14. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.22
Bölümler 30Şu an: 1.22
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
*
22. BÖLÜM
"KALBİM"
DEFNE HÜMA SUNGUR
Üzerime yapışmış bir lanet gibiydi bu kader. Nereye gitsem, kimi sevsem, kimi sahiplensem ya da kimi hayatıma alsam bir şekilde elimden kayıp gidiyormuş gibi hissediyordum. Ben birazcık bile sevgimi dile getiremeyecek kadar korkuyordum her şeyden. Alışırım da kaybolur korkusu içime o kadar işlenmişti ki ben bir kedinin başını okşarken bile eli titreyen bir kızdım ama sevmek, sevilmek bir ihtiyaç değil miydi? İnsan doğuştan muhtaçtı ya buna ben de ne kadar kendimi engellersem engelleyeyim seviyordum, seviliyordum... Ama sevmemeye karşı bir direncim vardı. İnkâr edemezdim bunu. Birini sevmemek, ona bağlanmamak için direniyordum ama Cihangir'e direnememiştim. Sanki bir kediydim de soğukta kalmıştım. İnadım inat içeriye girip ısınmıyordum çünkü o içeriden çok defa kovulmuştum ben. O kadar çok kovulup hırpalanmıştım ki artık açık kapı görsem de içeriye giremiyordum. Tıpkı Cihangir'in bana açık bıraktığı kapıdan içeriye giremeyişim gibi.
Kalbimi hissedebiliyordum. Hep derdim ya kalbim yok kıramazsınız diye. O hissedemediğim kalbi Cihangir avucuna alıp üzerindeki buzulları parçalamıştı. Yıllar sonra ilk defa bir kalbimin olduğunu o üzerime atıldığında anlamıştım. Güm güm sesi geliyordu ve şu son sekiz saattir de sesi asla kesilmiyordu. Zihnimdeki tek ses kalbimin göğüs kafesime vurduğu ses ve Cihangir'in acıdan tıslayan kısık sesiydi. Zihnimde başka hiçbir şeye yere yoktu.
Yerimden kımıldayamıyordum yeni günün şafağı sökerken. Ertesi güne geçmiştik ve gece boyunca herkesle birlikte burada bir koltuğun üzerinde put gibi oturup beklemiştim. Belki kan nakli gerekirdi. Kim bilebilirdi ki bunu? Benim kan grubum 0 Rh negatifti. Ben herkese kan verebilirdim o yüzden burada beklemem boşuna değildi. Hem... Hem benim yüzümden olmuştu. Cihangir ben bıçaklanmayayım diye üzerime atlamıştı. Bunu neden yapmıştı bilmiyorum ama beni çok ağır bir kayanın altında mahsur bırakıp o soğuk ameliyathanenin içine girmişti. Ona çok öfkeliydim, çok kızgındım ona. Keşke o bıçak bana saplansaydı da o ameliyathanede o değil ben olsaydım. Şimdi kalbim bu kadar kırılmaz, diri diri parçalara ayrılmaz, saramadığım yaram bu kadar kanamazdı. Kan kaybından ölmek üzere olmazdım. Eğer çıkarsa o ameliyathaneden asla bağırıp çağırmayacaktım da. Tek kelime bile etmeyecektim, asla! Sadece susacaktım. Bir daha ne ileriye ne geriye adım atmayacaktım yeter ki ona bir şey olmasın. Ben birinin ölümünü kaldıramam. Birinin daha ölüm haberi gelirse bana ben bunu kaldıramam.
Göğsümün hemen altında sinsi bir şekilde dolanan ve beni sarmaşık gibi saran o kötürüm his yeniden bastırınca elimi göğsüme götürüp sertçe ovaladım. Kaç saat olmuştu ama nefes alamıyordum. İçim daralıyordu anbean. Cihangir ameliyathaneden çıkmak üzereydi. Artık üç saatten fazla olmuştu ameliyata gireli. Çıkar diye düşünüyordum içten içe. Kurumuş dudaklarımı dilimle ıslatıp sıkışan göğsüme derin bir nefes daha çektiğimde karnımın sağ altında çok keskin bir acı hissettim. Bu beni yerimden kaldırmaya yeterli olurken iki büklüm duvardan tutundum. Saatlerdir uğramayan karın ağrısı yeniden kasıklarımdan karnıma tırmanıyordu ve bedenimde öldürecekmiş gibi bir his bırakıyordu.
"Defne? İyi misin kızım?" Nalan ablanın halimi görür görmez kolumdan tutmasıyla titreyerek yerime oturdum ve derin derin nefes aldım. Üzerimde ve elimde hala Cihangir'in kanı vardı. Yıkayamamıştım şoktan. Zaten pek kımıldayacak halim de yoktu.
Boğuk bir sesle, "İyiyim iyiyim. Bir şeyim yok benim," diyerek montumla çantamı karnıma bastırdım. Şimdi karın ağrısının sırası değildi.
"Kızım tüm gece bekledin. Atlas'ı da al eve git hadi," dedi Nalan abla. Yüzüme gelen saçlarımı tek tek kulağımın arkasına ittirince kafamı iki yana salladım. Yeğeni benim yüzümden ameliyathanedeydi ama kadın beni düşünüyordu hala.
"Nasıl gideyim Nalan abla?" dedim sızlanarak. Kafamı kaldırıp ağlamaktan heba olmuş halde yüzüne baktım. Bilmiyor muydu sanki benim yüzümden bu halde olduğumuzu. "Gözünü seveyim bana git deme. Cihangir ameliyattan sağ salim çıksın o zaman giderim. İyi olduğunu görsem..." dedim yalvarırcasına. Nalan abla ağlamaktan şişen gözlerine ellerini bastırıp ağlamamaya çalıştı ama başaramadı.
"Güzelim burada yapabileceğin bir şey yok ki," dedi boğuk bir sesle, "Üşütmüşsündür burada, uykusuzsun hem. Hadi git evine dinlen. Yapma bunu canım benim." Sözlerinde ne kadar samimi de olsa kendimi suçlamama engel değildi bu. Cihangir kollarımda bilincini kaybettiğinden beri nasıl olur da önüme geçmesine izin veririm diye kendimi suçluyordum. Nasıl olur da fark etmezdim o bıçağı?
Nalan ablanın damla damla süzülen gözyaşlarına bakıp yine de kafamı iki yana salladım.
"Gitmeyeceğim Nalan abla. Oturuyorum şurada işte. Hem birazdan kesin çıkar ya da kan ihtiyacınız olursa ne yapacaksınız? Benim kan grubum herkese uyumlu. Bulamazsanız benden alırsınız," dedim onu ikna etmek istercesine.
Nalan abla düşüncelerimi öğrenince gözlerini sıkıca kapatıp araladı. Ağlamamak için kendini adeta sıktı. "Cihangir'le benim kan grubum uyuşuyor bir tanem. Sen bunu düşünme," dedikten sonra kafasını kaldırıp köşede somurtarak bekleyen Atlas'a seslendi, "Atlas!"
Atlas da tüm gece burada beklemişti benimle ama konuşmamıştı çünkü olanları polislere ifademde söylediğimde Atlas dâhil herkes haftalardır başımıza bela olan o serseri grubunu artık biliyordu. Atlas ona neden bahsetmediğime dair azarı henüz çekmemişti. Ondan önce annem söylenmiş durmuştu ama annemin söylenmesi bana gelmiyordu çünkü o bağıramıyordu bana. Yumuşacık sözleri ile vicdanımı sızlatıyordu. Asıl yaygarayı babamla Atlas koparacaktı ama babam da şu anda Cihangir'in ameliyatındaydı. Ambulansla gelirken Cihangir'i babamın çalıştığı özel hastaneye getirmiştik. Dolayısıyla ameliyatı da o üstlenmişti.
Atlas, Nalan ablaya sadece uzaktan uzağa bakınca Nalan abla yorgun argın beni işaret etti. Atlas, Nalan ablanın neyi kastettiğini anladığında, "Nalan abla gidemeyiz bir yere," diye cevapladı Atlas. O da benim gibi bırakmıyordu Cihangir'i. İyi olduğunun haberini alsak yeterdi bize. O lazımdı bize.
Nalan abla bizim direnişimize daha fazla karşı gelmeyip hastanede kalmaktaki ısrarımızı kabullendi. "Siz bilirsiniz çocuklar ama harap etmeyin kendinizi. Yalvarırım bir de size üzülmeyelim," demekten başka hiçbir şey yapamadı.
Burnumu çektim ve titrek ellerimle çantamın fermuarını açtım. Eymen abisine mektup yazmıştı değil mi? Ben de yazmak istiyordum. Uyandığında ona verirdim belki çünkü konuşamayacağımdan emindim. Defterimin arka sayfasını açıp dizlerimi kendime çektim. Defterlerimin arkası genelde çizimlerle dolu olduğundan yaptığım çizimleri geçtim. Rastgele renkli bir kalem alıp satırları döşemeye başladım. Aklıma çok şey gelmiyordu ama yarım sayfa bir şeyler yazıp noktalama hatalarıyla dolu mektubu katladım.
Cihangir'in eşyaları da buradaydı. Üzerinden çıkan tüm eşyaları bir poşetin içindeydi. Mektubumu katlayıp o poşetten içeriye atınca kapıdan gelen sesle hemen ayaklandım. Karnımdaki ağrı varlığını korurken hepimiz babamın yanında toplandık. O ağrı artık bedenimin bir parçası haline gelmişti.
Babam başına toplandığımız anda ellerini kaldırdı sakin olmamız için. "Endişe etmeyin. Bıçak karın boşluğuna gelmiş ve neyse ki böbreklere ya da hayati başka bir organa zarar vermemiş. Biraz damar zedelemiş ondan işimiz uzun sürdü. Bunların dışında Cihangir gayet iyi. Çok şükür atlattı sayılır," deyince öyle büyük bir yük kalktı ki üzerimden, o kadar hafifledim ki bir an bayılacağım sandım.
Nalan abla ve Haluk amca duydukları haberle birbirlerine sarılırken ben elimi göğüs kafesime yerleştirip sadece derin mi derin bir nefes aldım. Yüreğimi sıkan sarmaşıklar saniyeler içinde çözüldü sanki. Sonunda Allah'ım, sonunda. Kaybetmemiştim onu da. Sonunda...
"Görebilir miyiz peki Okan Bey?" dedi Nalan abla heyecanla. Babam başını salladı olumlu bir şekilde.
"Şimdi normal odaya alacağız delikanlıyı. Anestezinin etkisi akşama ancak geçer. Eve gidip dinlenin derim ama görmek isterseniz de yanında kalabalık etmeden bulunabilirsiniz."
