20. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım1.16
Bölümler 30Şu an: 1.16
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
16. BÖLÜM
"AŞKIN GETİRİSİ"
Meriç'in motoru ile geldiğimiz bu yer bildiğim bir yerdi. Biraz kuytu bir köşedeydik, binalar arasında olduğumuz için de görünmüyorduk. Halı sahaya da epey yakındık. Hatta buradan bağırış sesleri, düdük sesleri duyuluyordu ve maçın hararetli geçtiğini görmeden de anlayabiliyorduk. Meriç her zamanki gibi duvarla ilgileniyordu ben de yere, altıma aldığım minderle, bağdaş kurmuş bir denizanası çiziyordum yine. Renkleri bir süngerle ya da parmağımla dağıttığım için parmak uçlarım biraz tahriş olmuştu ama değiyordu. Çizdiğim şeyler hoşuma gittikçe daha çok kaptırıyordum kendimi. Aklıma bazen farklı figürler geliyordu onları da yanına ekliyordum. Boyalar... Ellerimi renklendiren boyalar ruhuma da iyi geliyordu. İçimi boşalttığımı hissediyordum resim çizerken. Ne kadar derdim tasam varsa parmak uçlarımdan tebeşirlerime akıyordu sanki. Ne kadar garip değil mi? Okuldaki herkes görsel sanatlar dersine boş gözlerle bakıyordu ama benim dinlediğim tek ders görsel sanatlar dersiydi. Zevk aldığım, hayat bulduğum, nefes aldığım tek dersti kendisi.
Ben niye böyle değişiktim ki? Bazen herkes gibi olmak istiyordum. Klasik, sıradan, herkes gibi... Belki biraz inek de olsam fena olmazdı ama inek olmayı beceremiyordum.
"Seninle konuşmam gerek," dedi Meriç, aramızda saatlerdir hüküm süren sessizliği ansızın bozarak. Müzik yoktu, sadece boyaların çıkardığı sesler ve biraz ilerideki caddenin sesi dolduruyordu kulaklarımızı. Bu da biraz garip hissettiriyordu işte. Zaten bugün baştan aşağı garipti. Normal bitmesini de bekleyemezdim.
Kafamı saniyelik olarak kaldırdım ve Meriç'e baktım arkasından. Deri ceketinin içine giydiği kapüşonlu sweatshirtün şapkası saçlarını örtüyordu. Önden çıkan altın sarısı kıvırcık saçları ona bir çekicilik katıyordu doğrusu. Okuldaki kızların yarısı ona bu yüzden hayrandı. Gizemli çocuk havalarına bürünmüştü yine. Gülümsedim genişçe. Nihayet derdini çözebilecektim sanırım.
"Konuşalım. Dök artık eteğindeki taşları da rahatla," deyip tekrar yerdeki denizanasına döndüm. Elimde olsa tüm renkleri ortaya döküp karıştırmak istiyordum ama mahvedemezdim. Güzeldi bu da.
Meriç kuşkuyla, "Ben kimseye söylemedim ama daha önce. Ciddi bir konu, yemin ederim," deyince elim durdu. Duvara sıktığı spreyin sesi de aniden kesilip kendi sesi daha yakınımdan gelince bu kez elimdeki boyayı bırakıp başımı kaldırdım. Ona resim çizmeyi bıraktıracak ne vardı ki? Geriyordu beni.
Gözlerimi kırpıştırdım merak emareleriyle. "Meriç, iyi misin sen? Neyin var? Söylesene oğlum," dedim sırtımı üşüten rüzgârla ürperirken. Ceketime biraz daha sarıldığımda Meriç dudaklarını ıslattı stresle. Bir şey vardı ki içi içini kemiriyordu karşımda ve ben düşündükçe korkuyordum. Babaannesiyle mi ilgiliydi acaba? Yoksa okulu filan mı bırakacaktı? Ya da başka bir ülkeye ya da başka bir şehre mi gideceklerdi? Öyleyse bu benim felaketim olurdu. Meriç'in gitmesini hiç istemezdim çünkü.
"Ben iyi hissetmiyorum Defne," dedi Meriç sıkıntıyla. Kaşını ovaladı sonra. "Kalbimden rahatsızım ben," demesiyle tüm vücudum kaskatı kesildi sanki. Beynimde Meriç'in tek cümlesi yankı yapıyordu şimdi. Kalbimden rahatsızım ben.
Bu da ne demek oluyordu şimdi? Hasta mıydı yani Meriç? Üstelik kalp... Kalp olmazsa yaşamazdık. Kalp yetmezliği filan mıydı yoksa? Bunu hiç düşünmemiştim nedense.
Suratım az önce sırtımı üşüten rüzgâr gibiydi. "Ne demek bu?" diye sordum pürüzlü bir sesle. Sonra sertçe yutkundum. Ondan duyacaklarımı bekledim. Kalbim öyle hızlı atmaya başlamıştı ki sabahki gibi bir kriz geçireceğimi düşünmüştüm. Dayanamazdım ben buna. Meriç'i kaybedemezdim ki.
Kuruyan dudaklarımı yaladım ve ayağa kalktım tek nefeste. Bugün kaçıncı kez nefessiz kalacaktım acaba? Karşısına geçtim Meriç'in. O koyu mavi gözlerine baktım dikkatle.
"Se-sen hasta mısın Meriç?"
