1.21

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.21

*

21. BÖLÜM
"KALBİMDEN VURDUN"

Küçükken birçok arkadaşım vardı. Çeşit çeşit yaşlarda, benden büyük ya da küçük bir sürü arkadaşımın olduğu bir yerde geçirmiştim çocukluğumu. Bana Atlas ve Nil'e göre en sosyal çocuk diyorlardı. O kadar çok arkadaşın içinde herkesle konuşmak sosyal bir çocuk olduğuma işaret ediyormuş kimilerine göre ama şimdi yeni yeni anlıyordum, ben sosyal bir çocuk hiç olamamıştım. Derler ya kalabalıklar içinde yalnızlık diye... Benim yaşadığım süreç buydu. Hayatım çok kalabalık olmuştu her zaman ama ben o kalabalıklar içinde hep yalnız kalmıştım. Peki, yalnızlığın içinde çekilen yalnızlık böyle mi oluyordu? Görkemli bir odada, on yaşındaki bir çocuğun sahip olmasının güç olduğu bir refahın içinde çekilen yalnızlık da mı bir çeşitti? Bu daha mı can yakıyordu peki Eymen? Söylesene... Sana katbekat büyük bu odada yapayalnız nasıl yaşıyorsun? Abini kim bilir ne kadar özlüyorsun Eymen... Söylesene, onun aşağıda bu malikânede bir yerde dedenle olduğunu bilsen ne olurdu? Mutluluktan çıldırırdın değil mi? Bazen benim de böyle özlediklerim oluyordu, boğazıma lokmalar oturuyordu ve zar zor yutkunuyordum. Seni benden daha iyi kimse anlayamaz çocuk. Sen yalnızlıklar içinde yapayalnız bense kalabalıklar içinde yapayalnız... Kader çizgimiz ne çok benzer öyle.

"Eymen, ben göremiyorum ama," diye mırıldandım teleskopu sağa sola oynatırken. Gerçekten bilmiyordum bu aleti kullanmayı ama on yaşındaki bir velet benden iyi kullanabiliyordu. Gökyüzüne çıplak gözle baksak daha mantıklı olmaz mıydı?

"Defne abla nasıl göremezsin? Ay'ın dibinde ya Venüs!" Eymen can çekişir gibi bağırınca sinirle teleskopu bıraktım. Yahu kullanamıyorum işte çocuk!

"Ya biz niye Venüs'ü görelim oğlum? Venüs'ü görüp ne yapacağız? Orada mı yaşayacaksın ki? Anca rüyanda..." dedim kaşlarımı çatarak. Neyin inadıydı bu anlamıyorum ki? Hem saat sekiz buçuğa geliyordu. Bu çocuğun yatma vakti yok muydu acaba? Cihangir nerede kaldın?

Eymen inadıma yapar gibi, "Evet, ben Venüs'e gideceğim," deyip teleskopa kendisi geçti. Hemen de küsüyordu. Hiç naz çekmiyordu.

Minik elleriyle koca alete ayarlar yapıp mercekten gökyüzüne baktığında ne gördü bilmiyorum ama minik dudakları keyifle kıvrıldı. "Abimle orada yaşayacağız biz. Söz verdi bana. Annemler de oradaymış Defne abla," deyince bir balyoz darbesi yedim sanki. Eymen bir yandan benimle konuşup bir yandan da teleskopa daha çok gömüldüğünde ben son söylediği cümlede kalakaldım. Annesigilin orada olduğunu mu düşünüyordu? Venüs'te.

Kafamı kaldırıp çıplak gözle görebildiğim Dolunay'a baktım. Yanındaki şey yıldız mıydı yoksa Venüs müydü emin değildim ama Venüs diyordu Eymen. O zaman Venüs'tü. Demek ailesini orada yaşıyor sanıyordu. Ölümü anlatamamıştı belki de Cihangir. Dudağımın kenarını alt dişimle ısırıp pofuduk bir koltuğa oturdum. Böyle durumlar canımı çok sıkıyordu benim. Görmek istemiyordum nedense. Ne yapsam hissettiğim bu tatsız duygu geçmiyordu çünkü. Elimde olsaydı da keşke anne ve babasını onlara geri verebilseydim.

"Eymen bırak teleskopu da hadi başka fotoğraf çekilelim," dedim aniden aklıma gelen fikirle. Cihangir'e göstermek için bir fotoğraf fena olmazdı. Hem böylece o da görmüş olurdu kardeşini.

Eymen teleskopu bırakıp bana döndü yeşil parıldayan gözlerle. Ne kadar güzel gülümsüyordu? Tıpkı abisi gibiydi. Ona çok benziyordu ama biraz daha sarıydı tabii. Cihangir sarışın değildi pek.

"Fotoğrafı neden çekeceğiz ki?" deyince cebimden telefonumu çıkarıp kamerasını sildim ceketin ucuyla. İyice temizleyip Snap uygulamasına girdim.

"Gel bak ablanda neler var? Çok komik şeyler var," deyip köpek efektini açtığımda Eymen merakla yanıma hopladı ve kameraya baktı.

İkimize birden köpek efekti geldiğinde videoyu başlatıp güldüm, dilimi çıkardım. Bu dilini çıkarıp yalama işi Eymen'i deli gibi eğlendirince gülüşüm daha da arttı. Bir çocuğun gülüşünü, gözlerindeki parıltıyı hiçbir şeye değişmezdim. Sesindeki kıkırtılar hayatıma anlam katıyordu sanki.

"Baksana köpüş olduk!" diye bağırdı coşkuyla. Telefonumdaki efekte inanamıyordu.

Efekti değiştirip bu kez uzaylı yaptığımda yeşil suratlı şeyler Eymen'i daha çok güldürdü. Onun çocuk kıkırtısı odayı aydınlattı sanki ama beni koca bir hüzne boğdu. Eymen buraya hapsolmuştu. Gülüşü öyle güçlüydü ki sanki gün boyu hiç gülmemiş de gülmek için enerji depolamış gibi tuhaf hissediyordum. Kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyordum bir türlü. Buradan bu çocuğu da alıp çıkamaz mıydık acaba? Anneme söylesem bir yolu olmaz mıydı? Koskoca savcıydı. Yardım edemez miydi Cihangir'e?

Bir çocuğu güldürmek benim için çocuk oyuncağı idi. Çünkü bir çocuk huzurdan başka hiçbir şey istemezdi. Çocukların istekleri aslında çok basitti. Sevdiği şeylerden oluşan bir dünyaydı onların arzuladıkları. Hapsedilmek değildi, dövülmek değildi, mahrum bırakılmak değildi... Bunların hiçbirisi değildi. Bir çocuğa sevdiği şeyi verirseniz o zaman izleyin ne kadar mutlu olduğunu ve kendinizle gurur duyun. Şimdi tıpkı kendimle duyduğum gurur gibi.

Dayanamayıp Eymen'i kolumun altına aldım ve ona sıkıca sarılıp sevdim. Bu çocuk çok tatlıydı gerçekten. Kıvırcık saçlarından öptüm, şakağına bastırdım dudaklarımı. Cihangir görse kardeşini hiç bırakmazdı biliyordum. Bu odaya neden gelmediğini şimdi kalbim parçalara ayrılırken daha iyi anlıyordum.

"Baldan mı yapıldın sen Eymenişşi?" dedim yanaklarını acıtmadan sıkarken. Eymen kıkır kıkır güldüğünde durup cevap vermesini bekledim. Sandığımdan daha hızlı benimsemişti beni.

"Hayır!" dedi cıvıldayarak ve ekledi, "Annemle babamın sevgisinden yapıldım!" diyerek yüzüne gelen lüle lüle saçlarını boğumlu parmaklarıyla itince iç çektim. Anne baba sevgisi he. Ne şanslısın sen çocuk. Ne şanslı...

"Vay be! Bu aldığım en iyi cevaptı. Peki, sen yazmayı biliyor musun?" dediğimde Eymen başını salladı sakinleyerek. On yaşındaki çocuk yazmayı bilecekti elbette Defne... Cihangir ona bazen mektuplar yazdığını söylemişti, demek ki okuması da vardı.

"Ben İngilizce bile biliyorum Defne abla. Sen İngilizce biliyor musun?"

Dudaklarımı sarkıttım çocuk gibi. Amerika'da yaşamasının tek iyi yanı bu olsa gerekti.

"Benim Amerikan vatandaşlığım bile var kiii!" dediğimde Eymen beklediğimden daha fazla şaşırdı. Ağzı açık kaldı adeta.

"Benim de var!" diye bağırınca gülerek yanağından acıtmadan makas aldım.

"O zaman sana bir iyilik yapacağım. Duymak ister misin?" dedim sesimi kısarak. Eymen kafasını hevesle sallayıp kulağını yaklaştırınca ona fısıldadım. "Abine mektup yazarsan onu abine ulaştırırım. Ne dersin? Abin buna çok sevinir ve belki o da sana mektup yazarsa bu defa onun mektubunu sana getiririm," dediğimde Eymen heyecanla kendini geri çekip koşmaya başladı.

"Yazarım hemen Defne abla! Yazarım hemen!" dedi can havliyle.

Sözlerinin arasında hafifçe öksürmeye başladığında yerimden doğrulup onun boyuna göre tasarlanan çalışma masasının önünde diz çöktüm. Eymen önce astım ilacını alıp ağzına birkaç fıs sıktı ve derin nefesler alarak defterinin arkasından bir sayfa kopardı. Kalemliğinden de yeşil renkli kuru boya kalemi alıp bastırarak yazmaya başladı ama bir yandan da beni ittirdi.

"Sen bakma ama, utanırım sonra." Gülerek yere oturdum ve biraz uzaklaştım ondan.

"Tamam tamam bakmıyorum ama çabuk yaz olur mu? Bu Tufan denen nasipsiz gelirse görmesin," dedim fısıldayarak.

Eymen, Tufan'a sarf ettiğim kelimelere gülerken aynı zamanda başını sallayıp hızlıca yazmaya başladı. Yazıları bir büyük bir küçük yazıyordu. Epey orantısız kullanıyordu defteri. Ona aldırmadan gidip az önce oturduğum yere sindim. Camdan gökyüzüne baktığımda buradan yıldızlar ışıl ışıl bana göz kırpıyordu. Dolunay'ı görebiliyordum en net haliyle. Sanırım ışıklar az olduğundan gökyüzünü bu kadar ihtişamlı görüyordum aksi mümkün değildi.

