9. bölüm / 30
Gökkuşağıma Dolanmış Yıldırım2.3
Bölümler 30Şu an: 2.3
- 1 2.512.644 kelime
- 2 2.417.426 kelime
- 3 2.39.961 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 2.213.968 kelime
- 5 2.114.860 kelime
- 6 1.244.685 kelime
- 7 1.235.574 kelime
- 8 1.228.987 kelime
- 9 1.218.592 kelime
- 10 1.204.697 kelime
- 11 1.194.081 kelime
- 12 1.183.985 kelime
- 13 1.174.550 kelime
- 14 1.164.466 kelime
- 15 1.154.555 kelime
- 16 1.144.719 kelime
- 17 1.134.420 kelime
- 18 1.125.053 kelime
- 19 1.115.129 kelime
- 20 1.103.860 kelime
- 21 1.94.544 kelime
- 22 1.83.944 kelime
- 23 1.75.179 kelime
- 24 1.64.920 kelime
- 25 1.53.364 kelime
- 26 1.43.083 kelime
- 27 1.33.902 kelime
- 28 1.23.739 kelime
- 29 1.13.657 kelime
- 30 PROLOG BÖLÜM "BEN DE DELİREBİLİRDİM"5.332 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
27. BÖLÜM
"KIRIK KALP"
DEFNE HÜMA SUNGUR
Hani bazen özenerek bir kule inşa ederiz. Çocukken illa ki ya yastıklardan ya mandallardan ya legolardan ya da kumdan bir kule inşa etmişizdir. Onun bir dalgayla, bir rüzgârla ya da bir el tarafından yıkılışına da şahit olmuşuzdur. Son zamanlarda içimde yaşadığım şey bundan ibaretti.
Sanki özenerek yaptığım o kule birisi tarafından ya da kendiliğinden esen bir rüzgârla darmaduman ediliyordu. Ve ben sadece izliyordum. Yıkımın genç kalbimde bıraktığı hasarı hesaplayamıyordum henüz. Yaşım on yediydi ama ruhum dokuz yaşından sonra büyüyememişti. Hala o günkü annesini babasını kaybetmiş çocuktum, hala korunmaya muhtaçtım ve hala korkuyordum.
Ben hiçbir zaman cesur olmamıştım ki zaten. Nil de öyle derdi bana. Ben bir korkak olduğum için kardeşlerimi o adamın eline bırakıp kaçmıştım. Aydın'ın yanışına izin vermiştim. El ele tutuşup o adamın sıcak bir yatak teklifine izin vermiştim ben. Sadece kendini düşünen bencil bir kardeştim ben. Asla bu aileyi hak etmiyordum. Bu sevgiyi, bu ilgiyi, bu refahı hak etmiyordum. En kötüsü de neydi biliyor musunuz? Ben bunlara inandırılmıştım ve artık ben de kendim hakkında böyle düşünüyordum. Kendimi bir şeylere hak göremiyordum, ne üzücü...
Nil'e göre belki de orada ölmesi gereken bendim. Annem değil. Hatta belki de annem bile benim yüzümden ölmüştü. Annem beni korumak için üzerime kapanmasaydı ve deprem anında mutfaktaki masanın altına girseydi o inşaat demiri anneme saplanmazdı ve annem belki de şu an yanımızda olurdu. O hastane bahçesinde bize lolipop veren adama annemle babamın öldüğünü de söylememeliydim. Buz gibi soğukta ölmek uğruna Nil'i ve Atlas'ı da peşimden sürüklememeliydim ama o adamla konuşan da bendim, arabaya tutup kardeşlerimi götüren de bendim, o adını hafızamdan silemediğim adamın eline düşen de bendim. Suçlu bendim, ben...
"Anne?" diye sayıkladım varla yok arası bir sesle. Sesim öyle zayıf çıktı ki uykuyla uyanıklık arasında tadım kaçtı.
Annemi sayıkladığımı annemin yaşamadığını bildiğim kadar net biliyordum. Göz kapaklarımın üzerine binen ağrılığa rağmen uykumdan sıyrılmıştım ve bir ses beynimde ötüyordu. Alarmım mı çalıyordu acaba?
Seslerden iyice rahatsız olmuş halde yatağımdan son bir güçle fırladığımda açık unuttuğum camdan içeriye sabah ezanının sesi doluyordu. Öte yandan da komodindeki telefonum çalıyordu ama alarm değildi. Huysuz bir şekilde telefonumu elime aldım ve yanıp sönen ekrana baktım. Tanımadığım bir numara arıyordu. Telefonu sessize alıp saate baktım. Saat beşi beş geçiyordu be daha. Bu arayan da kimdi?
Telefona sersem sersem cevap verip aynı anda uyuşuk adımlarla cama doğru gittim. İki gündür üst üste gördüğüm kâbuslar daha fazla devam ederse kesinlikle bir psikoloğa gidecektim. Soğuk havanın buz gibi dolduğu odamı daha yaşanabilir kılmak için camı kapattım ki hiç tanımadığım bir ses duydum telefonun ucundan.
"Defne Hanım?"
Dudaklarımı büzüp bütün beyin damarlarımı ele geçiren ağrıyla duraksadım. Bu da kimdi sabah sabah? Üstelik neden cevap vermiştim ki ben bu numaraya?
"Kimsin kardeşim sabah sabah?" dedim asi bir ses tonuyla. Biraz daha uyusaymışım sesim erkek sesine dönüşecekmiş gibi kalın ve pürüzlüydü.
Yatağıma doğru yaylanarak gittiğimde hiç uyuyacak gibi değildim. Zaten alarmımın çalmasına da son yirmi beş dakika kalmıştı. Huzursuz bir şekilde oturdum. Her yanım fazlasıyla uyuşuktu.
"Tufan Akarca ben. Doğru numarayı aradığımı biliyorum. Lütfen apartmanın arka bahçesine gelir misin? Seni bekliyorum. Eğer gelmezsen ya da bu durumdan Cihangir'in haberi olursa senin için iyi şeyler olmaz. Bilginize."
Telefon çat diye yüzüme kapanınca adamın sözleri içimde soğuk su etkisi oluşturmuştu. Telefonu tutan elim bacağımın üzerine düştüğünde sırtım da alışılageldiği gibi kamburlaşmıştı. Tufan Akarca bunu iyice alışkanlık haline getirmişti belli ki. Beni neden arıyordu, benimle derdi neydi zerre kadar bilgim yoktu ama o adam elimde kalacaktı. Tufan Akarca'yı düşünecek zerre kafam yoktu. Her şey son zamanlarda üst üste gelirken bir de bu adamın kaprislerini, havalı sandığı tuhaf hareketlerini çekemeyecektim.