Haluk amca bin bir teşekkürle babamın elini sıkarken aralarında uzunca bir teşekkür diyalogu geçti ancak kafam hiçbirini almıyordu. Aldığım bu iyi haber kalbimi ferahlatsa da karnımdaki ağrıya faydasızdı. Sanki her şeyi buzlu bir camın arkasından seyrediyordum. Hem Cihangir iyi diye rahatlamıştım hem de bundan sonrası için endişeler ruhumu kasıp kavurmaya başlamıştı. Dişlerimi birbirine vurarak oradan ayrıldım ve lavaboya koşturdum. Bağırsaklarım bozulmamıştı ama sabahtan beri ince ince bir karın ağrısıyla mücadele veriyordum ve sebebini hala anlayamıyordum. Lavaboda işimi hallettikten sonra ellerimdeki ve yüzümdeki kanı nihayet sabunla yıkayıp temizledim. Soğuktan tir tir titriyordum adeta. Karnımda bıçak gibi keskin bir ağrı varlığını korurken yüzümü ekşitip sabrettim. Eve gidince sert bir ağrı kesici alıp uyurdum. Stresten kaynaklandığına neredeyse emindim artık.
Ellerimi yıkadıktan sonra fazla ıslaklığı üstüme sildim ve lavabodan hızlıca çıktım ama tam o sırada Atlas kesti önümü. Tekdüze bir sesle, "Babamın odasına," deyip önden ilerlemeye başladığında bu defa yanımda olmadığını anlamıştım. O da bana dargındı ve belki de sinirli.
Dudaklarımı kemire kemire Atlas'ın peşinden asansörlere ilerledim ve birlikte babamın odasına çıktık. Hastaların arasından sıyrılıp kapısını tıklattı Atlas. Karnımdaki ağrı geçmiyordu asla. Babamın sesini duyduğumda içeriye girdik usulca. Asistanı bile yoktu. Babam kapıyı kilitlememizi söyleyince kilidi bir kere çevirdim ve koltuklardan birine oturdum. Bu ağrıyla azar da yemek istemiyordum ama arsızlık edecek halde hiç değildim. Ayakta zor duruyordum.
Babam siyah çerçeveli gözlüklerini çıkararak masada ellerini birleştirdi. Tatsız bir ifadeyle bakarken büyük bir sakinlikle, "Bu duyduklarım, az önce ameliyathanede üç saattir ameliyat ettiğim çocuğun ahvali... Bunların hepsi ne demek Defne?" diye sordu. Elbette cevap veremediğimden sözlerine devam etti babam. "Kızım bıçaklanma tehlikesi atlattın ve Cihangir olmasaydı o kapıda çaresizce bekleyen ben ve annen olurduk. Bu hatalar silsilesini bana şimdi açıkla," dedi otoriter bir sesle. Sabrı kalmamıştı.
Ne bağırıyordu ne de azarlıyordu ama çok içime dokunuyordu sözleri. Yaygara koparsa daha iyi olurdu. Ben böyle olsun istememiştim. Kim isterdi böyle olmasını? Ben o serseriler neden peşimize düşmüştü onu bile bilmiyordum. Bu kadar bilinmezliğin içinde savrulmaktan ben günlerce ağlamak istiyordum. Çok güçsüzdüm, çok acizdim, hiçbir şey yapamıyor, başa bela oluyordum ancak. Cihangir'in de başına bela açmıştım hiç derdi yokmuş gibi.
Kendimi sıka sıka, "Meriç'in yaralandığı gün var ya hani. Motoru çalınmıştı," dediğimde babam hızla hatırladı.
"Aynı kişiler mi?" dediğinde suçlu suçlu kafamı salladım. Ellerimi ovuşturuyordum sertçe. Cildim çoktan kızarmıştı ama umurumda değildi. Bu kez çok suçluydum, üste çıkamazdım.
"Okulun ilk günleriydi. Cihangir bilmeden mahalleden çıktı, o eski tren istasyonuna gitti. Ben de peşinden gittim uyarmak için ama çok geçti. Aynı kişiler bizi görüp, beni tanıyıp saldırdılar. Meriç geldi. Kurtulduk o gün." Burnumu çektim o sırada. Karnımdaki ağrı artmıştı ve o günü hatırladıkça göğsüm daralıyordu.
Atlas, zihnindeki parçaları birleştirince şok içinde kalakaldı. "Cihangir'in yüzü dağılmıştı. Senin de çenende ve dizinde yaralar vardı. Defne sen-"
Babam elini kaldırınca Atlas anında sustu ve yerine sindi. Parmaklarımla oynayarak dizlerime baktım sadece.
"Neden o zaman anlatmadın kızım? Daha erken önlem alabilirdik," dedi babam kırgın bir sesle. Bu ses tonu daha çok canımı sıktı. Ben birilerinin bana kızmasına, bağırmasına alışıktım. Neden bu kadar anlayışlı duruyordu babam şimdi?
Dudaklarım titredi gerginlikle. "Peşimize takılacaklarına ihtimal vermedim. Okul çıkışı birkaç defa takip edildik ama kurtulduk. Sonra polise gittik filan. Onlar da araştırıyordu ama ben... Bu kadarını beklemedim baba." O anı hatırladıkça ağlamamak için dizimi tırnakladım ve kafamı sürekli iki yana salladım. "Benim bir suçum yoktu ki. Bir daha tren istasyonuna gitmedik zaten. Okuldan eve evden okula gittik onlar girdi burnumuzun dibine. Bizim bir suçumuz yok," dedim boğuklaşan bir sesle. Akmasından nefret ettiğim gözyaşlarımı yok ettim hızlıca.
"Defne..." diye uyardı babam. Asla kızmıyordu ama içten içe delirdiğini biliyordum. "Bana bak kızım," deyince kafamı kaldırıp sulu gözlerle ona baktım.
Dikkatlice yüzüme bakıp sessizce sır verir gibi konuştu. "Siz benim canımsınız tamam mı? Ne olursa olsun, sana kızarım köpürürüm ama korktuğum için kızarım. Şu anda bile seni incitmekten korktuğum için bağırmıyorum bilesin. Yaşadığın şey çok ağır bir şey bunun farkındayım. Yaralanan sen de olabilirdin ama çok şükür değilsin. Ne yazık ki o çocuk bıçak altına yattı ve beş gün raporlu. Başınıza böyle bir şey geliyorsa baban olarak bunu bilmem gerek. Şimdi Atlas'la tıpış tıpış eve git akşama kadar da düşün. Kendini annenin yerine koy ve evladının bu hale geldiğini düşün kızım tamam mı? Cihangir'i görmeye yarın gelirsin şu anda göremezsin," deyip Atlas'a döndü, "Atlas al kardeşini git," dediğinde gözlerimin önü hızla bulanıklaştı. İçim sıkıştı. Panik hissi sardı bedenimi ama dışımdan yaprak kımıldamadı. İtiraz etmeme bile fırsat vermiyordu. Ben Cihangir'i görmek istiyordum bir kere ama izin yoktu. Benim de cezam buydu sanırım.
Babam işine dönünce yerimden kalktım ve hızla odasının kilidini açarak çıktım. Koridoru yararcasına geçip hastaneden çıktım. Açık havayı ciğerlerime soluduğumda biraz olsun kendime gelmiştim. Başım çatlıyordu uykusuzluktan. Hiçbir şey yememek alışık olduğum bir durumdu ama bu baş ağrısı ve şu lanet olasıca karnımdaki ağrı beni zorluyordu.
"Babam taksi parası verdi. Yürü hadi," dedi Atlas soğuk ve mesafeli bir sesle. Benim önüme geçip taksi durağına ilerlediğinde onun peşine takılıp tuttuğu taksiye bindim. Adama adresi söyledi ve arkasına yaslandı. Ben de tıpkı onun gibi gözlerimi yumarak arkama yaslandım.
"Defne bir problem mi var?" Atlas'ın alışık olmadığı sessizliğime dayanamayarak sorduğu soru karşısında ondan yana döndüm ve göz ucuyla baktım. Karnımdaki geçmek bilmeyen ağrıyı sayarsak evet, bir problem vardı.
"Hayır," deyip tekrar gözlerimi kapattığımda Atlas konuşmaya devam etti.
"Cihangir'le aranda bir şey mi var senin? Atilla'nın dün o zırvaladıkları doğru muydu?" deyince kapattığım gözlerimi açtım ve ona gözlerimi kısarak baktım. Bu konuyu konuşmanın ne yeriydi ne de zamanıydı.
"Cidden bu mu meselemiz? Cihangir benim yüzümden ameliyat oldu, gözümün önünde bıçaklandı Atlas. Şu anda bu mu mesele yani? Cihangir'le aramda ne olup bittiği mi?" dedim şaşkınlık içinde. Ben çıldırmanın eşiğinde tehlikeli adımlar atarken Atlas cama bakarak sakince konuştu.
"Eskisi gibi değilsin Defne. Eskiden her şeyini bilirdim ama Cihangir'le tanıştığından beri ben seni tanıyamıyorum. Meriç'le de sıkı fıkı bir dostluğun var ama Cihangir sanki senin için bambaşka bir mesele gibi davranıyorsun. Gerçekten... Eğer varsa bir şeyler ben bunu Atilla'dan değil senden duymak istiyorum kardeşim. Sen benim canımsın, canımdan bir parçasın," deyince kuruyan dudaklarımı dilimle yaladım. Atlas'ın derdini anladım o an ve bir kere daha kendime kızdım böyle galeyana geldiğim için.
Dişlerimi sıkarak sadece Atlas'ın yüzüne baktım öylece. Atlas'ın bu yaptığı kıskançlık değildi ama ne olduğunu ben de bilmiyordum. Açıklayabilseydim önce kendime açıklardım. Cihangir Atlas'ın da iyi arkadaşıydı ama mesele bu değildi. Meseleyi anlıyordum ve haklı olabilirdi. Atlas ile artık daha az şey paylaşır olmuştum lakin bunun sebebi içimde beslediğim o kuşlar değildi. Bunun tek sebebi Cihangir'in beni anlamasaydı. Ne demişlerdi? İnsan anlaşıldığı yerde çiçek açardı değil mi? Ben de Cihangir'in kalbinde çiçek açmıştım ama benim kalbim körelmişti. O bende nefes alabilir miydi henüz bilmiyordum.
"Ben... Sadece..." diye geveledim ağzımın içinden. Atlas'ı kırdığımı hissediyordum ama ben kimseyi kırmak istemiyordum.
Atlas benim aksime dan diye, "Hoşlanıyorsun değil mi?" dedi. İşimi kolaylaştırmak ister gibi bir hali varsa da pek kolaylaştırmıyordu. Gevelemeyi kesip arkama yaslandım ve kollarımı önümde bağlayıp ben de camdan dışarıyı seyretmeye başladım.
Neyden kaçıyordum ben Allah aşkına? Hoşlanıyordum işte. Cihangir'den hoşlanıyordum ama sorun şu ki, ben ilk defa birinden hoşlanıyordum. Korkuyordum. Sevmekten, sevdiğimi kaybetmekten korkuyordum. Ya çok bağlanırsam ona? Çoktan bağlanmıştım aslında ama ya çok daha fazla bağlanır da kaybedersem onu? Ben kaybetmekten çok korkuyordum.