Sesim bu ıssız yerde o kadar derin çıkıyordu ki duyabiliyor muydu emin değildim ama ben daha fazla bu sessizliğe katlanamazdım. Meriç cıklayıp kafasını iki yana salladı ve elini kalbine götürdü sakince. Yeri dikizliyordu değişik bir hissiyatla ve ben buna üzülüyordum. Eli kalbinde, orada oyalandı bir süre sonra yeninden gözlerime baktı. Mavi irislerinde dalgalar gördüm. Hırçın dalgalar... Bu hırçınlığı öfkeden çok üzüntüdendi sanki.
"Ben hastayım herhalde yoksa kalbimin bu kadar telaşlanması, bu kadar endişelenmesi, kalbimin böyle boktan boktan her şeyi hissetmesi ve hızlanması normal olamaz değil mi Defne?" dedi bir umut bana tutunur gibi. Gözlerini tek kurtarıcısı benmişim gibi müthiş bir masumiyetle yüzümde gezdirdi. Ne diyeceğimi bilemedim. Sorusunda o kadar ciddiydi ki artık kafam iyice karışmıştı.
"Meriç neyden bahsediyorsun sen? Anlamıyorum oğlum ben. Senin bir rahatsızlığın mı var? Doğru söyle," derken bileğinden yakaladım endişeyle. Onun değil benim göğsüm ağrıyordu artık.
Meriç boş boş yüzüme baktı demek isterdim ama hayır, gece mavisi gözlerine vuran bir hüzünle, derin bir hüzünle bakıyordu bana. Tıpkı Cihangir'in halı sahanın önünde bana kardeşinden bahsederken baktığı gibi... Ona sarıldığımda gözlerinde gördüğüm hüzünle bakıyordu bana.
"Defne ben neden sınıfta kaldım biliyor musun? Yani derslerim bu kadar iyiyken filan..." Ansızın sorduğu soruya karşılık dudaklarımı büzdüm ve sadece omuz silktim ama korkmaya hala devam ediyordum. Çünkü bu sorunun cevabını ben de merak ediyordum. Bilerek üst üste iki kere sınıfta kaldığı dönem notlarından belliydi.
"Bilmem, neden kaldın sınıfta?" dedim tedirginlik içinde. Arkasından gelecek cevaptan çok korktuğumu hissettim. Meriç başını eğip ayağını yerde sürttü öyle can sıkıntısı ile.
"Bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama daha fazla içimde tutamam. Haksızlık değil mi? Benim yüzümden oldu zaten... Sırf sakladığım için. Reyhan filan... Ben... Senin... Kardeşine..."
Bir şey oldu, dünya durdu o an. Evet evet, hissettiğim buydu. Dünyanın durduğu gerçekti ama bu öyle istediğim için olmamıştı. Donakalmıştım adeta. Tüm beyin fonksiyonlarım devrelerini indirmişti. Meriç'in ağzından çıkan üç beş kelime zihnimde kalıcı bir hasar bırakmıştı o an.
"Tamam," dedim bir anda bileğini bırakarak. Kalıcı hasar kötü değildi. Bu hasar Meriç'i anlamış olmamdan kaynaklanıyordu. Sonra ne olduysa yere geri oturdum ve denizanasına baktım lakin görmüyordum o çizdiğim şeyi. Beynim durmuştu, düşünemiyordum. Anlamıştım evet. Meriç galiba Nil'den hoşlanıyordu ve karnı ağrıyordu bunu bana söylerken. Bense bir hiçlik hissediyordum yine. Ama nasıl oluyor aklım almıyordu. Meriç... Benim abim, yakın dostum, sırdaşım, her şeyim... Benden nefret eden kardeşimden hoşlanıyor, bana ağzına geleni sayan söven kardeşimden hoşlanıyordu yani. Ama bu hiç mantıklı değil ki. Bana biraz üzülmesi gerekmez miydi? Yani birisi Meriç'e hakaret etse öylece durup ondan hoşlanamazdım. Bu biraz mide bulandırıcı gibi hissettiriyordu bana. Normali bu değil miydi? Nil eline geçse beni öldürmek isterken... Meriç ondan nasıl hoşlanıyordu?
Meriç çok bekleyemeden zihnimde süregelen kavgayı görmüş gibi konuşmaya başladı. "Özür dilerim Defne," dedi ağlamaklı bir sesle. Sesini ilk kez böyle duyuyordum. Annesiyle ve babasıyla yaşadığı süreci bana anlatırken bile böyle duygusal değildi. İlk kez böyle ağlamaklıydı. Benden ilk defa özür dilemiyordu ama ilk defa bu sesle özür diliyordu. İlk defa diz çökmüştü yanımda ve sımsıkı omzumdan tutuyordu ona bakmam için ama ben bakamıyordum. Birkaç saniyeye ihtiyacım vardı sanırım. İnanamıyordum duyduklarıma. Hayatım boyunca ihtimal vereceğim son şey Meriç'in Nil'den hoşlanması idi.
Meriç ağlamaklıydı. Meriç, Nil yüzünden ağlamaklıydı veya bana karşı suçlu hissettiğindendi...
"Defne seni kırmak son isteğim. Lütfen, bana bak. Sen benim en yakın dostumsun ve ben se-"
O an aklıma öyle bir ihtimal doldu ki kafamı kaldırıp Meriç'in sözünü kestim. Zihnim bana düşman olmuştu sanki yoksa bu düşüncemin başka açıklaması olamazdı.
"Bana, sakın Nil için yaklaştığını söy-" diyemeden Meriç bir hiddetle sözümü kesti.