Yatağımdan kalkıp zorla dolabımın önünde durdum. Üzerime rastgele bir ceket çıkarıp giydim ve odamdan çıktım. Derdi neyse öğrensem iyi olacaktı zira bir gecenin vakti de Cihangir'i rahatsız ettiğini biliyordum. Derdi neydi içten içe merak ediyordum. Cihangir bana bir şey anlatmamıştı ama ona ısrarla sormamıştım. Belki sorsam o da anlatırdı ama son zamanlarda bilinçaltımla aram birazcık bile iyi değildi. Sevgilimin bir problemi varsa da soramıyordum. Unutup duruyordum.
Uyku mahmuru anahtarımı zor bulup evden olabildiğince sessiz ayrıldım. Apartmanın içindeki korkunç soğukla omuzlarımı sıvazlayarak yangın merdivenlerinden arka bahçeye indim. Otların, ağaçların arasından ilerlediğimde Tufan Akarca'nın arka bahçenin açık otoparkında siyah lüks bir aracın dışında beni beklediğini gördüm.
Tek elimle gözümü ovalayıp açıkça üfledim. Şafak sökerken gökyüzünü kaplayan garip bir maviliğin altında hiç de hayra alamet değildi. Gece de yağmur yağmış olmalıydı ki topraktan kalkan koku içimi daha çok üşütüyordu. Sonbahar aniden gelmişti şehrimize.
Adım adım adamın yanına gittiğimde artık biraz daha üşüyordum ve çenem de titreyerek bana eşlik ediyordu. Zar zor açtığım gözlerimi hafifçe kısıp kafamı kaldırdım adama. Eh, otuz otuz beş yaşında olduğunu düşündüğüm bu adamın boyu elbette Cihangir kadar vardı. Biraz da iri biriydi. Göbekliydi de ama pek göstermiyordu açıkçası. Durmadan takım elbise giymesi ise sinirlerimi bozuyordu artık. Sanırsın cumhurbaşkanı.
"Sabah sabah ne var?" dedim en huysuz halimle. İstemsizce çatılan kaşlarımdan bu kez memnundum çünkü dönüp hala uyuyabilecek kadar uykum vardı ama bugün gösteri de vardı. Son kez prova yapmalıydım.
Tufan Akarca baştan aşağı memnuniyetsiz bakışlarıyla beni süzdü ve bu da umurumda olmadı. Bakışlarıyla pijamalarıma kadar beni aşağıladığını, küçük gördüğünü uykulu da olsam görebiliyordum.
"Cihangir'le aranda olanları biliyorum küçük afacan. Ayrıl ondan," dedi kendini beğenmiş bir sesle. Hatta biraz tehditkâr konuşuyordu ama yüzüne somurtmakla yetindim. Sağa sola boş bakışlar attım. Bu saatte kimse uyanık değildi. Tek duyduğum mahallede dolanan köpeklerin havlama sesleriydi.
"Kaç lira teklif ediyorsun?" dedim tekrar Tufan Akarca'ya bakarak. İyi para teklif etmeliydi bunun için.
Adam suratıma aval aval bakarken afallayarak, "Ne?" dedi. Suratına karşı şuursuz bir şekilde gülecektim neredeyse keza birazcık bile kendimi tutamamıştım. Dudağımın kenarı alayla yukarı kıvrılmıştı.
"Asıl sana, ne? Salak mısınız siz ya?" dedim tiksintiyle. Duraksadım ve birkaç adım Tufan Akarca'ya yaklaştım. Böyle daha ciddi duruyordu çünkü. "Ben neden Cihangir'den ayrılıyorum kardeşim? Ne saçma bir teklif, ne saçma bir konuşma bu? Defol git ya sabah sabah sınav mısın nesin? Aptal herif..." diye homurdandım çekinmeden. Gücüm olsa elimin tersiyle çarpmak istiyordum ama benim gücüm bu adama yetmezdi.
Geri dönüp apartmana girecektim ki Tufan Akarca hoş olmayan bir tavırla bileğimden yakalayıp haddinden fazla sıkı tuttu. İstemsizce dişlerimin arasından sızlayıp geri döndüğümde adam bileğimi bırakmamış daha da kuvvet uygulamaya başlamıştı. Bu böyle birisi miydi ya? Kaba saba...
"Sen beni ciddiye almıyorsun galiba bücür..." dedi dişlerini kıracakmış gibi sıkarken ama haklıydı, hala ciddiye almıyordum. Çok klişe bir teklifti yaptığı. Ben Cihangir'den ayrılsam ne olacaktı? Ne kazanacaktı?
Tufan Akarca onu takmadığımı anladığında korkunçluğunu göstermek istercesine bana doğru bir adım attı. Bense istemsizce geriledim ama adam üstüme eğildi, gür kaşlarını çatarak gözlerini kıstı. Dikkatle yüzümü irdelerken bir mikrobu yok etmek ister gibi dudaklarını araladı. Kolumdaki baskısı can sıkıcı olmaya başlamıştı. Gerçekten çok kuvvetliydi ve sonu yok gibi duruyordu bu kuvvetin.
"Senin gibi tarla farelerinin ayağıma dolanmasından haz etmem ben. Cihangir'den en ağır nasıl ayrılırsan ayrıl ama ona öyle bir sebep ver ki bir daha bu okula dönemesin, bir daha bu mahalleye gelmek istemesin, bir daha dönüp de yüzünüze bakmasın. Anladın mı beni? Yoksa o çok sevdiğin hayatından hiçbir şey kalmaz. Darmaduman ederim," derken sesi kısık, tehditkâr ve tek bir gözü seğirir haldeydi. Psikolojik gerilim filmlerinde kişilik bozukluğu olan adamlar gibiydi tıpkı.
Tufan Akarca'nın sarf ettiği tüm kelimeler suratıma tokat gibi çarpıp beni şaşkına çevirirken işin ciddiyetini anlamak istemiyordum henüz. Bu adam bence hala saçmalıyordu. Ben bunu neden Cihangir'e yapacaktım? Ne kazanacaktı ki Tufan Akarca? Cihangir buradayken kaybettiği şey ne kadar mühimdi ki? O an Tufan Akarca'nın Cihangir'e verdiği, içinde ne olduğunu bilmediğim zarf geldi aklıma. O zarfta bulabilir miydim bir şey? Hiçbir şey anlamıyordum sabahın köründe ama yeterince korkuyordum.
