1.2

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: 1.2

2. BÖLÜM
"SALTANATIN SONU"

Kulağımdan bir ay önce Blackpink adındaki dörtlü kız grubunun çıkardığı ilk şarkı çalıyordu. BOOMBAYAH. Anlamını bilmiyordum ama çoktan dans koreografisini ezberlemiştim ve şarkı eşliğinde dans edebiliyordum. Beril ile bu aralar bu şarkıya kafayı fena takmıştık ve bu şarkı beden derslerimizin vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Vücudumdaki tüm kötü enerjiyi alan bir büyüsü vardı. Gerçi dans etmenin bende bıraktığı enerji bu yöndeydi. Dans ettikçe enerjim tükenmiyor, yenileniyordu.

Saat 05.30'u gösterdiğinde daima hiç sekmeden alarmım çalar ve gözlerimi çoktan açmış olurdum. Kimine göre çok erken bir saatti ama bu benim hiç değişmeyen rutinimdi. Hafta sonu da olsa uyumaz 05.30'da gözlerimi açar ve güne o kadar erken başlardım. Hem iyi yanı günler çok uzun geliyor ve birçok işimi yapabiliyordum ama asla amacım okula geç kalmamak değildi. Okulun ilk gününden okula geç kalmama ben zorlasam da izin verilmiyordu, Atlas tarafından elbette. Bana kalsa saat on gibi okula gidecek kadar sorumsuz bir öğrenciydim ama Atlas da ben ne kadar sorumsuzsam bu konuda sorumluluk sahibiydi. Okulu sevmezdim anlayacağınız. Sırf sınıfta kalmamak ve bu okul eziyetini bir sene daha tekerrür etmemek için geçme notu civarında notlar almaya uğraşıyordum. Elli yani. Elliden fazlasında gözüm yoktu.

Blackpink in your area!

Bu kızlar efsaneydi. Özellikle Rose'un hastası olmuş çıkmıştım. Bu kızın her detayını kendime geçirmek istiyordum. Saçları o kadar güzeldi ki belime kadar gelen kahverengi saçlarımı boyamak için yalvarsam da annemler izin vermiyordu.

"BOOMBAYAH!" yankısı ile adımlarımı sertçe yatağıma indirdim ve ellerimi kaldırdım.

Yatağın üzerinde dans ediyordum genelde alt kata ses gitmemesi için. Böyle de duyarlı bir komşuydum işte. Hızımı alamayıp saçlarımı savura savura dans ederken son kısma geldim. Yumruğumu havada tuttuğumda şarkı da eş zamanlı olarak bitmişti ve en sevdiğim an yaşanıyordu. Önümde milyonlar beni alkışlar gibi hissedip göğsümün şiddetle inip kalktığı anı yaşıyordum. Acaba öyle bir yerde olabilir miydim? Böyle bir dansçı... Hayal işte. Dansçı olmama da asla izin vermezdi ailem. Kendimi mühürlenmiş gibi hissediyordum bu yüzden.

Nefes nefese kulaklıklarımı çıkarırken solumda kalan kapı açıktı ve Atlas her zamanki yüz ifadesiyle beni seyrediyordu. Kapıma dayanmış bıkmadın mı hala der gibi. Bıkmadım anasını satayım, bıkmadım...

"Saat kaçta kalktın sen?" sorusu ile gerçek dünyaya çarpa çarpa geçiş yaptım.

Yataktan sakince indim ve masanın üzerindeki gereksiz sırt çantamı sırtlandım. Sanki bilmiyordu saat kaçta kalktığımı. On yıldır değişmiyordu sabah uyandığım saat.

"Beş buçuk. Neden sordun?" diyerek odamın kapısını kapattım ve bu garip geçit tarzındaki ince koridorun sonundaki kapıya yürüdüm. Ana kapıyı açtığımda evin esas koridorundaydık. Evimize benim için ek küçük bir oda tasarlanmıştı bana oda kalmayınca.

"Sabah sabah bu enerjiyi nereden bulduğunu merak ediyorum sadece Defne. Yatağın üzerinde seni dansa sürükleyen o şeyden ben de istiyorum..." diye mırıldandı Atlas. Öyle istekli anlattı ki kaşlarımı alayla kaldırıp indirdim ve Atlas'a baktım.

"Basketboldan sen de bu denli zevk alıyorsun sanıyordum ikiz. Yoksa o kadar da sevmiyor musun?"