"Nil için seninle dost olmadım geri zekâlı!" diye haykırdı ama asla yüksek sesli değildi, kelimelerin üstüne basıp geçiyordu benim için. Bunu düşünmemden nefret ettiği yüzünün aldığı o tiksinç ifadeden belliydi. Bu cümleyle derin bir nefes aldığımda Meriç'in gözleri kızarmıştı ve kafasını durmadan inkârla iki yana sallıyordu. "Ben önce seni tanıdım kızım, bilmiyor musun sanki bunu? Hem o..." Meriç önce beni tanımıştı. Nil için beni sevmemişti. Doğru, evet...
Meriç kelimelerini bir araya getiremeyince bir anda dizine vurdu. Onun vurması ile ben irkilince bakışları beni buldu. Derin derin soluduğunda nedensizce boğazımdaki yumruyla uğraşıyordum.
"Seni sevmiyor değil mi? Platoniksin," dedim kulağa acımasız gelse de.
Durum buydu. Meriç'in gözlerinde ilk defa gördüğüm o değişik sancının bana verdiği adres ve benim de yürüyüp vardığım ev bunu açıklıyordu. Meriç seviyordu ama karşılık alamıyordu çünkü Nil kimseyi sevmezdi. O beni bile sevmiyordu, öz kardeşini... Dokuz ay boyunca tek bir sıvının içinde birlikte büyüdüğü kız kardeşini şimdi görmeye bile tahammülü yoktu, adımı ağzına almıyordu o kız. Nil bir insan sevebilir miydi ki? Bu kadar nefret dolu bir kız kimseyi sevemezdi ki. Meriç ne kadar zamandır bilmem ama bir süredir kendini yıpratmıştı sanırım ve bana bunu şimdi itiraf ediyordu. Acaba kaç yıldır vardı? Kaç yıldır ya da kaç zamandır söylemiyordu bana? Ne zamandan beri içi içini kemiriyordu böyle?
"Sahi..." dedim içtenlikle, "Reyhan gelip suratıma vurmasaydı Meriç, sen bu durumu bana söyler miydin? Ne zamandan beri var bilmiyorum ama sanırım Nil'in de haberi var ki o da bok gibi bana patladı," diye ekledim hırsla. Düşündükçe taşlar, Reyhan'ın beni Nil sanıp üzerime saldırması mantıklı bir zemine oturuyordu. Reyhan, Meriç'e takıntılı olmalıydı sanırım.
Meriç söylediklerimle kaşlarını çattı. Kendini toparladı hemen.
"Sana mı patladı? Neden? Ne oldu?" dedi panikle. Omuz silktim boş vermişlikle.
"Okulda olanları duydu annemle babam. Sonra da Nil'le konuşmaya gitmişlerdi ama o geri zekâlı nehir kafalı olanları ben söyledim sanıp üzerime yürüdü. Merak etme bunun üzerinden geçti. Hâlbuki Cihangir söylemişti, benim Nil'i şikâyet etmek gibi bir amacım yoktu ama o yanlış anladı işte. Her zamanki gibi," deyip geçiştirdim durumu.
Meriç burnunu çekip, "Peki ne hissediyorsun şu anda?" diye sordu suçlu bir çocuk gibi. Omuz silktim yine çünkü hiçbir şey hissedemiyordum.
"Bilmem," dedim ve dudaklarımı ısırdım, "Bildiğim ve acı da olsa söylemem gereken tek gerçek, Nil'in asla seni sevmeyecek olması Meriç. Kendini daha fazla yıpratma kanka. O kimseyi sevmez. Özür dilerim canını yakıyorsam ama gerçek bu. Nil kimseyi sevemez." Sözlerim benim bile içime kaya gibi oturmuştu ama dost acı söylemez miydi? Bu sözü doğrulayacağım hiç aklıma gelmezdi.
Meriç zehir gibi bir kabulleniş yaşayarak, "Biliyorum," dedi anında. Kafamı salladım ağır ağır. "Ama birinden hoşlanıp hoşlanmamak bizim elimizde değil ki Defne. Ulan ben neden durup dururken dünyanın en ketum kızından hoşlanayım ki? Nil benden de nefret ediyor Defne." Dudağımı dişleyerek Meriç'e kaldırdım kafamı. Düşük omuzlarına başını da yaveri saymıştı. Hayatı boyunca onun sevdiği insanlar onu sevmemişti. Ben de elimden geldiğince onu sevmek istemiştim. "Maalesef... Ona bunu ilk söylediğimde benden ölümüne nefret ettiğini söyledi zaten. Yüzüme yüzüme bir de." Buruk bir tebessümün sardığı yüzünü bana kaldırdı. En acı tonda güldü arkadaşım. Nil, Meriç'i böyle yaraladığı için onu öldürmek geldi içimden. "Kalbimi kırmadın ya da özre gerek yok. Senin söylediklerini Nil daha öncesinde bana, gözlerime baka baka söyledi ki zaten. Üzülmüyorum." Nasıl üzülmüyorsun Meriç, için kan ağlıyor resmen. Gece mavisi gözlerinden görüyorum seni. Annen de baban da yok yanında. Sana bir tek babaannen sahip çıktı. Onca varlığın içinde sen hep sevgiden mahrum edildin, seni seven herkesi de çok sevdin. Babaanneni sevmen gibi, beni sevmen gibi... Nil'in seni sevmemesini kaldırmaya çalışıyorsun çünkü onu arkanda bırakıp gidemeyecek kadar çok seviyorsun. Neden bu kadar seviyoruz ki biz birini? Çok kötü bir histi bu!