Aklıma kendi çocukluğum gelmişti Eymen'in mektup yazmasını beklerken. Eski evimizin olduğu yer de şehirden uzaktaydı. Bu yüzden balkonumuzdan gökyüzündeki tüm ışıkları görebiliyordum. Nil, Atlas ve ben bazen yana yana oturur yıldızları izleyerek uyurduk yaz akşamları. Yanımızda annem olurdu sadece. Bize süt ısıtır bebe bisküvisi yerken sıcak süt içerdik. O bebe bisküvilerini Nil çok severdi. Atlas da severdi. Hep kavga ederlerdi hatta. Ben de kendi hakkımı aralarında paylaştırır verirdim sırf sussunlar diye. Ben yemeyeyim ama onların yeter ki gönlü olsun... Buydu belki de kıyamamak. Benim yemem ya da yememem o an hiç önemli değildi. Onların gönlü olsun yeterdi. Didişmesinler yeterdi... Ama şimdi?

Şimdi bu görev Atlas'taydı.

Kapının üç kere vurulmasıyla birlikte irkilerek düşüncelerimden koptum. Ana döndüğümde Eymen'in telaşla kalemi bırakıp yanıma koştuğunu fark ettim. Yeşil gözlerindeki neşe parıltıları kapı sesiyle matlaşmıştı adeta. Bu çocuk duygularını hiç gizleyemiyordu ama doğru olan da buydu ya.

"Tamam!" diye bağırdım kapıya ve Eymen'in elime tutuşturduğu kâğıdı katlayıp cebime attım. Alnından öptüm, saçlarını okşadım şefkatle. "Korkma. Ben gidiyorum ama belki sana abinden mektup getiririm. Bekle beni olur mu?"

Eymen başını uslu bir çocuk gibi sallayıp suskunluğunu koruyunca beklemediğim bir şey oldu ve boynuma sardı küçük kollarını. Başımı onun kısa omuzuna yaslayıp derince nefeslendim. Sıkıca sarıldım o küçük bedene. Onu buradan alıp Cihangir'e götürmek istiyordum. Keşke bir yolu olsaydı. Keşke!

"Abime onu çok sevdiğimi söyle Defne abla. Ben iyiyim. Çok iyiyim. Mektubumda her şeyi yazdım. Koş git!" dedi ve acele bir şekilde yanağımdan öpüp perdenin arkasına saklandı. Saklandığı yere donuk bakışlar attım yalnızca. Umarım bu evde onu dövmüyorlardır... Gerçi yara beresi yoktu ama dövmek fiziksel olmazdı ki. Ruhen eziyet çekiyordu bu çocuk. Abisi ayrı yerde kendisi ayrı yerde.

Eymen kapının arkasındaki kişinin abisi olduğundan habersizdi ve bu canımı daha çok sıkıyordu. Yavaşça yerimden kalkıp çantamla birlikte Eymen'in altın kafesinden çıktım. Gitme vakti gelmişti. Kapıyı araladığımda karşımda Cihangir değil gerçekten de Tufan Akarca vardı ve bu beni silkelemeye yetmişti.

Sorarcasına, "Cihangir?" diye fısıldadığımda Tufan Akarca arkasına dönüp kapıdan uzaklaştı.

Koridordan çıkıp merdivenlerin olduğu antreye geldiğimde Tufan Akarca dirseklerini korumalıklara dayayıp salona baktı. Ne istiyordu benden? Şurada durup karşısında deniz varmış gibi düz salona bakmasına anlam verememiştim çünkü. Klasik burjuva tavırları işte ne olacak?

"Sana bir soru sordum," dedim aksi bir tavırla. Tufan Akarca benden yana dönmeye tenezzül dahi etmedi. Soğuk ve uyuz bir kişiliği vardı adamın.

"Yusuf bugün misafirimiz olacak Defne. Seni eve ben bırakacağım. Dışarıda bekle beni," deyince gülmeden edemedim doğrusu. Bunu yemem mi gerekiyordu şu anda?

"Valla Tufan Bey Amca, benden duymuş olma ama..." Adama birazcık daha yaklaşıp sesimi kıstım. Çok sinirimi bozuyordu Cihangir'in bu kromozom israfı kuzeni. "Cihangir'in sizinle kalacak gözü yok onu söyleyeyim. Kardeşinin bile geldiğinden haberinin olmasını istemedi. Kalacak olsaydı eğer ben değil Cihangir girerdi o odaya. Siz nasıl canisiniz bir fikrim yok ama Cihangir'i almadan gitmem buradan onu da söyleyeyim. Beni eve bırakacak adam değilsiniz siz. Nerede o?" deyip kolundan sarstığımda adam keyifsiz bir şekilde bana dönüp koyu kahverengi gözlerini kıstı.

Tamam, sözlerim ağır gelmiş olabilir ama ne yapayım sevmedim adamı işte. Esirgemiyordum sözlerimi. Cihangir'in canını yaktıkları besbelliydi.

"Diliniz de pabuç kadar Defne Hanım. Burada böyle insanları sevmezler bilesin. Bu ailenin dışındasın, dışında kalacaksı-"

"Ya kes bana masal anlatmayı da..." diyerek sözünü kestim anında. Sıkıcı konuşuyordu gerçekten de. Tufan Akarca hayretle ellerini cebine attığında meydanı boş bulup anında sahiplendim. "Açık olalım birbirimize kuzen müsveddesi. Benim seninle bir ilgim yok. Cihangir benim arkadaşım. Orasıyla da senin bir ilgin yok. Aileniz zaten ilgilendirmiyor beni. Açık olacağız dedik," deyip geriye çıktım biraz. Ela gözlerimi tiksinircesine yüzünde gezdirdim. Biraz Nil'den rol çaldım hatta. Tufan Akarca keyif alır gibi beni dinlemeye devam ediyordu. "Ortada bir anlaşmazlık olduğu kabak gibi meydanda. Sizin Cihangir'i kardeşinden ayırdığınız da belli. O kadar vicdansız insanlarsınız ki size laf da anlatılmaz. Şerefsizin önde gidenisiniz çünkü. Kusura bakmayın. Bu devirde size ancak bu söylenir. Ha son olarak bu aileye girme gibi bir niyetim de yok, para versen yine girmem bulaşmam size ama Cihangir'i de hapsetmenize asla izin vermem. Dediğim gibi Cihangir ile arkadaşım ve benim onunla bir ilişkim var ama sizinle bir ilişkim yok, ileride de olmayacak. Şimdi nerede olduğunu söyleyin. Valla sabaha kadar susmam kafanı si-"

"Tamam tamam..." diyerek teslim oldu Tufan Akarca, çekincemin olmadığını fark ettiği ilk an. Ellerini de şakacı bir tavırla kaldırıp güldüğünde adamdan tek kalemde tiksindim. "Gerçekten iyi laf yapıyorsun, hiçbir sözünü de esirgemiyorsun. Zamane gençleri patavatsız diyorlardı da bu kadarını beklemiyordum doğrusu." Sana derler lan patavatsız diye gevşek herif.

Küçümseyici bir şekilde baştan aşağıya süzdüm. Benimle baş edemeyeceğini bilmesi gerekiyordu.

"Valla ben de geçen zamane gençlerinin daha bilinçli ve saygılı olduğunu bilirdim ama bu kadar gereksiz bir detay olacağınızı kestiremedik. Kusura şeeetme. Cihangir nerede?" dedim biraz daha aksileşerek. O sırada aşağıdan gelen bir sesle Tufan Akarca'yla olan laf dalaşımız yarıldı. Niye ben keyif alıyordum?

"Defne buraya gel!" diye bağırdı Cihangir, hoşnutsuz bir sesle.

Yusufçuk Kuşu'mun sesini duymamla Tufan Akarca'nın yanında bir saniye bile fazladan durmayıp merdivenlerden indim. Cihangir yanına vardığım an yine bileğimden kavrayıp yukarıdan bizi izleyen Tufan Akarca'ya baktı ters ters. Aralarında tek kelime iletişim geçmedi ama birbirlerine gözleriyle lanetler okudular. Bir süre sonra evden birlikte çıkarken dayanamadım ve Tufan Akarca'ya dönüp dil çıkardım ama yaptığımdan anında pişman olarak koşturmaya başladım.

"Defne acele etmesene," diye uyardı Cihangir, onu çekiştirdiğimi anladığında. Ona dönüp arsızca güldüm. Yediğim halttan haberi yoktu.

"Herife dil çıkardım Yusufçuk Kuşu. Bizi öldürmesi muhtemel. O yüzden çabuk olalım da gidelim," dediğimde saatlerdir somurtan Cihangir bir anda gülerek başını eğdi.

Duraksayıp kolumuzu sündürmeyi kestim ve adımlarımızı hizalayarak daha sakin yürümeye başladım. Yusufçuk Kuşu, yanımda birkaç saniye boyunca güldükten sonra arabaya gelince duraksadı. Şoför kapıyı açıp bekleyince şaşırarak etrafıma bakındım. Bir sürü adamın odak noktası biz olmuştuk ve herkes sessizdi.

"Kalbimden vurdun beni Altın Gözlü Hüma Kuşu," dediğinde tüm seslerin bir anda sustuğunu ve yalnızca Cihangir'in sesinin kaldığını hissettim.

Ne? Ne? Ne? Ne? Bir dakika NE?

Aptal aptal gülümsüyordum gözlerindeki ormandan ayrılıp kendi yoluma baktığım sırada. Yusufçuk Kuşu benim çorak kalbime konan bir cankuşuydu ve bu talihsiz hikâyemdeki sayısız dönüm noktamın sıradaki durağıydı. Onu kalbinden vurmayacaktım, kalbine sahip çıkacaktım bir şekilde.

🌈🌈🌈

10 ekim pazartesi

O günün üzerinden beş gün geçmişti. Ekim ayının ikinci haftasındaydık ve zaman su gibi akıyordu. Eymen'i gördüğümü ve onunla tanıştığımı kimseye söylememi istemiyordu Cihangir. Ben nasıl serserilerden Atlas'a bile bahsetmiyorsam o da bu olan şeylerden yengesine ve dayısına bahsetmemi istemiyordu. Ona saygı duymaktan başka çarem yoktu. Beni kıskıvrak yakalamıştı ve kolay kolay bırakmayacağı da barizdi ama bana kalırsa anneme söylemeliydik. Kanun benim yaptığım resimleri silebiliyorsa Cihangir'e de kardeşini vermeliydi. Onun ailesi zaten paramparça olmuş, savrulmuştu. Bari kardeşiyle bir arada olsaydı.