Eğlenerek ve bir yandan da hoplaya zıplaya mutfağa ilerledim hızlıca. Nil Hanım çoktan çıkmışlar sanıyordum ama mutfakta tost kemirdiğini görünce tamamen görmezden gelerek dolaba yöneldim. Öğle arasına kadar zafiyet geçireceğimden dolayı sebzelikten bir muz ve bir yeşil elma aldım.

"Alıyorum zevk tabii de... Sabah beş buçukta uyanacak kadar mı bilemedim. Nil?" Atlas, konuyu benden çekip jet hızıyla Nil'e döndüğünde onları aldırmadan antreye çıktım.

Nil benim tek yumurta ikizimdi. Atlas ise bizim çift yumurta ikizimizdi. Atlas'ın fiziksel anlamda bizimle bir ilgisi yoktu ve çoğu kişi de onu bizim birkaç yaş büyük abimiz ya da sevgilimiz sanırdı. Nil ve ben de maalesef çokça karıştırılan, asla ayırt edilemeyen bahtsız tek yumurta ikizleriydik ve ikimiz de birbirimizden nefret derecesinde nefret ederdik. Böyle.

Nil çok kaprisli biriydi ve büyüdükçe de bu gerilim aramızda kıvılcım çıkarır hale gelmişti. Birbirimizin canını yakıyorduk ve bunu yaparken de hiç acımıyorduk. Ağza alınmaması gereken ağır laflar, hakaretler, vurmalar, kırmalar, suçlamalar havada uçuşuyordu. En iyisi onunla iletişime girmemekti. Zaten onunla iletişime girmek en son istediğim şeyler listesinin son sırasında bile yer almıyordu.

Nil okula bizimle gelmezdi ama Atlas ona yedi yıldır aynı soruyu soruyordu. Bizimle gelmek isteyip istemediğini sorardı ve Nil'in cevabı değişmezdi. Kendi arkadaşlarını bekleyeceğini söylerdi. Kendi arkadaşları da aynı mahallede oturduğumuz Açelya ve İlayda adındaki iki sayısalcı kızdı. Hayvan gibi çalışkanlardı ve ineklemeye bayılan bir ekipti bunlar. Bense bunlardan çok uzaktaydım. Sanırım tembel kategorisindeydim. Herhalde. Ders çalışmayanlar tembel oluyordu değil mi? Ondan işte.

Çantamda kitap bile yoktu adam gibi. Taşımayı sevmezdim. En sevdiğim ders ise beden eğitimiydi. Beden hocamız dans etme tutkumuzu anlayan tek hocaydı ve bize kapalı spor salonunun anahtarını verip Beril'le dans etmemize izin verirdi.

"Gelmiyormuş." Atlas, sanki ben bu cevabı çok merak ediyormuşum gibi bana söyleyince ses etmeden kapıyı açtım ve converse ayakkabılarımı buldum. Epey kirlenmişlerdi ve sanırım yenilerini almam gerekiyordu.

Annem daha hanım hanımcık şeyler konusunda bana bir sürü şey alsa da onlar bana göre değildi. Ben rahatıma düşkündüm. Rahatsız edici hiçbir şeye de katlanamıyordum. Topuklular mesela ya da ayağımın üstünü sıkan cırt cırtlı, kemerli babetler. Ne gerek vardı canımı acıtmaya? Ha bir de elbiseler veya etekler vardı. En ufak rüzgârda uçmaya meyilli olanlar ve bir yerlerimizi gösteren o kumaş parçalarından nefret derecesinde nefret ediyordum işte.

Hızlıca kirden siyahlaşan bağcıklarımı bağladım ve doğruldum. Atlas karşı daireye giderken telefonum çaldı. Çınar'ı alacaktı sanırım. Hemen cebimden çıkarıp ekrana baktım. Meriç arıyordu. Bunun anlamını biliyordum.

"Ben Meriç'le gidiyorum!" deyip merdivenlerin korumalıklarına kirli demeden oturdum ve kayarak aşağıya indim.

Atlas arkamdan kask takmam konusunda bir şeyler söylerken üç katı fişek gibi çoktan arşınlamıştım. Koşarak apartmandan çıktığımda Meriç elini kaldırıp çapkın çapkın parmaklarını salladı.

"Günaydın küçük dansçı."

Sırıtarak Meriç'ten çok sevdiğim motosikletine yanaştım. Kawasaki ZX 10R Ninja. Kısaca Ninja diyordum işte. Metal kasasına parmaklarımı vurup en sevdiğim sesi duyunca kıpır kıpır oldu içim.

"Hey... Ben buradayım! Defne?" Meriç ellerini gözümün önünde salladığında saçma bir kıkırtı ile ona döndüm.