Canım acır gibi nefesimi içime çektim ve Meriç'e baktım öylece. "Yapma Meriç. Onun nefreti çok ağır sen de kazanma onun nefretini. Yapma. Bak benim canımı yakıyor, içimi yakıyor boş veriyorum ben. Sen boş veremezsin. Ağır gelir oğlum yapma bunu kendine," diye fısıldadım o sessizlikte.
Meriç sözlerimi beklemiyordu ki bir süre yüzüme bakıp gözlerini kırpıştırdı. "Ne boş konuştan lan sen," dedi sonra canı acıyarak gülerken. Ama ben gülmüyordum. Gülemiyordum.
"Boş değil, anlayacaksın sen de. Bu arada Reyhan ne alaka?" diye sorduğumda Meriç gözlerini devirdi. Biraz normale dönmeye çalıştım. En azından yüzümdeki saçma acıyı sildim. "Sana takıntılı galiba."
Meriç son cümlemi kafasını sallayarak onayladı. "Onunla ayrılma sebebim Nil'di," deyince bir öküz daha oturdu içime. Bunu tahmin etmemiştim.
"Sen on birinci sınıftayken sevgiliydin ama onunla. Biz de onuncu sınıftık," dediğimde Meriç kafasını iki yana salladı.
"On altıncı yaşın vermiş olduğu birtakım geri zekâlılıklar desem anlar mısın peki? On dokuz yaşına gelirsen sen de anlayacaksın beni. Bak gör. Bir önceki yaşında yaptıklarından utanıyormuş insan," dediğinde içli içli güldüm bu dediğine. Haklıydı çünkü.
"Amma da çok fark var, hepi topu iki yaş Meriç. Saçmalama istersen. Sen büyümedin ki. Hala bizimle yaşıtsın," deyip omuz silktim. Yere çizdiğim şeye döndüğümde Meriç'in cevabı gecikmedi.
"Ben bilerek sınıfta kaldım Defne. Bunu ilk defa sana söylüyorum ama Nil zeki kız, biliyordu onun için sınıfta kaldığımı çünkü ben sevgi ne bilmiyordum kızım. Ben ilk kez böyle birini önemsediğimi hissedince annemle babam gibi onu da kaybetmek istemedim. Seni de kaybetmek istemiyorum ki. Ayrılmak istemiyorum ben sizden. Atlas'tan, senden, Erdem'den, Çınar'dan... Sizden yani. Varsın iki sene uzasın, yaşım da kır eşek yaşına gelsin ama ben sizden kopmak ayrı düşmek istemiyorum. Çocukça gelebilir ama-"
"Mal mısın ya?" diye çemkirdim suratına karşı, "Çocukça değilsin. Olabilir bir şey. Geçerli bir sebep. Özür dilerim ama annenle baban hayatta ve sen yine de onları göremiyorsun ya da onların sevgisini, şefkatini göremiyorsun. Senden en büyük şeyi esirgiyorlar ve sende derin bir çukur açıyorlar. Dadılarla büyüdüğüne ben de şahit oldum oğlum bu konuda sonuna kadar haklısın ki. Sadece biz değer miyiz buna bilmiyorum."
Dudaklarımı abartıyla sarkıttığımda Meriç kırık bir gülümseyişle yanağımdan acıtmadan makas aldı. Normalde dönüyorduk yavaş yavaş.
"Değersiniz Defne. Siz her şeye değersiniz abicim. Unuttun mu? Ben gülebiliyorsam önce senin sayende sonra da o nemrut kız kardeşin yüzünden. Mal ya o!" dedi dizine vururken.
Eline dokundum ve sıktım güç vermek ister gibi. Bana en çok abicim diye seslendiğinde böyle mutlu oluyordum çünkü Meriç benim gerçekten abimdi ve ben de onun gerçekten hep istediği küçük kız kardeştim. İkimizin de birbirimizde yeri apayrıydı bu yüzden.
"Mal tabii. Kafadan kontak o. Tıp diye diye beyni sulanmış, sen ondan nasıl hoşlanıyorsun be?" Yüzümü abartıyla ekşittiğimde Meriç burnuma vurup kıkırdadı adeta.
"Benim tipim öyle bir kere. Nemrut, sevimsiz, mal seviyorum ben. Onun kadar olmasa da seni de seviyorum. Kızım canımı veririm ben size," deyip küçük Emrah gibi başını eğince yüzümü ekşitip oturduğum yerden kalktım.
"Senin beynin de sulanmış oğlum inek gibi möööölüyorsun. Defol git başımdan. Nehirlere haykır aşkını bakalım duyuyor mu?" deyip hızlıca üzerimi silkeledim. Bugünlük bu kadar duygusallık yeter değil mi?
Tebeşir kutumu topladıktan sonra kolumun altına sıkıştırdım annem edasıyla.
"Nereye be? Daha devam ediyorduk," diye sordu Meriç duvarı ve yeri göstererek. İsteksiz bir şekilde kaşlarımı kaldırdım. Ufacık bir oyundan kimseye zarar gelmezdi.
"Geçmiş karşıma düşmanından hoşlanıyorum diyorsun. Ben seninle arkadaş olamam. Tipe bak, Meriç dıttır git," dedim ama Meriç elbette bunun bir şaka olduğunu biliyordu. Bana bakıp gülerken ben gülmemek için dudaklarımı kemirmekle meşguldüm. Azıcık kandırmaktan ya da bir yerlerini tutuşturmaktan zarar gelmezdi he? İntikam almak şanımda vardı bir kere.