O gün eve geldiğimizde Cihangir'e mektubunu da vermiştim. Okuyup duygulanmıştı eminim ki ama benim yanımda okumamıştı. Videolarımızı da göndermiştim uyumadan önce. Hepsine emojilerle yanıt vermişti ve ayrıca videolar için çok teşekkür etmişti. Hayatım boyunca aldığım en onurlandırıcı ve en gurur verici teşekkürü desem abartmış olmazdım. Mektubu verdiğimdeki gözlerini görmüştüm çünkü. Videoları gördüğünde kim bilir ne kadar mutlu olmuştu. Onu hem mutlu etmiştim hem de yarasını dağlamıştım. Farkındaydım ama özlemini bir şekilde dindirmek elimdeyken neden geri duracaktım ki? Yangına bir damla su taşıma imkânım varken neden geri duracaktım ki?

Serseri grubuna gelecek olursak da... Onlar da beş gündür yoklardı ve bu sayede polis işini biraz daha erteleyebiliyordum. Lakin içimden bir ses, ki o sese epey gıcık oluyordum şu sıralar, bir iş çevirdiklerini fısıldıyordu kulağıma. Yakında kokusunun çıkmasını umuyordum sadece.

Mutfakta ekmek arası bir şeyler atıştırdıktan sonra antreye çıkıp montumu giyindim. Nil Nehri bizden önce çıkmıştı bile evden. Her şey biraz daha normalleşiyordu sanki ama benim alışamadığım şeyler vardı. Bana değişik gelen, beni farklı hissettiren bir şeyler vardı. Yusufçuk Kuşu... Ona her baktığımda, gözlerimiz her kesiştiğinde, her güldüğünde, her sözünde nedense bana o gün söylediği cümle geliyordu aklıma artık. Zihnimin bir duvarı vardı ve sanki Cihangir'in söylediği her şey o duvara kazınıyordu. Kalbinden vurmam meselesiydi silemediğim. O kadar sert kazımıştı ki onu ne zaman görsem, ki yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu artık, bu cümleyi hatırlayıp dalıyordum. Tıpkı şu andaki gibi. Artık onu görmeden de dalıyordum sanırım.

Atlas, "Şşştt, ppişt!" diyerek beni dürtünce boğazıma kadar çektiğim fermuarı biraz indirip yerdeki pörsümüş çantamı aldım. "Sen bu aralar çok sık dalar oldun? Fazla derin, boğulmayasın?" dediğinde anneme dönüp gülümsedim ve öpücük attım. O da aynısını yapınca kapıdan sırayla çıktık.

"Bugün yb günü Atlas," dedim ifadesizce. Atlas bir adım öne çıkıp ayakkabımı giymem için bana izin verince yere oturdum. Gidip karşı dairenin kapısını çalmaya başladığında aynı zamanda bana da laf yetiştiriyordu.

"Yb ne kız?" deyip duvara yaslandığında kafamı kaldırıp onu süzdüm. Bizim okulun kızları şu tipsiz Atlas'ta ne buluyordu acaba? Wang So daha yakışıklıydı.

"Yeni bölüm demek. Moon Lovers'ın altyazılı yeni bölümü var bugün, çok heyecanlı. Akşama kadar nasıl bekleyeceğim? Hatta diğer bölümü yarına kadar nasıl bekleyeceğim Altas? Çevirisinin gelmesi günler sürüyor," dedim gerçek bir endişeyle. Moon Lovers benim için devlet meselesiydi. Bölümler şu sıralar çok heyecanlıydı.

Karşı dairenin kapısı açıldığında önce Çınar çıktı sonra da Yusufçuk Kuşu'mu gördüm. Her zamanki gibi yeni uyanmış, şişmiş gözlerle önünü görmeye çalışıyordu. Artık her halinden anlar olmuştum. Evden çıkmadan hemen beş dakika önce uyanıyordu bence yoksa her seferinde böyle uykusundan yeni uyanmış oğlan çocuğu gibi görünemezdi.

"Defne ders çalış kardeşim. Mart ayında YGS var," dedi Atlas yanıma gelip elini uzatırken. Sanki kardeş değil de baş düşmanım gibi şu lanet sınavı hatırlatmasa olmuyordu. Dudağımın kenarıyla somurtup eline vurdum ve yerden kendim kalktım.

"Babama bağlama Atlas... Sabah sabah çekilmiyorsun."

Bıkkınca mırıldanıp merdivenlere yöneldiğimde Atlas bana nerede hata yapıyorum adlı bakışından gönderdi. Ona aldırış etmedim ve korumalıklardan kayarak zemin kata indim. Ben inene kadar da onlar asansörden çıkmışlardı. Aralarında geçen okulun turnuva muhabbetine dâhil olmayıp yanlarında sessiz sessiz yürümeye başladım. Cebime attığım kulaklıklarımı dolaşık olsalar da çıkarıp çözebildiğim kadarını çözdüm ve kulağıma taktım. Telefonuma girip okula gidene kadar dinlemek için şarkı listeme bakındım. Korece dinlemek yerine Türkçe bir parça buldum.

Geçen yıl sinemada izleyip kızlarla salya sümük ağladığım o filmin şarkısını görünce gülümseyerek parçaya tıkladım. Piyanonun o naif sesi kulaklığımdan beynime işlerken gözlerimi kapatıp aklımda kalan sahneleri canlandırdım.

Unutursam Fısılda filmi beni ağlatan ilk filmdi. Daha öncesinde hiçbir Türk filminde ağlamamıştım ama bu filmin bende çok garip bir yeri olmuştu. Neydi bu filmin içimde kendine edindiği yer? Ayperi'nin hayalleri uğruna kaçması ve bir şarkıcı olması mıydı? Çünkü bazen onun gibi kaçmak istiyordum lakin ben bir film karakteri değildim. Ayperi de zaten film karakterleri gibi şanslı olamamıştı. Onun tek şansı istediği şeyi meslek olarak yapabilmesiydi ama bu uğurda ailesini kaybetmişti, sevdiği adamı da kaybetmişti... Çok acıydı.

Birinin omuzumdan dürtmesiyle irkilerek Unutursam Fısılda evreninden sıyrıldım ve sağıma döndüm. Cihangir biraz daha uykusu açılmış bir halde bana bakarken kulaklığımın tekini çıkardım.

Sabahları kalınlaşan sesiyle, "Ne dinliyorsun?" dediğinde ekranımı açacaktım ki o kulaklığımı alıp hafifçe eğildi ve dinlediğim müziği dinlemeye başladı. O sırada Farah Zeynep'in son nakarat kısmı çaldı.

Sevdim doya doya sevmeyi çok sevdim, ezberledim.

Sevdim kalpte ne var ne yoksa vermeye karar verdim.

Şarkı usulca bittiğinde Cihangir şaşırarak bana döndü ve dolaşık kulaklığı biraz daha çözüp boyunu uzattı aksi halde boynu bükük kalacaktı.

"Farah Zeynep dinler miydin sen?" dediğinde öteki şarkı çalmaya başladı. Şarkıları sırayla indirince yine Farah Zeynep çalmaya başlamıştı.

Gel ya da git böyle yapma.

Sensiz kalbimde sızı var.

Son nefese kadar değilse.

Unuttuğun bir sözün var.

Şarkının dramatik müziklerine kapılmadan Cihangir'e cevap verdim.

"Bu film müziği. Unutursam Fısılda filmi. İzledin mi hiç?" dediğimde Cihangir kafasını iki yana salladı ama müziği sevmişti zira ritme ayak uyduruyordu. Bu beni gülümsetirken önüme döndüm. "Çok güzel bir filmdi. İlk çıktığında baya ses getirmişti. Nasıl izlemedin ben de buna şaşırdım."

Cihangir bana döndü müzik sakinleşince. "Bir kere daha izlemek ister misin?" deyince Farah Zeynep nakarat kısmına geçti ve doğru duyup duymadığımdan emin olamadım. Ne diyordu? Birlikte mi film izlemekten bahsediyordu?

"Ben mi?"

Cihangir alay edercesine güldü. "E senden başkası yok burada. Duymuştum filmi ama fırsatım olmadı. Sen bile izlediysen bana eşlik edersin herhalde. Zaten ders de çalışmıyorsun," deyince attığı taşı ziyadesiyle iade ettim ve omzuna sağlam bir güçle geçirdim. Benden kaçamayınca vurduğum yeri ovalamakla yetindi.

"Görürsünüz siz! Ben ileride çoook büyük bir sanatçı olursam siz görürsünüz. Hem de üniversite okumadan olacağım da neyse..." deyip önüme döndüm. Nasıl yapacağımı ben de bilmiyordum çünkü.

Şarkı bitince bu defa Kirli Beyaz Kedi çalmaya başladı. Daha sevimli bir şarkıydı ve filmdeki Ayperi'nin yaşlı halini canlandıran kadın söylüyordu. Onun da sesi çok güzeldi.

Cihangir kulaklığımı kulağına iyice yerleştirip yine dibimde bitti. Okula neredeyse gelmiştik.

"Eee izler miyiz filmi? Bu akşam? İşin yoksa tabii çok değerli sanatçı hanımefendi..." dediğinde gülüşüme engel olamadım. En olmadık anlarda beni güldürmeyi başarıyordu ve bunu seviyordum. Ne derse desin güleceğimi bildiğimden aldırmadım. Cihangir'e dönüp kulaklığımı aldım ve birbirine geçirip cebime tıktım.

"Babam bu akşam nöbette olacak. İşin yoksa bize gel salondaki televizyondan açar izleriz. Ben oraya kaydetmiştim. Ara sıra izlerim hep," dediğimde Cihangir şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırıp hemen indirdi ve ellerini montunun cebine sıkıştırdı. Önümüze döndük ikimiz de.

Sanırım az önce benden hoşlanan çocuğa film izleme teklifi etmiştim. Aman Allah'ım ben ne yapıyorum yahu? Çok heyecanlı. Cihangir'le ilk kez film izleyecektim.

"Tamam anlaştık. Akşam beş gibi filan ayarlarız. Olur mu?"

"Olur, olur..." diye mırıldandım okulun bahçesine girdiğimizde. Utançla yanaklarımın pembeleştiğini hissediyordum ve bunu Cihangir'den saklayamıyordum. Atlaslar nerede diye arkama döndüğümde çoktan Çınar'la birlikte basketbol takımının yanında bittiklerini gördüm. Bir an adımlarımı durdurup Cihangir'e baktım. Benim durmam onu da durdurmuştu.