"Ap-aptal mısın? Bırak kolumu," dedim sıkıntıyla. Sesimin titremesine engel olamamıştım zira biraz daha kolumu sıkarsa kangren olacağıma emindim. "Bırak kolumu yoksa avazım çıktığı kadar bağırır herkesi başımıza toplarım. Eklememe gerek var mı bilmiyorum ama..." Bileğimi kurtarmak için delicesine efor sarf ederken nefesim kesilmişti zira bu herif manyak gibi güçlüydü. "Annem bir Cumhuriyet Savcısı. Devletten büyük değilsen işin yaş bence Tufan Akarca," deyip son anda adamın kolumu bırakması ile geriye düştüm.
Elektrik direğine tutunarak dengemi sağladığımda yüreğim hızla çarpıyordu ama korkudan değildi. Tamamen bileğimi kurtarmak için cebelleşirken harcadığım güçtendi. Tabii biraz sabah sabah şoka uğramış olmamı da sayabilirdik.
Tufan Akarca sözlerimden etkilenmişçesine, "Vay vay..." dedi gülerek.
Hava yavaş yavaş ayıyordu ve biz biraz daha burada oyalanırsak kesinlikle birilerine yakalanırdık. Gerçi benim umurumda olmazdı ama Cihangir bu sahneyi görse onu kimse tutamazmış gibime geliyordu. Atilla'yla kavga ederken de kimse tutamamıştı.
"Ne be?" dedim tiksinerek. İyice geriye gittiğimde Tufan Akarca elini beline atmış hala sırıtıyordu.
"Vicdanlı kızsın sen Defne. Cihangir'in kardeşinden ayrı kalmasına gönlün ne kadar razı olur? Eğer onu bu okulda barınamayacak hale getirirsen kardeşinden de ayrılmaz. Onun yeri burası değil kızım. Sana bahsetti mi hiç? Ona büyük bir miras kaldı. Tahmin edemeyeceğin kadar zengin birisi o. Buraya ait değil. O miras olmasa dayısı bakar mı sandın yüzüne? Adam kıt kanaat geçiniyor zaten. İki çocuğu var. Bir de annesi babası ölmüş gitmiş kız kardeşinin çocuğuna mı bakacak?" dedi tükürürcesine. Tufan Akarca öyle bir delirmiş gibi konuşuyordu ki bu adamın derdini çözemiyordum. Gerçekten sabah sabah ne saçmalıyordu?
Etrafa kısa bir göz atıp zarar vermeyeceği düzeyde yaklaştım.
"Bana bak sen sabah sabah içmişsin bence. Mal mal konuşma ya. Rahat bırak Cihangir'i de beni de. Bak yemin ediyorum bu sabah buraya gelip beni zorla alıkoymak istediğini, bana şiddet uyguladığını, beni tehdit ettiğini söylerim anneme. Bu apartmanların çevresinde güvenlik kamerası var aptal. Her şey yirmi dört saat kayıt altına alınıyor. Bütün torpillerden bütün nüfuzdan yararlanırım gerekirse," dedikten sonra bunca şeyi tek nefeste söylemiş olmanın verdiği solunum yetmezliğiyle nefes nefese geri çekildim zira gerçekten alıkonmak istemiyordum ama hala dik dik Tufan Akarca'ya bakıyordum. Bu adam sandığımdan da pislik birisi çıkmıştı.
"Söylediğin hiçbir şeyi ölsem de yapmam tamam mı? Cihangir'den ölsem de ayrılmam. Esas siz Eymen'i verin abisine. Hasta bir çocuğu abisinden ayırıyorsunuz, mutsuz ediyorsunuz. Bildiğiniz çocuk kaçırmak bu!" dediğimde Tufan Akarca alayla bana bakıp güldü.
Kafasını arkaya yatırıp bir süre sessizce kahkaha attıktan sonra bana bir adım yaklaştı ama anında geri çıkıp mesafemizi korudum.
"Korkak bir kıza göre fazla büyük laflar bunlar Defne Hüma Sungur. Büyük konuşma istersen," dedi hala gülerken. Onun o itici gülüşüne bakıp apartmana girmek için geri geri adımladım. Bu kez küçümseyici bakışlar atan bendim. Umarım Nil nehri gibi görünmüyorumdur. O çok kötü bakıyordu çünkü.
"Esas sen büyük konuşma Tufan Akarca. Annemi devreye sokarsam emin ol sürüm sürüm sürünürsün. Annem diye demiyorum iyi bir savcıdır. Vatanını milletini seven senin gibi şerefsizlerden de nefret eden adaletli bir savcı. Bence sen ne Eymen'e ne de Cihangir'e dokun. Hatta ne yap biliyor musun? Kendi hayrın için sevgilimden de erkek kardeşinden de uzak dur. Defol git bu ülkeden," deyip arkama döndüğüm gibi koşarak apartmana girdim.
Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki saat beş buçuğu bekleyemeyeceğimi anladığım gibi kendimi bodruma zor attım. Kaldı ki saat beş buçuğu çoktan geçmiş, altıya geliyordu. Cebimdeki telefonumu çıkarıp Cihangir'i aramaya başladım nefes nefese. Tek ihtiyacım olan onun sarılmasıydı. Telefon bir süre çalarken eskitme berjere çöktüm kaldım. Korkmuş muydum ne olmuştu bilmiyorum ama birazcık Cihangir'e sarılmak istiyordum. Şu son bir haftadır yaşadıklarım bünyeme ağır gelmeye başlamıştı.
"Alo..."
Cihangir'in uykulu kalın sesini duysam da aldırmadım zira bende uyku namına hiçbir şey kalmamıştı.
"Cihangir sessizce bodruma gelir misin iki dakika? Lütfen," dedim kısık bir sesle.
Tufan Akarca delirip de beni burada sıkıştırır mıydı sanmıyorum ama çalışmayan kameralarla fazla iyi oynamıştım. Ya kameraların çalışmadığını anlarsa peki? Tufan Akarca zannımca salak ya da saf bir adam değildi. Buraya kadar gelip beni tehdit edebiliyordu. Tehdidiyse çok aptalcaydı.
Ben neden Cihangir'i bu mahalleye ayak basamayacak hale getirecektim ki? Neden benden böyle bir kötülük istiyordu ki? Cihangir'e neden böyle bir kötülüğü reva görüyorlardı ki? Onun en sevdiği insanlar yanında değildi. Kardeşine hasretti. Neden ona böyle bir kötülük yapıyorlardı?
