1.7

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.7

7. BÖLÜM
"SİTEMKÂR"

İnsanları düşünmekten alıkoyan bazı eylemler olur hayatlarında. Bazıları koşuya çıkar sabah sabah. Bazıları işe gömülür. Bazıları da benim gibi dans ederdi. Dans ederken bedenimin hareketleri benden bağımsızdı sanki. Dans ederken düşündüğüm hiçbir şey olmuyordu. Müziğin ritmine kapılan ruhum bedenimle aynı anda dansa kalkıyor, her şey bir uyum içinde gerçekleşiyordu. Dans etmek benim ruhumun bir parçasıydı. Kalp gibi. Kalbim olmadan nasıl yaşayamazsam dans etmeden de yaşayamazmışım gibi geliyordu. Her notadan sonra ortaya çıkan melodi ne olursa olsun zihnimde bir anlam buluyor, kâbuslarımı bastırıyor, zihnimi açıyordu.

Benim ruhumun nabzı dans ettikçe atıyordu. Dans etmeyi kestiğimde ruhum da uykuya dalıyordu ve bedenim ruhsuz bir et yığınına dönüşüyordu. Bunu kime nasıl anlatabilirdim ki şimdi?

Dansın son duruşunda göğsüm şiddetle inip kalkarken ruhumu alabora eden bir ses duydum.

"Sen bu işte gerçekten iyisin!"

Alkış seslerine eşlik eden ayak sesleri sıçrayarak arkama dönmeme sebep olunca bodrumun zayıf ışığının altında Cihangir'in gülen suratı belirdi. Elinde bir poşetle geliyordu ve karakolda onu ilk gördüğüm günkü gibi giyinmişti. Saçları dağınıktı ve bana hayranlıkla bakan yeşil gözlerini seçebiliyordum. Bu bakışı istemsizce beni rahatsız etmiş, utandırmıştı.

"Korkuttum mu?" deyip aslında bunu zerre umursamıyormuş gibi Viktorya Dönemi'nden kalma ve kimin buraya attığını bilmediğim muşambalı berjeri silkeledi ve üzerine oturdu. "Korkutmak istemezdim ama gerçekten çok iyi dans ediyorsun," diyerek beni bir kez daha utanç çukuruna sürükledi. Ondan iltifat almayı beklemiyordum, kimseden iltifat beklemediğim gibi.

Telefonumdaki saate baktım. Yarım saat geçmişti henüz. Bu çocuk neden erken gelmişti ki buraya? Üstelik beni dans ederken de dikizlemişti. Ona artık röntgenci demeliydim sanırım. Üzerimdeki ilk ürpertiyi atıp yere bağdaş kurdum rahatça. Kalp atışlarım hala sakinleşmiş değildi ama utandığımı ona göstermek, iltifatları yüzünden deliren kalp atışlarımı öğrenmesini istemiyordum.

"Beni neden izledin?" diye mırıldandım kısık bir sesle. Bu soruyu sormamı beklemiyormuş gibi önce şaşırdı ve siyah market poşetine elini daldırdı. Onun bu tepkisizliğini sadece izledim. Ben yokken okulda tokatlamışlar mıydı bu çocuğu? Ne bu ifadesizlik, boş vermişlik?

Market poşetinin içinden soğuk kahve çıkarıp bana yuvarlayınca kahve ayaklarımın dibinde durdu. Mocha yazıyordu üzerinde. İlgisiz, biraz da sinirli olan bakışlarımı yeniden Cihangir'e çevirdim. Sapık olduğunu düşünüyordum artık ama o beni umursamayarak ne var bunda dercesine elini iki yana doğru açtı.

"Yasak mıydı ki seni izlemek? Dans eden birini gören herkes durup izler." Basit açıklamasına daha çok sinir olup kahveyi aldım ve ona geri yuvarladım.

"Ağzını aç, ben açamıyorum metal kutuları," dedim bozulmuş gibi. Metal kutunun başındaki sert yer elimi kesiyordu sürekli. Şu hayatta her şeyi yapabiliyordum ama metal kutuların saçma açılış şekillerini yapamıyordum. Gücüm yetmiyordu ve aşırı güç uyguladığımda da kopup açılamayacak hale geliyordu.

Cihangir kahvemin kapağını rahatlıkla açarken ben de biraz ona yaklaşıp kahveye uzandım. Elinden alıp ilk yudumu aldım. Çok iyi gelmişti ama çikolata tadını pek beğenmemiştim. Latte daha güzeldi. Hatta üçü bir arada daha güzeldi. Yine de bulduğuma şükrettim. Şu anda ter içindeydim ve serinletici içecekler tempolu bir dansın üzerine müthiş giderdi.

"Sevmedin mi tadını?" Cihangir yeniden anlık sorulara başlayınca içeceğe bakıp ona döndüm.

Kafamı iki yana sallarken, "Yoo. İyi. Sağ ol. Bunun hatırına seni beni gizlice izlediğin için affediyorum," deyip bir yudum daha aldım. Suyum çıkmıştı gerçekten.

"Birincisi," derken işaret parmağı havadaydı, "Seni gizlice izlemedim. Burası halka açık bir alan." Kahvesinden içti sakince ve iki yaptı. "İkincisi de burada buluşmak isteyen sendin ve ben de geldim. Saatleri bu kadar önemser misin gerçekten?" Kaşlarını çattığında kafamı salladım sadece.

"Önemserim. Dakik biriyim ben. Bir saat sonra dediysem bir dakika öncesinden bile gelsen neden erken geldiğini sorarım," dedim düz bir ifadeyle. Çikolatalı kahvemden biraz daha içtim ama tadı gitgide kötüleşiyordu sanki. Metalik bir şeye dönüşmüştü. Midemin kasıldığını hissettim.

"İyi, bildiğim iyi oldu dakik hanım. Umarım bu özeni ödevimizde de gösterirsin," dediğinde bir an durdum. Sonra elimdeki metal kutuyu yere bırakıp burnumun ucunu kaşıdım.

"Ödev derken?"

İkimizle ilgili olan şey ödev olmasın Allah'ım. Grup ödevlerinden nefret derecesinde nefret ediyordum. Eh, bireysel olanlardan da ama sınava yansıyanları severdim çünkü kopya çekebiliyordum.

