27. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.9
Bölümler 30Şu an: 1.9
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
9. BÖLÜM
"MOTOR TUTKUSU"
Daha önce hiç hissetmediğiniz, yabancısı olduğunuz ama bir yandan da aklınıza bir ismin geldiği bir his hissettiniz mi? Böyle içiniz parça parça olup tekrar gıdıklanır gibi geri toplandı mı? Ya da hiç bomboş gülmelere yakalandınız mı? Ne zamandan beri bir vişneli keke aptal gibi sırıtır olmuştum ki? Halı sahadan döner dönmez odama kaçmış, kendimi yatağa attığımda elimde avucumda bir tek Cihangir'in verdiği vişneli kek vardı. Kantine pek nadir gelirdi. Bilmem siz bilir misiniz bu hissi hiç? On yedi yaşındaydım ama birilerinin bana sırf seviyorum diye, sevdiğimi öğrenip vişneli kek alması küçükken babamın gönlümü alması gibi hissettiriyordu. Uzun zaman sonra sıcacık bir battaniye atılmıştı sırtıma. Bu battaniyeyi omuzlarıma bırakan karşı komşumuzun yeğeniydi.
Vişneli kekin bendeki yerini gerçekten biliyor muydu acaba? Bu çok kıymetli bir şeydi çünkü babam ben küçükken küstüğümde nazımı niyazımı çeker ve ben yaramazlık yapmış olsam da gönlümü bu kekle alırdı. Eğer bu kekten yoksa annem bana vişneli muffinler yapardı. İyice üzerime çöken ağlama hissini reglin ilk gününe vererek vişneli keki komodinimin üzerine koydum ve telefonumu çıkardım cebimden. Şarja taktım telefonumu ve boğazımdaki düğümlerle kaçak Kore dizilerini izlediğim siteye girdim.
Ağlamadım dün gece. İçimdeki adlandıramadığım tuhaf hüzünlü ama heyecanlı hissin üzerini örtüp omuzlarımdaki sıcak battaniyeye sarılmıştım. O gece erkenden uyumuştum ama itiraf etmeliydim ki göz pınarlarımdan benden izinsiz birkaç damla süzülmüştü. Gözlerimi açmaya korkmuştum yüzümdeki ıslaklık yüzünden.
Uzun zaman sonra Yusuf Cihangir Fayas beni nazlı nazlı yorganımın altında kedi gibi kıvrandırmış ve ağlatmıştı. Haberi var mıydı acaba? Ben ilk bu gece alt dudağımı kanatmak uğruna dişlerimi geçirip sıktığım bedenimden yaş akmasın diye üstün bir çaba göstermiştim ama uzun zamandır verdiğim savaşta yenilmiştim, ağlamıştım. Kendime bile itiraf edememiştim.
Evden hiç çıkmadığım hatta odama tıkılıp kaldığım hafta sonunda Moon Lovers'ın yeni bölümü çevrilince pazar gecesi kaçak Kore dizileri izlediğim siteden dizi izlemeye koyulmuştum. Yeni bölümü çok heyecanlıydı ve bitireceğim diye tüm gece gözlerimden akan uykumla inat etmiştim. Bitirmiştim, yeni bölümü beklemeye başlamıştım ama uykumdan olmuştum. Her şey o kadar saniyelik olmuştu ki gözlerimi açtığımda telefonun alarmı durmaksızın çalıyordu. Günlerden pazartesiydi maalesef. Elimi komodine uzatıp ekrandaki simgeyi kaydırdım. Birkaç saniye beceremesem de sesi kapattığımda gözlerimi ovalaya ovalaya kendime geldim. Ellerimi yastığa dayayıp bedenimi geriye çektim ve karanlık odama mahmur bakışlar attım.
Keşke diye iç çektim, keşke beş buçukta uyanmasaydım her sabah. Keşke bir sabah da uyuyakalsaydım.
Saat beş kırkı gösterince ayaklarımı işkence çekercesine yerde sürüyerek lavaboya taşıdım ve işlerimi halledip odama tekrar geri döndüm. Klasik bir hazırlanma merasimi sonrasında hala uykum açılmış değildi. Ufak tefek sancılarla mücadele ettiğim için bu hafta dansı erteleyecektim sanırım. Suratsız bir şekilde dalgalandırdığım saçlarımı kıskaçlı bir tokayla felsefe hocamız gibi kafamın ortasında dağınık bir şekilde topladıktan sonra mutfağa adımladım. Nil'in neşeli kahkahaları ve annemin canla başla anlattığı bir şeyler duyuyordum ama anlamıyordum. Dinlemek istemiyordum hiçbir şey. İçimde iki gündür tarif edemediğim bir isteksizlik vardı. Böyle iğrenç bir histi. Hiçbir şey yapasım, kimseyi göresim yoktu. Regldendi muhtemelen.
İçini ders kitabıyla hemen hemen doldurduğum ağır çantamı girişe bırakıp mutfak masasına oturdum. Sol dirseğimi masaya dayayıp çenemi de avuç içime yasladım ve sağ elimle çatalı kavradım. İş olsun diye kahvaltıdan öylesine tırtıklarken babamın sesini duydum.
"Dün geç mi yattın Defne?" Bir sayfa çevirme sesi. Hışırtt.
Bana sorduğunu bildiğimden kafamı salladım boş boş. Geç uyumuştum tüm hafta beklediğim dizinin yeni bölümü çevrilince. Onu da tam izleyememiştim. İzlemiştim ama anlamamıştım bölümden bir şey.
"Dizi izledim tüm gece. Geç uyudum ama kahve içerim okulda, geçer."
