekilde bana baktı.
"Ben de seninle yan yana oturduğum için mutluluktan geberiyordum, biliyor musun?" dedi hoşnutsuz bir şekilde. İma yüklü sesinden sonra ona göz devirdim yalnızca.
"Şşşttt! Ama bu ne ya? Siz arkadaşsınız canım, ne bu çekişme? Nazik olun birbirinize karşı." Nalan abla aniden öğretmen kişiliğini sofraya taşıdığında iç çektim ve Çilay'la kaşıkları tokuşturup yoğurtla pilav yemeye başladık. O da kuruyu sevmiyordu yavrum benim. Bana çekmişti kesinlikle. Nalan abla haklıydı.
"Yenge gözlerinle gördün. Ben ne dedim ki?" Cihangir inatla bana sataşmaya devam edince kaşlarımı çatarak kafamı kaldırdım ve ağzıma daldırdığım kaşığı dişlerime sürterek çıkardım. Hızlıca çiğneyip yuttuktan sonra kaşığımı kaldırdım ki Haluk amcanın sesi böldü her şeyi.
"Siz sınıf arkadaşı mı oldunuz bakalım? Bahsetmedin bize Yusuf'um." Yusuf'um mu? Bu fazla garibanca kaçmıştı... Düşüncelerimle yüzüm hafifçe bozulup ekşi peynir kokusu almışım gibi ezilip büzülürken Cihangir az önce yaptığım gibi bana gözlerini devirdi ve dayısına döndü.
Bu adam onun nasıl dayısıydı yahu? Hiç benzer yanları yoktu. Haluk amcayı severdim ben. Tam benim adamımdı.
"Neyinden bahsedeyim ki dayı? Ne günah işledim onu soruyorum ben, vallahi bak," deyip ellerini dua edercesine arşa kaldırdı. Bu tavırlarına küçümseyici bakışlar fırlatmaktan geri durmuyordum. Günah işlemişmiş...
"Sen ciddi misin ya?" dedim aniden, eğilip yüzüne bakmaya çalışarak.
Sesim bir an o kadar dramatik çıkmıştı ki ben de şaşırarak gözlerimi irice açtım. Sofradaki herkes bana dönmüştü. Elimle göğsüme vurdum saçma bir şekilde.
"Yani şey..." Cihangir dramatik çıkışım karşısında bir an ne diyeceğini bilemeyerek ağzında sözcükleri kem küm edince önüme döndüm hızlıca. Dramatik hissetmekten nefret derecesinde nefret ederdim. Bana bugün ne oluyordu yahu? Bir kırık sesli konuşmalar, boğaz düğümlenmesi filan... Hayırdır Defne Sungur? Derdin ne kızım?
"Dört yıl boyunca tek oturma rekorumu kıracaktım ama senin bu yeğenin izin vermedi Haluk amca. Ne yapalım? Başa gelen çekilir. Matematik misali... Onu da çekiyoruz, haftada iki de olsa eziyet eziyettir öyle değil mi?" deyip omuzlarımı silkeledim. Sırıtarak kafamı kaldırdım ve yoğurtlu pilavımdan yedim. Laflarım doğru adrese ulaşmıştı ki Cihangir gözlerini kısarak intikam ateşiyle bana bakıyordu. Gülüşüm daha da büyüdü.
Haluk amca sözlerime karşılık hiç surat asmadığı gibi buna da gülmüştü. Sözelci adam işte, halden anlıyordu.
"Buna tamamen katılıyorum işte ama sen yine de aksatma derslerini olur mu kızım? Bak son senen hem. Düşündün mü bakalım üniversite bölüm filan? Neler var aklında?"
Dudaklarımı büzdüm ve omuzlarımı silktim. Bu sene en çok duyacağım cümle, soru veya kelime her neyse buydu işte. Meslekler!
"Valla şansım yaver giderse Kore'ye gideceğim. Seçmelere katılıp idol olmak istiyorum. Sizce başarabilir miyim?" dedim ciddiyetle. Masaya göğsümü dayayıp Haluk amcaya doğru eğildiğimde Haluk amcanın yüzünde her zamanki gülümsemesi oluştu. Cihangir ise burnundan garip sesler çıkarıp güldü ancak dönüp bakmadım bile.
"Senin bu hayatta isteyip de başaramayacağın hiçbir şey yok kızım ama sen yine de alternatif planlar üret kendine. Mesela üniversite gibi," deyince geriye doğru dikleştim ve bitmiş tabağıma kaşıkla biraz tıngırdattım. Ufak ritimle omuzlarımı da oynattım direkt.
"Valla ben çok enerjik dolu bir insanım Haluk amca, beni dans dışında hiçbir şey kesmez gibi ama bunu sevdim." İşaret parmağımla Haluk amcayı gösterdim. "Ben baya sevdim bu düşünceyi. Umutlandım bir."