"Kıskanma babası, görüyorum seni de. Günaydın," dedim motoru kastederek, "Hayırdır? Bu şerefi neye borçluyuz Mermer. Ninja da gelmiş bugün." Beni motosikletle almaya geldiyse kesin yalvaracağı cinste bir şeyler isterdi benden. Bu yüzden niyetini biliyordum. Bir şey istiyordu yani.

"Mermer dememen konusunda bir ricam vardı," diyerek kaskı kafama geçirdiğinde gülerek kaskın altındaki kemeri bağladım ve arkasındaki yerimi aldım.

"Mermer hariç her şeye ikna edebilirsin beni ama sana çok yakışıyor! Mer-mer!" diye bağırdım isminin ilk üç harfini iki kere söyleyerek.

Meriç beni yanıtsız bırakırken ben hala neden motosikletle okula götürüldüğümü bilmiyordum ama çok da kurcalamamıştım. Okul burnumuzun dibindeydi. Sadece bir kilometre vardı evimle okul arasında. İki dakika içinde okulun bahçesine geldiğimizde motosikletten indik. Meriç bendeki kaskını aldığında telefonumdaki saate baktım. Saat yedi kırk beş olmuştu bile. Dersler de sekizde başlıyordu. Herkes okul bahçesinde çoktan sıra olmuştu ve on beş dakika boyunca güneşin altında Müdür Bey'le hasbihal saatimiz vardı.

"Geç mi kaldık biz?" diyerek en son sıralardan rastgele bir sıraya girdiğimde Meriç omuz silkiyordu. Bizimkiler daha piyasada yoktu.

Her müdür aynı mıydı bilmiyorum ama bir sene önce değişen müdürümüz de eski müdürümüzle aynıydı. Uzun ve sıkıcı olan konuşmasını hiç dinlemedim ki Meriç de dinlemeyip sadece ofladı pufladı. Ona seve seve eşlik ederken hala bizim sınıfın tayfasını göremiyordum. Çetin ve Ülkü neredeydiler? İkra da yoktu üstelik. Beril desem... Onu bu kalabalıkta görmem imkânsızdı. Kesin sevgilisi Ümit'in yanındaydı o yüzden Beril'i çok da merak etmiyordum.

Üfleyerek Meriç'e dayandığımda şu anda yaşadığımız sadece sabah güneşinin bağrında Çin işkencesi gibi beklemekti. Ben bu bekleyişi, bir şu müdür için bir de imkânsız da olsa ileride gideceğim BTS veya Blackpink konserinin sırasında yapardım herhalde.

Müdür Bey'imizin konuşması da bittiğinde yaklaşık bin tane öğrenci darmaduman oldu. Meriç kendi sınıfına giderken ben önce kantine uğrayacağımı söyledim ve farklı yerlere dağıldık. Kantinden kendime su aldım bir tane çünkü evden çıkarken almayı unutmuştum. Çantama suyu sürekli annem koyardı ve ben de hep unuturdum ama annemler bir süre evde olmayacaklarından unutmaya devam edecektim sanırım.

Kantinden çıkıp üst kattaki sınıfıma gitmek için basamakları tırmandım. Geçen seneki sınıfla aynı kadro devam ediyorduk. Sadece katımız değişmiş ve üçüncü kat olmuştu. Ben henüz idari kata ulaşmıştım. Tam diğer kata çıkacaktım ki koridor boyunca önce bir ıslık ve sonra bir bağırış duyunca irkildim zira bu ses, bu telaffuz edilen isim bana aitti. Ses de müdüre.

"12/H, Defne Hüma Sungur!" Leş müdür... Beni hep böyle çağırırdı. Ezberlese eminim T.C kimlik numaramı da söylerdi.

Gözlerimi kapatıp sıktığım şişemle adama döndüm ve samimiyetten uzak gülümsedim. En sahtekâr gülüşümdü.

Koridor boyu arsızlığım tutmuştu. "Buyurun hocam!" diye bağırdım. Hiç gitmek istemiyordum adamın yanına. Adı gibi gıcık, nemrut bir şeydi. Hafif göbekli, kel bir de kepçe kulaktı. Serhat Müdür...

"Gelsene kızım buraya!" Eliyle gelmemi isteyince ağlak bir surat yapıp ışığın düşmediği koridora daldım. Yanındaki her kimse yüzünü pek göremiyordum ama öğrenci olduğu çantasından belliydi. Ben bu okulun oryantasyon müdürü müydüm? Neden yeni gelen öğrenciler bana denk gelirdi ki? Ya da neden ben bu gereksiz işin bir parçasıydım? Nöbetçi öğrenci ne güne duruyordu? Ya da biz oryantasyon yapmak zorunda mıydık?