"Bu yüzden sakladım senden. Bilirim karışmazsın ama-"
"Hala konuşuyor," dedim tiksinerek ve arkamı dönüp ilerlemeye başladım. Meriç hafiften telaşlanmaya başlamıştı. Şaka mı yapıyorum yoksa ciddi miyim çözemiyordu.
"Şaka değil miydi lan bunlar? Lan ciddi misin, Defne! Hop dedik!"
Meriç arkamdan bağırıp ıslık çalınca gülüşüm büyüdü ama arkama dönmedim. Adımlarımı biraz hızlandırıp halı sahanın olduğu alana giderken bizimkilerin de maçı bitmişti. Camış gibi su içtiklerini görünce asker selamı çaktım Atlas'a. O da nefes nefese suyu içmeyi kesip bana bakarken Meriç arkamdan hala bağırıyordu ve koşturuyordu.
"Kızım dursana!"
"Reddedildi!" diye bağırdım elimi havaya kaldırıp. Arkama dönmeden yoluma devam ettiğim sırada bu kez de Atlas bağırdı ayı gibi.
"Ne oluyorsunuz gene!?"
Meriç, Nil'den hoşlanıyor Atlas diyemedim. Yoluma devam etmek yerine U dönüşü yapıp Meriç'in karşısında durdum. Yüzüne şöyle bir bakıp somurttum. Meriç'in yüzü kireç gibiydi ve hala beni anlamıyordu.
"Yok abi olmaz ya," dedim çenemi hafifçe kaldırarak, "Ben bu dediklerini kabul edemem! Sen asla Ni-" Meriç üzerime öyle hızlı geldi ki gülerek elimdeki tebeşir kutusunu ona verdim. Tebeşir kutusunu yere koyarken ağzımı da kapatıyordu aynı zamanda. Keyfim yerine gelmişti şimdi. Adeta paçaları tutuşmuştu bağıracağımı sanarak.
"Sus kızım. Cümle âleme duyurursan olmaz. Sen, ben, Nil bir de o Reyhan'dan başkası bilemez. Nil keser hepimizi. Valla bak. Yaşamayı seviyorum." He keser gülüm, he! Hiçbir halt yapamaz ama Meriç'i de böyle tutuşturması hoş olmuştu.
"No domok olmoz!" dedim ancak Meriç'in beni anladığını sanmıyordum.
"Sussana be!" dedi kızgın gözlerle ama kızgın değildi, "Yok bir şey ya saçmalıyor! Vurdular buna!" dedi Atlaslara dönerek. Aynı zamanda el kol hareketleriyle de durumu izah ettiğini sanıyordu da ne anlatıyordu anlamıyordum.
"Kim vurdu lan?" diye ayaklandı Cihangir tavşandan çıkan şapka gibi. Pardon, şapkadan çıkan tavşan işte anladınız siz. Meriç bir bana bir Cihangir'e baktığında gülen suratımı ekşittim. Hiç hoş bakmıyordu.
"Vay anasını avradını lan..." dedi hayretle. Bu defa gülen ben değil oydu. Bir anda tüm kuvvetimle avucuna nefesimi üflediğimde Meriç karıncalanan elini çekti aniden. Çıkan ses hiç hoş bir ses değildi. Katılıyorum.
"Saçmalama!" dedim kızgınlıkla. Meriç'in keyfi yerine gelmişti ama ben neden telaşlandığımı anlamıyordum. Sadece kafasında kesin kuruyordu ve kurmaması gerekiyordu.
"Yok ben anladım anlayacağımı," dedi ağır mayhoş bir tavırla. Kafasını salladı yakaladım seni zilli der gibi. "Yuh Defne! Çüş kızım! Çüş oğlu çüş! Beklemezdim senden. Sen ha..."
Meriç karşımda kahkahalara boğulunca yumruklarımı sıktım. Ne kuruyordu ya kafasında bu? Neyi beklemiyordu benden? Neyi açık etmiştim? Ayrıca Cihangir dediğinde neden bu kadar telaşlanmıştım yakalanmış gibi.
"Sana çüş asıl!" diye bağırıp üstüne atladığımda Meriç beni belimden yakaladı ve bacaklarımı kendinden uzak tutmaya çalıştı fakat beceremedi. Değişik bir pozisyonda Meriç'in tepesine tırmandığımda saçlarından yolmaya çalışıyordum ama o gülmekten ve beni evirip çevirmekten buna müsaade etmiyordu.
"Defne az değilsin kızım sen de ha..." diye mırıldandı sanki bir ara ama sinirlerim bozuluyordu. Bunu ben de uydurmuş olabilirdim.
"Sensin ya az! Yürü git başımdan! Saçmalama, sakın Meriç!" Omuzlarından tutup dirseklerimi göğsüne geçirdiğimde Meriç bel çukurumdan yakaladı ve beni top gibi havaya kaldırdı. Yerden yemin ederim ki tam iki metre uzaklaştığımda çığlık atmak elimde değildi. Halı sahada benim tiz çığlığım duyulurken Meriç beni havada tutarak tribünlere yanaştı. Kendimi çok yukarıda hissettiğimde panik hissim misliyle dönmüştü.
"Bu sevimli canavarı tut bakalım Cihangir kardeşim," deyip beni top gibi Cihangir'in üstüne fırlattığında çığlığın daha büyüğü yankılandı. Bir anda Cihangir'in kollarında kendimi bulunca nevrim dönmüş, saçlarım suratını yalamıştı. Böğrüm ağrımıştı, böğrüm!