"Sorun olur mu?" diye sordum kısık bir sesle. Elimi cama dayadım ve tozu sildim. Sonra parmağımda biriken toza üfleyince zerrecikler halinde dağıldı. Kendimi o zerrecikler gibi dağınık hissettim.
"Olmaz. Sen seviyorsan o da seviyorsa ben karışamam. Sadece hocalar... Biraz... Sıkar gibi geliyor bana. Göze batmayın yeter ama..." O kadar fazla cümleyi yarıda kesip iç çekiyordu ki bunun sorun olup olmayacağını kestiremiyordum. "Şaşırdım Defne. Sen ve Cihangir? Aklıma bile gelmedi. Ne ara?" diyerek en sonunda bana dönünce kafamı çevirdim yalnızca.
Gören de kenarda köşede kırıştırıyoruz sanırdı. Ben de bilmiyordum ne ara ama iki insanın birbirini bu denli anlaması sanırım buna yol açabiliyordu.
"Ferhat'la Şirin değiliz biz Atlas. Sadece küçük bir hoşlantı işte. İnkâr etmiyorum bunu o kadar. Yoksa bir şey olduğu yok. Yani sevgili değiliz. Kurma kafanda hemen," dedim küskün küskün. Eğer o bıçaklanmasaydı dün bir cesaret onu sevdiğimi söylemiştim aslında. Belki olabilirdik de ama... Biz film planımızı bile yapamamıştık ki.
Atlas tek kaşını kaldırıp, "Peki, Cihangir?" deyince omuz silktim öylece.
"Hoşlandığını ilk o söylemişti zaten. Ben görmezden geldim bir süre. Onu kaybedebilirmişim gibi geldi başta." Dudaklarım benden bağımsız sarktı. Çok korkaktım ben. Çok cesur duruyordum ama ben aslında çok korkaktım. "Utandım, sıkıldım, korktum, emin olamadım kendimden... Ne bileyim... Arkadaş olmaya ikna ediyordum ben kendimi sadece. Ben insanlarla arkadaş olmayı becerebilirim çünkü. Öyle duygusal şeyler bana göre değil."
Atlas uzanıp kafamdan tuttu ve bana sıkıca sarıldı. Saçlarımı karıştırdı sevecenlikle. Eski haline dönüyordu yavaş yavaş ama ben çok halsiz olduğumdan karşılık veremiyordum.
"Sen ne zaman böyle duygusal hissettin peki?" diye sordu cıvık bir sesle. Eline şaplak atıp saçlarımı salması için uyarı verdim ve gözlerimi kırpıştırdım.
"Niye kurcalıyorsun bu kadar? Nil nehrinin de hayatını bu kadar kurcalıyor musun?" dedim ters ters. Atlas gözlerini devirdi abartıyla.
"Defne, kardeşim yanlış anlama ama ilk kez birinden hoşlandığını işitiyorum. Nil olsaydı daha az şaşırırdım, ne bileyim ama sen? Sen çok farklısın. Senden beklemezdim ki. Merak ediyorum. Hem abiyim kızım ben! Anlat çabuk," diyerek parmağıyla alnıma vurunca acıyarak alnımı ovdum. Ona somurtsam da sanırım birine içimdekileri ilk kez anlatma ihtiyacı hissediyordum. Çok direnmedim bu yüzden.
"Nalan ablayla sohbet ederken Cihangir'le yeni tanışmıştık. Hani şu sana da sinirlenip Nalan ablanın evinde kaldığım gündü. Ne bileyim..." Alt dudağımı sarkıttım o güne gittiğimde. Hala pek emin olamıyordum ama sanırım o gündü ya da halı sahada bana ilk kez kendini açtığında da olabilirdi. Bilmiyorum... "İlk kez hissetmiştim böyle bir şey. Nalan abla, Cihangir'in iki sene okula ara verdiğini ve gittiği okullarda da uyum yakalayamadığını söylemişti. Sonra bir de Cihangir o gün eve gidince kimse sormadan okuldan bahsetmiş. Benden bahsetmiş. O an ürpermiştim. Kötü bir ürpertiden ziyade içimi ısıtan bir ürpertiydi. Birisinin hayatına dokunmuşum gibi geldi Atlas. Sonra Nil gelip Nalan ablanın evinde saçmalayınca kaçmıştım ya hani."
Atlas neyden bahsettiğimi anlayınca gözlerini irileştirdi.
"O gün çıldırtmıştın bizi Defne. Cihangir olmasa o telaşla ne yapardık bilmiyorum," deyip yanaklarımı sıktı. O güne gidince istemsizce gülümsedim çünkü o gün o halı sahanın önünde ilk defa Cihangir'in kalbine dokunmuştum.
"Halı sahaya kaçmıştım ve o gün Cihangir'le konuşmuştuk. Atlas o da bizim gibiydi. Kendim gibi birini ilk defa görmüyorum ama ilk kez birisi... Yani senin dışında tabii, bana gelip de kendimi iyi hissettirince bir de böyle ne bileyim... De-değer verince..." Gözlerimin tekrar dolduğunu hissettiğimde cümlelerimi yarıda kesip sustum hemen. Göz pınarlarım sıcacık yaşlarla nemlense de ağlamadım ve o güzel gece için binlerce kez şükrettim. "Öyle işte," deyip toparlandım. Atlas anladı ne anlaması gerekiyorsa. Zorlamadı beni daha fazla.
"Tamam. Şimdilik bu kadarıyla yetinelim ama sonrası da var Defne Hanım," dedi her zamanki abilik tavırlarını takınarak. Eve gelmiştik çünkü. Cebinden parayı şoföre uzatınca para üstünü alıp taksiden indik ve eve doğru ilerledik. Gözlerim acıyordu uykusuzluktan. Atlas beni kolunun altına alınca karnımdaki ağrı yine kendini belli etmişti. Eve gidip duş alsam ve ağrı kesici içsem üstüne de bir güzel uyusam ne güzel olurdu.
🌈🌈🌈
Bedenimi saran titrek bir üşümeyle uykumdan sıyrıldığımda yorganıma daha sıkı sarıldım. Soğuk soğuk terliyordum. Karnımdaki ağrı artık çekilmez bir hal almıştı. Atlas'la eve geldiğim gibi ağrı kesici içtiğim için bir sorun olmamıştı ama etkisi geçmiş olmalıydı ki şimdi yeniden canımı almak istercesine baskılamaya başlamıştı. Elimle karnıma dokundum fakat taş gibiydi. Sanki sınıftaki kara tahtayı yemişim gibi hissediyordum. Dilim damağım kuruduğu için yerimden kalkmaya çalıştım önce. Sanırım bir hastaneye gitsem iyi olacaktı. Üstelik zaman algımı da çoktan kaybetmiştim. Ben kaç saattir uyuyordum? Her zaman beş buçukta çalan alarmım neden bugün çalmamıştı?
Çektiğim ağrıdan dolayı kesik kesik nefesler alarak yorganı üzerimden çektim. Şarja bıraktığım telefonumu açtığımda Meriç'ten ve kızlardan bir sürü mesaj ve arama gelmişti lakin telefonu sessizde bıraktığım için görmemiştim hiçbirini. Tarihe baktığımda hayal görüyorum sandım. 12 Ekim'deydik. Yani dün sabahtan beri uyuyordum. Bu neredeyse bir gün ederdi. Kafamı iki yana sallayıp alnımda biriken terleri uzun kollu bluzuma sildim. Berbat hissediyordum kendimi. Rehberime girip önce Nalan ablayı aramaya başladım ve telefonu hoparlöre aldım. Öte yandan da yatağımdan güç bela sıyrılarak dolabın önüne kadar gittim üzerimi değiştirmek için.
"Alo?" dedi Nalan ablanın naif sesi. Daha iyiydi sanki ama ben hiç iyi değildim. Ölecektim sancıdan.
"Nalan abla?" diye kısık bir sesle konuştum. Dolabımdan tutundum güçsüz bir şekilde. "Cihangir nasıl? Kendine geldi mi?" dedim hemen. Sesim o kadar kötü çıkmıştı ki bir an durup öksürdüm. Kendimi toparlayarak dolaptan bir eşofman altı ve üzerine de ince bir tişört buldum. Üzerimdeki ter içinde kalan pijamalarımı çıkardım tiksinerek. Duş alacak dermanım yoktu. Tek isteğim bu ağrının geçmesiydi artık. Hiç iyi değildim.
"Çok şükür kendine geldi güzelim. Yorgun olduğu için çok konuşamadım ama iyi. Uyanır birazdan. Sen nasılsın? Sesin biraz kısık geliyor," dedi şüpheyle. Zar zor yutkundum. Boğazım kuruluktan çatlayacak gibi geliyordu artık.
"Üzerimi değiştiriyorum, hoparlör açık ondan uzak geliyordur sesim Nalan abla. Sorun yoksa biraz sonra ziyarete gelebilir miyim?" derken elim karnıma gitti. Bu ağrı yüzünden ölecektim sanırım. Biraz daha bu acıyı çekersem bir yere yığılıp kalmaktan korkuyordum artık.
"Gel tabii kızım gel ama okulunu da ihmal etme olur mu? Bak biz iyiyiz çok şükür."
"Olsun ben yine de görüp giderim okula. İstediğiniz bir şey var mı buradan? Getirebilirim."
"Yok güzelim, sağ ol. Annen sağ olsun yardımcı oluyor zaten. Sen sağ salim gel yeter."
"Tamamdır Nalan abla..." diye tısladım adeta. Karnımdaki ağrı şiddetlenince telefonu aceleyle kadının suratına kapatıp tişörtü kafamdan geçirdim.
Aşırı sıcaklamıştım. Hava ne kadar bozuk olursa olsun kalın bir şeyler giyemeyecektim. Ayağıma patik ince çoraplarımdan giydim ve ceketimi, cüzdanımı ve telefonumu alıp odamdan çıktım. Banyoya girip hızlıca elimi yüzümü soğuk suyla yıkadım lakin aynadaki aksim hiç iyi durmuyordu. Dudaklarım rengini yitirmiş gözlerimin altı renksizleşmişti. Gerçekten ağır hastalar gibi duruyordum. Saçlarımı taramadığımdan elektriklenmiş ve dağılmışlardı. Tarayacak gücüm de olmadığından bileğimdeki siyah lastik tokayla hemen dağınık bir topuz yaptım ama doğrulmak bile eziyetti bedenime. Karnıma birkaç kez vurdum sıkıntıyla. Gerçekten de taş gibi kesilmişti. Sebebini anlayamasam da hastane acilinde bir doktora soracaktım. Bu yüzden banyodan çıkıp anneme bakındım. Evde değildi sanırım ve evde kimin olduğunu bilmiyordum.
"Atlas!" diye bağırdım evde ama ses eden olmadı. Nil'e zaten bakmayacağım için evden biraz para alıp çıktım. Telefonla bizim mahallenin taksi durağından bir taksi istedim. O gelene kadar ayakkabılarımı giyip duvardan tutunarak asansöre ilerledim. Midem allak bullaktı. Telefonumla Atlas'ı aramaya başladım hemen. Nereye gitmişti herkes bilmiyordum ama çok kötüydüm. Bir yerde düşüp kalacağımdan artık neredeyse emindim. Bacaklarımdaki güç çekiliyordu.