Dümdüz okuldu işte anasını satayım ya! Üç katlı, bol sınıflı, U şeklinde klasik bir lise binasıydı.

"Kızım biraz daha hızlı, hadi yaylanma! Düzgün yürü! Defne Hüma, dik dur kızım!"

Adamın talimatları karşısında zombi gibi yürümek isteyen tarafımı zorla bastırdım ve ayaklarımda demir prangalar varmışçasına zorlanarak yanında durdum. Beyaz, ruh gibi olan suratına baktım. O da bana kahverengi gözlerini dikti. Sevimsiz adam.

"Buyurun hocam?" dedim en mülayim ses tonumla. Gene hangi saçma işinizi benim üzerime yığacaksınız ha?

Bu adamdan kurtulduğum gün kurban kesecektim. Çok iş buyuruyordu bana ve yapasım da hiç mi hiç gelmiyordu nedense.

"Yusuf sizin sınıfta kızım. Oryantasyonu sende. Eşlik et arkadaşına, sorularına da düzgün cevap ver." Arkasına dönecekti ki emin olamayıp parmağını salladı bana. "Bak düzgünce Defne Hüma, anlaştık mı kızım? Ben yoğunum bugün. Bir terslik istemiyorum."

Şişenin kapağı ile Serhat Hoca'ya bakarak kafamı kaşıdım ve ciddi misin ya sen adlı bakışımı gönderdim. Yoğunmuş... Ben çocuk işçi gibi çalıştırılıyordum burada. Bu nasıl müdür Allah'ım? Müfettişler gelince bu yıl bu adamı kesin şikâyet edecektim. Onun gözünü sadece Milli Eğitimden gelen müfettişler korkutuyordu.

"Ho-hocam ama-"

"Defne Hüma dik dur kızım! Kambur yürüme!"

Adam bağırarak odasına çekilince şişeyi sıkıp patlamak üzereydim fakat yanımdaki uzun boylu varlık hafif bir öksürükle kendini hatırlatınca patlatmaktan son anda vazgeçmiştim. Bir de ıslak zemini yüzyıldır temizlenmeyen paspasla silmek istemiyordum. Onu da bana yaptırırdı.

"Demek buranın oryantasyon işine sen bakıyorsun?"

Duyduğum tanıdık, alaycı sesle bir kere yutkundum ve kafamı kaldırıp çocuğun yüzüne bakma gafletinde bulundum. Bu... Oydu! Bir daha karşılaşmamayı umduğum, aptalca bir soru sorduğum, yüzüme eğilip bana bakan, beni karakoldan kurtaran reşit çocuk! Yusuf Cihangir Fayas!

Ay hayır... Hayır, tamam keselim bunu buradan, olmaz! Bu çocukla hani karşılaşmayacaktım ben bir daha? Öyle olması gerekmez mi? Şu anda neden okul üniforması ile duruyor karşımda? Neden?

"Se-sen... Liseli misin?" Yeryüzündeki en saçma ses tonuyla sorduğum soruya karşılık Cihangir dudaklarını büzdü ve tepeden tepeden bana baktı.

"Sence? Tahmin yürüt bakalım. Sırtımda çantam falan..." diyerek göz kırptı bana. Gözünü oyasım geldi.

Zil çaldığında aynı anda harekete geçince ben de onunla birlikte harekete geçtim ama nedense bu çocuğun yanında kendimi bir budala gibi, bir aptal gibi, özürlü gibi, spastik gibi hissetmekten alamıyordum. Ben daha önce kimsenin yanında kendimi böyle hissetmemiştim. Bu çocuk beni utandırıyordu ve bunu hissettirmesi için söze gerek yoktu. Bana o koyu ama rengini tam olarak seçemediğim gözleriyle bakması bile beni utandırmaya, mahcup etmeye, aptallaştırmaya yetiyordu. Sanırım dünkü asansör anından dolayıydı her şey.

Çok meraklı olmamalıydı işte insan. Sonra böyle oluyorsunuz.

"Tahmin yürütmen bitmedi mi Afacan?" dedi benden birkaç adım önden giderken. Üçüncü kata giden merdivenleri çıkarken durup sırtına baktım. Elleri siyah kumaş pantolonunun ceplerinde öyle rahat yürüyordu ki öğrenci olması çok tuhaftı.

"Afacan mı?" diye sordum aksi bir sesle. O da benim gibi durdu ve bana döndü.