Cihangir'in tarazlı bir sesle, "Tamam güzelim," demesi ve telefonu kapatması bir olmuştu.
Yalnızca güzelim demesi bile içimi biraz soğutuyor, tatlı bir şefkat bırakıyordu. Kulağıma dayadığım telefonu bıkkınca indirip gözlerimi kapattım ve derin derin nefes aldım. Huzursuzluğumu düşünmemeye çalıştım. Tufan Akarca'nın tehditleri beynimin içinde dönme dolap gibi dönerken kendime söylediğim tek şey bir suçumun olmadığı idi. Yapmam gereken şey buydu. Ben neden Cihangir'den ayrılacakmışım hem? Ne kadar saçmaydı. Bu adam çok Kore dizisi izliyordu anladığım kadarıyla. Para teklif etse şaşırmazdım da.
"Defne?"
Cihangir'in şaşkın ve bir o kadar telaşlı sesini duyduğumda gözlerimi açıp zihnimde cirit atan Tufan Akarca'yı sildim ve ona doğru döndüm. Üzerinde bir tişörtle inmişti ve hava buz gibiydi. Neden böyle inmişti ki? Karanlıkta yüzünü pek göremesem de birkaç adımda yanına varıp sıkı sıkı beline sarıldım. Cihangir'in kalbi bile öyle hızlı çarpıyordu ki sabah sabah onu aradığıma pişman olmuştum ama elimde değildi ki. Okul saatini bekleyememiştim.
"Ne oldu? İyi misin?" dedi telaşla sırtımı sıvazlarken. Gözlerimi açıp çenemi göğsüne dayadım ve kafamı kaldırdım.
"Özür dilerim," dedim kedi gibi mırıltılı bir sesle. Salak gibi hissediyordum kendimi ama ona sarıldıkça, varlığını hissettikçe daha da rahatlıyordum. "Sadece sarılasım geldi. Aramak istemedim ama..."
"Yok yok iyi ki aradın. Bir şey oldu diye korktum sadece. İyisin değil mi? Çarpıntın mı var? Kâbus mu gördün yoksa?" deyip saçlarımı yüzümden geriye atmaya başlayınca iç çekerek kafamı iki yana salladım.
"Boş ver. Bir şey yok, birazcık kalbim çarpıyor ama seninleyken hep atıyor. Normaldir," deyip alayla güldüm. Cihangir de belimi sarmalayıp yanağını başıma yaslayınca gülüşüm iyice büyüdü. Parfüm sıkmadığından teninin kokusunu daha net alıyordum ve bu bana huzurdan başka bir şey vermiyordu. Kollarımı biraz daha sıkılaştırdım.
"Seviyorum kızım seni, öyle böyle değil baya baya seviyorum. Sen iyi ol da ben sarılmaya gece üçte bile kalkarım. Ara, yeter," dedi alnımdan ufacık öperek.
O kadar tatlı konuşuyordu ki yanaklarını sevesim geliyordu ama içimdeki o vahşi sevgi fışkıran yanımı görmese daha iyiydi yoksa onu oyun hamuruna çevirebilirdim. Sevgilimi bir oyun hamuruna çevirme fikri yerine yine çenemi göğsüne yaslayıp zar zor gördüğüm yeşil irislerine baktım. En çok da bu orman gibi bakan iç açıcı gözlerini seviyordum. Beni alıp içine hapsediyordu sanki. Huzur vaat ediyordu. Ona bakarken biraz salak gibi gülüştükten sonra hafifçe geriye çekilip yüzüne baktım iyice. Biraz sonra eve çıksam iyi olacaktı ama aklımı kurcalayan şeyi de sormadan duramazdım.
"Sana bir şey soracağım ben," dediğimde Cihangir kafasını kaldırıp alt dudağını ısırdı. Daha çok gülmemek için çabaladı sanki.
"İşte geliyoruz o can alıcı noktaya. Dökül bakalım Afacan," dedi tekrar ilgisini bende yoğunlaştırarak. Afacan demesine ilk zamanlar alınıyordum ama şimdi demediği zamanlar huylanır olmuştum.
"Eymen kardeşin ya hani..." diyerek başladım cümleye. Ona belli etmeden nasıl devam edeceğimi bilmiyordum ama deneyecektim.
"Eee," dedi Cihangir yüzüme ciddiyetle bakarak. Kardeşinden bahsettiğimde gerilmişti.
"Eeesi şey, hiç Eymen'in yanında olsam ne olur demedin mi? Eymen Amerika'da demiştin ya hani bana. Ne bileyim, aklıma geldi durup dururken. Neden onun yanına gitmek istemedin Cihangir? O kadar da kötü olamaz deden. Yani Eymen'i yanında tutuyorsa büyütüyorsa sana da kötü davranır mı?" diye sorduğumda biraz olsun gerginliğim artmıştı. Sanki ona git diyordum ama gitmesini asla istemiyordum.
Tufan Akarca'nın benden istediği şeyi yapmayacaktım. Söz Cihangir, öyle saçma sapan işler yapmayacaktım. Sadece merak ediyordum.
Cihangir güzel güzel saçlarımı okşayıp bir süre sözlerimi düşündü ama en sonunda yine aynı sevgiyle baktı bana. İçimdeki kuşlar kelebekler bahar havasına bürünüyordu o bana böyle baktığında.
"Eymen benim canım, Hüma Kuşu. Tam buramda kardeşim," dedi kalbini göstererek. Sonra yine elini saçlarıma götürüp okşadı. "Eymen'in astımı ya da diğer tedavileri pahalıya mal olan cinsten. Yani... Benim karşılayamayacağım kadar büyük meblağlar," dediğinde taşlar kafamda bir bir oturmuştu.
Cihangir sadece on dokuz yaşında bir gençti, liseyi bile bitirememişti ki daha. Kardeşine bakmak istese de bakamazdı o halde. Kardeşine zor bir hayat da yaşatmak istemezdi. Kim isterdi ki bunu? Ben iki sene bir zindanda kaldık diye bu haldeysem Cihangir çok akıllıca bir seçim yapmıştı.
"İyi de..." diye nazlandım elimde olmadan. "Sen sadece on dokuz yaşındasın Cihangir, deden herhalde yardımcı olmak zorunda sana. Sen kocaman adam değilsin ki. Deden neden böyle?" dediğimde Cihangir dudaklarını büzdü bilmem dercesine. Bir eli sürekli saçlarımdaydı.