İstesem Cihangir'den kahve, geçen ki gibi esprime aldanıp kahve de alır mıydı bana? Yanına bir de vişneli kek alsaydı... Aldığı keki yiyememiştim hala. Komodinin üzerinde duruyordu, açamıyordum. Gördükçe ağlayasım geliyordu ve kendime gıcık oluyordum. Regl yüzünden iyice sulu göz iğrenç bir şey olmuştum. Kimse sevmezdi ki ağlayan kızları.
"Anladım," dedi babam olağan bir tavırla. Bir sayfa daha çevirir sansam da okuduğu gazeteyi toparladı kaldırdı. "Defne, Nil'i ve Atlas'ı dershaneye yazdıracağız. Senin için de araştırdık ama sözel bölümü olan bir dershane bulamadık. Eşit ağırlık olsa, Atlas'la gidip gelirsin belki? Ne dersin? Son senen ve YGS mart ayında."
Babamın dershane demesi bile midemi çalkalayınca omuz silktim sadece. Okula zor gidiyordum dershaneye gideceğimi mi sanıyordu?
"Ben dershaneye gitmesem de olur baba. Teşekkürler, zahmet etmişsin. Meriç'le ders çalışıyoruz biz. Okula gideyim ben. Ellerine sağlık anne," deyip masadan kalktım ruhsuz bir şekilde. Dersler hakkında konuşmayı pek sevmezdim de.
"Ama bir şey yemedin kızım," diye söylendi annem, arkamdan. Ona yalnızca el sallamakla yetindim ve yere bıraktığım çantamı tek omzuma aldım. Kahvaltılardan hoşlanmıyordum zaten. Benim olayım akşam yemeğiydi.
Ben montumu da elime alırken koridordan fırlayan Atlas, "Bekle geliyorum ben de! Cihangirlerin kapıyı çalsana!" diye bağırıp mutfağa daldı hızla. Ona yalnızca başımı salladım. Sırtımdaki çantaya aldırmadan ayağıma eski bir terlik geçirdim ve Nalan ablaların kapıya vurup geri bizim kapıya gittim. Yere çöküp öne uzattığım ayağıma hafta sonu aldığım cici converselerimi geçirmeye çalıştım. Bembeyaz tabanı, simsiyah kumaşı ile orijinalliğine diyecek yoktu.
"Günaydın Afacan." Cihangir'in gülen sesini duyunca dalgın dalgın kaldırdım başımı.
"Hani Hüma Kuşu'ydum?" diye sordum öteki ayağıma da ayakkabımı geçirip. Cihangir benden daha efendi bir şekilde kirlenmiş beyaz sporlarını giyerken arkasından da Çınar çıktı ve bana alayla güldü.
"Ödevin yüzde beşini yaparım ne demek Defne abla? Ödevi yapmam demekle aynı şey. Geri Afacanlığa düştün rütbe olarak," diye açıklayınca her zaman yaptığım gibi burun kıvırdım. Oflayıp uykulu uykulu soğuk mermere yaslandım. Atlas'ı ayakta bekleyecek bacak gücüm yoktu.
"Ama ben sıkılırım, anlamıyorsun," derken iki kolumu da kepaze bir halde yanıma bıraktım. Ödevle aramdaki tiksinç ilişkiye neden karışıyordu ki? Başımı duvara dayayıp tepemde dikilen ve dik dik yeşil gözlerini bana diken Cihangir'e baktım. "Ödev yapmak fare zehri içmek gibi bir şey. Bu bağlantıyı nasıl kuramazsın Yusufçuk Kuşu ya?" diye hayıflandım.
Ona Yusufçuk Kuşu dememle gram ilgilenmiyordu maalesef. Elimde koz kalmamıştı. İç çekip mermere yatağımmış hayaliyle daha sıkı sarıldım. Cihangir'den sonra Çınar da tepemde dikilmeye başladı tıpkı iki cehennem zebanisi gibi.
Cihangir derin bir nefes bırakıp yere çömeldi ve bir çocuğa sorar gibi, "Atlas nerede bakalım?" dedi. Yüzümü ekşittim ona. Kendimi çocuk gibi hissettiriyordu bana.
Ben cevap vermeden kapıdan destursuz çıkan Atlas, "Buradayım, yeni oyuncumuz!" diye gür bir sesle bağırdı. Cihangir, sevimsiz kardeşimi gördüğünde beni boş verip ayağa kalktı. Sonra mermerden tutunarak ben de kalktım. İkisi arasında gitti geldi bakışlarım.
"Yeni oyuncunuz mu? Cihangir'i de mi okul takımına aldın?" diye sordum çünkü Atlas, Meriç'i takıma ne kadar almak istese de Meriç ciddiyetten hoşlanan bir çocuk değildi. Rahat takılmayı severdi. Turnuvalar için bazen okuldan sonra antrenmanlar oluyordu ki bazen mecburen ben de kalıyordum onlara. O zamanlarda Meriç ya oluyor ya olmuyordu. Düzenli bir ritim tutturamayacağı için çocukları da mahcup etmek istemiyordu. Eh Atlas da neredeyse iyi anlaştığı, uzun boylu herkesi takıma alma meraklısı olduğundan Meriç'i alamayınca herhalde Cihangir'e sarmıştı.
Atlas gururlanarak Cihangir'le hemen hemen aynı olan boyuna kolunu attı. İkisi de tepindiler bir süre. Birbirlerine manasızca yumruk filan atıp böğürdüler de ne gerek vardı buna? "Peşinden koşturdu ama sonunda aldık kızım. Cihangir çok iyi oynuyor görmedin mi cuma günü?" dedi Atlas hayran hayran. İğrenç bir görüntüleri vardı.