Cihangir yerdeki kahvemi alıp kendisi içmeye başlayınca pek umursamadım. Zaten tadını artık sevmediğime karar vermiştim de o benim ağzıma değdirdiğim şeyi gerçekten tiksinmeden mi içmişti? Öğk... Ben yapamazdım.

"Evet, ben matematik kulübüne kaydolmuştum. Sen de kütüphanecilik ve edebiyat kulübündeymişsin. Ortak bir proje ödevi vardı ben de seninle eşleştim. Sınıflar birleştirildi sayıca az olduğumuz için. Benim ödev arkadaşım oldun," dedi bundan memnunmuş gibi ama memnun olmasa iyi olurdu. Ben hayatında görüp görebileceği, insana en yük olan ödev arkadaşlarındandım. Hayrım dokunmazdı benim.

Yaptığı açıklama yüzümü Koreli oğlanlar kız gibi neyini beğeniyorsunuz siz diyen boşboğazlardan birini görmüş gibi ekşitmeme yeterli geldi. Geçen sene bu kulüp doluydu ve kütüphanede görevli olma sırası bana gelmemişti bile ya da hiç değilse proje gibi saçma sapan ortak ödevler de yoktu. Bu kulübün hocası Demet Hoca'ya ne olmuştu? Dostuz sanıyordum ama kadın Birinci Dünya Savaşı'ndaki İtalyanlar gibi taraf değiştirmişti, iyi mi?

"Sayıca ne kadar az olabiliriz ki? Geçen yıl kütüphanecilik kulübü ağzına kadar doluydu ya da matematik," dedim hoşnutsuz bir şekilde. Cihangir ilgisiz bir tavırla omuz silkti.

"Ne bileyim ben, bugün dokuz saat ders vardı. Kulübe gittiğimde yaklaşık kırk beş kişi vardı karışık. Ortak ilerleyecekmiş. Hocalar öyle planlamış."

Abartmıyorum, elimi şlap diye suratımın ortasına yapıştırıp yere uzandım. Kollarım bacaklarım Hint dizilerinde kaza geçirip üç saat yere düşmeyi bekleyen başrol gibi dört bir yana dağılmıştı. İki kulübün birleşimi nasıl kırk beş olurdu? Nasıl ya, nasıl? Son senemde yaşanacak şey miydi bu? Kesin sınıf mevcudu az diye bir ton gerekli gereksiz etkinlik düzenlenirdi o kırk beş kişiyle. Öf ha!

"Yapmam ya ben ödev filan!" diye bağırdım en sonunda mızmızlanarak. Ödev yapmaktansa ölmeyi yeğlerdim. Verdikleri saçma ödev umurumda değildi. Yapmak istemiyordum. İlk iş kulübümü bu hafta geçmeden değiştirmek olacaktı. Yerden doğrulup Cihangir'e baktım. "Kulübümü değiştiririm gerekirse. Çevrecilik kulübüne girerim ama yine de ödev yapmam."

Tiksiniyordum ödevlerden.

Cihangir suratıma tek kaşını kaldırmış değişik değişik bakmıştı. "Sen nasıl bir tipsin ya? Ödev yapmamak için kulüp mü değiştirilir?" diyerek beklenmedik bir anda atarlanarak söylenince bu çocuğa ne olduğunu düşünmeye çalıştım. Mutasyona uğramış gibiydi. Fiziksel anlamda iyiydi de genetiğinde bir şeyler olmuştu herhalde.

"Doğru konuşsana sen," diye cırladım sessizce, "Tip mip derken? Ben kendimi sana mı beğendireceğim Cihangir Efendi? Deli midir nedir ya? Bir derdin mi var oğlum senin?"

Yerden tamamen doğrulup dağılan saçlarımı bileğimdeki lastik tokayla topladığımda Cihangir teneke kutuya parmağıyla vuruyordu ve cevap vermiyordu. Ergen. Bir derdinin olduğunu anlamıştım da böyle bir şeyde bana ters yapamazdı. Benim dertlerim zaten bana yetiyordu bir de elalemle uğraşıyorduk, iyi mi?

Var olan üç beş eşyamı ve beraberinde tipimi toplayıp bodrumu terk edeceğim esnada Cihangir'in sesini duydum.

"Tamam, özür dilerim. Öyle demek istemedim. Alınma hemen Afacan!" diye bağırdı arkamdan. Geri zekâlı. Hala Afacan diyordu. Bir gün suratına doğru patlayacaktım görecekti Afacan'ı.

Durmayıp merdivenlere yöneldim. Eve gidip zıbarmak isterken Cihangir'in adım sesleri hızlandı ve bir anda kolumdan tutmasıyla attığım adım boşa çıktı. Ayaklarım saçma bir şekilde birbirine dolanıp yürünmez hale gelirken dudaklarımdan ufacık bir çığlık kaçmış olabilir. Ufacık... Tüm apartmanda yankılanan. Cihangir, Allah'tan merdivenin demir korumalığından tutunmuştu da o düşmemişti. Eh haliyle ben de düşmemişti ama şey... Yüzü yine yüzüme çok saçma bir yakınlığın içindeydi ve ben fizik kurallarını yıkacak kadar saçma duruyordum. Bıraksa küt diye düşerdim ama şu an bu en son düşündüğüm şeydi. Cihangir'in beni içine çeken gözlerinin yeşili elalarıma bulaşırken korkudan deli gibi atan kalbim kendini yerde hissetmek istiyordu ama maalesef, Cihangir'in göğsündeydim. Yani tam olarak belimden tutuyordu beyefendi. O kadar. Ben de yakasından birazcık sündürüyordum.

"O ses neydi Zeynep?"

Apartmanın görevlisinin evinin dibinde olduğumuzdan bir anda girdiğim saçma trans ve ürpertiden kurtuldum ve Cihangir'in yakasından daha sıkı tutunarak dengemi yakaladım. Apar topar merdivenin altındaki karanlığa çekiştirdim onu. Oraya saklanınca görevlinin kapısı açıldı, etrafı kolaçan etti ve bizi görmeden kedidir kedidir deyip evlerine girdiler. Aynen, kedidir. Nil en son zavallıların kafasına benim yadigâr tableti attığından beridir kediler apartmanı terk etmişti.

Derin bir nefes verip tüm gerginliğimi bir anda saldım.

"Gerildim be," dedim yere çökerken. Cihangir de o karanlıktan çıkıp ayağa kalktı.