"Efendim Defne?" dedi Atlas telefonu açar açmaz.
Ağrıdan ağlamamak için alt dudaklarımı ısırdım. "Atlas neredesiniz siz? Evde kimse yok, okulda mısın?" Başımı duvara yasladım ağrım artınca. Kan ter içindeydim ince giyinmeme rağmen. Regl bile daha hafif geçiyordu.
"Hastanedeyim ben okula gitmedim bugünlük. Sen uyuyorsun diye uyandırmadım. Hasta gibiydin." Gözlerimi gelen sancıyla daha çok sıktım.
"Neden uyandırmadın ya..." diye mırıldanıp gelen asansöre bindim ve zemin kata indim. Telefon o sırada çekmediğinden sustum. Apartmandan çıktığımda, "Ben de çıktım taksiyle hastaneye geleceğim şimdi," dedim. Atlas'ın sesi başta cızırtılı gelse de düzelmesi kısa sürdü. Göğsüm sıkışınca hızlı hızlı nefeslenmeye başladım bu defa da.
"Defne hasta olmadığına emin misin? Ateşin vardı tüm gece annem zorla düşürdü," dedi şüpheyle. Atlas'ın sözlerinden zerre bir şey anlamadım.
"İyiyim..." dedim ama annemin gece ateşimi düşürdüğünü bilmiyordum bile. Hatırlamıyordum daha doğrusu. Etrafa kısa bir göz attığımda taksi henüz gelmemişti bu sebeple kaldırıma oturup ceketime sıkı sıkı sarıldım. Hava epey soğuktu ama ben o kadar terliyordum ki mont giymemiştim.
"Hastaneye gelince beni ara da bir muayene ol. İğne falan yapsınlar hızlı toparlarsın," deyince kafamı salladım aşağı yukarı. Bana ne yaparlarsa yapsınlar. Umurumda bile olmayacaktı. Canım çok acıyordu.
"Ararım. Cihangir uyandı mı?" dedim son gücümle.
"Uyandı uyandı. Konuşacak mısın?" deyince zorla yutkundum. Konuşacak gibi hissetmiyordum kendimi. Hiç takatim yoktu.
"Be-ben gelince..." Boş midemde aniden bir öğürme hissi meydana gelince telefonu yere düşürüp kaldırıma eğildim. Midem bomboştu, hiçbir şey kusamıyordum ama şimdi karın ağrısına mide bulantısı da eklenmişti. Dilimle dudaklarımı ıslatıp ağlamamak için dişlerimi sıktım. Bu histen nefret ediyordum. Tüm vücudum tir tir titriyordu. Kollarımda derman kalmamıştı artık. Bayılmak da istemiyordum.
"Defne! Defne orada mısın?" Atlas'ın telefon ahizesinde yükselen kısık sesini duyunca yere eğilip telefonu aldım. O sırada taksi de gelince yerden kalkıp zorla arka koltuğa yerleştim.
Nefesim tükenmiş bir halde, "Geliyorum," deyip telefonu kapattım ve adama hastanenin adresini verdim. Adam başını sallayıp sürmeye başladığında emniyet kemerimi takıp arkama yaslandım lakin ağrı peşimi bırakmadı. Bir ara telefonun ekranından saate baktım. Saat öğlendi. Okul mu kalırdı bu saate? Kaç saattir uyumuştum ben böyle?
"Abi..." diye mırıldandım birkaç dakika sonra. Adamla dikiz aynasında gözlerimiz kesiştiğinde gözlerimin içi yanıyordu sanki. Boynumdan aşağıya terler boşalıyordu. Acı ilmek ilmek işleniyordu beynime.
Şoför, "Efendim kızım?" dediğinde konuşabilmek için zorla yutkundum. Abi konuşturma beni şimdi halimden anlasan olmaz mı?
"Abi biraz hızlı olur musun? Benim canım... Yanıyor..." diyebildim. Ihlaya tıslaya ön koltuktan tutunduğumda gözlerim dolmuştu bile acıdan. Çenemi sabit tutamıyordum. Her yerim o kadar titriyordu ki bu ağrıyla baş edemiyordum artık.
"Tamam kızım. Hızlanıyorum. Neyin var senin?" dedi adam dikkatini nihayet bana vererek.
"Bi-bilmiyorum abi," diye sızlandım, "Canım yanıyor. Karnım çok ağrıyor... Lütfen..." dedim ince, ağlamaklı bir sesle. Ölmek istemiyordum bu acıdan.
Korkuyla telefonuma uzandım ve ağlayarak babamı aramaya başladım. Daha fazla bu acıya dayanamazdım. Pazartesiden beri çekiyordum ve hiçbir şey etki etmiyordu. Bugün günlerden çarşambaydı ve normal bir şey olmadığına artık emindim.
Babam telefonu açar açmaz, "Efendim kızım?" dedi meşgul bir sesle. Hala hastanedeydi galiba ama acile gelse iyi olurdu. Kendimi direkt acile atmak istiyordum çünkü.
"Baba!" dedim nefesim kesilirken. Dudaklarımdan bir dirhem nefes aldım. Ciğerlerim bile sancıyordu. "Be-ben hiç iyi değilim. Karnım çok ağrıyor. Baba..." dedim ağlaya ağlaya. Geldiğim son nokta buydu. O kadar acı çekiyordum ki kontrolsüz bir şekilde ağlıyordum.
Ses tonumu duyan babam, "Neyin var ne oldu?" diye sordu telaşla.
"Bilmiyorum baba." Kafamı durmadan iki yana salladım. Bu ağrıdan ölecektim artık. "Ka-karnım üç gündür çok ağrıyor. Çıldıracağım artık. Has-hastaneye..." Cümlemi devam ettiremeden feci bir ağrıyla kasıldım ve dudaklarımdan gürültülü bir inilti koptu. Emniyet kemeri olmasa neredeyse düşmüştüm.
"Hastaneye mi geliyorsun? Nasıl bir ağrı tarif edebilir misin?"
Babam cerrah olmasaydı bu kadar sakin sorabilir miydi bu soruyu bilmiyorum ama onun sakinliği bana da sirayet ediyordu.
"Ço-çok ağrıyor baba... Dayanamıyorum." Dudaklarımdan hıçkırıklar peş peşe dökülürken aynı zamanda inliyordum. Kendimi tutamıyordum. "İçimde taş var sanki! Ahh!" Bağırtım arabada yayılınca babam yüksek sesle bağırdı.
"Defne nasıl geliyorsun hastaneye? Yanında kim var?" Babama daha fazla durumu izah edemeyeceğimi anladığımda emniyet kemerimi çözüp telefonu titreyen ellerimle adama uzattım.
"Abi," dedim nefes nefese. Bayılacaktım acıdan. "Babamla konuşur musun? Ne olur..." dediğimde adam telefonu hemen alıp konuşmaya başladı. Bense arka koltukta cenin pozisyonunda kıvranmaya başladım. Saç diplerime kadar ter içindeydim ama üşüyordum aynı zamanda.
"Beyefendi, ben kızınızı evinden aldım. Hastaneye getiriyorum şimdi. Evet, çok ağrısı var gibi duruyor. Terlemiş. Sanırım ateşi de var. Yüzü kıpkırmızı. Hemen getiriyorum ama. Tamam beyefendi. Merak etmeyin beş dakikaya hastanede oluruz. Peki."
Adam telefonu kapatıp bana uzatınca elinden aldım. Arkama yaslanmaya çalışıp az da olsa dik durmaya çalıştım ama başarısızdım. Nefes alamayacağımdan neredeyse emindim. Karnımda bir tabaka vardı.
"Kızım kendinde kalman gerekiyormuş. Baban öyle söyledi. Sık dişini geldik sayılır," dedi adam telaşla. Başımı salladım zar zor. Daha ne kadar kendimde kalabilirdim bilmiyordum.
Elimi karnıma götürdüm ve sıktım. Ölüyordum sanırım. Bu kadar sert bir ağrı hayatım boyunca çekmemiştim ki. Bir insanın son noktası neresidir bilmiyorum ama ben son noktamı bulmuş gibiydim. Gözlerim yarı açık geçip giden yerlere, ağaçlara, arabalara, insanlara bakarken dudaklarımdan sızıntılar dökülüyordu sadece. Bilincimi açık tutmak çok zordu. Gözlerimin önü bulanıklaşıyor, fazlasıyla güç kaybediyordum.
"Kızım kendinde misin?" diye seslendi adam arkaya doğru. Bayılmak üzereydim ve adama cevap veremiyordum. Her yerim kasılmaktan ter içinde kalmıştı.
Taksinin durduğunu hissettiğimde hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Titreyen ellerimi kapının koluna yerleştirdim. Kapıyı bile açacak gücüm yoktu ama neyse ki benim yerime kapıyı Atlas açmıştı. Onu görünce daha hızlı nefes aldım ve kollarımı ona uzattım. Beni kucağına alıp sedyenin üzerine yatırınca cenin pozisyonunda kıvrıldım. O bile beni görünce gözlerinde bir canavar görmüş gibi korku oluşmuştu.
"Defne neyin var? Düz dur hadi," deyip beni düz yatırmaya çalışınca kafamı iki yana salladım sürekli. Düz durmak çarmıha gerilmekle eşdeğerdi.
"Ka-karnım ağrıyor!" diye inledim acı içinde, "Düz duramıyorum Atlas. Canım yanıyor." Boğazımdan dökülen öksürüklerle sedyenin demirinden tutundum ve tüm acımı yok etmek istercesine sıktım.
"Defne..." diye sızlandı Atlas tepemde korkuyla, "Defne iyi olacaksın. İyi olacaksın..." dedi sonra ama ben hiç emin olamıyordum.
Beni içeriye götüren doktorlardan birisi başımda anlamadığım talimatlar yağdırırken Atlas bileklerimden tutmaya çalışıyordu. Başımda bir şeyler söylüyordu ama dinleyemeyecek kadar canımla cebelleşiyordum. Bir sürü yerden geçtikten sonra Atlas arkamda kalırken doktorlarla çevrili bir yerde durdum. En son babamı gördüğümde gözlerime ışık tutuyordu lakin benim gözümün önü o ışığın aksine siyaha boyanıyordu. Artık sadece sesler vardı. Bir de adımı seslenen babam vardı. Beni tamamen bu dünyadan silen ufacık bir iğnenin acısını hissettiğimde tamamen rahatlamıştım artık.
🌈🌈🌈
YUSUF CİHANGİR FAYAS
Hayat incecik bir ipin üzerinde kopmaya meyilli bir uzunluktaydı. Ne kadar o ipi gersem de ne sonu görünüyordu ne de olduğum yerden koparabiliyordum. Bunun tek sebebi, hemen yanımda yürüyen insanların varlığıydı. Defne gibi, kardeşim gibi, yengemle dayım gibi... En sevdiklerim bu hayattan göçüp gitmiş olsalar bile henüz benim sıram gelmemişti. Ne yaparsam yapayım ben kendi ipimden aşağıya düşemiyordum.