Asansörü beklerken kollarımı birbirine bağladım bir hanımefendi edasıyla.
"Sizi izlediğimi de nereden çıkardınız Atlas? Yere halı çizmiştim hatırlarsan," deyip gelen asansöre bindim ve sıfır yazan tuşa bastım. Kapılar kapanırken Atlas eliyle saçımın önünü dağıttı. Aldırış etmeden düzelttim hızlıca. Hiç kimseyle didişecek enerjim yoktu.
"Antrenmanlarımızdan birine kalırsan izlersin. Harika bir oyuncu. Atilla'yı bile alt eder," dediğinde merakla arkama dönüp sakinleşen ergenlere baktım.
"Hakikaten, Atilla süründürmedi mi seni? Cihangir yeni çocuk sayılır ve sen onu okulun ikinci haftasında takıma aldırdın öyle mi? Atilla bu iyiliği yapacak kadar vefalı değildir ama..." dedim şüpheyle.
Zemin katta duran asansörden inerken sırayla da apartmandan çıktık ama o an çok başka bir şey oldu. Kapının önündeki demir korumalıklara kilitlenen motoru gördüm ve anında tanıdım. Bu Yamaha YZF-R1M idi. Yamaha'nın amiral gemisi dediği o motordu ve bu motorun buraya ait olmadığını, eğer olsaydı sahibini tanıyacağıma adım kadar emindim. Kimdi bunun sahibi? Kimdi? Hemen tanışmalıydım.
"Süründürdü ama öyle çok değil aslında. Bence yeni oyunculara ihtiyacımız var. Geçen yıl Atilla'yla kavga edip ayrılan çok-"
"Bu kimin?" dedim içimde tutamadığım heyecanla iki elimi de ağzıma bastırırken. Ayaklarımı yere vurup zıpladığımda herkesin sesi kesilmiş bana dikkatlerini vermişlerdi. Sesim boğuk çıksa da anlamışlardı bence çünkü hemen arkamdan cevap gelmişti.
"Bana gelmiş," dedi hiç tahmin etmeyeceğim kişi. Cihangir mi? Yok artık! Yamaha'sı mı vardı bu çocuğun?
Şok içinde, belki de daha çok hayranlık içinde, Cihangir'e döndüm. Nasıl baktım bilmiyorum ama bakışlarım onun gülmesine sebep olmuştu.
Eliyle kendi dudaklarının kenarını işaret etti. "Ağzının suyu aktı sil istersen Afacan," dediğinde elimle ağzımı yokladım istemsizce. O an bana Afacan demesi gözüme bile hiç gelmedi.
"Bana gelmiş ne be? Sen ciddi misin Yusufçuk Kuşu? Senin motor ehliyetin mi var? Yemin et!" diye ciyaklarken aynı zamanda Cihangir'in yakasından kavrayıp sarstığımda Atlas kollarımdan tutup beni zapt etti ama zaafım vardı, nasıl zapt edebilirdi ki? Tam bir motor tutkunuydum fakat ehliyet alacak yaşta değildim. Motor da almıyorlardı bana zaten. Ölsem yine almazlardı.
"Kardeşim, sakin ol, birçok defa Meriç'le gazladın ve motorun ne olduğunu biliyorsun. İlk defa görmedin," diyerek başımı okşadı kardeşim dediğim koynumdaki yılan. Atlas bildiğiniz benimle görmemiş gibi davranma dercesine dalga geçerken onu gözlerimi devirip omzundan itekledim.
"Susar mısın senin Yamaha YZF-R1M'n yok tamam mı? Çekil kenara, aramıza girme şimdi," diyerek silkeledim kardeşimi.
Atlas şok içinde geriye çıkarken Çınar sahne arkası müzisyenleri gibi durmadan ıslık çalıyordu. Cihangir ona susması için el kol hareketi yaparken Yamaha'ya bakmakla meşguldüm. Dokunmayı çok isterdim ama izin almadan dokunmazdım. Siyah rengi o kadar asildi ki bunu bir an önce Meriç'e söylemeli ve Cihangir'e yalvar yakar gazlamaya ikna etmeliydim. Acaba söylesem yanlış anlar mıydı? Bir kerecik binsem olmaz mıydı? Bununla yağ gibi kayardık asfaltta.
"Bu yeterli mi?" Cihangir cüzdanını gözlerimin önünde tutunca ehliyetini gördüm ve aptal gibi sırıttım. Bu çocukla en başından beri iyi geçinmeliydim. Burnumun dibinde bir Yamaha sahibi vardı Allah'ım. Şaka gibi... Daha önce Yamaha'ya binmemiştim bile ve evet, çok istiyordum. Onunla aşacağım hız sınırını deli gibi aşıp yaşamak istiyordum.
İçimde bir hız tutkunu yatıyordu.
Ben dudaklarımı birbirine bastırıp Cihangir'i gazlamaya nasıl ikna etsem diye düşünürken, "Bence tam sırası Cihangir," diye fısıldadı Atlas ama çok ilgilenmedim. Neyden bahsettiğini anlamıyordum hiç.
"Öyle mi diyorsun?" diye sordu Cihangir, kısık gözleriyle beni süzerken. Çok mu saçma bir teklifti? Gazlar mısın benimle? Evet, evet... Bu saçma olurdu? Nasıl diyecektim ki?
Atlas her neyden bahsediyorsa, "Evet, sor bak görürsün. Ağzının suyu akıyor be. Sen ne dersen de kabul edecektir," diye kaşlarıyla beni işaret edince Cihangir öksürerek sesini toparladı ve bir adım öne çıktı.