"Ne demeye saklandın ki zaten? Sanki ayıp bir şey yapıyoruz," diye homurdandı. Tüm yüzümü elimle sıvazladım. Salak mıydı bu bugün? Her zamankinden daha fazla.

"Ayıbı alır var ya!.." Devamını getirmedim elbette ve sabırla nefesimi alıp verdim. "Sonra otur da durumu açıkla değil mi Cihangir? Ertesi gün tüm apartman bizi konuşur geri zekâlı. Sen hiç apartman hayatı nedir bilmez misin? Nereye gidersen git, istediğin kadar zengin elit insanla dolsun apartman ama dedikodu her yerde yapılıyor," deyip ufak bir sinir krizi geçirircesine nefesimi verdim.

Cihangir durdu, düşündü ve sanırım söylediklerimi mantıklı buldu. Sonunda bay süper zekâ.

"Dedikodu yapılması pek umurumda değil açıkçası. Sen neden umursuyorsun ki?" Sorusuna karşı çöktüğüm yerde surat astım. Yüzünün yalnızca bir kısmını görebiliyordum.

"Bazen can sıkıcı olabiliyor. Herkesin düşüncesini tabii ki umursamıyorum ama... Bazen can sıkar işte. Neyse. Bu konuşma fazla uzadı. Gidiyorum ben. Ödevinde başarılar. Ölsem de yapmam."

Kesin ve net bir ifadeyle sözlerimi sıraladıktan sonra bir de göğsümü kabarta kabarta merdivenleri yeniden tırmandım. Cihangir'in adımları da peşimden geldi ama dönüp bakmadım. Sorunlu geri zekâlı. Bu gece ona gerçekten sinir olmuştum.

Acaba Meriç'e söylesem döver miydi benim yerime?

Saçmalama Defne. Saçmalama evladım... Yat da zıbar.

🌈🌈🌈

Çenemdeki yara bana sırıtırken oraya bu günler için aldığım kapatıcıdan cila yapıp elimden geldiğince kapattım. Yani pek başarılı olamadım ama hemen hemen kızarıklığı gidince iç çekerek aynadaki çehreme baktım. Regl dönemim yaklaşıyordu sanırım. Çenemde sivilceler ufak tefek kendini belli ediyordu. Bugün belim de ikiye ayrılırcasına ağrıyordu zaten. Eh, üzerimde biraz da o kızların anlayacağı huysuzluklardan vardı. Mutlu değildim. Sivilceler zaten bozmuştu sinirimi. Elimle hafifçe çenemi yokladım ve cildimin altındaki şişliği hissettim. Eşek gibi çıkacaktı herhalde. Yok etmemin bir yolu olsa yüzüme saatli bomba bile bağlayabilirdim ama küçük, sevimli yüzümü seviyordum. Bu sivilce de dokunmazsam bir hafta sonra geçecekti.

Yüzüm kırış kırış oldu anında. Fena geliyorlardı ama on yedi yaşında genç bir kızdım ben. Sivilce hayatımdaki en normal şeydi. Siyah noktalar da öyle. Elbette bu konuda annem hafif yoldan takıntılıydı ve ben de onun takıntısından faydalanarak bir iki kere güzellik merkezine gitmiştim ama düzenli gitmemiştim. Hem güzellik merkezini istiyordum hem de düzenli gitmiyordum. Nil daha düzenli gidiyordu ve yüzü gerçekten de bebek gibiydi. Annem utanmasa Atlas'ı da götürecekti de işte utanıyordu herhalde. Ne bileyim...

Güzellik merkezine bir iki gitmemle sivilcelerim az biraz toparlamıştı ve elbette konumuz bu değildi. Okula hazırlanıyordum ben. Bugün haftanın son günüydü neyse ki. Yarın tatildi! Saçlarımı içimdeki minik heyecan kırıntılarıyla dalgalandırıp dağıttım iyice. Bugün beden dersi vardı ve Beril ile eminim ki coşacaktık. Tabii şu bel ağrım olmasa bundan emin olurdum ama emin değildim işte. Çantamın içine beden dersi için hazırladığım eşofman takımımı deptim ve fırlayarak odamdan çıktım. Annemler artık evde olduğu için mutfaktan kahvaltı kokusu geliyordu ama pek kahvaltı seven birisi değildim.

"Günaydın anne," dedim ve doğrudan masaya oturdum. Biraz salatalık, biraz domates attım ağzıma. Yanaklarım hemen dolarken masanın karşısında oturan babamla gözlerim kesişti. Dikdörtgen klasik gözlüklerini burnunun üzerine çekti beni görünce. Doktorumuz her zamanki gibi ifadesiz, çelik gibiydi.

Babamın mahkeme duvarından hallice olan suratına alışık olduğumdan bakışlarımı kısa kestim. "Sana da günaydın baba," dedim ve bir dilim beyaz peynir yedim. Biraz da ekmek koparıp attım ağzıma.

"Çenene ne oldu senin?" Babam, günaydın bile demeden çeneme atlayınca omuz silktim önemsiz bir şeymiş gibi. Detay vereyim de beni eve tık değil mi? Almayayım...

"Sadece düştüm. Okuldan koşarak çıkarken. Bir şey yok. Merak etme kavgaya bulaşmadım henüz." İki kişi bana saldırmış olabilir ama bunu bilmenize gerek yok.

Babam bana duyduğu mükemmel güveniyle gözlüğünü gözünden çıkarıp, "Emin misin Defne?" diye sorusunu tok bir sesle yeniledi. O sırada Nil mutfağa damladı. Arkasından da Atlas ama onlar gelmemiş gibi davrandım.

Nil, "Günaydın babacığım," derken epey içtendi. Ben o -cığım ekini ölsem de ekleyemiyordum. Çok sahte geliyordu kulağa.

Nil, babama sarılınca konu benden çoktan uzaklaşmıştı. Bundan faydalanıp daha hızlı bir şeyler yedim. Annem o sırada çayları tek tek masaya taşıyordu. Bugün mühim işlerinden yoktu sanırım. Çay doldurduğuna göre uzun uzun kahvaltı yapacaktı biz gittikten sonra. Onun adına seviniyordum çünkü ben yalnızca hafta sonu evde pinekleme şansına sahiptim ve çoğu zaman o şans da elimden alınıyordu.