Bu sefer kesin düştüm sanıyorken yine yanılmıştım.
Gözlerimi açtığımda hastane odasının beyaz tavanıyla göz göze geldim. Görüşüm biraz bulanıktı ama birkaç saniye içinde düzelmişti ve son yaşadıklarım bir bir o beyaz tavanda sahnelenmişti. Her şey silik silik anılardan ibaret olsa bile en son Defne'nin çığlığını hatırlıyordum. Parçalanmıştı sanki dört bir yana doğru. Bense onun kolları arasında bilincimi kaybetmiştim. Yaşadığımdan emin olmak istercesine burnumdan derin bir nefes alıp ciğerlerimi de havayla doldurduğumda sol tarafımda incecik bir kesik acısı hissettim ve dudaklarımdan engel olamadığım bir inilti firar etti.
Tam o esnada, "Oğlum!" diyen güçlü bir ses duyduğumda sersem bir ifadeyle elimi kaldırdım. Annemin sesine ne kadar çok benziyordu bu nida? Kafam allak bullak olmuştu birdenbire.
Zayıf mı zayıf bir sesle, "Anne?" dedim defalarca yutkunarak. Boğazım epey kurumuştu ve sesim çok kalın çıkıyordu.
"Benim yavrum... Kendinde misin kuzum?" dedi o merhametli, yumuşak ses. Annem değilse kimdi? Görüş açıma yengem girdiğinde kalbimde incecik bir sızı baş gösterdi. Annem ölmüştü ya benim bundan iki sene evvel. Annem yoktu ki. Ne annesinden bahsediyordum?
Kafa karışıklığı içinde elimi alnıma götürüp bir süre ovaladım. "Kendimdeyim..." Gözlerimi kapatıp açtım ve gerçekliğimle yüzleştim. Annem de babam da Eymen de artık yoktu. Ailem yoktu. "İyiyim. Ne oldu bana yenge?" dedim doğrulmaya çalışarak. Bıçağın bedenimde açtığı acıdan ve Defne'nin çığlıklarından başka pek bir şey hatırlamıyordum doğrusu. Ondan sonrası bende kopmuş bir araydı.
"Dur dur hareket etme yavrum. Yaran daha taze. Haluk, Okan Bey'e haber verir misin? Sanırım bu defa tamamen kendine geldi," dedi yengem, telaşla dayıma dönerek. Gözlerimi yorgun argın kapatıp açmaya devam ederken etrafıma bakınmayı da ihmal etmiyordum. Kaç gündür bu haldeydim acaba?
Dayım telefonunu alıp sessizce odadan çıktığında yengeme döndüm yine. Yattığım hastane odasında yalnızca o vardı. Kaç gündür uyuyordum ben? Defne neredeydi? Ne olmuştu?
Yengem doğrulmaya çalıştığımı anladığında yine bana engel olup pikemi düzeltti. "Doğrultayım yatağını kuzum. Hareket etme sen," diyerek yatağın başını bastığı tuşlar sayesinde doğrultunca etrafı daha iyi görmeye başladım. Dilim damağım kurumuştu ve yeni uyanmama rağmen çok yorgun hissediyordum kendimi. Yatağım nihayet doğrulduğunda yengem gözlerime baktı ve ağlamaya hazır duran gözlerinden damlalar yanaklarına süzüldü. "Yavrum neden bize söylemediniz siz, he?" dedi sitemle. Uzanıp elimden tuttuğunda başımı ondan yana çevirdim hafifçe. Bana kızmıyordu ama kendini de tutamadığını anlayabiliyordum.
"Olan oldu yenge..." dedim başım sağa doğru yaslanırken. Sesim hala bozuk bir gitardan çıkan ses gibi kulak tırmalayıcıydı. "Şimdi bunu tartışmanın sırası mı? Defne nerede? İyi mi o?" diye sordum.
Çığlıkları hala kulağımda yankılanıyordu. O kadar çok ağlamıştı ki başımda daha sonrasında ne yaptığını, şu anda nerede olduğunu bilmek istiyordum. Umarım kendini çok hırpalamamıştır. İyiydim neticede. Ona bir şey olmamıştı ben de uyanmıştım artık. İyiydim.
Yengem sorduğum soruyla etrafına bakındı bir süre. Defne sanki buralardaydı da yokluğunu yeni hatırlamış gibiydi.
"Bir saat önce telefonda konuştuk Defne'yle. İyiydi merak etme. Eve göndermiştik dün sabah. Bugün yanına gelecekti ama... Yoldadır muhtemelen," dedikten sonra buruk bir sevinçle elimden tuttu, "Atlas dışarıda çağırayım gelsin mi?" dediğinde usulca gözlerimle onayladım. Kimsenin dışarıda beklemesine hatta hastanede beklemesine gerek yoktu.
"Dışarıda beklemesin kimse," dedim kuru sesimle. Yengem hemen başını sallayıp toparlandı ve alnımdan öptü.
"Tamam oğlum, sen kıpırdama çağırırım ben," deyip ayaklandı hemen. Yengem beni bırakıp tam odadan dışarıya çıkacaktı ki o sırada dayımla Atlas içeriye girdi. Yengem de olduğu yerde kalmıştı.
"Kendinde mi?" diye sordu Atlas, bozuk bir sesle. Biraz sersemlemiş gibiydi o da. Herkesi çok korkuttuğuma emindim. Kimse böyle bir şey beklemiyordu. Beklemezdi de. Defne'ye bir zarar gelseydi, bunu düşünemiyordum. Yengem, cevaben Atlas'a başını salladı. Ara sıra bana bakıp şükürler yağdırıyordu sürekli.
Yengem, "Kendinde bu kez merak etme. Defne nerede? Almaya gitmiştin hani?" deyince merakla kapıya baktım. Burada mıydı? Buradaysa neden gelmemişti peki?
"Defne..." diye mırıldandı Atlas ne diyeceğini bilemiyormuş gibi. Gözleri kaçak göçek benimle buluştuğunda merakla yüzüne bakıyordum hala. Zaten pek halim yoktu ama bu tavırlarıyla iyice meraklanmıştım. Bir terslik mi vardı yoksa yaşanan olaydan ötürü kimse kendine gelememiş miydi çözemiyordum. "Defne burada ama bir şey yemeden gelmiş. Kantinde atıştırıyor. Gelir şimdi Nalan abla," dedi Atlas, en sonunda.
İçten içe derin bir nefes daha aldım ve sağ tarafımdaki koca pencereden dışarıya baktım. Hava fazlasıyla güneşliydi. Sanki dışarıda kavurucu bir sıcak varmış gibi dursa da Atlas'ın kışlık ceketlerinden aslında dışarının soğuk olduğu anlaşılıyordu.
Odaya yerleşen garip sessizlik, "Nalan, gel biz çocukları yalnız bırakalım," diyen dayımla bozulmuştu. Yengem daha bir şey diyemeden kendini kapının dışında bulunca ben de karşımda hala ayakta dikilen Atlas'a baktım.
Odada Atlas'la ben kalınca ağır adımlarla yanıma gelip tabureye oturdu. Ellerini önünde birleştirmiş öyle boş boş bana bakıyordu ama neden böyle baktığını çözemiyordum. Umarım Defne'yi korumam konusunda rahatsızlık duymamıştır zira muhtemelen başımıza gelenleri artık o da biliyordu.
"İyi misin kardeşim?" diye sordu kısık içten bir sesle.
Gözlerimi kapatıp açtım sakince. Pek hareket edemiyordum doğrusu. Yarada ince bir sızı vardı, kesiğin bıraktığı o garip hissi hala iliklerime kadar hissedebiliyordum ve çok huylandırıcıydı.
"İyiyim çok şükür de... Sen değil gibisin." Gözlerimi yorgun bir şekilde açıp kapattım ve Atlas'a dudağımın kenarıyla sırıttım. "Ne oldu? Kaç gündür uyudum ben?" dedim kurumuş dudaklarımı yalayıp.
Atlas sözlerime yorgun argın gülerek kafasını kaldırdı. "Perşembe bugün. Dördüncü gün. Çok şükür atlattın ama. Çok korkuttun bizi var ya." Dişlerinin arasından tıslarcasına ses çıkardığında elimle yastığımı biraz daha boynuma doğru yerleştirdim.
"Alt tarafı bıçak yarası oğlum, kurşunla vurulmadım ya... Bu da geçer," dedim alayla. Atlas başını salladı aşağı yukarı ancak onda bir şeylerin olduğu kesindi. Benim durumumla alakalı bir şey değildi sanırım yoksa ben iyiydim artık. Ölümlerden dönmemiştim.
"Yeri değil ama... Teşekkür ederim Cihangir," dedi samimiyetle. Kafasını kaldırıp adam gibi gözlerime bakmıyordu ki derdini anlayabileyim. "Sen olmasan Defne çok kötü yaralanabilirdi. Daha kötüsü olabilirdi..." Elini dizine vurdu ve nefes almak için kafasını arkaya yatırıp sesli bir şekilde soludu. "Yani keşke söyleseydiniz başınızdaki belayı ama olan oldu işte, didiklemeye gerek yok daha fazla. Polisler artık işin içinde, size bir zarar gelmesine izin vermeyeceğiz."
"O saldırgan..." dedim şüpheyle, "Yakalandı mı o?"
Atlas kafasını iki yana doğru salladı bu kez.
"Hayır, Defne de eşkâlini hatırlamadığı için yakalayamadılar. Bir de kör bir noktaymış. Ağaçlık olunca yüzü pek görünmüyor kameralarda ama Defne her şeyi anlattı bize. Bölgeyi kapattılar şimdilik. Meriç de hatırladığı kadarıyla tespit yaptı zaten. Araştırıyorlar merak etmeyin, size bir daha bulaşamazlar zaten."
Rahatlamış bir şekilde gözlerimi kırptığımda kapı çaldı. İçeriye iki tane doktor girince konuşmamız yarıda kesildi ve Atlas hızla ayaklandı. Zebani görmüş gibi yüzü kireç rengine bürünmüştü.
"Atlas?" dedi önde gelen doktor. Tanışıyorlardı sanırım. "Hoş geldin demek isterdim ama geçmiş olsun koçum. Nasılsınız daha iyi misiniz?" dedi sıcakkanlı bir şekilde. Hemşire bana doğru yaklaştığında biraz toparlandım.
Atlas ellerini önünde birleştirip, "Bugünümüze şükür Erdal Hocam. Siz nasılsınız?" dedi boğazdan gelen derin bir sesle. Bu çocuğun neyi vardı da böyle konuşmaktan kaçıyordu ve sürekli bir gergin gibi duruyordu?