"Hüma Kuşu, ödevin yüzde yüzünü yaparsak birlikte gazlayabiliriz. Ehliyetin yok ama benim var," dedi Cihangir kendinden emin bir şekilde. Hüma Kuşu'nu duyunca mı kalbimin ritmi takla atmıştı yoksa ben demeden Cihangir'in peşin peşin gazlarız lafına mı bu hale gelmiştim bilmiyorum ama bir şeyler olmuştu işte ve kalbim takla atmıştı hop diye. Aman kalbim dur hele, hiç sırası değil. Adam gibi at.
"Ödev köpeğin olsun senin be!" diye bağırdım apartmanın önünde, "Yürü!" deyip eğlenerek Cihangir'in koluna yapıştım ve apartmanın çıkışına sürüklemek suretiyle sürüklediğimde arkamdan gelen kahkahaları yok sayıyordum.
Parmağımı Cihangir'e kaldırdım. "Yemin et ve söz ver. Gazlayacağız dedin bak yoksa nah sana ödev!" diyerek parmağımı eğip bükünce Cihangir de gülmemek için dudaklarını yiyordu. Kafasını geriye yatırıp yüzüme baktığında sevimli olmak için üstün bir çaba harcıyor, gülümsüyordum.
"Söz lan! Yemin de ederim. Yürü ödeve!" dedi o da benim gibi gaza gelerek. Allah'ım hepimiz geri zekâlıydık. Birimiz ödeve birimiz motora.
Memnun olmuş bir şekilde Cihangir'in kolunu sahiplendim ve hoplaya zıplaya okula giden yolu arşınlamaya başladım. Öte yandan Cihangir'i de peşimden sürüklüyorken Cihangir bu durumdan zerre kadar şikâyetçi gibi durmuyordu. Yol boyunca tavrıma gülüp geçmişlerdi ama onları tınlamadım bile. Çocuğun Yamaha'sı vardı. Bundan ötesi mi vardı? Allah aşkına... Gazlamak... En sevdiğim şey. Dans etmek bile ondan sonra geliyordu. Siz düşünün.
İlk dersimiz edebiyattı. Sınıfa girer girmez inanılmaz bir enerjiyle bizimkileri selamlarken Eda ve İkra'yı da gördüm nihayet. Benim sıramda oturuyorlardı. Cihangir'le geldiğimizi gördüklerinde ikisi de kalkıp masaya oturunca çantamı gelişine fırlatıp aralarına karıştım. Çantam yere düşmedi, merak etmeyin.
"Günaydın benim Dalin kokulu arkadaşlarım!" diye şakıdım ikisine birden.
Eda şaşırarak sarılmama karşılık verince ben de aralarına sıkıştım hemen. Cihangir sıkıcı sıkıcı sıraya kahvehane muamelesi yapmaya başlamıştı bile. Bu oturuştan ne anlıyordu acaba ama bugün ona asla sataşmayacak, ne isterse yapacaktım.
"Bu ne enerji kızım? Sana da günaydın," dedi Eda, gülerek. Yanağından makas alıp İkra'yla birlikte kolumu sardım ikisine. Onlar da bana sarılırken Çetin ilginç bir şey görmüş gibi beni inceliyordu.
"Motor görmüş bu... Gözlerinden anlıyorum," deyip göz kapaklarımı eliyle aralayınca geriye gidip ondan uzaklaştım. Tespiti konusunda sonuna kadar haklıydı.
"Meriç mi getirdi seni?" Ülkü'ye bakıp sırıta sırıta başımı iki yana salladım. Hala gülüyordum ki arkamdan bir ses yükseldi. Arkama baktığımda Cihangir elini kaldırmıştı. Bizim yüzümüzden kafası yok eli vardı garibimin.
"Benim demek istemem ama bana gelen bir şeyi gördü de..." diye homurdandı.
Eğlenerek tamamen ona döndüm. "Eğer istemiyorsan bana verebilirsin. Ömrüm boyunca harçlıklarım senin olur ama ondan önce öğretmen lazım," dediğimde Cihangir beni takmaz bir ifadeyle geçiştirdi.
"Başladı yine salak salak konuşmaya. Gazlamak yeter sana. Çok bile," diyerek göz devirdi. Çenemi kırıştırıp dudaklarımı büzdüm.
"Haspam... Ödevi yapmazsam görürsün ama," deyip önüme döndüğümde parmağıyla omzumu dürtmeye başladı. Ona dönmeyip sadece omuz silktiğimde parmağıyla daha çok bastırdı. "Ne oldu üçkâğıtçı?" dedim en sonunda. Neden bana motor öğretmiyorlardı ki? Meriç'e de yalvarmıştım o da öğretmemişti. Ne vardı öğrenseydim. Sanki alıp kaçıracak mıydım? Çıldırtmadıkça yapmazdım öyle bir şey.
"Tamam, gazlayacağız söz verdim ama ödevi de yapacağız. Bugün öğle arasında? Başka zamanımız yok, okul çıkışlarında da çok tutamam seni," dedi çünkü okul çıkışında etraf çok tenha oluyordu ve havalar hızlı kararıyordu. Başımı salladım uslu bir çocuk olup.
"Tamam, öğle arası. Bu arada Afacan da yok. Gerçekten..." Yüzümü ekşittim tahammülüm kalmamış halde. "Yeter artık hoşuma gitmiyor." Kesin bir dille onu uyardığımda zil çaldı. İkra ve Eda hareketlenip sıradan kalktıklarında ben de sıradan indim ve Cihangir'e döndüm.