Herkes tepkime gülüp geçtiğinde ben de onlara eşlik etmiştim lakin bu masada gülmeyen tek bir kişi vardı. Yusuf Cihangir Fayas diyeyim de siz anlayın. Gözlerini bana çevirmişti, kafasını arkasındaki duvara dayamış çattığı kaşlarıyla anlamsızca bana bakıyordu. O an sarmıştı bedenimi bu garip ürperti. Nereden bileyim bu ürpertinin adının ilk aşk olacağını? Bilemiyordunuz işte. Birbirinize öylece bakarken kendinizi bir anda ürperiverirken buluyordunuz. Bakışları hiç normal değildi çünkü. İçimi okur gibi bakıyordu. Aklımı, zihnimi... Tavırlarımdan sanki üstünü örttüğüm ne var ne yoksa anlıyordu bu çocuk.
🌈🌈🌈
Masada sadece Nalan abla ve ben vardık. Herkes yemekten sonra odasına çekilmişti, bizse bulaşıkları birlikte yıkamıştık. Nalan ablaya bir sade Türk kahvesi bana da üçü bir arada yapmıştım. Davlumbazın sarı ışığını yaktığımızda işte tam dertleşecek zamana geldiğimizi anlamıştım. Koskocaman kadın... Nereden baksan kırk beşine merdiven dayamıştı ama işte bazen beni tüm bu insanlığın içinde aramda yirmi yaş olan bu kadın anlıyordu. Ne değişik bir yaşanmışlıktı bu?
"Eee, anlat bakalım Defne Hanım nasıl oldu bu olay? Dinleyelim bir seni."
Yüzümü avcuma dayayıp bir elimle de kahvemi karıştırıp üzerinde biriken ufak köpükleri dağıttım. Şimdi hatırlayınca artık eskisi gibi sinirlenmiyordum ama o an yemin ederim ki öfkeden kıvrım kıvrım kıvranıyordum.
"Dans ediyordum odamda. Hatta yemeğimi de odamda yedim ki Nil ve Atlas baş başa vakit geçirsin diye çünkü Nil hiç Atlas'la takılmıyor. Atlas birkaç defa bunu kendine dert etmişti, oradan aklımda kaldı, ben de içimden böyle düşündüm. Sen de olumlu bakmıştın bu düşünceme zaten. Sonra odamda dans ediyordum ben. Kulaklığımı takmıştım ama Nil geldi tabletimi kapattı, bağırdı, ben de ona bağırdım sonra o da benim tabletimi camdan aşağı fırlattı ve sanırım parçalandı. Harçlıklarımı biriktirip almıştım onu Nalan abla. Şimdi onun gibisini nereden bulayım Allah aşkına?"
Kahvemden iç çekerek bir yudum alıp Nalan ablaya baktım. Davlumbazın sarı ışığı tamamen onun yüzüne vururken bir yüzü tamamen karanlığa gömülmüştü ve bu nedense bana coğrafya dersindeki gece ve gündüz sürelerini anımsatıyordu. Bu nereden gelmişti aklıma ki? Te dokuzuncu sınıf konusuydu bu konu.
"Sen ne kadar kulaklıkla dinlesen de bazen hareketlerin gürültü çıkarabiliyor Defne. Belki de ondan rahatsız oldu ve patladı? Sence?" dedi düşüncelerime yön vermek maksadıyla.
Dudaklarımı abartılı bir şekilde sarkıtıp üstüne de göz devirdim. Kollarımı birbirine bağlayıp arkama yaslandım hemen. Stresten bacağımın sallantısını kontrol edemez hale gelmiştim. Biz ne kadar konuşursak konuşalım, Nalan abla beni rahatlatıyordu eyvallah ama çözüm getiremiyordu. Sonuç çaresizlik ve bolca bacak sallantısı...
"Bunu sadece söylese olmaz mıydı? Neden gelip gıcık gıcık müziğimi kapatıyor Nalan abla? Bana saygısızlık yapıyor. Atlas da onu haklı buluyor üstelik! Nesi haklıysa? Aptal!" Kaşlarımı çatıp kahveme ölümcül bakışlar atarken sinir kat sayım da beraberinde roket gibi artıyordu. "Geri zekâlı kız! Öküz! Şeytan bu şeytan!"
"Tamam Defne..." diye mırıldandı Nalan abla. Duraksayıp ona baktığımda çoktan içtiği kahvesini bir kenara ittirdi. "Öfkeni fiziksel eşyalardan çıkarmaman konusunda anlaşmıştık. Biliyorum," deyip anlayışla ellerimden tutunca kolum kendiliğinden çözüldü. Ona baktım suçlu çocuklar gibi. "Öfkelendiğinde o duyguya karşı koymak her zaman çok zordur ve sen henüz çok gençsin. Gençsin ve bir ergensin ama bunu asla hakaret amaçlı söylemediğimi sen biliyorsun. Duygusal inişler ve çıkışlar yaşasan bile bunu zirvelerde yaşaman çok normal. Sadece dizginlemeyi öğrenmelisin. Şu anda Atlas'a çok öfkelisin ama hiç onun açısından düşündün mü? Atlas ikinizin arasında kalıyor sürekli. Farkındasın değil mi? Bu durum onun için de yorucu bir hal almaya başladı."