Hemşire yaramı açarken göz ucuyla hala onlara bakıyordum. Okan amcanın arkadaşı olmalıydı bu doktor. Fazlasıyla genç duruyordu ama.
"Bizimkiler rutin koçum, boş ver sen şimdi bizi. Ben arkadaşının pansumanına bir bakayım sen de istersen kız kardeşinin yanına git bekleme burada. Baban ameliyathanenin kapısından bir an bile ayrılmıyor. Adam yıkıldı, bence bir konuşsan iyi olacak. Annenle baban çok üzgün Atlas," deyip arkasındaki aletlere yöneldi. Bense söylenenlerden bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. "Tekrar çok geçmiş olsun. Allah'ın izniyle hiçbir şeycik olmaz Defne'ye," deyip içtenlikle gülümsediğinde gözlerimi kırpıştırdım anlık olarak.
Ne diyordu bu adam? Ne ameliyatından bahsediyorlardı? Defne'ye hani bir şey olmamıştı? Kantinde değil miydi bu kız? Yemek yemiyor muydu? Ne oluyordu?
"Hocam..." diye dişlerini sıktı Atlas, benim ifademi gördüğünde. Yüreğim sıkışıyordu düşüncelerim yüzünden. Atlas dişlerinin arasından kısık bir sesle, "Sonra konuşsak bunu?" dediğinde karşısındaki doktor birkaç saniye donakaldı. Gözleri kaçamak bakışlarla bana iliştiğinde çattığım kaşlarımın altından sertçe adama bakıyordum.
Benden sakladıkları bir şey vardı.
"Pardon... Ben, sanırım pot kırdım şu anda," dedi doktor benden tarafa dönerek. Zorlukla yutkundum ki adam çoktan anlamıştı hiçbir şeyden haberimin olmadığını.
"Defne nerede Atlas?" diye sordum korkuyla, "Yani... Bana yemek yiyor dediniz. Ameliyat ne ameliyatı?" dedim nefes nefese. Atlas'a baktım endişeyle. Benden yana değil yere bakıyor ve burun kemiğini sıkıyordu sertçe. Neden odaya geldiğinden beri gözlerime bakmadığını anlamıştım artık. "Ona bir şey olmamıştı Atlas..." dedim üzerimdeki şaşkınlığı atamayarak. İyiydi o. İyi olmalıydı.
Nefesim daha da hızlandığında içime düşen korku koca bir dalga gibi üzerimden geçti gitti. Öyle çok korktum ki duyacaklarımdan hem duymak hem de sağır olmak istedim.
"Tamam..." diyerek araya girdi doktor. Olayı kontrol altına alacak tek kişi bu doktordu. "Atlas sen çık, burası bende koçum. Hadi kapıyı kapatalım."
Doktor büyük bir sakinlikle Atlas'ı çıkarıp kapıyı kapattığında kızarık gözlerimle doktoru takip ettim. Aklım bir türlü almıyordu. Defne'ye bir şey olmadığına emindim. Acaba bu serseriler onu ben baygınken mi bulmuşlardı? Ne yapmışlardı ona? Dördüncü gün demişti Atlas. Ben pazartesi bıçaklanmıştım bugün günlerden perşembeydi. Ancak kendime gelmiştim. O dört günde Defne'ye bir şey yapmış olamazlardı.
Doktor büyük bir sükûnetle bana yaklaşırken, "Defne'ye ne oldu?" dedim bir kere daha. Hemşire geriye çekilip pansuman malzemelerini hazırladığında ilk kez ameliyat yaramı gördüm. Uzunca bir dikiş atılmıştı ve yaranın olduğu yer renk değiştirmişti. Kötü görünüyordu ama idare edebilirdim.
Doktor işine konsantre olmuş bir halde, "Sakin ol genç adam..." diye mırıldandı en başta, "Sana söylediler sanıyordum ama durumundan ötürü bahsetmemiş olabilirler," derken gazlı bezle yarama pansuman yapmaya koyuldu. Dişlerimi sıktım hissettiğim sızıyla. "Okan Hoca'yı tanırım. Benim üstümdür. Kızı apandisit ameliyatına alındı acilen. Bu öğlen geldi hastaneye. Korkulacak bir şeyi yok, sen de korkma ki dikişlerin gerilip patlamasın. İçeride bir komplikasyon oluşmasını istemeyiz," diyerek sakin sakin cümlelerini tamamladı ama bu beni rahatlatmadı.
Apandisit de nereden çıktı, diye düşünürken Defne'nin en son çektiği karın ağrısı ve okulda kustuğu an gelmişti aklıma. Bunun yüzünden mi o kadar karın ağrısı çekiyordu yani? Apandisiti mi patlamıştı yoksa?
"Durumu nasıl peki? Nasıl olmuş apandisit? Tehlikeli mi?" dedim arka arkaya. Adam yaramın üzerine temiz bir gazlı bez örttü ve bant yapıştırdı. Nihayet gözleri beni bulabilmişti.
"Erken fark edilseydi daha iyi olurdu. Sanırım apandisit içinde patlamış. Durum biraz kritik lakin korkmana gerek yok. Dediğim gibi delikanlı, Defne'ye bu öğlen acil müdahale edildi. Eminim ki başarılı sonuçlanacaktır tamam mı?" deyip üzerimi örttü ve eldivenlerini çıkarıp sarı bir çöp kutusuna attı. Ellerini doktor önlüğüne yerleştirip odadan çıkmadan önce bana döndü. "Sen germe kendini bu kadar. Bak sen de kendine yeni geldin ve durumun ciddiyetini koruyor. Damarların hasar görmüş. Dikkatli olup ani hareketlerden kaçınman gerek," derken güven verircesine gülümsüyordu.
Adam arkasını dönüp odadan çıkacakken, "Doktor Bey!" diye yükseldim birdenbire. Adam durup benden tarafa döndü. Bu kadar sakin olması sinirlerimi bozuyordu. "Ne ani hareketinden bahsediyorsunuz siz? Ben Defne'yi görmek istiyorum. Nerede o? Bitti mi ameliyatı?" dedim arka arkaya. Bu yatakta aptal gibi yatmak istemiyordum artık. Diken gibi batıyordu her yer.
Adam sakinliğinden bir gram ödün vermeyerek başını yana yatırdı hafifçe. Ben ne kadar bağırıp çağırsam da adamdaki sakinlik değişmiyordu ve artık benimle alay ettiğini düşünmeye başlıyordum.
"Sakin ol dedim delikanlı. Bak anlıyorum, kız arkadaşın olabilir ama kendini düşünmen lazım şu anda." Adamın kız arkadaşın demesiyle elim kolum kaskatı kesildiğinde işaretparmağını kaldırıp bilge bir edayla karnımı işaret etti. "Ciddi bir tehlike atlatan sensin. Üstelik Defne şu anda ameliyatta istesen de göremezsin onu. Gün içinde hemşirelere haber veririm gelip buraya da bilgi verirler tamam mı? Ameliyattan sonra yoğun bakıma alınabilir çünkü. Orada da göremezsin Defne'yi. Yani şu anda yerinden kalkıp taze yarana zarar vermen boşuna bir uğraş. Anladın mı beni?" dedi ellerini önünde birleştirip. Yanındaki hemşire gizli gizli gülüyordu artık ama umurumda değildi.
Doktorun sakince beni azarladığının farkındaydım.
Adamın haklılık payı suratıma bir tokat gibi çarpınca sakince arkama yaslanmaya çalıştım ama burada yatmak çiviyle dolu bir yatağa uzanmak gibiydi. Nasıl yatacaktım?
"Ameliyatı biter bitmez haber verirler mi?" dedim göz ucuyla doktora bakarak. Hafifçe gülümsedi ve kafasını salladı.
"Verirler delikanlı. Ben tembihlerim herkese anlaştık mı? Yerinden kalkmak yok ama. Yarana çok dikkat et dikişlerin patlamasın. Sonra çok acı çekersin bak demedi deme!"
Odadan çıkmadan hemen evvel suratıma doğru yine işaretparmağını salladığında bu kafadan kontak doktoru başımla onayladım. Doktor onayımdan memnun olarak hemşireye son kez talimatlar verip odadan ayrıldı. Onun çıkmasından sonra da yengemle dayım girdi odaya.
"Yenge ne ameliyatı?" dedim ona bakarak. İki gözü iki çeşme olmuş ağlıyordu yine. Haberi var mıydı yoksa yeni mi öğrenmişti çözemiyordum.
"Az önce öğrendik biz de oğlum. Bu öğlen ameliyata alınmış ama doktorlar elinden geleni yapıyormuş. Sen sakin ol tamam mı yavrum benim. Ah canlarım benim bu hafta nasıl bir hafta böyle?" deyip bana sarıldığında dayıma döndüm. Yengeme bakıp odanın içindeki koltuğa yığıldı adeta. Herkes çok yorgun çok perişan görünüyordu.
"O telaşta nasıl anlayalım Nalan? Basit bir karın ağrısı sanmış kız ama apandisitmiş. Allah'ım sen yardım et," deyip ellerini yüzüne sürünce sıkıntı göğsüme daha bir güzel oturdu.
Başımı geriye yaslayıp gözlerimi yumdum birazcık ama gözlerim kapanır kapanmaz aklıma sadece Defne geliyordu. Sanki ezelden beridir hep hayatımdaymış gibi olması ne garipti böyle. Sanki daha önceden de tanışıyorduk onunla. Allah'ım... Yalvarırım ona bir şey olmasın. Çıkalım şu hastaneden başka hiçbir şey istemiyorum artık.
Bu kasvetli düşünceler göğsümü sıkıştırırken daha fazla duramadım. Madem hareket etmem sıkıntı olacaktı en azından Atlas'ı arayıp bilgi almam daha mantıklı olurdu.
"Yenge telefonum nerede?" dedim gözlerimi açıp. Yengem benden ayrıldı ve hemen ayaklandı.
"Eşyalarını poşete koymuşlardı oğlum. Burada bir yerdedir. Dur bakayım..." dedi boğuk bir sesle. Yengem ayaklanıp dolaptan siyah bir poşet çıkardı ve yanıma geldi. Poşetin içini kurcalarken içinden bir kâğıt çıkardı. Kareli kâğıt anında dikkatimi çekince Eymen'in yazdığı mektup geldi aklıma. Onun burada olmaması gerekiyordu. Yengemlerin de onu okumaması gerekiyordu.
Bir an telaşla kapılıp, "O kâğıdı verir misin yenge?" diyerek aynı anda elimi uzattığımda yengem anlamayarak kâğıdı bana uzattı. Neyse ki açıp okumamıştı.
Eğer Eymen'den olduğunu anlarsa dedemin yanına gittiğimi de anlardı. Bunu bilmemeleri daha iyi olurdu. Kâğıdı elime alıp kısaca göz atmak için açtığımda hiç beklemediğim bir şeyle karşılaştım. Birincisi bu yazı kardeşimin çivi yazısı değildi. İkincisi bu kesinlikle Defne'nin el yazısıydı. Onunki daha düzenli ve güzeldi tabii ki. Kaşlarım çatıldı gördüğüm şeyle. Defne bana mektup mu yazmıştı tıpkı Eymen gibi?