"Dedem de biraz otoriter, evlatlarım dizimin dibinden ayrılmasın diyen huysuz bir yaşlı. Babamı hiç sevmedi. Bizi de sevmiyor ama egosunu tatmin etmek uğruna kardeşimi alıkoyuyor. Kötü yani. Dümdüz kötü bir dedem var," dediğinde boğazıma sert bir şeyler takılmış gibi hissettim. Gözlerim kısıldı acıyla.
"Alıkoymak nasıl oluyor? Yani bunu nasıl yapıyor ki deden?"
Cihangir omuz silkti can sıkıntısıyla.
"Eymen ilk doğduğunda tedavisi babamı da annemi de aştı. Tedaviyi dedem yaptırdı Amerika'da, dedem bununla babamı ezdi her zaman. Şimdi de beni eziyor ama aldırmıyorum. Ben elimden geleni yapıyorum, dedem de zaten ara sıra İstanbul'a geliyor. Eymen'den mektup almak bile yetiyor bana. Yetiriyorum," dedi kafasını dalgınlıkla sallarken. İçim sızlamıştı. Yetinmeseydi keşke.
"Sadece şunu bil, benim dedem iyi birisi değil Hüma Kuşu. İyi bir adam olsaydı babamı evlatlıktan reddedip, hayatını ona dar edip o vefat ettikten sonra da kardeşimle beni ayırmazdı. Babam şu anda yaşasaydı dedemin boyunduruğu altında olmamızı istemezdi. Biliyor musun benim babam askerdi," dediğinde şaşırmış gibi yaptım azıcık zira anlattığı her şeyde donuklaşıyordum.
"Hadi be..." dedim zayıf çıkan bir sesle ama neyse ki Cihangir bunu pek fark etmedi. Hatta babasından bahsederken gözleri parıldadı. Meseleyi biraz açması için heyecanlanmış gibi yapmaya çalıştım ama kalbime binlerce ok saplanmış gibi hissediyordum.
"Mesleğini çok seven bir askerdi hem de. Havacıydı ama. Karada bordo bereli filan değildi. Asker olmasından mı kaynaklı bilmem ama babam beni hep böyle dik başlı, özgür ruhlu yetiştirdi. Ben biraz da bu yüzden dedemin altın kafesinde nefes alamadım, alamam da. Babam da çocukken alamamış, ilk fırsatta kaçmış, dedemden hiç maddi destek almadan büyümüş ve okumuş. Eymen'in hastalığı olmasaydı bir an bile kardeşimi ona vermezdim ama Eymen stresi kaldırabilecek güçte değil. Astımı bir tuttu mu hastanelik oluyor. Oksijen desteği gerekiyor hatta bazen günlerce uyutuluyor. O benim en hassas noktam ve şu anda sana en hassas noktamı anlatmak... Garip geldi," dedi son cümlesinde acıyla gülerek.
Onu anlayışla karşılayıp kollarımı belinden çözdüm ve gülümseyerek dağınık saçlarını biraz da ben dağıttım. Miras meselesi neydi onu soramamıştım ve açıkçası kurcalamak da istememiştim. Zaten istemeden de olsa bir sürü şey öğrenmiştim dedesi hakkında. Şimdilik bu kadarını kurcalamakla yetinecektim. Cihangir acısını pek de belli etmeyi sevmiyordu. Benim gibi ama benim kadar da katı değildi bu konuda.
"Sen de benim hassas noktamı biliyorsun," diye fısıldadım bu anın büyüsü bozulmasın diye. "Merak etme bunu sana karşı kullanacağıma kalbimi sökerim daha iyi," deyip güldüm. Kendini bir nebze olsun rahat hissetsin, bana bir şeylerini anlatırken garip hissetmesin istedim.
İyice dağılan saçlarını elimle özenerek düzeltirken Cihangir alnıma bastırdı dudaklarını ve ayrıldığında içi erimiş bir Defne buldu. Aptal aptal güldüm yüzüne.
"Bugün için öyle heyecanlıyım ki sana anlatamam. Şimdi de enerjimi topladığıma göre kimse fark etmeden eve sıvışsam iyi olur. Gel hadi," diye fısıldayıp elinden tuttuğumda Cihangir benimle gelmek yerine elimden nazikçe çekiştirdi ve alnımdan öptüğü yetmez gibi uzanıp yanağımdan da bir öpücük çaldı. Huylanarak kıkırdadım. İçim büyük bir gıdıklanma hissiyle saçma sapan şekillere girince titrediğimi hissettim. Bir an elimi nereye koyacağımı şaşırmış, soğuk bodrumda ter basmıştı.
"Ben de enerjimi topladım şimdi. Gel," dedi benim gibi fısıldayarak. Bu kez elimden çekiştiren ben değil oydu.
🌈🌈🌈
Gösteri günü olduğu için elbette sivildik ve Atlas'la ben eşofman takımlarımızlaydık. Vals gösterisi için erkekler çarşıdan aldığı smokine yakın ama asla smokin olmayan düz bir takım giyecekti. Ben de Gül Hoca'nın belirlediği üzere siyah bir elbise ve beyaz eldivenlerle çıkacaktım. Saçlarımla okulda uğraşmamak için odamda maşalamış ve her zamankinden biraz daha kabartmıştım. Hafif düzeyde makyaja izin verdikleri için de yüzüme ufak tefek lekelerimi kapatması için renkli nemlendirici sürmüş, kaşlarımı taramış, rimel yerine gözlerimin üzerinden sade bir farla geçerek dudaklarıma da yalnızca pembe tonlarında dudak parlatıcısı sürmüştüm.
Odamdaki işim bitince elbisemi askıdan alıp koşarak koridora çıktım. Evde tuhaf ama içimi gıdıklayacak bir hareketlilik mevcuttu. Gösteri için içim içime sığmıyordu. Elbisemi vestiyere asarken içeriye doğru milyonuncu kez bağırdım.
"Atlas takımını aldın mı?"
Antrede montumu giymeye başladığımda o da kahvaltı masasından bir kalkabilirse kalkıp gelecekti ve koştur koştur okula gidecektik. Elbisemi orada giyecektim ve aklımda çok büyük bir soru vardı. Askılı elbiseyle çok üşür müydüm acaba? Kısa ama ince topuklu siyah ayakkabılar giyecektim. Elbisem kısa değildi ama ince askılıydı. Havada da güneş varsa bile esiyordu elbette. Hepimiz donacaktık.