Boyunun uzun olması yetmiyormuş gibi bir de bana neredeyse yedi sekiz basamak yukarıdan bakıyordu ve aksiyon filmlerindeki canavarlardan pek farkı kalmıyordu. Arkasından vuran gün ışığı yüzünden ise neredeyse sadece bedenini çizen hatlarını görebiliyordum.

"Hımm... Sınıf nerede Afacan? 12/H değil mi?"

Yüzüme gelen gün ışığını engellemek adına elimi alnıma siper ettiğimde Cihangir biraz daha yana kaydı ve gözlerimi kamaştıran gün ışığını bedeniyle kesti. Elimi boş bulunarak indirdim ve onun hizasına gelene kadar merdivenleri çıktım.

"Defne benim adım, Afacan filan değil. Bunu daha fazla duymak istemiyorum ve sınıf yukarıda. Takip et beni," diyerek ayaklarımı yere vura vura, daha çok kıçıma vura vura, üçüncü kata tek nefeste çıktım. Cihangir arkamdan sakin adımlarla gelirken durup suyumu açtım ve birkaç yudum içtim. Biraz daha sakinleşmiş haldeydim artık.

"Eşit ağırlıkçılarla aynı koridordayız. Tuvaletler şurada, kantin giriş katta, günde toplam sekiz ders. Beş artı üç şeklinde. Sabah sekizde başlıyor dersler öğleden sonra üçü yirmi geçe dağılıyoruz. Öğle araları bir saat ve öğle aralarında veli onaylı dışarıya çıkış iznin yoksa dışarıya çıkamazsın. Başka?" dedim nefes almadan.

Sınıfıma doğru emin adımlarla giderken Cihangir arkamdan seslendi.

"Hangi dersleri görüyorsunuz?"

Sınıfa girmeden hemen önce adımlarım bu soruyla yere çakıldı. Çividen de beter bir sağlamlıkla üstelik. Az önce doğru mu duymuştum? Hangi dersler mi demişti o? Hayali bir metalin bükülme sesiyle gıcırdaya gıcırdaya Cihangir'e döndüğümü hissettim. Gözlerimi kırpıştırarak suratına baktım. Şaka değil, ciddiydi. Hemen arkamda durmuş neden durduğumu sorgularcasına bana bakıyordu.

"Hangi dersler derken?" dedim yüzünü irdeleyerek. Kafamı ağır bir şekilde iki yana salladım. "Sözel dersler işte. Sözel sınıfında değil misin?"

"Evet de..." dedi alt dudağını gerginlikle ısırarak, "Kırk saat ders görüyoruz haftada. Sözel üç tane ders biliyorum. Kırk saat boyunca üç tane dersi çevire çevire görmeyeceğiz değil mi?" dediğinde bu konuda hiç olmadığı kadar ciddi ifadesi yüzüne yayılmıştı. Çevire çevire üç tane dersi kırk saat boyunca gördüğümüzü de nereden çıkarıyordu?

Kendimi hızlıca toparladım ve ben de ciddi olmaya çalıştım. Büyük bir sakinlikle ellerimi birleştirdim önümde. Parmaklarımı kıpırdattım bilge bir edayla.

"O üç dersi açıklar mısın bana Cihangirciğim? Hani şu çevire çevire göreceğimizi düşündüğün üç ders... Hangileri?" derken işaret parmağımla hayali daireler çizdim.

Sırayla her kelimesinde bir parmağını kaldırdı. "Tarih, coğrafya ve edebiyat."

Ağzımdan, "Hahahah!" diye bir ses çıktı gülmeyle can çekişme arasında. Cihangir üç parmağını hala havada tutarken yumruk yaptığım elimi kaldırdım suratına doğru.

"Din kültür, beden eğitimi, İngilizce, Türkçe, Almanca, görsel sanatlar, rehberlik, mantık, sosyoloji, felsefe, psikoloji, coğrafya, seçmeli Türkçe, çağdaş Türk ve dünya tarihi, temel matematik, edebiyat, seçmeli edebiyat, ilk yardım." Nefes almadan saydım tüm dersleri.

Cihangir yüzünü öyle bir ekşitip buruşturdu ki gözlerimi kırpıştırdım ifadesine. Sanki tuzlu limon yedirmiştik çocuğa. Bu ifade de neyin nesiydi?

"Bu nasıl program Allah aşkına? İğrenç! Sosyal bilimlerde boğulmuşsunuz!" diye söylenerek sınıfa girdiğinde arkasından zırdeli dercesine elimi salladım ve içeriye girdim. Sözel sınıfında olduğunu bilmiyor muydu bu dangalak?