Neden durduğumu çözmek için yüzüme bakarken çenemle ilerideki ekibi gösterdim. "Sen de basketbol ekibinde değil misin? Neden gitmiyorsun yanlarına?" dediğimde Cihangir isteksiz bir şekilde cıkladı.

"Neden gideyim ki?"

Ters ters yüzüne baktım. Bazen yürümüyor koşuyordu.

"Önemli bir şey konuşuyor olabilirler. Bu okul, sporu önemseyen bir okul Cihangir. Atlas da bu sebeple bu takımda. Okullar arası turnuvalar, şehirlerarası turnuvalar oluyor sene içerisinde. E bunlar önemli şeyler bildiğim kadarıyla."

Keşke dans üzerine de bir şey yapsalardı ama bu okulun varı yoğu basketbolla futboldu.

"Benim sporcu olma gibi bir hayalim yok ki Hüma Kuşu. Onu da nereden çıkardın?" dediği anda işin rengi değişmişti. Ona yetişip çantamın askılarına asıldım.

"Ne olmak istiyorsun peki? Sınav senesindeyiz malum. Doktor filan mı?" dedim sorarcasına. Okula doğru yürümeye başladık aynı anda. İlk kez bunu merak ediyordum.

"Bilmem," dedi derin bir nefesi de beraberinde alarak, "Düşünmedim henüz. Sınava göre karar veririz. Sen?" deyince kurnaz bir gülüşle parmağımı salladım ona.

"Üniversiteli işsiz olmayacağım Yusufçuk Kuşu. Ben bir sanatkâr olacağım," dedim kendi etrafımda semazenler gibi dönmeye başladığımda. Amacım balerin gibi dönmekti elbette ama o an heyecandan becerememiştim. Düşününce bile içim kıpır kıpır oluyordu. Tebeşirle çizdiğim resimlerle sergi açabilseydim keşke. Küçükken bir iki ay kadar gittiğim bale kursunda öğrendiğim parmak ucundaki dönüşü denediğimde bir anda yere düşecek gibi oldum ancak Cihangir son anda yakaladığında kaloriferden tutunarak durabildim.

"Dikkat et sanatkâr kız. Sanatkâr olmadan kafanı gözünü yarmanı istemeyiz tabii," deyip doğrulduğunda sersemleyerek dengemi korudum ve üzerimi düzelttim. Cihangir'in neden her hareketi bana bu kadar etkileyici ve havalı geliyordu ki?

"Her izin bir hikâyesi vardır Yusufçuk Kuşu. İleride hayranlarıma anlatırdım bıraksaydın eğer," deyip güldüm. Utancım bir katman daha artmıştı. Merdivenlere yöneldiğimde Yusufçuk Kuşu da hemen arkamdan geliyordu.

"Kanadın parçalanırsa hemen yanındayım demiştin bir keresinde. Ben de senin yanında değil miyim yani?" dediğini duyunca arkamdan merdivenleri çeşitli dans hareketleri ile çıkmaya son verip ona döndüm. Tam bir şey diyecektim ki dudaklarıma kadar biriken kelimeleri ani bir frenle durdurdum. Ağzımı geri kapatıp geri geri çıkmaya devam ettim ve sadece gülümsedim, omuz da silktim. Susmak da bir cevaptır değil mi? Ben buna sadece susmak istemiş ve bu anı hep hatırlamak istemiştim.

Onu cevapsız bırakmam onda neyi tetiklemişti bilmiyorum ama Cihangir de sade bir şekilde gülümseyip ağır ağır merdivenleri tırmanırken önüme dönüp heyecanla merdivenleri çıkmaya devam ettim. Onunla böyle konuşmayı, sohbet etmeyi zaman geçtikçe daha çok seviyordum. Hiç yorulmuyordum sanki. Ne desem niyetimi ve kalbimin içinde gizlenen şeyleri şıp diye anlıyordu.

Her zamanki gibi sınıfa gireceğim sırada karnımı komple bir ağrı sardı ve yüzümü ekşitmeme sebep oldu. Ani ve sevimsiz bir ağrıydı. Duraksayıp elimi karnıma götürdüm. Regl ağrısı olmadığına emindim. Acaba yediğim bir şey mi dokunmuştu? Şu diyet listesi zaten yeterince sinirimi bozuyordu...

"Girsene sınıfa," dedi arkamdan gelen Cihangir. Kapının kolunu bırakıp ona döndüm. Ağrı yılan gibi sarıyordu bedenimi. Anlam verememiştim.

"Sen geç ben geliyorum," deyip çantamı sırtımdan çıkarıp telaşla ona bıraktım. Cihangir kucağına bıraktığım çantamla kalakalırken ben de hemen çaprazımızdaki kızlar tuvaletine girdim. Sabah sabah kimse yoktu ve epey pisti. Musluğu açıp ellerimi yıkadım ve enseme dokundurdum. Tuvaletim yoktu bundan emindim ama böyle yılan gibi bir ağrı vardı karnımda. Varlığı belli belirsizdi. Bağırsaklarımda bir sindirim sorunu mu vardı acaba?

İyice huylanarak kabine girdim ama o sırada kızlar tuvaletine gülüşerek bir grup kız daldı. Onların kapıyı çarpmasıyla kilitlemediğim kapıyı anında kilitleyip yutkundum. Ahır mıydı canım burası da böyle giriyorlardı? Elim karnımı ovalarken kızların kakara kikiri gülüşerek sohbet etmelerine tanıklık ettim ve bu beni bir tartışmaya sürükledi. O kabinin içinde, o daracık alanda, o lağım kokulu yerde bir insanın siniri bu kadar arka arkaya bozulamazdı ama hayat sanki bir şeyi fark etmemi ister gibi bana orada o kızları dinletmişti...

🌈🌈🌈

Yusuf Cihangir Fayas

Defne'nin olduğu tarafa bakıp duruyordum deminden beri. Çantasında neredeyse hiçbir şey taşımıyordu. Genelde kitapları sıranın altında duruyordu. Evden defter getirip duruyordu. Derslerini o kadar önemsemiyordu ki onu bu sistemden uzaklaştıranın tam olarak ne olduğunu merak ediyordum. Kimse dersi okulu sevmezdi ama Defne'ninki başka bir boyuttu. O kadar nefret ediyordu ki okuldan sadece gidip geliyordu. Eminim ki ailesi okula gitme dese minnetle kabul ederdi ama zorunlu eğitimi bitirmeye çabalıyordu. Sınıf başkanı gelip plastik kutuyla telefonlarımızı toplamaya başladığında kutunun içine telefonumu bıraktım.

"Defne'nin telefonu da oradaysa verir misin? Eğer yakalanırsa hoca beni azarlar," dedi İlknur.

Defne'nin telefonu çantasına koymadığına emindim çünkü yolda gelirken müzik dinlemiştik ve telefonuyla kulaklığını montunun cebine koymuştu.

"Defne'nin telefonu Defne'de. O da lavabodaydı ama hala gelmedi," dedim kapıdan koridora bakmaya çalışarak.

İlknur cevabımdan ötürü uzunca oflayarak arkasını döndüğünde sınıfın kapısı çarpıldı. Herkes bu sesle sessizleşince hoca geldi sananlar ayaklandı ama gördüğümüz kişi Defne'den başkası değildi. Sıraya bir gelişi vardı öfkeden kudurmuş, kırmızı gören boğalar gibi yardırıyordu. Hızla ayaklarımı toparladığımda müsaade istemeden bodoslama köşesine daldı ve suratıma, daha doğrusu kimsenin suratına bakmadan kafasını sıraya gömdü.

Bir sorun vardı kesin.

Ülkü, Defne'nin o halini görünce bir anda, "Ne oldu lan benim bebeğime?" diye kükredi. Sesi tüm sınıfı kapladığında herkes ya omuz silkiyor ya da ağızlarının içinden bir şeyler geveliyordu. Sınıfa bakmak yerine Defne'nin omuzuna dokundum hafifçe. Onu bu kadar öfkelendiren şey beni de germişti istemsizce. Nil'le mi denk gelmişlerdi acaba? Yoksa Nil ona yine saçma sapan şeyler mi söylemişti?

Onu bir nebze olsun güldürebilmek umuduyla, "Öfkeli kuş iyi misin sen?" diye fısıldadım fakat Çetin beni dürttü. Kafamı kaldırıp ona baktım.

"Kuştan ziyade kızgın bir Ayçiçek yağına dönmüş. Bence altını kapatıp bekle sonra çözülür," dedi kısık bir sesle lakin Defne tepesindeki bu konuşmayı elbette duyuyordu. Beril'e döndüğümde üzgün bir ifadeyle Defne'ye bakıyordu. Tepesinde dikilen Ümit ise daha çok olayı anlamlandırmak ister gibiydi.

Ümit zevzek zevzek, "Nil'le mi dalaştın kız gene?" dediğinde Beril ile aynı anda ofladık. Bunu nasıl denk getirdik anlamasam da Ümit irkilerek bize baktı. "Bir şey demedim. Keyfi yerine gelirdi belki... Hani hep..."

Beril öğrenci zilinin çalmasıyla Ümit'in elini tutup salladı. "Sevgilim, ders zili çaldı hadi... Defne sana sıçramasın şimdi. Ciddi gibi duruyor," dediğinde Ümit kafasını sallayıp Beril'e telefon işareti yaptı. Beril ona göz kırparken ben yine Defne'ye döndüm ama delicesine bacaklarını sallamaktan başka bir şey yapmıyordu. Tuvalette ne yaşamış olabilirdi ki bu kız?

Sınıfa hocanın girmesiyle ayağa kalkıp günaydın seremonisini gerçekleştirdik. Defne yerinden kıpırdamadı bile. Yoklama alınırken hafifçe elini kaldırıp geri indirerek varlığını belli etti. Hocalar bu duruma alışmış olmalı ki ses çıkarmıyorlardı. Ders edebiyattı. Benim uyku saatim olduğundan kafamı sıraya koyup dizime de defter aldım bir tane. Küçük bir sayfa yırtıp Defne'ye bir not yazdım.

"Lavaboda bir ceset var mı?"

Notu yazıp onun dizine bıraktığımda bacağını titretmeyi kesip notla bakıştı. Sonra sıranın altına ittirip iyice içine sindi. Çatık kaşlarımla ona bakmayı sürdürdüm. Bir şeyler yine ters gidiyordu ve Defne saklama konusunda uzmandı. Söylemek istemediği şeyleri sır gibi sakladığını biliyordum artık ve o istemedikçe öğrenemeyeceğimi de biliyordum.