"Telefonun burada ama şarjı bitmiş kuzum. Ben bunu şarja takayım." Yengem telefonumu şarja takarken ben de içimden kâğıtta yazılanları okumaya başladım. Sanki önemsiz bir şeymiş gibi ilgisiz durmak istesem de Defne'nin bana mektup yazmış olması tuhaf bir his oluşturdu içimde. İçimde ılık bir şeyler hissettim. İnsanın sarılıp hiç bırakmak istemeyeceği ılık, tatlı bir sıcaklık.
Yusufçuk Kuşu bana bunu neden yaptın söyler misin? Salak mısın sen? Bıçağın önüne öyle atlanılır mı? Aklını mı kaçırdın oğlum sen? Ben burada korkudan tir tir titrerken sen içeride narkoz almış iki seksen yatıyorsun, mal mısın sen? Neyse neyse...
İstemsizce güldüm ve sesimi en kısık tonda tuttum. Ne saçmalamıştı kâğıda böyle?
Hani Eymen sana mektup yazmıştı ya ben de yazıyorum çünkü seni görürsem konuşamayacağımdan eminim. Tabii mürekkep dağılmazsa inşallah okuyabilirsin. Ağlamaktan ilk kez önümü göremiyorum ve yazım çok çirkinleşiyor. L
Gözlerimi devirdim diğer paragrafa geçmeden hemen önce. Kâğıdın her yeri gözyaşından ıslanıp kurumuştu ve ne tuhaftır ki içimden okuduğum bu yazıları Defne'nin hıçkıra hıçkıra ağladığı ses tonuyla okuyabiliyordum. Bu berbat bir histi. Kâğıdı sıkmaktan yırtacaktım neredeyse.
Cihangir, yaşa lütfen. Neler yaşadığımı ve neler kaybettiğimi bilmiyorsun. Kimse bilmiyor, tahmin bile edemez. Basit bir bıçak yarası filan diyor herkes ama olsun ameliyatın çok uzun sürdü ve ben çok korkuyorum seni kaybetmekten. Ben seni kaybetmek istemiyorum.
Göğsümün daraldığını hissediyordum artık. Bunu yazan kız da bıçak altındaydı artık ve canım acıyordu. Canım çok acıyordu...
Hayatımın laneti gibi bir şey bu. Kaybediyorum sürekli. Kimse hayatımda kalmıyor. Kalanlarla da anlaşamıyorum. Büyüyemiyorum biliyor musun? Öldürmeyen acı güçlendirir diye bir şey zırvalıyorlar ama bence öldürmeyen acı süründürüyor güçlendiğimi filan da hissetmiyorum ben. Bu zamana kadar beni anlayan birini ilk kez bulmuşum o da okul çıkışı benim yüzümden bıçaklanıyor. Kendimi nasıl affederim bir fikrim yok ama biliyorum, bana saldırmasın diye attın kendini. Ben olsam ben de yapardım. Valla yapardım bak. Bir ara gösteririm sana. Söz veremem ama sen yine de uyanıver.
Manyak mıydı bu kız yoksa ben mi delirmiştim? Bir ağlatıyor bir güldürüyordu...
Değmem ben buna, değmem. Yemin ederim ki değmem. Boşuna yazmıyorum bunları sana çünkü ben dillendiremem bunu. İçimde kopan fırtınayı, o fırtınanın sessizliğini dillendiremem. O fırtına kopmasın diye sıktığım şeyleri serbest bırakamam. Umarım bunu yanımda okumazsın. Bir iki hafta yüzüne bakamayacağım haberin olsun. Bu noktaya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Lütfen, sadece, yaşa.
Yazdıkları burada bitiyordu ve ben gülmemek için ya da ağlamamak için gözlerimi sürekli kapatıp açıyordum. Kâğıdı katlayıp önemsiz bir şeymiş gibi yorganın altına sıkıştırdım hemen. Dayıma baktığımda ellerini önünde birleştirmiş bana bakıyordu. Yengem de öyleydi. Ne diyeceğimi bilemediğimden gözlerimi kaçırdım hızlıca. Boğazım düğüm düğüm olmuştu. Annemle babamın cenazesinden sonra ilk kez ağlamak gelmişti içimden.
Ah be Hüma Kuşu... Sana kıyılmaz ki sersem kız.
Yengem daha fazla yerinde duramayıp, "Ben Atlas'a bakayım en iyisi. Bir şey olmuşsa gelir sana da haber veririm," diyerek ayaklandı. Dayım da doğrulup ellerini pantolonunun cebine yerleştirdi. Niye birden ayaklandıklarını anlamasam da gitmeleri benim için daha iyiydi.
"Tamam. Benim de Okan'la konuşmam gerekenler var. Gidip gelirim oğlum tamam mı? Uzun sürmez," dedi dayım da.
Dayıma da kafamı salladığımda ikisi birden odadan çıktı. Başımı çevirip içeriye sızan güneş ışığına baktım ve bir süre sonra gözlerimi yumdum. İçi yanıyordu gözlerimin ama ağlamıyordum. Hafif bir nemlilik göz pınarlarımı ıslatırken içimden binlerce kez dua ettim. Onun zayıf bedeni umarım bu ameliyatı kaldırabilirdi ve tekrar gözlerine bakabilirdim. Daha bitmemişti çünkü, daha sevgilim olmalıydı bu kız.
🌈🌈🌈
"Tamamen saçmalıyor şu anda..." Bu ses Meriç'indi.
Bilincim yavaş yavaş açıldığında odanın içindeki gürültüler de eş zamanlı olarak artmıştı. Kaşlarımı çatarak gözlerimi araladığımda yine beyaz tavanla karşı karşıyaydım. Ne kadar süre uyuduğumu anlayamıyordum ama epey zaman olduğu odayı dolduran akşam güneşinden belliydi.
"Kaçalım diyorum işte... Polisler peşimizdeler." Defne'nin yarım yamalak çıkan boğuk sesini işittiğimde gözlerimi kırpıştırdım şaşkınlıkla. Doğru mu duymuştum yoksa Defne'nin sesi miydi gerçekten de?
"Kaçarız kızım, he. Öf her şeyi ötüyor ama bu!" Meriç fısıltıyla şikâyet ederken sersemlemiş bir şekilde soluma döndüm. O sırada sedyeyle yanımdaki yatağa yerleştirilen Defne'yi gördüm. Boğazına kadar yeşil bir ameliyat çarşafıyla örtülmüştü. Saçlarını da bir bonenin içine sıkıştırmışlardı. Yüzü solgun ve renksizdi ama durmadan dudakları kıpırdıyor ve sayıklıyordu.
Rüya mı görüyordum yoksa Defne gerçekten de yanımdaki yatağa mı yatırılıyordu şu anda?
"Yenge?" diye mırıldandım çatallanmış bir sesle.
Yengem telaşla, "Oğlum? Uyandırdık mı seni?" diyerek hemen dibimde bittiğinde başımı bu kez ona çevirip kurumuş boğazıma inat yutkundum.
Yengemin sorusunu es geçerek, "İyi mi Defne?" diye sorduğumda Meriç bana dönüp gülerek cevapladı.
"Turp gibi lan bu. Sadece sarhoş azıcık... Morfinden diyor doktorlar. Saçmalıyor işte," deyince gözlerim yeniden Defne'ye ilişti. Gözleri kapalı ve kaşları çatık haldeydi ama durmadan konuşuyordu.
"Nil nehrinin nesinden hoşlanıyorsun? Meriç nehri..." diye mırıldandı ve aniden sersem sersem gülmeye başladı. Sonra hafifçe öksürüp esnedi. Ne yapacağımı bilemedim o an.
"Eşhedü en la ilahe illallah Defne!" diye inledi Meriç, kıvırcık saçlarını da çekiştirmeyi ihmal etmeyerek. Gülmemek için alt dudağımı ısırdım.
Meriç, Nil'den mi hoşlanıyordu? Yok artık.
"Ciddi mi lan bu?" dedi Atlas şaşkınlık içinde. Bir Meriç'e bir Defne'ye bakıyordu ve gözlerinde dehşetli bir ifade vardı.
Gözlerimi ovaladım gülerek. Defne güldükçe benim de gülesim geliyordu. Gerçekten sarhoş gibiydi. Gözlerini bile açamıyordu ama kesintisiz bir şeyler söyleyip duruyordu.
"Nehirlerde işim yok benim... Meriç nehri!" diye bağırınca Meriç adeta yerinden sıçradı. Defne'yse o sırada sol kolunu kaldırıp sağa sola savurdu rastgele. "Ben bir kuşum. Altın Gözlü Hüma Kuşu... Kalbinden..." Defne'nin ağzından çıkan kelimeler usul usul yok olurken Meriç bıkkınca bana döndü ama ben tebessüm etmekle meşguldüm. Çok sevimliydi.
Meriç tek kaşını kaldırmış fazlasıyla ciddi bir tavırla, "Öldürsem çok kızar mısın?" diye sorunca kaşlarımı çattım ve yüzümdeki sırıtışı sildim.
"Yalan söylemiyor neticede. İnsanların narkoz etkisiyle sadece doğruları söylediklerini biliyorum," dediğimde Meriç sabır dilenerek tüm yüzünü sıvazladı.
"Uyanınca sormak istediğin her şeyi sor bana Cihangir olur mu kardeşim? Tüm kirli çamaşırlarını sana özel dökeceğim," dedikten sonra baygın halde yatan Defne'ye ciddi ciddi parmak salladı. "Sen bunu hak ettin kızım
Atlas inanamıyormuş gibi Meriç'i kolunun altına alıp gürültülü bir şekilde güldü.
"Oğlum kafasız mısınız lan siz? Sen Defne'den, sen de Nil'den mi hoşlanıyorsun?" diyerek kafasını iki yana salladığında Meriç'le aynı anda öksürdük. Defne ondan hoşlandığımı Atlas'a söylemiş miydi yani? Göz kapaklarımı kırpıştırdım inanamayarak. Her uyandığımda ayrı bir şok yaşıyordum.
"Yalnız hastalarımızı çok yormazsak iyi olur. Kalabalık da yapmayalım," dedi hemşire, bir kurtarıcı gibi yetişerek. Meriç, Atlas'ın kolundan sıyrılıp pis pis bize baktı.
"Ben burada bir dakika daha fazla duramam zaten. Bakın başınızın çaresine," diyerek odadan çıktığında göz ucuyla yengeme baktım hemen. Hiç şaşırmamış bir halde öylece telefonuyla ilgilenirken hemşire Atlas'a bilgi verdi ve o sırada Okan amca girdi içeriye.