Atlas mutfaktan çıkmak yerine, "Aldım kızım ya!" diye çığırınca iç çekerek kendi bez çantamı aldım. Daha sonraki dans gösterisi için de kıyafet almıştım yanıma. Bugün epey yoğun olacaktı.
"Çocuklar dikkatli olun!" diyen annemin sesi kendisinden önce gelince mutfağa baktım. Atlas iki yanağını da bir şeylerle doldurmuş geliyordu. Kapıyı açıp ayakkabılarımı giymeye başladığımda aklıma gelen şeyle anneme baktım. Atlas'ın eşyalarını topluyordu.
"Anne bu kameralar çalışmıyor değil mi?" dedim ayakkabı bağcığımla uğraşırken.
"Çalışmıyor herhalde Defne. Bilmiyorum kızım."
Başımı sallayıp gösteride giyeceğim topuklu ayakkabıları da bez çantama attım. Bu gösteri için annem yeni almıştı. Zaten benim topuklu ayakkabım filan yoktu.
"Çalıştıramaz mıyız peki?" diye sordum bu kez. Heyecandan nefes nefeseydim. Elim ayağıma dolanıyordu.
Atlas da nihayet kapıya çıkıp ayakkabısını giyerken ters ters bana baktı.
"Ne bu kamera merakı kızım sabah sabah? Yıllardır çalışmıyor yeni mi aklına geldi apartmandaki kameralar," diye söylenince ona göz devirip poşetlerimi tuttum.
"Anne ne olur ne olmaz bence yönetimle konuşun da bu kameraları yenileyin. Biliyorsun şu serseriler hala yakalanmadı. Korkuyorum ayrıca ne var?" dedim son cümlemde Atlas'a tersleyici bakışlar atarak. O an herkesin bir anda ciddileştiğini fark edince işi dalgaya vurmak istedim. "Neyse ne işte... Hadi gidelim artık ya. Geberiyorum stresten," dedim kıvranarak.
Arkamdan gelen kapı sesiyle karşı kapıya döndüğümde Cihangir'le Çınar'ın da çıktığını görmek beni rahatlattı.
"Kendinize dikkat edin," diye uyardı annem soğuk bir sesle. İçine kurt düşürmüştüm sanırım. Anneme bakıp öpücük fırlattığımda Atlas da kapı önüne bıraktığı kocaman takımın kocaman poşetini aldı zira kuru temizlemeden gelmişti ve ütüsü bozulmamalıydı.
"Sen de anne!"
Atlas, nihayet anneme veda edince herkesi adeta sürüklercesine asansöre iteledim durdum. Vaktimiz yoktu zaten bir de vedalarla uğraşamazdım. Hep birlikte şikâyetler eşliğinde asansöre binip binadan çıktığımızda karşımda görmeyi en son beklediğim kadim dostum namı diğer Asilzade duruyordu. Bir an duraksadığımda coşkuyla ellerini kaldırdı ve bir grup protokol selamlar gibi bizi selamladı.
"Günaydın lan en iyi dostlarım!" diyerek doğruca bana sarıldığında Cihangir onu engelleyemeyecek kadar şaşkındı.
Meriç beni kahvehane dostuymuşum gibi sarıp sarmaladıktan sonra diğerlerine de kısaca sarıldı ve geri geri gitti. Delirmiş miydi bu? Neden bizim evin önünde bizi bekliyordu ve neden bu kadar mutluydu?
Şaşkınlığımdan sıyrılamayarak, "Ne oldu sabah sabah?" dediğimde zaman akmaya devam eder gibi herkes bir anda çözüldü. Meriç yine hepimize sırıtıp bana döndü.
"Hiiiç! Dansçılarımı görmek istedim olamaz mı? Kızım bugün o hep hayalini kurduğun şekilde dans edeceksin!" diye bağırdı ayarsız bir sesle. Meriç heyecanla karışık bana gaz vermeye çalışınca garipseyerek Cihangir'e baktım. Anlamadığını belli edercesine kafasını iki yana salladığında yine Meriç'e döndüm ve birlikte okul yoluna saptık.
"Valla hayallerimde dans etmek var, evet ama bu okul gösterisi değildi. Daha çok sahne diye hayal etmiştim ama..." dediğimde Meriç aşırı bir sırıtmayla mavi gözlerini devirdi. Yok yok, delirmişti bu.
"Olsun be fıstığım. Bu da bir ilerleme sayılmaz mı? Serhat Müdür ikna olmuş, daha ne!" dedi omuzlarını silkerek. Çok bağırıyordu kulağımın dibinde ve sabah sabah bu enerji de nereden geliyordu? İyice gıcık olmuştum.
"Ay Meriç ya!" diye çığlık attım sokak ortasında. İrkilen bir tek Meriç oldu. "Yeter ya salak salak sırıtıyorsun yanımda! Ne oldu oğlum sana? Sen bizim evde beklemezsin, motorun da yok zaten," dediğimde Meriç kollarını sündürerek biraz daha saçmaladı. İçinde ona fazla gelen bir enerji seziyordum.
"Mutlu olmak da suç anasını satayım ya..." diye hayıflandığında Cihangir'in yanına gidip koluna girdim hemen. O da beni kolunun altına aldığında Meriç bize adeta tiksinerek bakıyordu. "Aşk kuşları."
Ona dil çıkarıp Cihangir'e daha çok sokulduğumda Atlas'ın öksürüğü ile sınırı aşmamam gerektiğini anladım. Tamam, abicilik oynamasına biraz izin veriyordum ama biraz. Okula kadar Meriç'in saçmalamalarıyla geldiğimizde elbette bugün ders işlemiyorduk. Herkes gösteri için erkenden hazırlanacaktı bu sebeple okula girer girmez Cihangir ve ben ayrı yerlere göç ettik. Erkekler soyunma odasında hazırlanırken biz sabahın erken saatlerinde olmamıza rağmen sırf prova için spor salonunda hazırlanmış ve molalar vererek son kez provalarımızı tamamlamıştık.
Zaman adeta su gibi akıyor, spor salonunda keyfimiz yerinde vakit geçiriyorduk. Açelya kendisine çok yakışan, biraz kabarık ama etekleri tiril tiril bir elbise giymişti. İnce askılı, kalp yaka modeline sahip elbisesi uzun olsa da önü dizlerinin biraz üstünde bitiyordu. Elbisenin yalnızca arkası uzundu ve dans ederken çok güzel kabarıyordu. Umarım soğukta donmazdık. Ben hala bulutların biraz dağılması ve güneşin bizi ısıtması için ümitsizce dua ediyordum.