🌈🌈🌈

İlk ders bittiğinde Defne kafasını sıradan asla kaldırmamıştı. Hoca sınıfı terk ettiğinde ise Çetin, Beril ve Ülkü bizim sıraya dönmüştü. Sınıf kendi halinde takılırken bu kez sınıfa Meriç girdi tıpkı Defne gibi. Büyük adımlarla sıranın orada durduğunda sadece bir lavabo esnasında ne yaşanmış olabilir onu düşünüyordum. Bu durum iyice sinirlerimle oynuyordu artık.

"Defne konuşmamız lazım. Kalk," dedi sıkıntılı bir sesle.

"Ne oluyor?" diye sordum Meriç'e doğru kafamı kaldırarak. Defne de usulca kafasını kaldırdığında yüzündeki uykulu kızarıklığı fark ettim. Baya baya ders boyu uyumuştu.

Meriç bir bana bir Defne'ye bakarak, "Defne anlatmadı mı?" dedi. Meriç'in sorusuyla hepimiz Meriç'le bakıştık. O da şaşkınca bize baktı ancak o esnada Defne'nin sesini duydum.

"Ne kadar büyük bir salak olduğumu anlatmadım elbette ama beni azarlamanı da dinlemek istemiyorum. Kabul, benim salaklığımdı. İnanarak o salaklığı da ben yaptım ama ben buyum Meriç. Safın önde gideni. Ben sadece herkesin iyi bir tarafı olduğuna inanmak istiyorum o kadar ve sen buna ne dersen de benim içimdeki bu düşünceyi koparamazsın," diye kendini açıklamaya çalıştı Defne lakin bunu neden yaptığını bir türlü anlayamıyordum. Sesi fazlasıyla ağlamaklı ve sancılı çıkarken merakım artık önüne geçemeyeceğim boyutta artmıştı.

"Gençler ne oluyoruz ya? Ankastrem tuttu yemin ederim. Birisi ne oluyorsa açıklasın derhal!" diye çıkıştı Çetin. Yaptığı espriye gülen tek kişi Ülkü olmuştu. Defne ise yüzünü sıvazlayıp arkasına yaslandığında Meriç girdi lafa.

"Reyhan... Şu geçen özür dilettirmek için getirdiğim kızın lavaboda söylediklerini duymuş ve Allah'tan ses kaydı almış da büyük bir fırtınanın önüne geçebilmiş," diye özetleyince Defne'ye çevirdim başımı. Kavga etmiş gibi bir hali yoktu ama dağılmış bir ruh hali vardı. Elimi uzatsam tutmazdı, konuşalım desem konuşmazdı ama çok iyi içine atardı.

"Ne demiş o kaşar?" diye atıldı Ülkü. Herkes söylediği lafla ona döndüğünde dikkatleri üzerine toplamanın verdiği sıkıntıyla somurtarak omuz silkti. "Ne var be? Ben o kızı başından beri sevmiyordum ki. Söyleyin hele derdi neymiş?"

Defne kafasını çevirip Meriç'e baktı ve saniyeler içinde gözlerimiz buluştu. "Onunla ilgili. Benlik bir şey yok," deyip kestirip attı. Herkes bu defa Meriç'e dönünce isyan edeceklerini anlamıştım.

"Bakın gençler, karnım ağrıdı yeterince! Ne olduğunu açık açık söyler misiniz artık? O gün de bir şey anlatmadınız zaten! Bu kız kim ya? Reyhan mıdır nedir? Derdi ne?" diye çıkıştı Beril tahammülü kalmamış bir halde. O sırada sınıfın tavanında Defne'ye doğru uçan basketbol topunu fark edince bir anda masadan kalkıp topu havada yakaladım.

Ne olduğunu ben bile anlamamıştım ama top parmaklarımın arasındaydı. Meriç dahi irkilerek arkasından gelen topa döndüğünde kıstığım gözlerimi sınıfın girişine çevirdim. Hayvan gibi top atan Atilla'dan başkası değildi. Arkasından Atlas, Erdem ve Recep geliyordu. Gözlerimi kısmış kasıla kasıla yürüyüşünü seyrettim. Etzel filan sanıyordu herhalde kendini ama o havasını bir gün çok kötü söndürecektim.

"Kastınız mı var oğlum sizin?" dedim topu geri bir kuvvetle fırlatırken. Sesim yeterince sağlam çıkınca sınıfta var olan ufak uğultu da son bulmuştu ve ortam gerim gerim gerilmişti.

Basketbol topu ağır bir toptu. Birine çarparsa etini ezerdi adamın, belki burnunu bile kırabilirdi ve ben bu fütursuzca atışın kimden çıktığını biliyordum. Takım kaptanımız Atilla'dandı zira voleybol sahasında da topu Defne'ye fırlatan oydu. Son anda görüp engellemiştim ama bu iki etmişti. Üçüncüde ağız burun dalacaktım herife.

Attığım basketbol topunu havada yakalayan Atilla saçlarını geriye yatırıp spor salonlarında yaptığı vücudunu gerdi.

"Tamam şampiyon, gerilme bu kadar. Tutacağını bildiğimden attım öyle. No problem," dediğinde Atilla'dan biraz daha tiksindiğimi hissettim. Çok gevşek konuşuyordu bu çocuk. En başından beri bu çocuktan gram haz etmemiştim, haz etmemeye de devam ediyordum.

"Defne'ye attın oğlum bana değil. Hangi sırada oturduğumu çok iyi biliyorsun. Ona göre at. Hedefi tutturamıyorsan da hiç atma Atilla, kaptan," dedim lafımı esirgemeden. Avuç içlerim kaşınıyordu Atilla'ya vurmak için. Çok değildi, bundan belki de aylar öncesinde ben öfkemi kontrol edemeyen yaralı biriydim. Şimdi o yaraları usul usul sararken, öfkemi az da olsa kontrol altına almayı başarabiliyorken Atilla sınırlarını çok zorluyordu. Ortalık yeni bir gerilime gebe kalınca Meriç çareyi hafifçe öksürmekte buldu.

"Tamam abi, gerilmeyelim daha fazla. Otur otur," dedi omuzlarımdan tutup yerime oturtmaya çalışırken. Çok diretmeyip yerime sindiğimde Atlas arkadan Atilla'ya çatık kaşlarla bakıyordu. Tüm sınıf da Atilla'nın ne diyeceğini bekliyordu.

Sözlerimi sindirmekle uğraşan Atilla gevşek bir şekilde gülüp birkaç adım yaklaştı. "Ne demek istiyorsun Yusufçuk Kuşu? Daha açık konuşsana," dediği sırada Atilla'nın ağzını burnunu dağıtmak için ayağa kalkmıştım ki Defne, sırada duran kitabımla sıraya vurdu ve sınıfta büyük bir ses yankılandı. Meriç omuzlarımdan tutarak araya girdi hızlıca.

"Tamam Cihangir... Saçmalıyor işte. Sakin kal," dedi Meriç, hayret edilesi bir sakinlikle. Derin bir nefes alıp Meriç'in ellerini omuzlarımdan çektim. Bu iki etmişti. Üçüncüde affetmeyecektim.

"Ne dedin sen az önce?" diye sordu Defne, ondan beklemediğim bir sakinlikle. Atilla alayla gülüp Defne'ye baktı ama içimden bir ses gözlerini oysam daha iyi olur diyordu.

"Yusufçuk Kuşu'na mı?" dedi kaşlarıyla beni işaret ederek. Tam ek olarak bir şeyler daha diyecekti ki Defne tok bir sesle lafı ağzına tıktı.

"Aynen Atilla. Benim Yusufçuk Kuşum?" dediğinde sınıftaki ben dâhil herkese kal geldi. Benim Yusufçuk Kuşum mu demişti Defne?

"Sen ona böyle seslenemezsin, yerini bil. Bu lakabı ağzına bile alamazsın anladın mı?" dedi tiksinircesine. Gözlerimi kırpıştırarak ona bakıyordum ama Defne bütün odağıyla Atilla'ya bakıyordu. Tahammülü kalmamış halde, "Onun adı neyse öyle seslen bitti gitti!" diye bağırıp önüne döndüğünde derin bir nefes aldım. Sanırım tek sinirlenen ben değildim.

Tüm gözler bana dönünce içlerinden bir tek Meriç sırıtıyordu. Defne bu tavırlarıyla artık tüm gözleri üzerimize sabitlemişti. Yutkunarak göğüs kafesimde deliren kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Defne korumacı bir kızdı. Eminim kim olursa olsun böyle derdi. Bana özel olmadığını kendime tekrar etsem de içimde barınan o serseri genç kalbimden dürtüyordu beni. Kanayan yaramın yerinde azar azar hafiflemeler hissediyordum Defne'ye baktıkça ve bu her seferinde ilk seferimmiş gibi beni hayrete düşürüyordu.

Atilla ortada dönen muhabbetten ziyadesiyle rahatsızlık duymuş bir halde, "Ne oluyor size ya?" dedi. Etrafında döndü ve gözleri yine bizde kaldı. "Sevgili misiniz yoksa siz? Ha?" Şımarık bir bakışla arkasında kalan ve ona öfkeyle bakan Atlas'a döndü. Bizi işaret etti topu yerde sektirerek. "Atlas? Ne diyorsun? Bence en yakın arkadaşın kız kardeşinle..." Göz kırptığında damarım seğirdi sanki. Ne saçmalıyordu bu? "Fan fin fon canım işte, anla sen... Yürütmüş bildiğin. İnanmıyorum..."

Yumruğumu sıktığım anda yine araya giren Defne olmuştu.

"Atilla senin sorunun ne biliyor musun? Herkesin hayatına o ucu boktan çıkmayan burnunu sokman. Defol git lan ayağımın altından. Benim hayatım seni kıyısından köşesinden dahi ilgilendirmez. Ayrıca dersimiz edebiyat istersen kal çünkü berbat betimleme yeteneklerin var. Fan fin fon ne be? Geri zekâlı, salak!" diyerek alaya aldı.

Atilla, Defne'ye karşı dalıp gittiğinde gevşek yüzüne bir tane yumruk atmak için öne atılmıştım ki Meriç beni son anda tutup geriye ittirdi ve kulağıma doğru fısıldadı.