Cihangir beni dikkatle yere indirdiğinde dengemi sağlayamayıp yere çöktüm hemen ama bu kez de ceketimin ucundan Atlas yakalayıp sündürdü. Ulan insanım lan ben, adam gibi davranın. Yakın mesafe de olsa havada süzülmek pek tarzım değildi. Basketbol topu muyum canım ben? Bir de ne demişti o? Sevimli ney?
"Hayırlı şeyler işte! Anladınız siz! Ondan işte!" dedi Meriç kahkahasına tezekler ekerek. Aptal herif! Göz kırpıyordu bir de. Allah'ım ben delirmeyeyim de kimler delirsin?
"Dıttır git Mermer!" diye bağırdım sinirle. Erdem ve Kerim bana kahkahayı basarken ayağa kalkıp peşinden koşmak, tepesine binmek istedim ama Atlas ceketimden sündürdü.
"Merak ederim kız ben," dedi gün teyzesi gibi. Bana bakıp göz kırptı. "Ne oldu? Ağzı kulaklarına varıyor bizimkinin," dedi Atlas. Nefes nefese suratına bakakaldım ve sündürdüğü ceketimi düzelttim sertçe.
"Sen nasıl kardeşsin be?" dedim elimi savurup, "Kardeşini top gibi attı herif hiçbir şey demedin. Ya düşseydim? Ya kafam kanasaydı, beyin travması geçirseydim, komaya girseydim, hafızamı yitirip seni unutsaydım ya da ölseydim Atlas?" deyip iki basamağı gösterdiğimde Atlas sakin sakin suyundan içti ve garip garip yüzüme bakmaya devam etti. Arkasına yaslandı müthiş bir rahatlıkla.
"Bundan on sezon pembe dizi çıkar Defne." Parmağını salladı bana doğru. "Daha geçen seneye kadar bizim top sendin zaten abartma güzelim." Atlas şımarık bir gülüşle yanağımdan makas alınca ayağına tekme attım.
"Aptal," deyip ceketimi bir kere daha düzelttim. Sinirliydim ama neye sinirli olduğumu bile bilmiyordum. Elim ayağım titriyordu adeta.
"Ne oldu?" diye sordu Çınar toparlanırken. "Ne yaşadınız siz az önce ya? Baya eğlenceliydi de..." Ne demezsin Çınar. Top gibi fırlatılmamdan ne gibi bir zevk alıyorlardı?
"Elinin körü!" diye bağırdım çekinmeden.
"Kor ateşlere atmışlar bu demiri," dedi Atlas umursamazlıkla. Ona ters bir bakış attığımda Meriç motorunu alıp gelmişti. Frenleyerek önümüzde havali bir şekilde durunca ona baktım dik dik. Kaskındaki camlı yeri açıp bana göz kırptı. Çok sinir bozucuydu, çok!
"Şşşttt! Fıstık, gel seni bir tur attırayım?" dedi serseri gibi. Derin bir nefes alıp nazlı nazlı başımı çevirdim. "Hem belki konuşacak şeylerimiz vardır kuşlarla ilgili," deyince tükürüğüm boğazıma takıldı. Sertçe yutkundum. Alenen tehdit ediliyordum. Meriç dalga geçercesine elini dairesel şekilde gökyüzüne doğru sallayınca parmaklarımı pençe haline getirip tribünlerden indim.
"Benim kuşlarla bir ilgim yok Meriç. Bak yarın giderim sana inat müdürün mikrofonu-" derken yüzünün rengi atmıştı bile.
"Sen hele bir yap-"
"Sen de hele bir ima et!" diye uyardım işaret parmağımla. İkimiz de birbirimize dik dik bakıp sustuğumuzda ikimizin de aslında konuşacak cesareti yoktu. O sebeple ortada sorun da yoktu.
"Ne oluyor hakikaten ya? Didişmeyin bir dakika. Ne var aranızda?" diye sordu Atlas yanıma gelirken. Cidden meraklanmıştı. Meriç susmayı tercih edip omuz silktiğinde burnumdan derin bir nefes aldım hırsla. Sakinim sakin...
"Bir şey yok," deyip motora atladım direkt. Meriç'in beline kollarımı sıkıca sarıp başımı da sırtına dayadığımda Atlas tek kaşını kaldırmış yeme beni adlı bakışını atıyordu. Sessizce ofladığımda gözlerim öylesine Cihangir'e kaydı. Atlas'ın aksine çattığı kaşlarıyla alnı kırışmış, yeşil gözleri ısrarla ellerime odaklanmıştı. Serin havada kuruyan dudaklarımı yalayıp düşünmeden ellerimi gevşettim hafifçe. Cihangir'in gözleri bu defa gözlerimle buluşunca duvara tosladım bir an.
Niye öyle bakıyordu bana? Suç işlemiş gibi hissediyordum kendimi canım. Tamam, çok sıkı sarılmıyordum Meriç'e. Derdi bu muydu ki gerçi? Anlamamıştım ama Cihangir'in elime attığı o bakışlardan anladığım buydu.
"Görüşürüz gençler!" Meriç coşkuyu verip gaza yüklendiğinde onlara kalan havada uçuşan saçlarımı izlemek oldu sanırım. Bugün çok olaylıydı gerçekten.