Bir şeyler arayan telaşlı gözleri Atlas'ı bulunca sakinlemişti. "Hah! Burada mıydın oğlum?" dedi rahatlamış bir halde, "Sen eve git Atlas. Annen yolda o kalacak bu gece. Nil evde tek kalmasın," deyip yengeme döndü hemen, "Nalan Hanım siz de eve gidin isterseniz. Bizim hanım burada nasıl olsa. İkisine de bakabileceğini söyledi," dedi beni de kastederek. Bakılacak pek bir yanım yoktu aslında ama...
Yengem, Okan amcanın teklifini hızla reddetti ve minnettar bir şekilde gülümsedi.
"Yok Okan Bey, sağ olun ama ben kalırım bu gece de. Hem Filiz'e de destek olurum. Zor günler geçiriyoruz. Evlatlarımız ameliyata alındı."
Okan amca bunun üzerine söyleyecek bir şey bulamadı ve razı geldi.
"Haklısınız siz de. Nasıl isterseniz öyle olsun," deyip bana döndü. Yüzünde rahatlamış bir ifade belirdi. "Cihangir, dikkat et oğlum kendine tamam mı? Bizim kız bir süre gürültü yapacak ama rahatsız olursan söylemen yeter. Haluk rica edince aynı odada kalmanızda bir sorun görmedim," dedi dayımın neden bunu rica ettiğini kendisi de pek anlayamıyormuş gibi. Sertçe yutkundum. Belli belirsiz güldüm. Allah razı olsun dayı...
"Sorun yok Okan amca. Zaten canım sıkılıyordu ama bu sorun olmaz mı sizin için?" diye sordum gergince. Okan amca olumsuz bir şekilde çenesini kaldırdı. Gözleri kısa bir an Defne'ye kaysa da tekrar bana döndü.
"Sen orasını düşünme. Defne'yle iyi baş etmeler. Ben diğer hastalarıma bakmalıyım. Bir sorun olursa hemşireler nöbette zaten," dediğinde yengem teşekkür ederek Okan amcayı yolcu etti. Bu kez Atlas'a döndüğümde Defne'yle uğraşıyordu sürekli.
Defne'nin kulağına eğilmiş, "Defne sen öldün aslında. Beni duyuyor musun?" diye fısıldayınca Defne gülmeyi kesip yüzünü ekşitti. Kafasını bir süre sağa sola savurup duraksadı.
"Öldüm mü ben?" dedi ağlamaklı bir sesle. Neredeyse inanmıştı.
"Yapma lan..." dedim Atlas'a bakarak. Atlas bana göz kırptı ve keyifle Defne'yle uğraşmaya devam etti.
"Öldün, he. Şu anda mezardasın kızım. Almıyor musun toprağın kokusunu, duymuyor musun senin için okunan sureleri? Sence cennete mi gideceksin cehenneme mi? Amel defterin de amma kabarıkmış bak. Okuyorum da... Ooooo!" dediğinde Defne ince kolunu çarşafın altından kaldırıp gözlerine dayadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yüzüm düştü anında.
"Ben de mi öldüm sonunda? Canım acımıyor ama. Ben... Resim çizecektim! Defterimi ver! Okuma amel defterimi!" deyip elini savurduğunda Atlas hızla geri çekildi ve gülmeye başladı. O sırada yengem araya girdi hemen.
"Tamam yahu! Kızı şebek ettiniz iyice. Daha yeni ameliyattan çıkmış kendinde bile değil." Yengem, Atlas'ı kolundan tutup Defne'den uzaklaştırırken aramızda olan perdeyi de çekti ve Defne'nin üzerini düzlemeye başladı. O sırada önüme dönüp Atlas'a baktım. Ne kadar gülse de stresli olduğu her halinden belliydi. Pazartesi ben ameliyata girmiştim perşembe de Defne ameliyata alınmıştı. Gerçekten de garip bir haftaydı.
"Daha iyi misin sen?" deyip tabureye oturduğunda başımı salladım yavaşça. Sabahki görüntüsüne göre biraz daha iyiydi şimdi. Rahatladığı her halinden belliydi.
"Yara biraz sızlatıyor ama ağrı kesici veriyorlar devamlı. Sen de uyumamış gibisin. Git de uyu. Turnuvalar başlayacak yakın zamanda."
Atlas kollarını bağlayıp yüzünü astı anında.
"Siz canınızla cebelleşirken bir posta Atilla'yla uğraştım zaten. Seni takımdan çıkarmaktan bahsetti bana. Uzun süre basketbol oynayamazmışsın," deyince kaşlarım çatıldı ama çok da önemsemedim.
"Ne yapmak istiyorsa yapsın. Ben sen istediğin için geldim takıma. Sporcu olmak gibi bir hayalim de yok." Gözlerimi devirmeden yapamadım. "Atilla itin önde gideni. Hoşlanmadım ondan. Sen nasıl tahammül ediyorsun bu herife?" diye sorduğumda Atlas yorgun bir şekilde güldü ve boş vermişlikle omuz silkti.
"Basketbol benim hayatım Cihangir. Atilla da takım kaptanı. Yapacak bir şey yok. Eskiden böyle değildi ama son zamanlarda gerçekten ne yapmak istediğini bilmiyorum," dedi kafasını çaresizce iki yana sallayarak. Büyük bir nefes alıp sesli verdikten sonra sedyenin korumalıklarından tutundu. "Sen dinlenmene bak. Ben durumu Atilla'yla konuşacağım. Seni takımdan çıkaramaz. Henüz turnuvada bulunmadık ama en iyilerimizden birisin işte. Kıskançlığın sırası değil."
Atlas ayağa kalkıp omzumu sıvazladığında ben yine umursamaz bir şekilde gözlerimi devirdim. Basketbol takımında olup olmamak umurumda değildi. Atlas'la oynamak eğlenceliydi sadece.
"Salla ya... İsterse çıkarsın takımdan gerçekten hevesli değilim abi. Biz yokken de belaya bulaşma. Atilla'nın gözünde bir görünür var," dediğimde Atlas teslim olurcasına kollarını kaldırdı.
"Söz veremem bu konuda. Neyse hadi ben gideyim. Annem de gelecekmiş zaten. Bir şey isterseniz telefon et getiririm evden. Zaten hafta sonuna giriyoruz. Yine gelirim yanınıza," deyip başını salladı. Gözlerimi kapatıp açtım bir kere.
"Sağ ol Atlas," dediğimde gitmeden önce durup bana baktı ve güldü.
"Ne yaptım ki? Esas kahraman sensin. Ben teşekkür ederim. Hadi dinlen," dedikten sonra arkasını dönüp odanın çıkışına ilerlemeye başladı. "Nalan abla ben kaçtım! Bu iki velet sana emanet!" diye bağırdı perdenin arkasından.
Yengem, Atlas'ın çıktığını fark edince perdeyi aralayıp koşarcasına peşinden gitti ve ikisi koridorda konuşmaya başladılar. O sırada soluma döndüm ve aralık kalan perdeden Defne'ye baktım yine. Hala bir şeyler mırıldanıyordu ancak ne dediği anlaşılmıyordu. Çok şükür Allah'ım, onu benden almadığın için çok şükür.
"Defne..." dedim yüzünü izlemeye devam ederken. Ona seslenmemle kaşları yine çatıldı ve sesime döndü ama gözleri kapalıydı.
Sinirli bir halde, "Ne var ya?" deyip derin bir nefes alınca içtenlikle gülümsedim. Çok masumdu aynı zamanda çok bitkin duruyordu.
"Çok korkuttun beni. İyi misin? Canın acıyor mu?" dedim merakla. Bir süre kafasını sağa sola yatırıp anlamsızca mırıldandıktan sonra daha sesli konuştu.
Sıkıntılı bir sesle, "Çocukları öldürüyorlar..." dediğini duyunca gözlerimi kırpmadan yüzüne baktım öylece. Huzursuz bir şekilde soluklanıp başını sağa sola yatırdı durdu. Kâbus mu görüyordu acaba? Çaresizce, "Birisi yardım etsin. Ne olur... Ben neredeyim böyle?" dedi. Neredeyse ağlayacaktı. Gözlerini zar zor aralamaya çalışırken üstün bir çaba sarf ediyordu. "Bembeyaz burası..." diye sızlandı uzunca bir süre. "Öldüm mü? Öldürdüler mi sonunda? Ben... Yakalandım mı?" deyip elini yine çarşafın altından çıkardı ve başına götürdü.
İçime oturdu her bir cümlesi.
"Defne, ölmedin. Hayattasın," dedim onu inandırmak için lakin mırıltılarından hiçbir şey anlamıyordum. Sesimi duyar duymaz bana döndüğünde önce güldü sonra da durup şaşırmaya başladı. Gözlerinin içi biraz kızarıktı ve yorgunluğu çok belli oluyordu.
"Ölmedim mi ben? Ama şey..." Başını düz çevirip gözlerini yumdu ve düşünmeye başladı ancak çok kısa sürdü. "Öldü dediler. Gördüm ben."
"Ne gördün? Öldürüldüğünü mü?" diye sorunca kafasını iki yana salladı. Kaşları yine çatılmış dudakları büzülmüştü.
"Yok. Sevgilim kurtardı beni," demesiyle tükürüğüm boğazıma kaçtı ve öksürmeye başladım. Elimi ağzıma bastırdığımda yaram acımıştı öksürmekten. Derin derin nefes aldığımda Defne baygın gözlerle bana bakıyordu.
"Sevgilin kimmiş senin?" diye sordum sertçe yutkunup karnımdaki sargı bezine bastırırken. Yerimde kıpırdanarak rahat bir pozisyonda hafifçe ona döndüğümde Defne tek kaşını kaldırmış beni izliyordu. Beni görebildiğinden şüphe ediyordum artık.
"Beni kurtarırken öldü o."
Gözlerini kapatıp diğer tarafına döndüğünde bu söylediğini istemsizce düşündüm. Geçmişte bir sevgilisi vardı da o mu ölmüştü acaba? Ne tuhaftı bu düşünce? Defne daha on yedi yaşındaydı. Sevgilisi olmuş muydu ki hiç? Benim olmamıştı mesela.
"Adı neydi? Nasıl öldü?" diye sordum şüpheyle.
Defne şiddetli bir nefes alıp bu durumdan sıkılmış bir şekilde uzunca üfledi ve yana düşen kolunu kaldırıp başının üstüne koydu.
"Sevdiğim herkes öldü. Annemi... Babamı..." Duraksadığında ondan tarafa bakakalmıştım ama o devam etmişti saymaya. "Arkadaşlarımı... Sevdiğim herkesi öldürdüler. Kimi sevdiysem öldü. Ben..."
Defne kendi kendine susup gözlerini ovalayınca düz dönerek beyaz tavana baktım bir süre. Sevdiği hiç kimse ölmemişti ama neden inatla birilerinin öldüğünü söylüyordu? Bu benim için hala gizemli bir kutuydu ve şu anda açmam doğru değildi. Ne dediğini kendisi de bilmiyordu zaten. Bunu onu incitmeden öğrenmek istiyordum. Bu yüzden soru sormayı kestim, Defne de ben susunca bir süre sonra morfin etkisiyle sızıp kaldı.
Bölüm etkileşimi