"Anne sağ ol, ben içmeyeceğim. Hatta şimdi çıkacağım," deyip ağzıma son kez salatalıktan üç tane arka arkaya attım. Annemin önüme koyduğu çaysa öylece kalakaldı.

"Defne, neler oluyor Allah aşkına? Dün de aceleyle çıktın bugün de. Kardeşlerini beklemiyor musun sen artık?" Kardeşlerim mi? Atlas vardı bir tek. Herhalde kardeşin demek istedin anne.

Üstüne basa basa, "Kardeşimle," dedim. Atlas'a kısa bakıp anneme döndüm hızlıca. "Aramız bozuk anne. Bir süre tek tabancayım belki de sonsuza dek. Neyse ne. Doydum. Ellerinden öperim, her şey çok güzel. Görüşürüz," deyip sandalyeyi geriye çektim.

Gitmeden önce babama da saygı çerçevesinde veda ettiğimde Atlas oflayarak peşime düşmüştü. Çok uzatmak istemiyordum ben de ama o an aklıma geldikçe Atlas'ı dövmek istiyordum. Belki biraz tekme tokat girişsem barışırdık ne dersiniz ama onu yapacak gücüm de yoktu. Tek isteğim biraz daha zaman geçmesi ve zihnimin yaşadığımız bu çekişmeyi ötelemesiydi.

Annemler içeride bir şeyler konuşurken ben kapıyı açıp yine beyaz ayakkabılarımı giymek zorunda kaldım. Bu ayakkabıyı iki gündür giyiyordum ve şimdiden yağmursuz havada çamur içinde kalmıştı. Beyaz eşyalar çok çabuk kirleniyordu ve ben bir sokak çocuğuydum. Beyazı işte bu yüzden hiç sevmiyordum. Sürekli temizlemek zorundaydım, kirlenme özgürlüğümü bile elimden alıyordu bu renk. Ayakkabının bağcıklarını bağladığımda Atlas da ayakkabısını giymişti. Önüme geçip kolumdan tutunca çenemi nazikçe kaldırıp yüzümü inceledi. Gülmüyordu ya da mahcup bakmıyordu. Kuşkuyla kısılan gözleri canı yanar gibi yüzümdeki yara izini irdeliyordu. Ben alışıktım sağımda solumda yaralara darbe izlerine ama Atlas ne zaman görse yüzü düşüyor, gözleri hüzünle örtünüyordu. Alışamayan bir tek oydu sanırım.

"Defne şu çocukça şeyi kes artık," dedi nefesini hayal kırıklığı içinde verirken. "Bu yara nasıl oluştu anlatmayacak mısın? Dizinde de yara var üstelik. Forman yamalıydı. Dikiş nakış hiç beceremiyorsun." Gözlerini kısıp tüm bunları söylediğinde elimi belime attım. Ondan bir adım uzaklaştım. Beni bu kadar gözlemlemesinden o an müthiş bir rahatsızlık duymuştum.

"Hayır, aksine çok iyi beceriyorum dikiş nakış ve ister inan ister inanma düştüm tamam mı? Olayın üzerinden artık asırlar geçti Atlas, sal artık ve dediğim gibi canım ne zaman isterse o zaman normal olurum. Okula geç kalıyorum," dedim ters ters.

Önünden geçip gidecekken Atlas koluma yapıştı kene gibi. Sonra beni sürükleyerek Nalan ablaların evinin önüne götürdü. "Sen okula geç kalıyorsan biz de kalıyoruz Defne. Barışana kadar böyle," deyip kapıyı çalarken kolumu elinden kurtarmaya çalışıyordum ama o kadar sıkı ve sağlam tutuyordu ki sırf şu basketbol aşkı yüzünden gittiği spor salonu sanırım onda işe yaramıştı. Hiçbir faydam yoktu kendime. Ne ara güçlenmişti bu çocuk? Çocukken ben döverdim Atlas'ı.

Huysuz huysuz, "Bıraksana Atlas ya!" diye söylendim apartman boşluğunda.

Bileğim onun avucunda doğalgaz borusu kadar kalırken Atlas umursamıyordu. O sırada da kapı açıldı ve Cihangir'le Çınar çıktı. İkisi de bize öylece bakınca derin bir of çektim. Daha çok sarstım kolunu.

"Abi hayırdır? Kaç yıl aldı?" dedi Çınar, dalga geçerek. Sonra yere çöktü ve ayakkabısını giyerken arkadan Nalan abla da Çilay'ın elinden tutmuş sağa sola koşturuyordu. Bir ara beni görünce gülümseyerek el salladı ama kadına karşılık bile veremdim.

"Normale dönene kadar kaç yıl gerekiyorsa artık koçum," diye söylendi Atlas abilik taslayarak. Ona en tersleyici bakışlarımdan gönderip omuzlarımı düşürdüm.

"Tamam, barıştım. Bırak şimdi." Yemedi.

Atlas küçümseyici, ayıplayıcı bir de sahtekâr bakışlarının karışımından bir bakış fırlattı bana ama umursamadım hiç. "Anne karnında da böyleydin sen. Hiç değişmeyeceksin," dediğinde Cihangir'den gülmeyle karışık bir homurtu yükseldi. Bunalmış bir şekilde iç çektim ve sol elimle saçlarımı karıştırdım. Biraz daha sol bileğimi kendime çekmeye çalışsam da Atlas onu çekiştirmemden zerre etkilenmedi.

Bileğimde hissettiğim karıncalanma hissiyle yüzüm daha çok düştü. Arkasında mızmızlanmamı umursamayan Atlas, Çınar'la şakalaşırken bir adım geri gittim. "Bıraksana ya..." diye söylendiğimde kulağımda bir çınlama hissettim ansızın.

"Bırak kardeşimin kolunu!"

"Kes sesini lan!"

"Bırak!"

Gözlerim Atlas'ın sardığı ince bileğime dalmışken tam sol yanağımda hala hissettiğim tokadın acısıyla irkildim. Sonra o el hiç kurtulmamışım gibi boğazımı sarınca yutkunamadım. Kalp atışlarım kulaklarımda uğuldarken kulaklarımdaki çınlamayı duymazdan gelmeye çalışıyordum. Atlas'ın eli sanki boğazımdaymış gibi beni boğmaya başlamıştı. Bileğimdeki ter hissiyle nefes alışlarım sıklaşmıştı. Dalıp gitmişken bir anda Atlas'ın beni umursamayıp peşinden sürüklemesi girdiğim tuhaf trans anından bir nebze olsun sıyrılmama vesile oldu.