"Kardeşim, Defne kavga etmeni önlemek için şu anda deli gibi çabalıyor. Çabasını boşa çıkarma, hadi. Zil çaldı zaten. Bu iti ben alırım," deyip omuzlarımdan hafifçe ittirdi ve hızlıca arkasına dönüp aniden Atilla'yı kedi yavrusuymuş gibi ensesinden kavradı.

Atilla, Meriç'in elinin altından kurtulmaya çabalarken Meriç oralı olmadan Atilla itini adeta sürercesine sınıftan çıkardı. Gürültüleri koridorda kaybolduğunda Atlas göz ucuyla bana baktı ve hiçbir şey söylemeden sınıftan çıktı gitti. Hoca da apar topar sınıfa girdiğinde tüm sınıf ayağa kalktı. Herkesin üzerinde, en çok da benim üzerimde büyük bir gerginlik vardı artık. Gözlerimi kapatıp açsam da sakinleşmek öyle kolay gerçekleşmiyordu.

"Oturun çocuklar!"

Hocanın talimatıyla yerimize oturduk. Defne'den yana bakamamamın sebebi neydi bilmiyorum ama Meriç'in sözlerinden sonra üzerime bir serinlik çarşafı serilmişti sanki. İstemsizce gülümsediğimde hocanın bağırtısıyla kendime geldim.

"Yusuf, neye gülüyorsun oğlum? Söyle biz de gülelim!"

Hocanın sorusu beynimde anlamsız harflere dönüşüp yankı yaptığında tüm sınıfın odağı olduğumu hissettim. Başımı çevirip Defne'ye baktım ve tekrar hocaya döndüm.

"Yasak mı hocam?" diye atıldı Defne. Aksiliği hala üzerindeydi. Tekrar ona döndüm hızla.

"Yasak değil elbette ancak derse geçiyoruz gençler. Toparlansanız iyi edersiniz," dedi hoca da hiç bozuntuya vermeden.

"Kahkaha atmadı zaten..." diye fısıldadı Defne kendi içinden. Hoca olayın üzerinde çok durmayıp dersi kaldığı yerden anlatmaya devam edince Defne gerinerek kafasını kollarının arasına gömdü ve uyumaya devam etti. Aksi kuş bugün epey zorlayacaktı milleti.

🌈🌈🌈

Öğlen arasına girdiğimizde herkes düşmana karşı hücum eden yeniçeri misali kantine koşturmaya başladı. Çetin futbol için gelen arkadaşlarıyla sınıfı terk etti. Ülkü de onun sırasına yerleşti ve Beril'le birlikte Defne'ye döndüler.

"Eeee?" dedi Beril, Defne'ye gözlerini kıparak bakarken, "Dans etmeyecek miyiz? Normalde öğlen aralarını kaçırmazdın." Defne'ye baktım göz ucuyla. Harbiden bir gariplik vardı bu kızda. Dans etmeyi her şeyden çok seven kız bir saatlik öğle arasında hala sırada uyukluyordu.

Ülkü de iç çekip Defne'ye eğildi. "Sabah ne oldu bilmem ama bu kadar abartılacak bir şey değildir bence. Defne?" dedi yumuşak bir sesle. Ülkü merakla Defne'nin saçlarına dokunduğunda Defne derin bir nefes alarak doğruldu.

Yüzü kıpkırmızı kesilmişti ve mutsuz bir halde somurtuyordu. Kaşlarımı çatarak yüzünü taradım hızlıca. Terlemişti ama montunu çıkarmıştı ve sınıf da aşırı sıcak sayılmazdı. Pencereler zaten açıktı ve içerisi esiyordu.

Bozuk bir sesle karnını ovaladı. "Ya şu diyet midemi bozdu iyice. Dans edemeyeceğim sanırım," diyerek ayaklandı ve beni de ezerek sınıftan dışarı koşmaya başladı. Arkasından öylece bakakaldım. Neyi vardı bunun bugün? Çok keyifsizdi. Hâlbuki sabah okula gelirken yolda bir şeyi yoktu.

Beril, "Ben bakarım," diyerek yerinden fırladığında Ülkü de bana döndü usulca.

"Merak etme, yemek yemekle arası hiçbir zaman iyi değildi zaten. Böyle şeyler yaşanır," deyince Ülkü'ye çevirdim kafamı ve sessizce başımı salladım. Bir tek bana garip geliyordu demek ki.

Önümde tarih dersinde kalma olan ders kitabını kapattım hızlıca. Huzursuz bir şekilde masaya baktım. Epeyce dağınıktı. Defne ders dinlememesine rağmen yine her yeri dağıtmıştı ve dediğini yapan birisiydi. Gerçekten de inanılmaz dağınıktı ama onun eşyalarına dokunmamı istemiyordu bu yüzden sadece kendi eşyalarımı toparlayıp camdan dışarı baktım göz ucuyla. Kantin boşalırsa bitki çayı alabilirdim ona. Biraz daha beklemeliydim.

"Yusuf?"

Ülkü'nün seslenmesiyle birlikte tekrar ona döndüm. Sınıfta sadece o ve ben kalmıştık.

"Efendim?" dediğimde çantasından uzanıp bir kart çıkardı ve önüme bıraktı.

"Bizim her ay toplanıp dertleştiğimiz ya da sadece öylesine vakit geçirdiğimiz bir günümüz var. Ayda bir yaparız ve ne olursa olsun herkesin gelmesini isteriz. Beril, Ümit, Çetin, Ramiz, Atlas, Erdem, Kerim, Recep, Meriç, Eda, İkra ve Çınar toplanırız genelde. Her ay mutlaka ve o gün bugün. Ekim ayı toplantımız burada olacak," dediğinde uzattığı kartı alıp üzerinde yazan mekâna baktım.

Lezzet Bahçesi adında bir kafeydi. Üzerinde sipariş numaraları filan yazıyordu. Kafamı kaldırıp yine Ülkü'ye baktım şaşırarak. Bu güzel bir fikirdi aslında.

"Gelmemi mi istiyorsun?" diye sorduğumda Ülkü manidar bir gülümseme ile başını salladı ve sıraya dirseğini yasladı.

"Yani... Sana iş olsun diye bahsetmedim bu aktiviteden. Artık sen de bizim tayfadansın. Bugün bunu daha iyi anladım. Gelirsen seviniriz. Defne de geliyor. Zaten bunu da Defne uydurdu. Yoksa biz düşünmedik. Ha bu arada benim iş yerim burası. Okul çıkışı yarı zamanlı çalışıyorum burada. Sahibi tanıyor bizi," deyip tebessüm etti. Kartı cüzdanımın içine yerleştirdim usulca. Bu güzel fikrin Defne'den çıkması da ayrı bir ironiydi. Yüzümde istemsizce hayran bir tebessüm oluştu. Defne düşündüğünden daha ince düşünüyordu bazı şeyleri.

"Eyvallah da... Tayfanız olduğundan şüpheliydim. Demek ki gerçek bir çetesiniz," dedim sakince gülerek. Bu lafıma Ülkü de güldü ve yüzüne gelen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı.

"Valla çete liderlerimiz Defne ve Meriç. O konuda sonuna kadar haklısın ama hepimiz ayrı dünyalarda yaşayan insanlarız. Hepimizin dertleri çok farklı, yaşadıkları çok farklı. Buradaki tek ortak nokta ne biliyor musun?"

"Ne?" dedim başımı sallayarak.

"Bizi bizden başka dinleyenin olmaması. Bizim yaşımızdaki insanların dertleri yok sanıyorlar ama çok yanılıyorlar. Bizi dinlemedikleri için de Defne biz birbirimizi dinleyelim içimize atıp büyütmeyelim, dedi."

Bu neredeyse beni güldürecekti. Defne gerçek ön görülmez bir kızdı.

"Defne mi dedi bunu?" diye sordum gözlerimi iyice kısarak. Ülkü ifademe bakıp badem gözlerini devirdi.

"Defnelik bir şey değil ama evet, o söyledi. Öyle işte. Seni de bekleriz. Defne'yi de al getir bugün. Huysuzluk yapıp ben katılmıyorum demesin," diyerek yerinden kalktığında sınıfın kapısı açıldı. Beril ve Defne içeriye girdiğinde Defne'nin rengi solmuştu. Bütün dikkatim bu yüzden saniyeler içinde dağılmıştı.

Beril arkasından yürürken, "Kustu," dedi sadece.

"Sabah sabah yumurta yedirdiler çünkü..." diye sızlandı Defne elini ağzına bastırırken. Ayağa kalkıp ona yer verdim. Sıraya geçti ve köşesine oturup başını koluna yasladı. Yeşile dönüştüğünden haberi yoktu arsız belanın.

"İzin alıp eve gitsen daha iyi olacak Defne," dedi Beril sıkıntıyla, "Atlas'a haber verelim mi?"

Defne bir kat daha huysuzlanarak elini gelişigüzel savurdu. "Ya gerek yok o kadarına. Şurada üç ders kaldı zaten, dayanırım. Hem kusunca iyi geldi. Valla. Midem boşaldı rahatladım." Yüzünü çevirip diğer tarafa döndüğünde Beril omuzuma dokundu. Ona baktığımda dudaklarını oynatarak, "Ne yapalım?" diye sordu.

"Ben ilgilenirim," dedim sessizce. Defne huysuz çocuklar gibi sızlanınca Beril'e kafa sallamakla yetindim. Ülkü, Beril'i kolundan tutup ayağa kaldırdı.

"Gel biz bitki çayı alalım Defne'ye. Yusuf sen bir şey ister misin kantinden?"

"Yok, sağ ol Ülkü," dediğimde ikisi de sınıftan çıkıp kapıyı kapattılar. Onlar da çıkınca Defne'ye döndüm hızla. "Biz birbirimizi dinleyelim, içimize atıp büyütmeyelim demek de tam senlik biliyor musun Hüma Kuşu?" dedim dikkatini dağıtmak için. Defne yerinden doğrulup kafasını duvara dayadı ama camdan dışarı bakmaya başladı. Alnında biriken ter damlacıkları kendini çok iyi belli etmeye başlamıştı. Gerçekten rahatladığına inancım kalmamıştı artık. Hala biraz ağrısı var gibi duruyordu.

"Ne diyorsun ya? Anlamadım," diye sızlandı somurtarak. Elini başına götürdüğünde elimin tersiyle alnına dokundum. Elini yavaşça indirip karnına bastırdı.

"Karnın mı ağrıyor senin?"

Kafasını salladı belli belirsiz. Dudakları kurumuş, çatlamıştı.