Benim elbisem ayağıma dolaşmaması için dizimin bir karış aşağısında biten, degaje yaka ve ince askılı bir elbiseydi. Cihangir yakasını görünce epey burun kıvırsa da annemle ben böyle bir elbiseyi beğendiğimiz için ve dans bittikten kısa süre sonra çıkaracağımı bildiğimden susmakla yetiniyordu ama ben bakışlarından anlıyordum. Somurtuyordu. Degaje yaka hemen düşecekmiş gibi bir yakaydı ama asla düşme tehlikesi yoktu. Straplez giymiyordum bir kere.
"Bir şey diyeceğim," dedim heyecanla. Hepimiz o kadar şıktık ki bunun boşuna gitmesini istemiyordum.
Benim heyecanıma karşılık Atlas, "Geliyor gelmekte olan..." dedi, sesine biraz gizem katmayı da ihmal etmemişti. Göz devirip burun kıvırdım tavrına.
"Üf bir sus ya," diyerek hemen yanımda olduğu için elimin tersiyle omzuna vurdum. Sandalyelere oturan bizim tayfaya baktım. Çetin ve Ülkü olmasa da Beril, ne kadar sevmesem de Ümit, Cihangir, Atlas ve Açelya buradaydı. Meriç de buradaydı elbette. Derse girmiyor bizimle duruyordu. "Biz şimdi çok güzeliz ve çok yakışıklıyız ya hani, buradan bu kıyafetlerle çıkıp çekirdek kola yapalım mı bir yerde? Çok güzel olmaz mı? Bence çok eğleniriz. Bir şey der mi aileniz?" deyip herkese göz attığımda Açelya çekinerek elini kaldırıyordu ki Atlas onun elini tutup indirdi.
Emrivaki bir tavırla, "Açelya bile geliyormuş baksana. Bence herkes gelir," deyince gülerek Açelya'ya göz kırptım ve diğerlerine baktım. Bu ikisinin arasında bir şey vardı, kesin. Atlas'ı daha önce hiçbir kızla bu kadar yakınken görmemiştim çünkü. Üstelik Açelya, Nil'in onuncu sınıftan beri yakın arkadaşıydı ve o zamandan beri tanıyorduk.
"Hadi ya! Biraz gecelere akalım ne olacak ki? Çok da çıldırmayız..." diye bastırdım bu kez. Herkes biraz nazlanıyordu teklifime ama ben çok istiyordum. Bir daha nerede giyinecektik böylesine şık?
"Benim daha iyi bir fikrim var aslında," diye mırıldandı Meriç yine aynı sırıtmayla. Ona baktığımda herkese davetkâr bakışlar atıp göğsünü kabartıyordu. Bu göğüs kabartmalar boşuna değildi. Hafif bir öksürükle boğazını temizleyip sandalyenin ucuna geldi. "Bu aralar Azize Sultan'la aram epey iyi. Övünmek gibi olsun da en sevdiği torunu benim," deyince arkama yaslandım gülerek ve Cihangir'e baktım. Çıplak kalan omzumu sıvazladığında Meriç'e döndüm gıcıklık olsun diye.
"Tek torunu sensin. Kadının sevmekten başka şansı yoktu," dediğimde Meriç gururlanmayı ve göğsünü kabartmayı kesip asi asi bana baktı.
"Cihangir bu kız on altı yaşındayken-" diyordu ki araya girdim hızla.
"Tamam tamam! En sevilmeye şey olan sensin en sevdiğim arkadaşım!" deyip önünü kestiğimde Meriç susup tehdit edercesine koyu mavi gözlerini bana dikti.
"Neyse Afacan'la Afacan olamam," deyip tekrar diğerlerine baktı marifetmiş gibi. Cihangir'e somurtarak baktığımda elini yine elbisemin önüne getirip boğazıma kadar çekiştirdi. Eline şaplak atsam da aldırmadı ve düzeltmeye devam etti ama yakası böyleydi. Dekoltem tabii ki de yoktu. Bu dekolteden bile sayılmazdı ki. Kumaş katlanmış gibi duruyordu sadece ve çok şıktı!
"Defne'nin de dansı bitince sizi buradan alıp otele götürüyorum ne dersiniz? Gidiş geliş benden! Eğlence sınırsız, alkol yok!" diye bağırdı Meriç gururla. Kaşlarımı çatarak ilgimi çeken tarafa döndüm. Beklediğimden de iyi bir teklifti.
Beril, "Ne oteli?" deyince Meriç gözlerinden ışıklar saçarak cevapladı.
"Boğazdaki otel kızım neresi olacak? Ana merkez yani. Bak şaka değil, ayarlarım gider eğleniriz. Ne diyorsunuz? Bence harika fikir. Sadece ailelerden izin alın gidişiniz de gelişiniz de benden. Çocuk oyuncağı, valla!" dedi güven veren bir sesle. Yutkunarak bir Cihangir'e bir de Atlas'a baktığımda ikisi de duvar gibi suratlarıyla bana bakıyorlardı.
Hayır ya! Bu plan gerçekleşmek zorundaydı!
Ellerimi çenemin altında birleştirip yalvarma moduna girerken ben ağzımı açmadan Atlas diğerlerine döndü.
"Eğer anne babalardan izin koparırsanız..." diyordu ki ben girdim araya. Şimdiden heyecanlanmıştım ama bugün de heyecan yapmayacaksam ne zaman yapacaktım?
"Alın ya! Ne olur ya! Ben çok şey yaptım şu anda... Heyecan yaptım. Olsun hadi ya? Hadi be..." dedim Cihangir'in de kolundan dürterek. Bu yalvarışlarıma karşılık sevgilim beni kendine yaslayıp şakağımdan öpüverdi Atlas'a çaktırmadan.
"Yengemin bir şey diyeceğini sanmam," dediğinde meraklı gözlerimi Açelya'ya çevirdim. Mavi gözleri bir bana bir de Atlas'a bakarken dudaklarımı oynatarak ne olur dedim. Pek gönülsüzdü. Muhtemelen ailesinden çekiniyordu.
"Halletmeye çalışırım," dediğinde Atlas herkesin duymasını umursamadan, "Hallet hallet. Gel sen de," dedi ve Beril'le Ümit'e baktık hep birlikte. İkisi de şaşkın ördek yavrusu gibi birbirlerine bakıp bize döndüler tekrar.
"İzin almaya çalışırım Açelya gibi. Umarım laf etmezler ama söz vermeyeyim. Bence önce şu gösteriyi atlatalım," dediğinde hevesim biraz kursağımda kalsa da boyun eğdim. Haksız sayılmazdı.