Bir anlık korkuyla serbest olan elimle bileğimi saran sıkı bileğini tuttum. "Tamam, gerçekten bırak. Barıştım tamam. Vallahi," dedim nefes nefese. Terleyen bileğimde müthiş bir karıncalanma baş gösterince sağ bileğimi istemsizce üzerime sürtmeye başladım. Vücuduma izinsiz dokunan o pis ellerin varlığı ruhumu katran karası kuyuya gömerken bir anda titredim.

Asansöre bindiğimizde Atlas gözlerime baktı ve eminim gördüğü şey onu korkuttu ve bileğimi bıraktı. "Gerçekten mi?" diye sorarken sesindeki titreme yelkenleri suya indirmeme sebep olmuştu. Ne olduğunu biliyordu ve belli etmemeliydi. Cihangir birazına şahit olsa da ona hiçbir şey söylemeye ya da anlatmaya niyetli değildim. Bu zamana kadar her şey benim ve Atlas'ın arasındaydı ve ölene kadar da öyle kalmalıydı.

"Gerçekten, tamam," diyerek kuru bir sesle kestirip attığımda Atlas sahte bir gülüşle beni kolunun altına aldı. Onun kolunun altına yüzümü sakladığımda derin nefesler alıp vücudumdaki karıncalanma hissinin yok olmasını bekledim. Atlas hiçbir şey olmamış gibi gülüp sohbet etti onlarla ve konu benden hız treni hızında uzaklaştı. Çok şükür.

Birlikte yürüyerek okula gelince herkes kendi sınıfına dağıldı. Yol boyunca ağzımı bıçak açmamış durmadan sağ elimle sol bileğimi ovalamış durmuştum. İçim huzursuzlanıyordu yine. Cihangir ve ben de nihayet sırtımızda sanki on iki tonluk çimento çuvalı varmış gibi kambur halde 12/H'tan içeriye girdik. Sınıf hemen hemen doluydu. Orta sıra bomboştu orası ayrı. Kendime gelme çabalarım yanıt verdiğinde sarayıma doğru giderken Ülkü'ye öpücük attım. Bana karşılığını vermişti çoktan. Çantamı gelişine sıraya fırlattım. Gariban çantam da içindeki hiçlikle birlikte sıradan kayıp yere düştü. Umursamadan çantamı ayağımla köşeye tekmeledim ve cebimdeki telefonumu çıkardım. Kulaklığımın birini kulağıma taktım, diğerini boşta bırakıp kafamı tamamen sıraya gömdüm. Beden dersine kadar uyusam ne hoş olurdu değil mi? Daha çok vardı o derse.

"Çetinişşi yok mu bugün?" Çetin'in kulağımın dibinden seslenmesi ve kolumu dürtmesi ile müziğin sesini kıstım biraz.

Boğuk bir sesle, "Beden dersine kadar uyuyamaz mıyım?" diye sorduğumda Çetin kıs kıs gülmeye başladı tepemde ama bu gülüş öyle bir gülüş değildi. Şeytani bir gülüştü. Bunu bildiğimden kafamı kaldırıp Çetin'in serseri stiline baktım. "Sen bir pislik biliyorsun," derken aynı zamanda işaret parmağımı doğrultmuştum.

"Beril o pisliğin içinde şu anda. Bizim de gitmemiz lazım ama ben seni bekledim," deyince kafamı iki yana salladım. Anlamıştım sanırım o pisliği.

Yüzümü kırıştırıp, "Kitaplar mı yine ya?" diye sorduğumda Çetin yanaklarını şişirip indirdi ve kafasını salladı.

"Ders kitapları ancak gelmiş. Müdür de düzenleme işi için tabii ki de sözel sınıfını seçti. Orta sıra orada. Dersler şimdilik boş geçecek. Millete kitap dağıtacağız yani ama önce düzenlenmesi gerek," deyince çantama bir tekme daha savurdum. Çanta bu kez Ülkü'nün ayaklarına kadar gidince arkasına döndü.

"Kötü haber tez duyulur bebeğim, üzülme. Her seneki işkence işte..." diye hayıflandı. Durumu hızlı kabullenmişti. Ülkü dirseğini Çetinlerin sırasına koyunca oflayarak sırama yapıştım. Beden dersini kaçırmaktansa ölürüm daha iyi. Ne olursa olsun o derste dans etmek istiyordum. Zaten haftada iki tanecikti sadece.

"Kitapları biz mi dağıtıyoruz? Görevli yok mu?" Cihangir'den gelen soruyu ben yanıtlamadım aksi halde asabım epey bozuktu daha da bozulsun istemezdim. İki gün önce bodrumda bana söylediği laf yüzünden zaten takmıştım kafayı yine bu çocuğa... Tek bir hatasında bir kaşık suda boğasım geliyordu bu yüzden ayağa kalkıp onu dizimle ittire ittire sıradan çıktım. "Yavaş kızım yavaş!" diye bağırdı arkamdan ama dönüp bakmadım. Sen buna dua et.

Çantamı Ülkü'nün ayaklarından alıp sırama basket attım ve bu kez tam isabet, sıradan düşmeden kaldı. Cihangir'le bakışlarımız kesişince dudaklarımı memnuniyetsiz bir şekilde kıvırdım.

"Asıl sana yavaş," diye söylenip Ülkü'yü yerinden kaldırdım ve biz önden ilerlemeye başladık. Çetin de Cihangir'i alıp arkamızdan geliyordu sanırım. Bodrum kata kadar sessizce ilerleyip o mahzenden farksız yere gelince küf kokusu sarmıştı burnumu. Küçük pencerelerden sızan zayıf ışık aydınlatmaya zerre yardımcı olmuyordu bu yüzden beyaz florasan lambalar gözlerimi deşercesine yanıyordu. Tiksinerek yüzümü buruştururken Ülkü çocuk avuturcasına saçlarımı okşuyordu sadece.

"Yok yavrum, yok bir şey. Hemencecik bitecek bu amelelik." Onun buna benzer teselli cümlelerine sırıtıp durdum sadece. Müdür beni görünce yine hemen o garip seslenişi yaptı.