Cihangir son isteğimi umursamadan, "Bakarız," deyip ayağa kalkınca gözlerimle uyarmaya çalıştım ama ne kadar başarılı olduğum muammaydı. İstiklal Marşı'nı okumak için aşağıda sıra olmaya giderken ben sıraya oturdum. "Gelmiyor musun?" dedi arkasına dönerek.
"Tabii ki gelmiyorum. O kadar kişi arasında eksik olduğum fark edilmez bile," deyip köşeme iyice sinerken Cihangir de gitmekten vazgeçip yanıma geldi.
"Salla ya, buradan da okuruz marşı. Haklısın," deyince kaşlarımı hayretle kaldırıp kollarımı bağladım. Bizimkiler konuşa konuşa inerken en son çıkan kapıyı kapatıp gitti. Bizimle birlikte uyuklayan birkaç kişi daha sınıfta kalmıştı ve Cihangir'in ilk kez bana ayak uydurması garibime gitmişti.
Cihangir ile bir süre sessizce bekledik. Ne benden ses soluk çıktı ne de ondan. Müdürün sesi okulun her yerinde yankılanırken gereksiz bir konuşma peşindeydi yine. Sıkıcı bir motivasyon konuşmasından sonra İstiklal Marşı'nı okuyunca yerimize oturduk. Ondan sonra sınıf yavaş yavaş doldu ve edebiyat hocasının sınıfa girmesiyle tüm uykum geri geldi. Kafamı sıraya koyup uyudum.
🌈🌈🌈
İşkence saatlerim gelmişti. Ne kadar gitmek istemesem de öğle arası olunca çantamdaki meyveleri alıp sürüne sürüne Cihangir'in peşine takılmıştım. Merdivenlerden zemin kata inene kadar oflayıp puflamıştım ama o aldırmamıştı bile. Şu an ödev yapmaya gittiğime inanamıyordum... Bir de işsiz gibi ödevimizi kartonlara tasarlayıp ikinci kattaki koca koridoru süsleyecektik. Şaka gibi. Bana ne koridordan ya?
"Çok ofluyorsun ha sen!" Cihangir'in uyarı barındıran sözleriyle burnumu kırıştırıp kütüphaneye yöneldim. Efendi efendi önden gidiyordu.
"Oflama demedin ki. Oflama hakkım var bence. Bırak da oflayayım yoksa patlarım başına kalırım," deyip kütüphane kapısından içeriye girdim. Kimsecikler yoktu.
Kütüphanemiz epey genişti. Ders çalışanlar için ayrı bir etüt odası vardı bu sebeple sesimiz pek duyulmuyordu. Kitapların oraya gidip cam kenarına aynı zamanda kaloriferi de olan bir yere geçip kendimi rahatsız sandalyeye bıraktım. Ufacık masanın üzerine de yeşil elmayla muzu bıraktığımda Cihangir karşıma geçti.
"Yemek yemek yasak..." diye mırıldandı sessizce. Dişlerimin arasından bir of daha çaldıktan sonra dik dik baktım ona.
"Açım." Yeterli bir açıklama olacaktı ki Cihangir bıkkın bıkkın bana baktı. Ben de elmamdan bir ısırık alıp muzu gösterdim. Dişlerinin arasından çıkardığı isteksiz garip bir sesle reddedince omuz silkip sessiz sessiz elmamı kemirdim. O sırada Cihangir oturduğu yerden kalkıp ileriyi işaret etti. Kitap alacaktı sanırım.
"Aman git git," dedim fısıltıyla ve tüm ilgimi elmama verdim. Bir yandan da elimi savururken arkama yaslanıp elmamdan bir ısırık daha aldım. Cihangir sabır çekerek gidince beni oraya kadar sürüklemediğine sevindim. Elmamı bitirip muza geçene kadar elinde kalın kalın kitaplarla gelmişti paşa hazretleri. Sonra cebinden uydur buydur bir tane not defteri çıkardı ve tükenmez kalemle bana bir not yazdı. Önüme bırakınca nota eğildim.
"İki adam araştıracağız. Ali Kuşçu ve Ömer Hayyam. Hayatlarını sen araştıracaksın ve özet çıkaracaksın. Varsa edebi eserlerinden de cümleler ekle özetine. Ben de matematik alanında yaptıkları çalışmalara bakacağım. İncele bu kitapları."
Notuna bakıp yüzümü ekşittim ve elimdeki muza baktım. Isırdığım yeri elimle koparıp kabuğunu iyice soydum ve yerimden doğrulup bir anda Cihangir'in ağzına deptim. Adımları geriye giderken gürültü çıkarmıştı ve üç beş kişinin bakışları bize dönmüştü.
Ağzımı oynatarak, "Çüş!" dediğimde homurdanarak muzu yedi ve pis pis bana baktı. Masadaki not defterini alıp arka sayfaya geçtim ve tükenmez kalemle bir şeyler yazıp ona gösterdim. Notu eline almadan hızlıca okurken ağzının kenarını siliyordu geri zekâlı.
"Bunlar çok fazla, okuyamam ben bunları! Sen hangi akla hizmet getirdin bunları? Hayatlarıymış... Bana ne faydası var be hayatlarının? Yaşamış ölmüşler, arkalarından mı konuşayım?"
Cihangir gözlerini abartılı bir şekilde devirdi ve not defterini elimden alıp yine rafların arasına ilerledi. Çaresizce önümdeki kâğıttan tuğlalara baktım. Hayır ya... Gerçekten istemiyorum. Gerçekten. Kafamı sıraya hafifçe vurup sessiz bir çığlık attıktan sonra Yamaha'yı düşünüp doğruldum. Yanımda getirdiğim milattan önce kalma Winx Club kızlarının süslediği hafif hırpalanmış kareli küçük defterimi açtım ve en üstteki kitabı aldım. Tuğla... Kitap değil.