Cihangir'in bana bu saçma tepkisini ve inanılmaz sözel ders bilgisini unutturan daha harika detaylar vardı. Sınıfa girmemle Çetin'le gözlerimiz kesişti ilk. Çok şükür bir tane akıllı. Dünkü vakada görüşmemişiz gibi yerinden fırlayıp bağırdı. Onun sene boyunca çıkan yüksek sesini özlemiştim gerçekten.

"Hoş geldiniz lan Uzak Doğu'nun Türkiye şubeleri!"

Çetin ipini koparmış boğa misali, sevimli olanından ama, bağırarak bana doğru koştururken o sırada arkamda Beril de belirmişti ve Çetin hızını alamayıp ikimize de sarılmıştı. Sanki on yıldır görüşmeyen anne kız misali bir kavuşma yaşarken sınıf bizi asla yadırgamıyordu.

"Hoş bulduk Çetinişşşi!" dedim ş harfine bastırarak.

Çetin suyumuzu çıkardıktan sonra bizden ayrılırken Beril'le bir kere daha sarıldık ve Çetin'e döndük. Sınıf nedense bomboş görünüyordu ama neden hala koca sınıfın boş olduğunu kavrayamıyordum.

"Nerede köşemiz?" dedi Beril, heyecanla.

Tüm seneyi geçireceğimiz, türlü türlü ders kaynatma planları yapacağımız, defterin arka sayfasından koparacağımız kâğıtlarla mektuplaşacağımız ve en önemlisi de çoğu zaman uyuklayacağımız herhangi bir en arka köşeyi bize ayırmış olmaları gerekiyordu. Çetin eliyle arka tarafı gösterince en arkaya çantamı fırlattım hemen. Cam kenarıydı, ne güzel. Sıkılınca duvara yazılan geçmiş senelerdeki öğrenci yazılarını incelemek yerine dışarıdaki öğrencileri izlemek daha iyi olacaktı ve tabii ki de kaloriferin de yanıydı. Oraya şimdiden kaçak minderler taşımam gerekiyordu. Sıcacık sarayımdı artık orası.

"Orası benimdir," dedim hemen. Beril umursamaz bir şekilde omuz silkti ve bir öndeki sıraya çantasını bıraktı.

"Valla benim arada ders dinlemem gerek. Çetinişşşi'nin yanı benim yanımdır."

Çantamı fırlattığım duvar, pardon kaloriferli camlı cennetten kopma sarayıma geçerken Beril'e burun kıvırdım.

"İğrençleşmeyin Bero. O ne öyle? Ya kara toprağın ya benim, der gibi." Arkama yaslandım köşenin verdiği rahatlıkla. Beril omuz silktiğinde Ülkü'nün de bir öndeki sırada uyukladığını fark ettim. O önlerin insanıydı, gözleri arka sırada görmüyordu çünkü. Gerçi benim gözlerim de pek görmüyordu ama ders bile nadiren dinlerdim ben.

İç çekerek gerindim şöyle bir ve ilk derste uyuma şerefine erişmeyi planladım. Üzerimdeki siyah penye ceketi çıkarıp yastık haline getirdim hemen. Kafamı bu anın tadını çıkara çıkara sıraya koyduğumda odunluğunu hissedebiliyordum. Yatağımdan daha rahat olan o yer... Ben geldim tatlım.

"Nasıl özlemişim uyumayı..." diyerek rahatsız, tahta sırayla olan özlemimi gidermeye çalışırken yanımda hissettiğim hafif hareketlenme ile gözlerimi açtım.

Bazen kendimi kaptırıp yazılı dönemlerinde ders çalışırken masaya çok yayıldığım için kimse benimle oturmazdı. Yani ben istemezdim biriyle oturmayı ama şimdi oturan kişi kimdi bilmiyordum. Başımı biraz kaldırıp yüzüne bakınca Cihangir'i görmemle şaşırdım. Neden benim yanım? Sıra mı yoktu koca sınıfta?

Cihangir, dibimde bomba patlasa öylece izlerim seviyesindeki umursamazlığı ile, "Sırada mı uyumayı özledin?" diye sordu. Kafamı tamamen kaldırıp onu süzdüm.

Sağ ayak bileğini, sol dizine koymuştu ve kollarını da geriye yaslamış etrafa bakıyordu. Kahvehanede oturuyor sanki paşam. Dünyadaki en rahat insanlardan biriydi şu anda. Bunun olayı neydi anlamamıştım hâlâ.