"12/H, Defne Hüma Sungur! Hele şükür kızım! Gel buraya!" deyip eliyle bana kitapların arkasını gösterince devasa mavi paketler içindeki yığıntıya ve elden ele bir şeyler taşıyan bizim sınıfın birkaç üyesine baktım. Rezillikti bildiğiniz ama tek güzel yanı etrafı harika kitap kokuları sarmıştı.

"Geçin siz şu tarafa. Sayısalcıların ders kitaplarını ayıklayın. Burada liste var. Cihangir oğlum, sen halledersin. Defne Hüma Sungur, dik dur kızım!" Müdür, X2 hızındaki konuşmasını yaparak arada yine dik durmamla ilgili bana laf edince yere yığılmak istedim. Bir de alerjim olan sayısal grubuna verilmiştim. Bilerek yapıyordu herif. Vallahi bilerek yapıyordu.

"Tamam hocam." Cihangir, Serhat Müdür'ü uysal bir kedi gibi onaylarken Çetin, Ülkü, ben ve Ülkü'nün sıra kankası Ramiz'le birlikte sıraya girdik. Cihangir bilmiş bilmiş paketlere bakıp kitapları inceliyor bir yandan da listeye bakıyordu. Sanki çok anlarmış gibi...

Ne bakıyon lan kurabiye var simit var, neye bakıyon?

Manyak mısın sen be?

Lan, manyağım!

Kafamda canlanan Kuzey Güney sahnesini sildim hemen zira karnım ağrıyordu ayakta durmaktan. Sancılarım kendini iyice belli etmişti ve gerçekten şu anda burada olmak istemiyordum. Midem de bulanıyordu üstelik. Regl çok kötü bir şeydi ya!

"Yusufçuk Kuşu hızlı olmak istersen tutmuyoruz seni bak," diye mırıldandım sıkıntıyla kıvranırken. Zil çalınca ilk derse girdiğimizi anladım. Bu kitapları tüm okula dağıtmak tüm gün sürer miydi acaba?

Yusufçuk Kuşu kitaplardaki ilgisini kaldırıp bana tehlikeli bir bakış atınca hala asık suratımla onu izliyordum. Oturacak yer de yoktu ki. Ülkü'ye dayanıyordum resmen. Dayanak noktam benim.

"Yusufçuk Kuşu ne be?" dedi Ülkü, bana bakmaya çalışarak. Omuz silktim sadece.

"Afacan demeyi keserse ben de ona Yusufçuk Kuşu demem. Adımı öğrenemiyor," dedim Cihangir'i sanki anneme şikâyet eder gibi. Kafamı iki yana sallarken Cihangir hala bana bakıyordu. Tek gözümü kırpıp ne bakıyorsun dercesine kafamı salladım. Bence dedim. Anladı.

"Bir daha duymayayım," dedi parmağını kaldırıp. Annem gibi konuşunca nefret derecesinde nefretli nefes aldım. Gıcıklık akıyordu paçalarımdan. Şu olgun hallerine de ekstra sinir olmaya başlamıştım. Ne yani bu çocuk neden çocuk olamıyordu? Eğlence anlayışı da çok kötüydü zaten. Öyle tek tek takılıyor, salak gibi tehlikeli yerlere gidiyordu. Ha yani bir de bilmiyorsun gittiğin yeri? Tehlikenin göbeğine düşüyordu şak diye! Hiç hesap kitap yapmayı bilmiyordu.

"Ben de bir daha duymazsam Yusufçuk Kuşu, sen de duymazsın. Emin ol," deyip kollarımı bağladığımda Ülkü iç çekerek omzuma vurdu.

"İflah olmazsın sen," diye fısıldayınca ağır hareketlerle kafamı kaldırdım. Olmazsam olmam, size ne?

"Kardeşim bu ne ya? Çocuk mu doğurdunuz siz, ne ara ebeveynler gibi konuşmaya başladınız? Aman ya!" dedim bir anda içimden çıkan isyankâr gençle. Ülkü'nün de kolunun altından bağırıp çağırıp çıktığımda herkes bana baktı birkaç saniye.

Kardeşim size de sinir basmıyor mu böyle yerden gökten sağdan soldan? Hı? Şu anda resmen hakarete uğruyorduk. Sözelcilere boş gözüyle bakıyordu müdür zımbırtısı. Amele gibi çalıştırıyordu bizi. Bu sizi nasıl sinir etmez ya?

"Yaklaşmış," dedi Çetin ağzının içinden Ülkü'ye kaş göz yaparak. Çenemdeki yaram kaşınınca elimle sertçe çenemi kaşıdım. Bu da en saçma zamanlarda kaşınıp duruyordu. Yarasın sen, iyileşmen gerek neden kaşınıp beni sinir krizlerine sokuyorsun ki?

Ülkü kafamın üzerinden Çetin'e para uzatırken aynı anda duyacağımı bilse de fısıldayarak, "Çikolata filan kap gel gözünü seveyim tüm gün böyle olmaz. Hadi. Bana da bir simit alsana be," dedi. Tepemde dönen bu mesnetsiz muhabbeti duymazdan gelmeye çalışıyordum. Yaklaşan gelmişti bile. Ağrı kasıklarıma kadar vurmuştu ve bacaklarım ağrıdan titriyordu.

Çetin, parayı alıp Serhat Müdür'den gizlice uzarken Cihangir yeniden sessizliğe bürünmüştü. Bilimsel çalışma yapıyordu sanki haspam. Kollarımı sabırsız bir şekilde önümde bağlayıp ayaklarımla ritim tutarken Cihangir'in sesini duydum. "Kaşırsan kanatacaksın artık," dedi kafasını listeden kaldırmadan.

Çenemi kaşıyan elim onun sözleriyle durdu ama birkaç saniyeliğine. Duyduklarımı idrak edince sinir hücrelerim en saçma yöntemle kavruldu sanki. İnadına yaparcasına cıklayıp gözlerimi devirdim. Çenemi kaşımaya devam ederken Cihangir de kafasını kaldırdı. Beni gözetliyordu herhalde yine. Sapık kuş.

Bu defa kaşları ciddiyetle çatıldı. "Mahvetmişsin zaten bırak şunu yapmayı!" diye bağırdı artık. Çenemi kaşıyan elimi yakalayınca bir çırpıda elimi kurtardım. Kızgın kızgın başıyla ileriyi işaret etti. "Şuradan dolaş gel yanıma sana verdiğim kitapları uzat diğerlerine. Hadi!" diye de emretti uç beyimiz.