"Üşüttüm galiba. Ondandır. Babama söyleyeceğim akşam ilaç ayarlar bana." Gözlerini yumdu ve yüzüne gelen saçlarını çekti. Endişeyle surat ifadesini takip ettim. Yüzünü ara sıra buruşturup durmasından belliydi karnındaki ya da midesindeki ağrı.

"Ateşin var gibi Hüma Kuşu. İyi değilsin. Gerçekten," dedim huysuz bir ifadeyle. Defne, endişeli sözlerimden sonra benden yana döndü ve alayla güldü.

"İdare ederim Yusufçuk Kuşu. Diyet listem yoğun sadece..." diye mırıldandı. Bunun diyet listesiyle de bir alakası yok gibiydi. Kusan insan rahatlardı evet ama hiç rahatlamamış gibi bir hali vardı. Acaba zehirlenmiş miydi?

"Kuşum?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Defne neyi ima ettiğimi anlayınca yüzünü anında çevirip omuz silkti çocuklar gibi.

"Atilla'yı sevmiyorum sadece." Yine huysuzluğuna sığınmıştı. Dudaklarımı ıslattım ve kafamı salladım. Yemedim. Yiyesim yoktu.

"Bu kadar mı sadece?" dedim tek kaşım kendiliğinden kavislenirken. Kaçmak için harcadığı çabası bile hoşuma gidiyor, tüm ilgimi ona vermeme sebep oluyordu.

"Ne kadar olsun istersin Yusufçuk Kuşu? Kanadın daha fazlasını taşır mı?" dediğinde ağzımdan kaçan gülmeye engel olamadım.

"Daha fazlası var yani?" Keyfim katlanarak artıyordu. Defne usulca benden yana döndü ve garip garip ela gözlerini üzerime dikti.

"Laf ebesi mi oldun başıma acaba Yusuf Cihangir Fayas?" deyince keyifle omuz silktim. Onunla böyle dalaşmak inanılmaz hoşuma gitmeye başlamıştı.

"Ağzından çıkacak tek laf için bekliyorum burada."

Defne o şaşkın ifadesiyle bana bakakalınca içimde patlayan havai fişeklerden bihaberdi tabii. Bir kız bu kadar tatlı ve sevimli bakamazdı. Hayır, bu olamazdı. Ne zaman onu böyle şaşırtıp iki kelimeyi bir araya getiremeyecek hale getirsem o ela gözleri irice açılıyor ama tüm renkleri dağılıyordu ve içinden verecek bir cevap arıyordu. Amacım onu rahatsız etmek değildi lakin onu böyle açık sözlülüğümle şaşırtmak delicesine hoşuma gidiyordu. Ve Defne Hüma Sungur buna her seferinde düşüyordu.

"Abartıyorsun," diyerek kafasını sıraya gömdü deve kuşu gibi. Tek farkla. Korktuğu için değil de utandığı içindi sanki.

Ona tepeden öylece bakıp kafamı iki yana salladım. Ah bu kız dünyadan habersizdi ya da böyle habersiz olmak hoşuna gidiyordu. Dalgalı buklelerine ne kadar dokunmak istesem de kollarımı üfleyerek birbirine kenetledim.

"Abartmıyorum. Gerçekleri söylüyorum. Günün birinde söylemediğime pişman olmak istemiyorum. Seni zorlamak değil maksadım. Hislerim benim hislerim zaten, seni pek de alakadar etmiyor Hüma Kuşu. Ne yaşıyorsam ben yaşıyorum..." diye saçmaladım.

Fazla mı acımasız bir cümle olmuştu bilmiyorum ama olan buydu, inkâr edemezdim. Defne benim hoşlandığım kızdı, ilgimi çeken kızdı, beni anlayan bir insandı, sürekli sohbet etmek istediğim o insandı ve bu hisleri ondan sakınmayacaktım. Ölüm denen gerçeği en gerçek haliyle yaşamıştım çünkü. Her an her şey son bulabilirdi ve ben bir kişiyi daha onu sevdiğimi söyleyemeden kaybedemezdim.

"Ben çok utanıyorum susar mısın acaba?" dedi boğuk bir sesle. Bu beni güldürünce onun dalgalı saçlarına baktım yine.

"Sözlerim mi utandırıyor seni? Ama kusura bakma ben açık sözlüyüm."

"Onu anladık zaten ama sık sık söylemesen olmaz mı? Ben... Şey oluyorum biraz." Eliyle bir şeyleri tarif etse de başarısızdı.

"Rahatsız mı ediyorum seni?" dedim aniden. Bu değildi maksadım.

Defne ayağıyla ayağıma vurdu beceriksiz bir şekilde. Yerde titrettiği bacağına kısa bir bakış attığımda kafasını kaldırdı ve yüzüme baktı. Sonra tekrar kafasını hızla kollarına gömüp saklandı. Ne yapacağını şaşırmış haldeydi ama onunla flört etmek başka bir boyuttu.

"Sadece daha önce kimse bu kadar gözümün içine bakmamıştı Cihangir. Rahatsızlık değil ama... Şey... Ben bazen çok utanıyorum, yüzüne bakamayacak gibi oluyorum işte! Çok sık tekrar etme olur mu?" diye bağırdı boğuk boğuk. Dudağımın kenarı kıvrılırken biraz rahatlayarak arkama yaslandım.

"Rahatsızlık veriyor muyum sana?" diye sordum sessizce. Defne bir süre sessiz kaldıktan sonra elini karnına götürüp boğuk bir sesle inledi. Tamamen karnına odaklandığım sırada konuştu.

"Hayır. Rahatsız olmuyorum," derken daha çok can çekişir gibi bir hali vardı ve bu iyiye işaret değildi.

"Bence zil çalmadan sana izin alalım. Seni eve götüreyim ya da babana ulaşalım ne dersin?" dedim kolundan kavrayarak. Defne istemeyerek de olsa kafasını kaldırıp kıpkırmızı olmuş yüzünü bana çevirdi. Elimin tersiyle alnına dokundum yeniden. Ateşi artmış gibiydi sanki. Yüzü alev alevdi.

"Benden neden hoşlanıyorsun ki? Baş belası bir kızım ben," dedi nefes nefese. Sözlerime aldırış etmeyince üfleyerek göz devirdim.

"O kadar sağlıklı gün vardı bunu sormak için ve sen şu anda karın ağrısından geberirken bunu mu merak ediyorsun gerçekten?" diye azarladım elimde olmadan. Defne sertçe yutkunarak kafasını salladı ve gülmeye çabaladı ama dudakları bile çektiği ağrıdan titriyordu.

"Sadece kendime inanacak bir sebep arıyorum diyelim Cihangir. Karın ağrım şiddetli değil idare ediyorum ama senin sözlerin yirmi dört saatlik bir panik atak gibi hissettiriyor. Ne demiştin? Kalbimden vurdun beni demiştin." Nefes nefese başını duvara dayadı ve kıvrandı. Manyaktı kesinlikle. "Allah aşkına edebiyatçı mısın sen? Başka birisi söyleseydi küfrederdim herhalde ama konu sen olunca..." Kasılarak başını eğdi ve kafasını iki yana salladı. "Konu sen olduğunda içimde bir şeyler patlıyor sanki ve ben sebebini bilmiyorum. O patlayan şeylerin adını bilmiyorum ama bazılarına kuş diyorum. Sanki midemde ya da göğüs kafesimde bir kuş ordusu uçuyormuş gibi geliyor. Bu rahatsız etmiyor beni."

Susup derin derin nefes aldı. Manyaktı bu kız, kesinlikle manyak. Çektiği acıdan gözümün önünde kıvranırken ne saçmalıyordu böyle? Daha sonra da betimleyebilirdi içindeki kuşları.

"O patlayan şeyler havai fişek olmasın?" diye sordum bileğinden tutarak.

Defne derin bir soluk daha alıp hafifçe doğruldu ve terini koluna sildi. Rahatlamış gibi bir ifadesi vardı. Ellerini kaloriferin arasına sokuşturup arkasına yaslandı.

"Olabilir. Havai fişek olabilirler. Peki, bu kötü bir şey mi?"

Artık hasta olduğuna emin olduğumda başımı salladım iki yana. Defne'nin zamanlaması mükemmeldi. Dayaklıktı hatta.

"Sanmam. Sen de benden hoşlanıyor olabilir misin Hüma Kuşu?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak. Defne'nin alay etmesini beklesem de yüzünde hiç alay emareleri yoktu.

"Korkuyorum sanırım," dedi kısık bir sesle. Gözlerini bir boşluğa dikmiş gibiydi. Kaşlarımı çattım ona daha dikkatli bakarken. Dudakları iyice kuruyup çatlamıştı ağzından nefes aldığı süre boyunca.

"Neyden korkuyorsun?" diye sorduğumda onun içinde büyüttüğü veya sakladığı dünyasına bir adım daha atmıştım sanki.

"İlla ki bir cevap beklediğini düşünüyorum. Eğer yanlış değilsem benden bir şeyler bekliyorsun Cihangir," dedi sıkıntıyla soluyarak. Elini karnının üzerinde gezdirirken hala şıp şıp terliyordu. "Zamanlamalarımın kötü olduğunu da anladım. Ben bu şeyin bozulmasından korkuyorum. Ben..." Gözlerini yumdu kıvranarak. "Arkadaşlığımızı kaybetmek istemiyorum. Bu şeyin. Kuşların ve havai fişeklerin her şeyi mahvetmesinden korkuyorum. Eğer öyle olursa kalbin kırılır. Be-benim de..."

Sesi titremeye başlayınca, "Ya başlayacağım senin itirafına. Havai fişeklerim öldü Defne! Kalk gidiyoruz izin almaya. Babana haber versinler," diyerek koluna girdiğimde Defne titreyerek elimi ittirdi.

"Babamı arama. Ev," dedi nefes nefese, "Tamam, eve giderim ben. Sadece karın ağrısı Cihangir. Atlas'a mesaj atarım, giderim tek başıma. Dersleri kaçırma," diyerek ayağa kalktı ve eşyalarını toparladı. Köşeye sıkışan montunu elime alıp kendi eşyalarımı da toparladım. Dersler pek umurumda değildi.

"Kendi derslerine bak sen. Ben sayısalcıyım zaten. Yürüyebilir misin?" diye sordum yüzüne eğilerek. Defne halsiz bir şekilde güldü.

"Yürüyemeyecek halde olursam ne yapacaksın? Kucağına mı alacaksın sanki?"