Telefonlarımız olmadığından internete girip araştırma yapamıyorduk ama telefonlarımız sonsuza dek yok değildi ya. Evde araştırma yapmayı planlayıp elimdeki tuğlalara üstün körü baktım ve defterime de genellikle resim çizdim. Cihangir de üç beş tuğla ile yanıma gelince ikimiz de bir saatlik öğle arasının sanırım tamamında dizimizi kırıp kütüphanede oturduk. Benim uykum geliyordu ama. Zil çalmamıştı, kütüphanede çalışanlar yemek yemek için çıkmışlardı ve şu anda kütüphanede görevli dışında kimse kalmamıştı. Etüt kısmındaki inekleri saymıyorum. Ben de kısa zaman sonra eminim ki burada görevli olacaktım ama ben daha kitap kaydetmeyi bile bilmiyordum. Hem çok sıkıcı bir işti.
Kaşla göz arası Cihangir'e baktım. Kitaplara o kadar yoğunlaşmıştı ki azıcık kestirsem herhalde ruhu duymazdı. Öğle arası bitmeyecek gibiydi çünkü. Gözlerimi ondan aldım ve ufaktan ufaktan kafamı kitabın altına sakladım. Hiçbir şey dememişti bu yüzden gözlerimi de kapatıp sayfa kokuları arasında bilincimin kapanmasını bekledim. Uykuya geçiş evresinin ne kadar tatlı olduğunu biliyor musunuz sayın okuyucular? Size bu hissi tarif edemezdim.
İyice mayışıp saçma sapan bir uykuya hazırlanırken beklemediğim bir anda masa sarsıldı ve nasıl doğrulduğumu anlamadan, kafamdaki kitabı da unutup adeta yerimden fırladım. Arkamdaki sandalye devrilip iğrencin de ötesinde bir gürültü çıkarırken elim kalbime gitmiş takla atan kalbimi son anda tutmuştu. Masasında oturan görevli öğrenci yerinden kalkarken Cihangir'i gördüm ilk olarak.
"Hey? İyi misin?" dedi paniğimi gördüğü anda.
Hey, iyiyim! Yani herhalde. Ne lan bu Amerikan liseli genci havaları?
Cihangir, yerinden kalkıp kitabını bırakırken etrafıma bakındım. Çok kişi yoktu neyse ki. Etüt salonundakiler de top patlasa sesimizi duymayacağı için titreyen ellerimi indirip arkama devrilen sandalyeyi yerden kaldırdım. Çok ani olmuştu her şey. Normalde bu kadar aşırı tepki vermezdim ama boşluğuma denk gelmişti.
"Defne?"
Cihangir adımla seslendiğinde saçma bir hııılama ile ona döndüm. Birkaç defa yutkunup sandalyeye oturdum.
"İyiyim iyi... Bir anda şey oldu." Elimle alnımı ovdum ve yüzümü yelledim. Uyumuş muydum gerçekten de? "Sarsıldı masa... Dalmışım kusura bakma." İki elimle bu kez yüzümü sıvazladığımda Cihangir de yerine oturdu ama bakışları hala yüzümde geziniyordu. Ah, nevrim dönmüştü gerçekten de. Hala en ufak sarsıntıya böyle tepki verdiğime inanamıyordum.
"Benim dizim çarptı sadece. Elini yüzünü yıka istersen, kireç gibi oldun," deyince dizine kaydı bakışlarım. Masa biraz dar olduğundan sıraya sığmadığı gibi buradaki yuvarlak masaya da pek sığdığı söylenemezdi.
Hızla sakinleşirken defterimi kapattım. "Şey yapsam... İnternetten bu akşam biraz daha araştırsam olur mu? Kitaplardan neden araştırdığımızı anlamadım," dedim pürüzlü bir sesle. Cihangir kaşlarını kaldırdı sakince. Olmaz demenin hocaca haliydi.
"İnternetteki her bilgi doğru değil, hocalar kütüphane kaynaklarını kullanın dediler. Ona göre ilerleyeceğiz ve kaynakça hazırlayacağız. Bütün yıl panolarda kalacak hazırladığımız bilgiler. Doğruluklarından da emin olmalıyız. Yarın devam ederiz ama. Bekle iki dakika kitapları alıp geliyorum," deyip masadaki kitaplardan birkaç tanesini alınca ben benimkileri ellemedim. Winx Club temalı defterimi alıp pencereye yanaştım iyice.
Dışarıdaki öğrencilere baktım Cihangir dönene kadar. Mermerin soğuk yanına yanağımı yasladığımda toz kokusu burnumu kaşındırmıştı ama yine de kirli camın arkasından izledim arka bahçeyi. Göz kapaklarım ağır ağır açılıp kapanırken sakinleştiğimi hissediyordum. Hocaların arabası diziliydi sıra sıra. Kalbim birazcık hızlı atıyordu hala ama bunu nefeslerimi düzenleyerek dindiriyordum. Neye baktığımı bile anlamadan iç çekerken omzuma dokunan ellerle kendime geldim.
"Sen almıyor musun?" Cihangir'e döndüğümde masada duran kitapları kastediyordu. Omuz silktim.
"Yok, buraya gelip okurum ben. Evde uğraşamam kaybolur filan. Çıkalım mı?" dedim bir an önce sınıfa gitme arzusuyla yanıp tutuşurken.