"Hayırdır? İndir şu ayağını üstümü toz yaparsın. Ayrıca burası sınıf, kahvehane değil. Yayılma sıraya," diye uyarınca kafasını eğip bana doğru tuttuğu kırk beş numaralı ayakkabısına baktı ve haklı olduğumu anladı. Önce ayağını indirirken sırayla zıt duruşları çok saçmaydı. Sıra bile küçük geliyordu ona. Yaşı kaçtı acaba? Reşitti o kesindi ama yirmi filan çıkarsa küçük dilimi yutardım.

Cihangir buz kütlesinden farksız gözlerine sahte bir gülüşün izlerinden yerleştirdiğinde suratım hala ful asıktı ve hala dümdüz ona bakıyordum.

"Hadi ya?" dedi kalın sesiyle. Sonra da çenesiyle yattığım yeri işaret etti. "E burası da yatak değil ama birileri sırada uyumayı özlemiş." Dudak büzüp, "İşe bak," dediğinde Çetin sessizce gülüyordu. Beril ise bizi izliyordu hayretle.

Cihangir'e garip garip baktım ve yutkundum. Bu çocukta normal olmayan bir şeyler vardı. Hissediyordum. Garipti bu. Alıştığım insanlardan değildi. Onunla herkesle girdiğim diyaloglara giremeyecek gibiydim ve aslında onunla diyaloga girme gibi bir hedefim de yoktu. Gerçekten bir daha karşılaşmak istemediğim birisi neden benimle aynı sınıfta oluyordu ve hatta tüm sene sıra arkadaşı olacağımızdan bahsediyordu? İstemiyordum bunu. Bir kere, sıradan çıkmak için bile ondan izin almak zorunda kalacaktım ama yine de pencereli ve kaloriferli sıcak sarayımı terk edemezdim. Burası bulunmaz nimetler listemdeki ilk yerdi.

"Neden illa bu sıra?" İfademi bozmayıp o bana böyle bakarken yutkundum ve merakıma bir kere daha yenildim. "Sen üniversitede okumuyor musun? Liseden mezun olamadın mı? Bu sıra bile küçük sana!"

Benden büyük olduğuna göre liseyi artık bitirmesi gerekiyordu. Kazık kadar da boyu vardı zaten. Sakalları bile çıkmıştı ama çok değildi. Yani kestiği belli oluyordu.

Cihangir derin bir nefes alıp gözlerini uzunca bir süre kapatıp açtı ve açtığında da koyu renkteki yeşilleri beni buldu. "Çünkü canım keyfim burayı uygun buldu ve ben de burada oturmak istiyorum. Son iki soruna gelecek olursam da liseyi bitirmedim daha. Bitirsem sence burada olur muyum Afacan? Burada, bu sınıfta, bu küçük sırada, bu okulda?" Elleriyle etrafı gösterdiğinde burada olmaktan gram memnun değildi ancak benim de umurumda değildi.

Elimle alnıma vurdum şak diye ve çıkan sese karşı biraz daha insanın dikkatini çektik.

"Afacan deme bir kere daha. Ciddiyim, kes şunu. Adım var benim. Def-ne!" diye heceledim dişlerimi göstererek. "Zor değil, söylemeyi dene."

Cihangir kafasını dalga geçercesine omzuna yatırdı ve bana baktı. Allah'ım hiç ciddiye alınmıyordum.

İçi boş gözlerle, "Def-ne," dedi beni taklit ederek ve alaylı bir şekilde sırıtıp gözlerini kırptı. "Oldu mu şimdi Afacan?" Baya hem de. Ne diyorsun sen? Öğrenme hızına bayıldım. İnatlaşmasına diyecek kelimem yoktu.

Sıktığım dişlerimin arasından derin bir nefes alıp elimle savuşturdum onu. Uğraşamayacaktım.

"Kafanın bir şeyleri bu kadar almadığını belli etmene gerek yok. Şimdi git ve başka sıraya otur Cihan. Burada ben oturuyorum."

Kalkacağına nedense emindim ama elbette bu emin olma sürecim epey kısa sürdü. Cihangir sözlerimden sonra beklemediğim bir şekilde, sesli güldü. Sadece Afacan denen saçma lakabın intikamını almak istiyordum ama ona takabileceğim ve onun da gıcık olacağına emin olduğum bir lakap bulamamıştım. O zamana kadar Cihan işimi görürdü sanırım.

"Cihan, demek..." dedi ihtiyar biri gibi. Gözleri sınıfı süzerken alaylı dediğim gülüşünün burukluğa adım adım ilerlemesine şahit olmuş ve sessizleşmiştim. Canını sıkmış gibiydim ve bu bocalamama sebep olsa da kısa sürdü. Cihangir'in bana dönmesiyle gözlerimi kırpıştırıp önüme döndüm.