"Hhmm," dedim kafamı sallayarak. Defne baygın gözleriyle daha çok gülerek kapıya doğru yürüdü. Arkasından ben de ilerlediğimde uzayıp giden öğle arasının sessizliğinde idareye kadar indik.

Defne yürüyünce biraz toparlanıp canlanmıştı ama hala halsizdi. Benden tutunarak ilerliyordu ve elbette bir eli sıkı sıkı karnını sarıyordu. Müdüre derdini izah ettiğimde müdür Atlas'a haber etmek istemişti. Defne söylenip dursa da Atlas'ı sınıfından alıp geldim. Üçümüz müdürün odasında bir süre bekledikten sonra Defne tek başına gitme konusunda ısrarcı oldu ve müdür sadece Defne'ye izin kâğıdı verip gönderdi. Birkaç dakikanın sonunda Atlas, ben, Ülkü, Beril ve Ümit'le birlikte ana çıkışa kadar gelmiştik. Defne'nin izin kâğıdını Atlas güvenlikçiye gösterirken Defne kapıdaydı. Hiç hali yoktu artık. Bir de bu halde son üç derse katılmayı umuyordu salak. Ayakta bile zor duruyordu ve tek başına eve kadar gidebilecek mi emin olamıyordum. İçimde bir sıkıntı vardı. Ya yolda düşüp kalırsa? İki büklümdü zaten.

"Kuzum gidip dinlen evde tamam mı?" diyen Beril, Defne'nin yüzünü bir anne edasıyla sıvazlayıp duruyordu sürekli. Defne kırmızı yanaklarıyla biraz daha güzelleşip kalbimdeki boşluğu doldururken uzaktan izledim onu.

"Sensiz dans etmem korkma," deyip şakaya vurdu Defne.

Beril hafifçe onun omuzuna vurduğunda güvenlik gelip demir kapıyı açtı. Okulun caddesindeki sessizlik beni istemsiz bir tedirginliğe sürüklediğinde aklıma gelen ilk şey serserilerin varlığı oldu. Bunu nasıl unutmuştum ben? Ya yolda Defne'yi tek görüp sıkıştırırlarsa?

"Defne eve varınca ara bak!" diye bağırdı Atlas, arkasından.

"Tamam!" diye bağırdı Defne de demir kapıdan çıkarken.

Kapı kapanmadan hemen önce içimdeki kötü hislerin peşinden giderek kapıyı yakaladım. Güvenlikçi şaşırırken ben hızlıca kapıdan sıvıştım. Etrafı kontrol etmem gerekiyordu yoksa içim rahat etmeyecekti.

"Koçum sizin çıkış yasak!" diye bağırdı güvenlikçi.

"Abi tamam! Geleceğim şimdi," diyerek Defne'nin kolundan tuttum. Defne gözlerini kırpıştırarak yüzüme baktı.

"Ne yapıyorsun Cihangir?" dedi kuru bir sesle. Benimle hiç uğraşamayacak gibiydi tavrı ama benim derdim başkaydı. Etrafa göz atsam da kimseyi görememiştim. Ya eve kadar takip edilirse?

Defne'ye döndüm tamamen ve feri sönen elalarına baktım. Çocukça gelecekti ama onu bırakmak istemiyordum. "Bak hızlıca eve git. Oyalanma dışarıda filan tamam mı? Eve gidince de Atlas'ın dediği gibi ara, mesaj filan at."

Defne o an neyi kastettiğimi anlayınca yüzü tedirginlikle boyandı. Etrafına bakındı korkuyla. Dudaklarını birbirine bastırdı endişeyle. Onu tuttuğum gibi o da benim kollarımdan tuttu. Böyle olunca hiç bırakasım gelmedi.

"Değillerdir. Yoklardır herhalde."

"Bak korkuyorsan seninle gelirim. Siktir et okulu," diyerek kolundan tutup ilerlemek istediğimde Defne gözlerini irice açtı ve dudaklarını birbirine bastırdı.

"Niye küfür ediyorsun ya? Tamam, ben giderim tek başıma. Hem okul çıkışı değil. Beklemiyorlardır burada. Hadi gir içeri. Adam kızıyor," deyip beni ittirdiğinde hiç istemeyerek de olsa birkaç adım geriye gittim ama içimi rahatsız edip duran o sinsi his derinleştikçe derinleşiyordu. Okula girsem bir dert girmesem bir dertti.

"İçime sinmiyor yemin ederim..." diye mırıldandığımda Defne karşıdan karşıya geçip ha bire bana eliyle git git yapıyordu. Etrafı bir kere daha üstünkörü kolaçan edip geri geri giderken ağacın arkasındaki hareketlilikle gözlerim orada takılı kaldı. Geri geri giden adımlarım orada durdu ve bu kez hızlı bir şekilde koşmaya başladım. İçimdeki sıkıntı o an patlak gösterdi.

Ağacın arkasında bekleyen birisi elindeki şişeyi atıp cebinden çıkardığı bıçakla Defne'ye arkasından koşmaya başladığında ben daha da hızlandım. Ne olacağı umurumda bile değildi, tek derdim o bıçağın Defne'ye saplanmamasıydı.

"Defne!" diye bağırdım fark etmesi için.

Defne irkilerek bana döndüğünde koştuğumu görünce sersemlemiş bir halde kalakaldı. Aklımda ne var ne yok silinmişti sanki. Tek derdim kaybetmemekti. Tek derdim onun canının yanmamasıydı. Tek derdim onu kurtarmaktı. Kimine göre aptallıktı belki de yaptığım fakat hayatta bir kere de olsa çok sevdiği birini toprağa emanet edenler beni anlıyorlardı. Ben çok sevdiğim birini daha toprağa veremezdim. Defne'ye doğru koşan bedeni ittirdiğimde Defne tam arkamda kalmıştı. Attığı çığlığı tüm mahallede yankılanırken yere düşen genç hırsla doğruldu ve bana doğru koşmaya başladı. Atlas'ın da koştuğunu görmüştüm o hengâmede ama yetişememişti. Bana doğru ipini koparan gencin omuzlarından ittirsem de bir acı karnıma saplanmıştı. Anlık olarak nefesim kesildiğinde yutkunamadım da.

Bana bıçak saplayan gence baktığımda gözlerindeki hırsla gülümsüyordu. Bundan zevk alır gibi bir hali vardı. Bıçağı karnımdan fütursuzca çektiğinde içimde bir şeyler kopup gitti ve keskin bir acı bacaklarımdan aşağıya kadar yayıldı. Bana bıçak saplayan genç kıvrak hareketlerle koşarak uzaklaşırken her şey bulanıklaşıp netleşmeye başladı. Bedenimin verdiği tepkiler bana ait değildi sanki. Tek hissettiğim saf bir acıydı.

"Ci-Cihangir?" diyen titrek bir kuşun sesini duydum arkamdan. Sanki soğukta titrer gibi içten gelen bir sesti. Bir anda kaybettiğim güçle yere diz çöktüğümde Defne hemen önüme gelip omuzlarımdan tutmak istedi ama başaramadı. Şok içinde yüzümü kavradı ve gözlerime baktı. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki bir anda duracağına inanıyordum artık. Karnımda inanılmaz bir boşluk ve yanma oluşmuştu. Çok yakıcıydı bu his...

Defne sayıklarcasına yüzümü elleri arasına aldı. "Niye yaptın bunu? Cihangir neden yaptın? Be-ben..." Korkuyla kafasını kaldırıp diğerlerine baktı. Hala yüzümü elleri arasına almış beni kendime getirmeye çalışıyordu ama ben yavaş yavaş kendimi kaybediyordum. Defne bugün kendisinden bahsederken kendimi kaybetmek istemiyordum.

"Ambulans! Ambulansı arayın ne olur! Kanıyor... Çok kanıyor! Atlas! Ambulans!" diye haykırdı sokak boyunca. Sesi bütün zihnimi memnuniyetle ele geçirmişti ama bu şekilde olmamalıydı.

Titreyerek ellerini ellerimin üstüne koyduğunda buz gibi hissettim. Dizlerim beni daha fazla taşıyamadı. Düşmemek için Defne'nin zayıf omuzlarından tutundum. Nefes almaya çalıştıkça bıçağın girdiği yer yanıp yanıp kül oldu. Defne'nin de üstü kan olunca bundan tiksindim. Kopkoyu bir sıvı elimin her yerini kaplarken keskin acı gitgide artıyordu ama ben onun üzerine kanımı bulaştırmak istemiyordum. Kötü hissettirmişti.

Dudaklarımdan ince bir tıslama dökülüyordu ve acı gitgide artıyordu. Dik tutamadığım bedenim bir anda geriye doğru dengesini kaybettiğinde gözlerimin önü alabildiğine açıktı. Net bir şekilde ağaçları ve beyaz beyaz mavi gökyüzüne kümelenmiş bulutları görebiliyordum lakin acı o kadar keskindi ki bu güzelliğin tadını çıkaramıyordum. O anda daha güzel bir şey görüş açıma girdi. Defne'nin kızarık ela gözleri benimle buluşunca kesik kesik nefeslendim. Kalbim yerinden çıkacakmış gibiydi. Parmak uçlarım hissizleşiyordu. Her şey çok hızlı gerçekleşiyordu. Hem acıyordum hem de karıncaların ordusu vücudumda geziyordu.

"Yalvarırım kapatma gözlerini. Yalvarırım yapma. Ahhh!" diye inledi acıyla. Kafasını kaldırıp birilerine bir şeyler söyledi ve daha çok ağladı. Hırpaladı kendini. Bağırmaktan kıpkırmızı kesildi peki ben neden suyun altındaymış gibi duyuyordum onun amansız çığlıklarını?

"Cihangir beni duyuyor musun?" diyerek sarstı yüzümden ama tepki veremiyordum, "İyi olacaksın, ambulansı arıyorlar iyi olacaksın." Ağlayarak sayıklıyordu Defne ve ben tek kelime etmeden ona bakıyordum.

O kadar zor yutkundum ki ve Defne ömrümde ilk kez o kadar içten bir şey istedi ki onu duyup gözlerimi kapatmak istemedim ama başaramadım. Gücüm o kadar hızlı tükendi ki göz kapaklarıma direnemedim fakat tüm sesleri, tüm çığlıkları duydum. Defne hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti, bağırmaya başladı delicesine. Tıpkı kriz geçirdiği o gün gibi çıldırdı. Yardıma ihtiyacı varmış gibiydi lakin bu kez ona yardım edecek kişi ben değildim. Keşke ben olsaydım...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

56okunma 9beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.