"Sen bilirsin. Yerine koyayım bari," dedi Cihangir. Allah'ım etik ilkelerinden gına gelmişti artık.
Cihangir bana getirdiği kitapları örnek bir öğrenci olup tek tek yerine koyarken adımlarımı ritme dökmüştüm. O esnada zil çaldığında kapıya döndüm. Öğrenciler içeriye hücum ederken kalabalık bir grup da kütüphaneye geliyordu. Onları tanıyordum. Atlas'ın basketbol takımıydı gelenler. Kaptanları Atilla ile buraya giriyorlardı ve ben Atilla'dan da haz etmiyordum. Tıpkı Ümit'ten etmediğim gibi ama Atilla'yı ayrı bir sevmezdim. Hani olur ya her okulun popüler, oturma organları havada bir çocuğu. Bizim on ikinci sınıflarda sayısal kesimde bir Meriç vardı ama oturma organı yerindeydi onun. Meriç'in serseri gibi takılmasına karşılık evet kızlar hayrandı ona ama Meriç'in dersleri de çok iyiydi. Sadece on birinci sınıftayken iki kere sınıfta kalmıştı onu da nasıl becerdiğine dair bir fikrimiz yoktu. Garip bir dönem geçirmişti sadece.
On ikinci sınıfların arasındaki basketbol takımı genel anlamda popülerdi zaten. Atlas biraz arka planda kalıyordu sanki ama kardeşimi övenler de vardı. Erdem ve Kerim ikilisi bu popülariteyi zaten sırtlanan iki koca yürekli ergendi gözümde ama iyi ergenlerdi. Recep yedek takımdaydı sanırım ve orada olmayı da baya seviyordu. Ben olsam ana takımda olmak için milletin burnundan getirirdim ama neyse...
Atilla tüm bunların dışında popüler değildi. Okulun daha çok belalı tipi gibi duruyordu. Benden de belalı ve sorunluydu aslında ama ne gariptir ki o da sayısal sınıfındaydı ve o da çalışkandı. Hem de ne çalışkan... Notları ile milleti ezip geçen, böbürlenen, hocaların pek de tasvip etmediği ama yine de bir şey demediği, şımarık mı şımarık bir vatandaştı. Ben de yufka yürekli ama notları paspas olmuş o gariban sözelciydim. Atlas'la Atilla aynı spor salonuna gidiyorlardı. Atilla salağı Atlas'la iyi de anlaşıyordu ama sanki içimden bir ses kardeşimin kuyusunu kazacakmış gibi bir şeyler fısıldıyordu. Bunu ne zaman Atlas'a söylesem gülüp geçiyordu bana, ben de çok üzerinde durmuyordum çünkü benimkiler sadece dıştan yargılamaydı. Atilla'nın elbette içini bilmiyordum ama iyi değildi bana göre. Bencildi biraz. Kaptan oluşunu da sanki kullanıyor gibi geliyordu. Hele o nasıl şişirdiğini anlamadığım balon kolları da hiç yardımcı olmuyordu bana. Çok sahte duruyordu bir kere. Böyle mal gibi bir şeydi anlayacağınız. Jölelediği düz saçları karamele çalıyordu, gözleri de kehribar gibiydi. Oval bir burnu vardı ve pürüzsüz de bir cilde sahipti. Kendine baktığını haykırır cinstendi yani.
Bir de son olarak şey, bence kesin fondöten sürüyordu bu çocuk. Bir gün ıslak mendil deneyi yapacaktım ona.
"Cihangir burada mı Defne?" diye sordu Atlas hızlı hızlı nefes alırken.
Atlas'ın adımları tam önümde durunca basketbol takımındaki herkese şöyle bakıp Atilla hariç herkesi tebessüm ederek başımla selamladım.
"Buradaydı gelir," dediğimde Atilla bana elini uzattı sahte bir tebessümle. Az sen gülme çocuk. Paçalarından akıyor samimiyetsizliğin.
"Naber Defne? Görüşemiyoruz ne zamandır?" dedi absürt bir samimiyetle. Ah, sanki her gün tavla oynuyoruz budala. Mümkünse hiç görüşmeyelim.
Atilla'nın elini memnuniyetle havada bıraktım ve yüzüme en gıcık edici olduğunu düşündüğüm, tıpkı onunki gibi samimiyetsiz bir gülüş yerleştirdim. "Ya ya... Öldüm seninle görüşe görüşe zaten. Uzun zaman oldu. Ben tatildeydim, Atlas söylemedi mi sana yoksa?" dedim gözlerimi devirmekten memnuniyet duyarak. Atlas gülmemek için boğazını temizler gibi yapınca Atilla'nın arkasındakiler gülüştüler sessizce.
"Formundasın yine," dedi Atilla, fos diye sönerken ama hala o gıcık gülüşü kürek gibi suratındaydı. Şöyle elimin tersiyle bir temiz çarpsam ne olurdu ki? Hayır, anlamıyordum. Atilla'nın bu küçük dağları ben yarattım havası nereden geliyordu? Babası şirket sahibi diye miydi anlamıyordum ki? Benim de annem savcı babam cerrahtı. Hiçbirimizde de öyle bir hava yoktu.
"Eh benim doğal halim bu. Sen de formundasın maşallah. Balon gibisin yine," deyip gözlerimi açıp kapatarak güldüm. Atlas, son cümlemi araya kaynatmak için yüksek sesle öksürünce kütüphanedeki görevli öğrencinin sesini işittik.