🌈🌈🌈
Cumartesi akşamı Meriç beni eve bıraktığında ne o soru sormuştu bana ne de ben ağzımı açıp tek kelime etmiştim. Atlas'tan önce eve girdiğimde annemlere görünmeden soluğu küçük odamda alıp yorganımın altına saklandım çocuk gibi. İçim titriyordu Meriç'in imalarını, itirafını düşündükçe. Hala kulağa tuhaf geliyordu Meriç'in Nil'den hoşlanması ama neden olmasındı ki? Neyse ki içimi rahatlatan bir şey vardı ki o da Meriç, Nil için benimle arkadaş olmamıştı. Onun için iki sene bilerek sınıfta kalsa da... Arkadaşlığımız gerçekti. Bu düşüncelerle cenin pozisyonunda uyuyakaldım.
Ertesi sabah saat beş buçukta uyandığımda telefonumda Meriç'in mesajı vardı. Cihangir'le konuşmuşlardı ve ikisi de bana mesaj atmıştı aslında. Bugün gazlamaya götüreceklerdi beni. Sözünü tutma sırası Cihangir'e geçtiği için yüzümde aptal bir sırıtma ve içimdeki kuş cıvıltıları ile başlamıştım güne. Gazlamak için hep gittiğimiz ve genelde motorcuların gazladığı otobana gidecektik sanırım. Başka yere gitmiyorduk benim yüzümden. Muhtemelen Cihangir, ben ve Meriç olacaktık. Atlas gelemiyordu çünkü dershanede denemesi vardı. Çoktan çıkmıştı evden. Ben de evden şey diye çıkacaktım. Şey diye. Meriç'e ders çalışmaya gidiyorum diye. Bunu ailen nasıl yiyor diye sormayın, yiyorlar işte. Meriç çalışkandı sanırım o yüzden yiyor olabilirlerdi. Tamam, serseriliklerimiz ortak ama Meriç çalışkan ve beni matematik çalıştırdığını söylüyordu ara sıra. En önemlisi yalanımı o da destekliyordu.
Odamda gazlamak için giyindiğim kıyafetleri kendim de onayladığımda yatağıma fırlattığım telefonuma gittim ve yatağa uzandım. Cihangir'e mesaj atmak için sohbet sayfamıza girdim hevesli hevesli.
"Çık."
Yusufçuk Kuşu'na mesaj attıktan sonra yanımda gezdirdiğim sırt çantamı aldım ve odamdan ayrıldım. Bugün sadece babam evdeydi. Annem işi olduğunu söyleyip elbette dışarı çıkmıştı. Pek evde durma âdeti yoktu onun. Onların işinden anlamıyordum. Tek bildiğim babamın pazarları evde oturduğu idi. Kıpır kıpır antreye çıktım.
"Baba, ben Meriç'e gidiyorum. Matematik çalıştıracak. Haberin olsun! Cihangir de gelecek!" diye bağırdım antreden. Nil de evde yoktu ve rahattım.
"Defne! Gel kızım buraya," dedi babam da karşılık olarak taa salondan. Montumu alıp babamın yanına gittim usulca. Kapının pervazına dikildim manken gibi.
"Efendim baba?" dediğimde babam okuduğu kitabı bırakıp bana döndü tamamen. Kafamın içini görür gibi baktığından yutkunmadan edemedim.
"Kızım yarın randevu aldı annen. Onunla birlikte diyetisyene gideceksin tamam mı? Başka bir şeye ihtiyacın var mı? Almak istediğin..." deyip dudaklarını ne bileyim işte der gibi büzdüğünde gözlerimi ezber ettiğim salonun duvarında gezdirdim. Niye böyle sorular soruyordu bana?
"Yok baba, sağ ol sorduğun için ama iyiyim," dedim aslında ne diyeceğimi bilemeyerek. Normalde sormazdı böyle şeyler ama... Kokusu çıkardı yakında. Tuhaf hissetmiştim kendimi.
Babam sözlerimden tatmin olmamış olacak ki, "Eğer ders çalışmana engel varsa odanı değiş-" dedi fakat bir anda istemeden de olsa sözünü kesiverdim. Onlara zahmet vermek istemiyordum, hiçbir konuda.
"Hayır, iyiyim ben odamda. Seviyorum. Küçük ve samimi..." dedim gülümseyerek. Sırf ders için onları çalışma odalarından edemezdim zira ders çalışan bir tip değildim ben. Yazık olurdu. Hem annemler kendi çalışma odalarını çok aktif kullanıyorlardı. Vicdan azabı çekerdim sonra. Gerek de yoktu.
Babam ilgili bir bakış attı bana. Nadiren atardı bunu. "Kızım bak söylemeye çekindiğin bir şey varsa lütfen söyle. Ben Atlas'tan duyuyorum hep. Tabletin..." dediğinde büyük bir nefes aldım. Dudaklarımı yaladım sakince. Koku çıkmıştı sonunda. Nil'in hırsına yenilip tabletimi onlar evde yokken attığını öğrenmişti ve ben de babamdan ya da annemden yeni bir tablet istememiş, Nil'i bile şikâyet etmemiştim. Babam bunu sorun ediyordu sanırım ama üzerinden çok sular geçmişti.
"Haa, tablet mi? Önemli değil baba yani yazık oldu ama yine de yenisini alıp masraf çıkarmak istemiyorum size. Hem bu sene sınav var. Tableti ne yapayım ben?" Omuz silktim öylesine. Saçma şeyler mi söylemiştim? Tabletten yalnızca dizi izliyordum.