İki elimi de şakaklarıma bastırıp birazcık ovdum. Sinirden titrediğimi hissediyordum neredeyse. Ya da ağrıdan... Şu anda titriyordum da neyden ötürü bilmiyordum. Karnıma ve belime aynı anda bıçak saplanıyordu, görmüyorlar mıydı?

"Bana bak, emretme bana!" dedim tehlikeli bir sessizlikle, "Adam gibi rica et yoksa basar giderim zaten tüm sinirim tepemde, sana da acayip gıcık oluyorum var ya sıkma canımı daha fazla Cihangir!"

Gözlerimi sonuna kadar açtığımda benim sözlerimden ötürü ortam gerilmişti çoktan.

"Yettim Üko!"

Çetin'in sesi araya girince çattığım kaşlarımın altından hala Cihangir'e bakıyordum. O da kızgındı bir şeylere ben de ama ben neden böyle olduğumu biliyordum. Sadece reglden birkaç saat öncesi evresini yaşıyordum o kadar ve bir süre idare edilmem gerekiyordu, hepsi bu!

Cihangir beni idare edecek son kişiydi ama en azından üzerime gelmeyi kesebilirdi. Uşağıymışım gibi emretmesinden gıcık kapıyordum. Herhangi birinin emretmesine de gıcık oluyordum. Rica etmek bu kadar zor olamazdı.

"Gıcık oluyorsan git," dedi Cihangir kafasıyla çıkışı göstererek, "Çok ciddiyim terk et burayı Defne. Çekemem seni de sinirini de."

Üç cümle... Bu kadar. Cihangir herkesin içinde bu üç cümleyi ifadesiz, kovarcasına söylediğinde canıma minnetti. Diğerlerine döndüğümde herkes şaşkınlık içindeydi ve ortamda oluşan bu gergin sessizlik beni de fazlasıyla germişti. Hakarete uğramış gibi utanmasam ağlayacaktım fakat ağlamak yerine karnıma bir bıçak daha saplandı. Acıdan kızardığımı hissettim. Aptal kuş yeniden işine dönünce ben işten yırttığıma sevinmeye çalışıyordum ama sevinemiyordum. Çok sinirli hissediyordum kendimi. Biraz da aşağılanmış. Ne gerek vardı ki herkesin içinde azarlamasına? O kadar da değildi.

"Çikolata için sağ ol," diye mırıldandım içime kaçmış tuhaf bir tonlamayla. Ülkü'nün omzuna sevecenlikten uzak ama hafifçe vurup Çetin'den çikolatamı aldım ve bodrumdan yukarıya doğru fırlarcasına fırladım. Arkamdan kimse seslenmezken benim tek duyduğum Çetin'in sesi oldu.

"Biraz daha nazik Cihangir. Defne'yi idare etmek zor değil kanka. Zıtlaştığınızı görüyorum ama buna gerek yoktu," dedi herkesin içinde. Sonra ne oldu dinlemek duymak istemedim. Çetin'in beni savunması bile bana yetince saçma bir duygusallıkla merdivenleri çıkmaya devam ettim. Herkes derste olduğu için okul çok sessizdi zaten. Koridorda sadece hademe ablalardan birkaçı çay götürme derdindeyken bazıları da yer siliyordu. Yer silenlere kolay gelsin dileyip sınıfıma çıktım. Nefes nefese sınıfa gelip çantama sarıldım ve kapüşonumu kafama kadar çekip biraz uyumaya çalıştım ama Cihangir'in beni kovarken sergilediği o bakışlar beni salmadı.

🌈🌈🌈

Kulüp hocasıyla konuşmuştum ama kulüpler değiştirilemiyordu. Yani bu kütüphanecilik ve edebiyat kulübünde kapana kısılmıştım. Cihangir'le bana ortak proje ödevi verdiğini de söylemişti. Her ikimizin de hem matematik hem de edebiyat dersleri için notlarımızı etkileyecek bir proje ödeviydi. Yani kurtarıcım olabilirmiş. Kadın beni biliyordu ve nabzıma göre şerbet veriyordu. Boynu bükük son derse de girmiştik böylelikle. Benim için iki poşet kitabı Ülkü ve Çetin getirmişti. Kitap dağıtma görevi yüzünden de tüm gün boş geçince sınıfta uyuklamakla geçirmiştim günü. Eh bel ağrım karın ağrım her yerimden ayrı ağrılar nüksedince de ne beden dersi ne de dans kalmıştı. Cihangir de el mecbur yanıma dönünce ne o benimle konuşuyordu ne de ben. Saçma sapan triplerdeydik ve sanki küsmüşüz gibi hissediyordum. Haklı olan kesinlikle bendim. Onunla ödev yapmayacaktım. Onunla ortak hiçbir şey yapılmıyordu bir kere. Ne ödevi? Emretmekten başka bildiği bir şey yoktu.

Son ders zili de çalınca İstiklal Marşı okumak için bahçede sıraya girdik. Müdür konuştu da konuştu. Onu dinlemeye bir müddet sonra pes edince yere çömeldim zira bacaklarım iflas edecekti artık. Reglin ilk üç günü karnımda dayanılmaz bir şişkin olur, göbeğim çıkardı. Belim sanki çarmıha gerilmişim gibi sancırdı ve bacaklarım yürüyemeyecek kadar pelte kıvamına gelir, titrerdi. Üç gün ağrı kesici de içsem bunu yaşardım. Halimden kim anlar kim anlamaz hesap etmeden yere çömelip bekledim. İstiklal Marşı okunurken de son bir güçle ayağa kalkıp hazır olda bekledim. Marş bitince nihayet herkes koyun sürüsü gibi dağılmaya başladı. Çetin erkenden veda etti bize. O servise yetişirken Ülkü de otobüse yetişmek için erkenden gitti. Beril, sevgilisi Ümit'in yanındaydı bugün. İkra ve Eda da kitap taşıyacakları için arkadan geliyorlardı. Bense kitaplarımı okulda bırakmış, sığdığı kadarını çantama atmıştım. Hepsini birden taşıyamazdım.

"Afacan! Bir baksana!"