"Arkadaşlar sohbet yeri değil burası. Dışarı çıkar mısınız?" dedi görevli, fazlasıyla asabi bir tonda. Ona dönüp elimi kaldırdım. Eşit ağırlık sınıflarından Buse'ydi. Tatlı kız... Özür dilercesine ellerimi çenemde birleştirirken Cihangir katıldı aramıza.
"Dışarıda konuşalım iyisi mi," dedi Erdem önden ilerlerken.
Atilla bana sırtını dönmeden önce kötü bir bakış fırlatırken onu umursamadan dışarıya çıktım. Cihangir de bütünleştiği kitaplarını alıp dışarıya çıktı. Karışık bir çember oluştururlarken ben onlardan uzak bir duvar kenarına yaslandım ve kıstığım gözlerimi Atilla'ya sabitledim. Ne bu böyle geriniyordu yine ortalarda? Kime gövde gösterisi yapıyordu ki? O toksik sevgilisi de meydanlarda değildi hâlbuki.
Evet, Atilla'nın bir de kendisine benzettiği bir sevgilisi vardı. Kahverengi saçlarını her gün düzleştiren kızımızın o saçların arasına bir de iğrenç sarı renklerden atmıştı. Okul yönetimi nasıl bir şey demiyordu bilmiyorum ama o yönetimin içinde kan bağı kurduğu birisi varsa demiyordu işte. Özlem Kurdöşer bizim müdür yardımcısının yeğeniydi. Müdür yardımcımız Hakan Hoca bu toksik kızın amcası oluyordu. Neyse boş verin bu gereksiz detayları. Atilla ve Özlem, iğrenç bir çiftti. Görünce siz de tiksineceksiniz sayın okurlar.
"Takımımıza hoş geldin demek için seni akşam babamın restoranında ağırlayalım diyorduk biz de," dedi Atilla, üstten üstten. Şeytan diyordu al bir bıçak sapla şu şişme omuzlarına sönsün ama şeytanı dinlememeliydim.
Kabul edip etmeyeceğini merak ettiğim Yusufçuk Kuşu'na baktım ama onun bakışları zaten bendeydi. Yaslandığım duvardan bir anda doğrulduğumda öğretmenler zili duyuldu ve öğrenciler gitgide azaldı. Cihangir gözlerime değen yeşillerini benden ayırıp Atilla'nın omzuna vurdu dalga geçer gibi. Valla da billa da öyle vurdu. Dalga geçti. Helal lan sana!
"Eyvallah kaptan. O kadar da abartıya gerek yok milli takıma girmedik sonuçta. Defne'yle ödevimiz var bizim," deyip bana doğru geldi ve kolumdan tutup ilerlemeye başladı. Ona ayak uydurup merdivenleri çıkarken iki dakika da nefesim kesildi ama öte yandan içimde bir kuş ordusu halay çekiyordu. Cik cik öterek hem de. Taklalar, kanat çırpmalar filan havada uçuşuyordu ki içimde çıkan cümbüşü size tam anlatamazdım. Cihangir gözümde o an o kadar havalı gelmişti ki çığlık atasım gelmişti heyecandan. Bu çocuk olup olmadık yerde böyle cool hareketler yapmak zorunda mıydı? Önce motor sonra bu tavırlar...
İçimdeki bayram sevincini güç bela bastırıp dalgalanmış bir sesle, "Yavaşla ya da kolumu sal Yusufçuk Kuşu," dediğimde hem durdu hem de kolumu saldı. Sünen ceketimi düzeltip daha sakin adımlarla yanına gittim. "Kaçtın resmen. Ne oldu az önce?" diye sordum kuşkulanarak.
Cihangir artık daha yavaş çıkmaya başladı basamakları. "E senin hoşuna gitmedi belli ki. Ben de kabul etmek istemedim," dediğinde son basamağı da çıkıp bizim sınıfın koridoruna sapmadan durdum hemen. Ne diyordu lan bu?
Cihangir'le karşı karşıya durdum ve gözlerine baktım değişik bir hisle. Sanki bu andan kopuyormuşum gibi hissediyordum ama aynı zamanda bu anın içinde kaybolduğuma da emindim. Sözleri zihnimde taklalar attı bir müddet sonra olan kalbime oldu. Sıcacık bir battaniye hissi yine omuzlarıma doğru üşüşmüştü.
"Benim hoşuma gidip gitmemesiyle ne ilgisi var ki?" diye sorduğumda sesim benden mi çıkıyordu yoksa biri üzerimde dublaj mı yapmıştı onu da anlamadım anasını satayım.
Cihangir kitapları zahmetsizce kolunun altına sıkıştırıp elini cebine attı. Yine ve yine cool bir şekilde dikildi karşımda. Tüm ilgisini de çekinmeden bana verdi. Gözlerimi kırpıştırdığımda kalbim yuvarlanmaya başladı yine. Kaşlarımı çatıp düzeltiyordum bu sırada.
"Çok ilgisi var. Senin çöplüğün değil mi burası? Tanıyorsundur diye düşündüm. Atilla'nın pekmezini bakışlarınla akıttın, huylandım işte. Kabul etmek istemedim. Hem ödev var, ödev," diye geçiştirdi. Hay senin ödevine.
Cihangir bana tepeden her zamanki gibi baktığında aydınlanmış bir gülümseme ile arkasından baktım. Bizim sınıfa girdiğinde ben hala saf gibi bomboş koridorda ayakta kalmıştım. Vay be... Bana az önce nazik davranmıştı değil mi? Vay be! Biri şu içimdeki kuş mu kelebek mi ne olduğu belirsiz hayvansal hareketleri kesebilir mi rica ediyorum.
🎀🎀🎀
Bölüm etkileşimi