"Koca sırada bir tek sen oturamazsın Afacan. Hem başka sıra yok," deyince telaşla etrafa baktım üstün körü.

Sınıfta on beş kişiydik sadece, ne demek sıra yok? Fazla sıraları almışlar mıydı? Geçen sene fazladan on sıra daha vardı burada. Birleştirip yatak yapardık biz o sıralarla. Demek sınıf bu yüzden gözüme boş gelmişti.

Gözüme ilk boş yer takılınca hemen elimi kaldırdım ve acayip bir heyecanla yeri gösterdim. Orta sıranın en ön sırası. "Aaaa bak, var orada! Oraya git! Haydi haydi!" Birisi beni bu kadar istemeseydi herhalde yerin dibine girerdim.

Cihan ilgisiz bir şekilde gösterdiğim yere baktı ve aynı bakışlarla bana geri döndü. Kaşlarını kaldırdı bir kere ve bunu o kadar ağır yaptı ki asla demek olduğunu hissettim. Asla ondan kurtulamayacaktım. Suratı asfalt kadar düzdü bu çocuğun, ne bu böyle Allah'ım? Zebani daha güler yüzlüdür eminim ki.

"Yok daha neler Afacan... Ölsem oturmam. İstersen sen otur ama. Burada tek oturmak sarayda oturmakla eş değer."

Başımı salladım ona katıldığımı belli etmek için ve en umutsuz bakışlarımla sıraya dönüp ceketime üzgün bakışlar attım. Saltanat süremeyecektim sarayımda demek ki.

"Evet, sarayda oturmakla eş değer olduğu için seni kovuyorum ya zaten." Onu tiksindirirsem giderdi belki. Herkes gidiyordu çünkü. Daha önce benimle mecburiyetler dışında aynı sırayı paylaşan kimse olmamıştı.

"Cihan ben çok dağınık biriyim. Eğer benimle oturacaksan önceden söylemem gerek. Asla eşyalarımı toplamam haberin olsun. Ta ki okul bitip yaz tatiline girene dek öylece kalır her şey." Buna kimse tahammül edemezdi ama Cihangir inadına yapar gibi onaylarcasına başını salladı. Daha çok annesinin sözünü dinleyen uslu bir çocuk gibiydi.

"Tamam kabul. Başım gözüm üstüne. Dağınık olabilirsin. Ben düzenlerim hepsini," deyince Beril ve Çetin daha çok gülmeye başladı. Onlara dönüp yorgun bir bakış attım ve yeniden Cihangir'e döndüm. Tüm tuşlara basıp level geçmek istiyorum.

"Lütfen eşyalarıma karışma. Elini bile sürme. Ben dağınık severim, anlasana ya," diyerek isyankâr bir savaşçı gibi kafamı ceketime gömdüm. Cihangir çırpınışlarıma gıcık edici bir şekilde gülerken zamanla sustu ve başımı saran kollarıma yaklaşıp tek bir şey fısıldadı.

"Ayak uydururum sana merak etme."

O an beynimin alarm verdiğini hissetmiştim ve tek yaptığım sağımda olduğunu hissettiğim aptal suratına bir şaplak yapıştırıp kendimden uzaklaştırmaktı ancak elim boşluğu avuçlayınca pes edip homurdandım. Tüm tuşlara basmam da bir işe yaramamıştı. Cihangir yanımdan kalkmamıştı. Kene...

🌿🌿🌿

Defne'nin tüm tuşlara basmadaki umudu... jgbfbdhdns

Of yazarken yüzümde baya bir süre aptal bir sırıtış vardı ve silemedim.

Umarım sizler de beğenmişsinizdir. Lütfen yorumlarda belirtin, neler düşünüyorsunuz?

Cihangir baya bir sevdirecek kendini. Bundan artık karakteri yazan yazar olarak eminim. Niyetini ben de çözemedim ama jgbfhdjs

İçinizde Defne gibi olanlar var mı? Dağınıklığı ile düzen kurabilen, ben öyle biriyimdir mesela o yüzden Defne'yi çok iyi anlıyorum.

Bu arada ders programını kafadan sallamak için yaşım biraz büyük. Ben de sözelciydim ama ders içeriklerini unuttum gerçekten ve ben anadolu lisesinde de okumadım. O yüzden Google son aramalarımda 2016 2017 Anadolu lisesi, sözel 12. sınıf ders programı yazıyor. jgbfhdhdus

Emek.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

63okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.