Tüm beyaz bayraklarım artık en yüksek tepeye dikilmiş dalgalanıyordu ama Nil'e karşı değil. Atlas'ın arada kalmışlığı canımı fazlasıyla sıkmıştı. Benim isteğim onun aramızda kalması da değildi. Ben sokmuyordum onu aramıza. Nil bana bulaşmazsa ben ona bulaşmıyordum. Hepsi bu.
"Biliyorum, görüyorum da ama bunu hep Nil başlatıyor ne yapabilirim?" Derin bir nefes alıp kahveme uzandım yeninden. Atlas için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Nil durursa ben de dururdum ama Nil saldırmaya devam ederse onun bana saldırmasına göz yumacak birisi değildim. Aptal kız.
"Sabredeceksin fıstığım. Anlaştık mı? Ona karşı sabredeceksin, gerekirse tepki dahi vermeyeceksin çünkü sen ne hissediyorsan o da onu hissediyor. İkizsiniz siz, hem de tek yumurta ikizi."
"Ben onun hislerini hissetmiyorum," dedim mesafeli bir sesle, "Duygusal bir bağımız yok bizim Nalan abla, sadece kan bağı..." deyip dudağımı büzdüm. Nalan abla kıkırdadı adeta çünkü biliyordu, ailede bir tek Nil ve benim kan gruplarımız birdi. 0 Rh negatif. Sadece birbirimize kan verebiliyorduk ama biz ölmeyi yeğlerdik bence. En azından ben yeğlerdim.
"Demek ikizlerin birbirini hissettiği gerçeği tamamen doğru değilmiş he?" O gülünce ben de güldüm ve omuzlarımı silkeledim.
"Bilmem, belki de. Bu arada yeğeninin burada yaşadığını bilmiyordum. Artık hep burada galiba? Aynı sınıftayız çünkü." Bu sözlerim nedense Nalan ablayı daha çok güldürmüştü. Yüzümde kocaman bir sırıtışla Nalan ablaya bakarken o zorla durdurabilmişti kendini.
"Ahhh..." dedi karnını tutarak. Kıpkırmızı olmuştu kadıncağız. "Yusuf biraz bahsetti aslında ilk gününden ama Haluk amcan işteydi, duymadı. Aynı sınıfta olacağınızı bilmiyorduk. Ona oryantasyonda eşlik ettiğini duydum. Teşekkür ederim Defne, iyi ki sen gezdirmişsin okulu."
Nalan abla içten bir gülümseme ile yüzüme baktığında bu sözlerinde yatan garip samimiyet merakımı cezbetmişti. Dirseklerimi yeniden dayadım masaya. Cihangir Efendi demek ki yengesine benden bahsetmişti ama sıkıntı şuydu ben ona oryantasyon vermemiştim. Sadece tek bir cümle kurmuştum o kadar. Oryantasyon sayılmazdı o da. Gün içerisinde de neredeyse hiç sohbetimiz olmamıştı.
"Neden iyi ki ben gezdirmişim ki? Pek konuşmadık bile," diye itiraf ettim.
Alıcı gözlerle Nalan ablaya göz kırptığımda bu kendi aramızda dökül bakalım demek oluyordu ki Nalan abla anlamıştı bile. Manidar gülüşüne güzel gamzesi eşlik etti.
"Fıstığım... Yusuf okula bir yıl kadar ara verdi, bazı özel sebeplerden ötürü. Buradaki okula da alışması zor olur sanıyorduk çünkü daha önceki okullarında uyum yakalayamamıştı ve bu ona bir sene daha kaybettirdi ama ilk defa eve geldiğinde ilk gününden biz sormadan bahsetti ve en önemlisi de birisinden bahsetti," deyince gülüşüm soldu. Merakım daha da arttı.
"Birisi kim? Bizim sınıftan kimseyle konuşmadı tüm gün. Tepemde konuşulsa yemin ederim ki duyardım," dediğimde Nalan abla konuşmak için nefeslendi ve gözlerime baktı.
"Senden bahsetti Defne." Tamam, benden bahsettiğini biliyordum ama bir tek benden bahsettiğini bilmiyordum.
Gözlerim bir süre açık kaldı ve en sonunda kuruluğuna dayanamayıp kırpıştırdım.
"Be-ben mi?" Kekelediğimi hissettiğimde bugün hissettiğim ikinci ürperti de gelip beni buldu. Nalan abla sırıtarak kafasını salladı.
"Senden ve sarayından."
Eski sarayımdan.
🌸🌸🌸
Instagram: kahverengiajanda
TikTok: kahverengiajanda / readwithme4581
Cihangir'e de bakın hele siz... Kaşla göz arasında yengeye hemen...
Bölüm etkileşimi