"Ders dinliyorsundur kızım belki," dedi babam, bir ümit ama biliyordu ki ben pek ders dinleyen birisi değildim, "Nil öyle yapıyor, Atlas da. Anlamadıkları konuları internetteki hocalardan dinliyorlar. Hem masraf da ne demek? Masraf değil bu. Al bakalım şunu." Babam acele bir şekilde ayağa kalktı ve yanımdan geçip vestiyerdeki cüzdanını buldu. İçinden maaş kartını çıkartıp bana uzatınca bön bön kartına baktım. "Al kızım, bugün Meriç'le mağazaya uğrayıp kendine bir tablet al. Atlas'la Nil'in var. Senin de olmalı. Üçüzsünüz siz. Kardeşsiniz. Eksik bir şeyin olmasın," deyince boğazım düğümlendi bu dediğine.
Başımı kaşıyıp ne yapacağımı bilemedim ve kartı öylece elinden aldım. Aldım ama harcamak istemiyordum çünkü daha önce hiç vermemişti. Yani böyle aniden... Pat diye... Garip değil miydi? Üstelik ben pek kredi kartı filan da kullanmayı bilmiyordum. Hep nakit takılırdık biz. Gidip tek başıma nasıl tablet alacaktım ki? Ya bir sorun olur da beceremezsem ve babamı çağırmak zorunda kalırsam. Beceremezsem bana kızmazdı ama ben kendime kızardım muhtemelen.
"Meriç yanında olsun sen reşit değilsin diye sorun çıkarabilirler," diye ekledi babam, yine kafamın içini görür gibi.
Başımı salladım kartı çantama atarak. "Teşekkürler ama gerek yoktu. Hem sen vermezdin. Şaşırdım ama sağ ol," dedim fısıltı gibi bir sesle. Utanmıştım. Babam yerine geçerken bana gülümsedi.
"On yedi yaşındasın Defne. Hala küçüksünüz ama teknolojiyi ele geçiren bir nesilsiniz. Ben senin işine yarayacak tableti seçemeyebilirim güzel kızım. Sen anlarsın ama. Hala WhatsApp'taki çoğu şeyi Atlas'la hallediyoruz," dedi kendi haline gülerek.
"Vay be," dedim kıkırdarken, "O kadar kişiyi kes biç hayat kurtar ama teknolojiye yenil..." Tek kaşımı kaldırıp indirdim.
Babam da sözlerime güldü. "Yaşlanınca anlarsın kızım. Daha neler çıkar neler... Hadi iyi çalışmalar. Dikkat et kendine. Akşam namazından önce de evde ol. Havalar erken kararıyor artık."
"Tamamdır, geleceğim!" diyerek ona el salladım. Antreye yöneldim ve kapıyı açıp hızlıca çıktım. Az önce yaşadığım anla şaşkınlıktan küçük dilimi yutarken ayakkabılarımı giydim. O sırada Cihangir duvara yaslanmış beni bekliyordu ve geldiğimi görünce doğrulmuştu.
"E hani gelinliğin?" diye dalga geçince gülerek ben de doğruldum. Yine formundaydı anlaşılan ama bu halini daha çok seviyordum. Onu durgun ve düşünceli görmek beni de üzüyordu artık.
"Aman ne komik ne..." Yerimde zıplayarak asansöre ilerlediğimde Cihangir dalgalı saçlarımı savurdu eliyle. Hiçbir şey demeden aynada saçma sapan pozlar verip kendime sırıttım. İçimde kaynağını bilmediğim bir neşe vardı.
Cihangir de içimdeki neşeli kız çocuğu görmüş gibi, "Bir mutlusun sen..." dedi. Aynada onunla kesişti gözlerim. "Hayır, gözümüz yok tabii de sebebi ne merak ettim? Motor mu?" diye sorduğunda yüzümü ona döndüm. Göz ucuyla Cihangir'e bakıp sırıttım. Yüzünde pek dalgalı olmayan huzurlu bir tebessüm vardı.
"O da var ama babam kartını verdi," dedim ve omzuna vurdum kıkırdayarak. Şaşkın bir şekilde beni süzdü. Bakışlarında bir memnuniyetsizlik peyda olmuştu o sırada.
"Alışveriş manyağı olan kadınlardan mısın yoksa?" deyince anladım memnuniyetsizliğini. Sanki evet desem mesafe koyacaktı aramıza. Burun kıvırdım ama hala gülüyordum.
"Hayır ya, tabletimi aşağıya atmıştı ya Nil nehri. Onu söyledi. Tablet al kendine dedi. Bunu düşünmesine mutlu oldum sadece," dedim. İçimi kaplayan çocuksu heyecanla önüme dönüp metalik asansör kabinindeki yansımama baktığımda içimden gelerek birkaç dans hareketi yapıp şarkı mırıldandım sessizce. Cihangir ise yanımdan hayretle soludu.
"E baban ya hani, düşünüyor işte seni," deyince aynı zamanda asansörde durdu. Asansörün kapısı açıldığında dansı birden kestim. Cihangir önden çıktı ve son sözleri beni bir süre yere çiviledi.
Babam ya ondan. Haklı. Ben neden bu kadar tuhaf karşılamıştım ki babamın ihtiyaçlarımı düşünmesini...
💐💐💐
Evettt hazır mıyız gazlamaya???
Kitap hakkındaki gelişmeler için Instagram hesabımdan takip etmeyi unutmayın!
Instagram: kahverengiajanda
Defne'yi çekip sıkı sıkı sarılmak isteyen ben miyim peki bir tek?
Bölüm etkileşimi