Cihangir'in sinirlerimi enkaza çeviren sesi tüm bahçede yankılanınca sabır çeke çeke yoluma devam ettim. Zaten karın ağrısı çekiyordum, reglimin de ilk günü olmuştu maalesef bir de bu aptal çocuğun emirleriyle ilgilenemezdim. Hem beni herkesin içinde azarlamaktan başka bildiği yoktu. Ne gerek vardı ki bağırmasına... Ondan basit şeyler istiyordum. Afacan değildim bir kere. Öyle görmeseydi ya beni.

"Kime diyorum kızım ben! Dursana!"

Heh, o sahne de nerede kaldı diyordum! Cihangir Efendi gelip kolumdan tutunca sırtımdaki tuğlalarla ölmek üzereymiş gibi ona döndüm. Boynumu cansız bir şekilde geriye atıp sıfatına baktım. Bugün nedense ekstra kıvır kıvır olup da alnına düşen saçlarını tek tek yolsam ne olurdu ki? Benim saçlarım insanı kanser edecek inatlıkta düzdü. Onun gibi olsaydı keşke, Nil'e bu kadar benzemezdim.

"Zıkkımın kökü Yusufçuk Kuşu..." diye sızlandım pes ederek, "Cehennemin dibi anladın mı? Ne var lan? Ne istiyorsun oğlum sen benden? Salsana beni!"

Sesim mezardan çıksa daha canlı çıkardı eminim ki. Anestezi yapsalar anca yeterdi bu ağrıya. Anlıyor musunuz? Kızlar beni anlıyor, erkekler bu ne diyor. Aptal erkekler.

Cihangir sözlerimden etkilenmemiş gibi nefes nefese, "Ödev," deyince dalga geçtiğini düşünüyordum. Ben burada anestezi narkoz diyorum o bana kalkmış zıkkımın peki ödevden bahsediyordu. Sinirden güldüm ve birkaç adım geriye yalpalayıp kolumu kurtardım.

"O ödevin Allah bin belasını versin tamam mı? Yapmıyorum, yapmayacağım, daha önce de hiç yapmadım. Benimle grup olmak da vermediğin sadaka yüzünden olmuş olabilir Yusufçuk Kuşu. Lütfen bir dahakine sadaka ver ve benimle aynı grupta olma. Seçme de beni. Konuşma da. Defol git ya. Ödev yapmak istemiyorum şu anda," diye hayıflandım nefes almadan. Neden anlamak istemiyordu.

Cihangir sabır çekerek boynunu kütletince arkama dönüp sürüngenler gibi yürümeye başladım. Okul bahçesinde kimse kalmamıştı artık. Atlas'tan haberim bile yoktu. Hayırsız, barıştık diye yok olmuştu anlaşılan. Meriç de Allah bilir nerelerdeydi de şu anda burada değildi. Ben de bu aptalla böyle kalakalmıştım bir de karşı komşuyduk. Neme lazımsa?

"Defne mal mısın sen?" Sesi yine dibimden geliyordu ama beni durdurmuyordu ve bu soruyu harbiden soruyordu aptal kuş. Yönümü ona dönmeden okul bahçesinden çıkıp kaldırımdaki taşları tekmeleyerek yürümeye başladım.

"Malım desem defolup gidecek misin?" diye mırıldandım. Öyleyse en büyük mal bendim.

"Hayır. O ödevi yapmamız lazım. Senin yüzünden projeden düşük alamam. Notlara yansıyacak."

Sanki bu ödevi yaparsak dünya kurtulacak, sınırdaki terör olayları bitecek, hırsızlıklar katliamlar son bulacak, ekonomi düzelecek, kadına şiddet bitecek, Blackpink, BTS ya da hiç olmadı Taeyeon buraya konsere gelecek, ben de en önde izleyip onlardan imza alacağım, Türkiye daha zengin olup dünyanın süper gücü olacaktı. Ya he he...

"İnekleri sevmem ben," dedim yüzümü buruşturup ona elimi kaldırırken, "İneksen Nil nehrinde yaşa benden sana yar olmaz. Ben Buz Devri'ndeki Sid'im. Sen de Brook kadar salak değilsen benimle olmazsın." Bu dramatik cümle nereden çıkmıştı bilmiyorum ama saçmaladığım kesindi. Aklıma gelmişti bir an.

Cihangir de elbette sözlerimden bir şey anlamayarak o güzelim yeşil harelerini kısmıştı yüzüme bakarak.

"Ne inekliği ne Nil'i ya? Kızım yürü de gidip şu kütüphanede bir saat çalışalım akşama benim de işim var bak." Ciddiydi bu ama ben de ciddiydim. Durup Cihangir'e baktım alık alık. Yüzünü incelediğimde harbiden ciddi olduğunu anladım artık ama bu bana etki etmiyordu işte. Sorun oradaydı.

"Lan oğlum, asıl mal sensin tamam mı? Bugün bodrumda demediğini koymadın, kovdun lan beni," dedikten sonra boğazıma oturan yumru ve gözlerimdeki dolma hissiyle sarsıldım. Yok saydım bu saçma hissi. Kovarsa kovsun be, ben neden böyle hissediyorum? Nil daha beterlerini yapmıştı hâlbuki.

Kuyruğu daima dik tut felsefesine inanarak, "Çok da umurumda değil tabii ama bunu herkesin içinde küçük düşürücü bir şekilde yapmış olman, ha bir de dün evin bodrumunda da nosol bor topson gibi salak salak cümleler kurman seni öldürme isteğimi perçinliyor. Defol git ayağımın altından!" diye çemkirdim. Parmağımı salladım uzun boyuna kadar. "Bak Cihangir yemin ederim mahvederim seni. Ödev zerre umurumda değil oğlum. Senden o kadar laf işitip bir de seninle senin hatırına, olmayan hatırına, ödev mi yapayım seninle? Genişliğe bak? Beş artı sekiz daire gibisin mübarek!"

Bağırdım, rahatladım ve hıncını almış reglin ilk gün kızı olarak çantamın askılarını sıkıp daha canlı bir şekilde eve giden yolu yürüdüm. Cihangir de ağzının payını alıp peşimden gelmedi. Çok şükür Yarabbim ama ben neden böyle hissediyordum? Gözümdeki bu ıslaklık neyin nesiydi?

🍄🟫🍄🟫🍄🟫

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.