"O zaman velilerden izin koparan akşama eğlenceye! Okey miyiz?" diye coştu Meriç, bugüne özel inanılmaz enerjisiyle. Ona katılan bir tek ben oldum ve Cihangir'in göğsünden ayrılıp yumruklarımızı tokuşturduk.
"Okeyiz!"
🌈🌈🌈
Lise; dört senelik, üniversiteye hazırlanılan, acımasız hocaların olduğu, üstlerin seni ezdiği veya ergenler topluluğunun olduğu bir kurum değildir. Lise hayatınızda geçirebileceğiniz en özel dört seneden ibarettir. Mesela lisedeki arkadaşlıklar, ilk aşklar, platonikler, inekler asla unutulmaz. Sanırım burada edindiğim hiçbir arkadaşımı ömrümün sonuna kadar da unutmayacaktım. Hepsi birbirinden değerli, hepsi birbirinden efsaneydi benim için. Yıllar geçtikten sonra da hala öyle olacaklardı. Fakat ben olmayacaktım...
28 Ekim 2016'yı gösteriyordu takvim yaprakları. Yarın Cumhuriyet Bayramıydı ama biz bir gün öncesinden kutlamalar yapıyorduk. Sadece coşkuyla bayramımızı kutluyor, dans gösterisi içinse son dakikalarımızı yaşıyorduk. Meriç'in planını bir süre için askıya almıştık zira gelmek isteyenler ailelerine becerebilirse beyaz bir yalan uyduracaktı. Açelya biraz gergindi bu konuda ama Atlas da nasıl başardıysa onu ikna etmişe benziyordu. İlk defa onu da böyle deli manyak bir fikrin içinde istekli buluyordum ya... İlginçti.
Son defa spor salonunda provayı aldığımızda yüreğim her geçen dakika daha hızlı çarpıyordu. Son hareketimizde Cihangir beni bir kere daha kollarına yatırınca nefes nefese yüzüne bakıp gergin bir halde gülümsedim. Bu hareket çok güzel hissettiriyordu bir kere. Cihangir sanki bir başka gülümsüyordu ve midem kasılıyordu. Umarım gerginlikten ve heyecandan kusmazdım.
Göğsüm şiddetle inip kalkarken, "Çok heyecanlıyım," diye fısıldadım. O da bana bakıp içi gider gibi nefes aldı. Bu daha çok gülmeme sebep olurken Gül Hoca'nın talimatıyla doğrulduk ve nizami bir şekilde ona döndük.
"Gençler çok kısa sürede çok sıkı çalıştık. Hepinizin ellerine sağlık. Gösterimize son yarım saat kaldı. Herkes dinlensin, nefes almak isteyenler arka bahçeye çıksın velilere görünmeyin yeter ki ama saat tam ikide girişte hazır durun. Sizin gösteriniz ikide başlayacak. Anlaşıldı mı?" diye bağırınca hepimiz onaylar şekilde mırıldanıp çil yavrusu gibi dağıldık.
Atlas gergin bir şekilde, "Çok gerildim lan ben..." derken aynı zamanda yakasını düzeltmekle meşguldü. Eğer elleri titremeseydi gerginliği uyduruyor derdim ama Atlas'ın elleri titriyordu. Yine duvar kenarına dizilen plastik sandalyelere oturmuştuk ve herkes dizini sallıyordu stresle.
"Ben de," diye mırıldanıp terleyen avuçlarıma melül melül baktığımda Açelya oturmak yerine karşımızda durdu.
"Bence harika geçecek. Gerilmeyin lütfen. Hele sen Atlas. Sen gerilirsen ben de gerilirim. Lütfen gerilme," diye ricada bulununca sırıtarak Atlas'a döndüm. Saf saf Açelya'ya bakmakla meşguldü aptal kardeşim. Açelya'ya baktığımdaysa Atlas'ın bakışlarından saniyeler içinde rahatsız olmuş ve boş bulduğu yere oturmuştu. Çok tatlılardı kesinlikle. Uzun şeker gibi sündür sündür ye...
"Tamam ya," diye mırıldandım sessizce parmaklarımı kıpırdatırken. Heyecanım gitgide artıyordu. "Hallederiz o kadar çalıştık neticede. Bu kadar beceriksiz de değiliz."
Karnım ağrıyordu sanırım. Ya kusarsam? Midem de ekşimişti. Hatta midem stresten küçülmüştü. Belim yokmuş gibi hissediyordum ama neyse ki elbisem balık model değildi de absürt zayıflığımı gözler önüne sermiyordu.
"Bence de. Heyecan yapmayın. Kimse yokmuş gibi düşünürsek... Bence hallederiz," dedi Cihangir de beni desteklercesine. Karnımın ağrıları daha fazla artınca yerimden kalkıp istemsizce elimi mideme bastırdım.
"Ben bir lavaboya gidip geleyim en iyisi. Çok stres oldum ya," deyip spor salonundan parmak uçlarımda seke seke çıktığımda yüreğim sıkışmaya devam ediyordu. Elimle yüzümü yelleyerek merdivenleri tırmandım ve üst kata çıktım. Öncelikli olarak konuşmacı tarafından programın girişi yapılıyordu bu yüzden hala bekliyorduk.
Lavaboya girdiğimde saçlarımı bozmamaya özen göstererek ensemi ıslattım ve tuvalet kabinlerinin içindeki peçetelerle kuruladım. Kendime biraz çeki düzen verince birkaç saniye aynada kendime bakıp nefeslendim ama lavabonun berbat kokusu buna ziyadesiyle engel oldu. Yüzümdeki gergin buruşmayla lavabodan ayrılıp okulun girişine geldim. Bizimkiler spor salonundan yavaş yavaş çıkıyordu. Cihangir'in karşıdan geldiğini görünce adımlarımı hızlandırıp topuklularımın üzerinde düşmemek adına dikkatle yürüdüm. Nihayet sevgilimin koluna girdiğimde aslında hiç rahat değildim ama rahatmış gibi yapıyordum.
Cihangir henüz sahnede isimlerimiz zikredilmeden kulağıma doğru eğilip saçlarımın arasından, "Her şey çok güzel olacak, sakinleş," diye fısıldadı.
Bir başkası söylese saçmalıyor derdim ama sevgilim söyleyince her şey mümkünmüş gibi geliyordu. Parlatıcımı bozmadan başımı kaldırdım ve rahatlamak adına ıssız yağmur ormanlarını andıran gözlerine baktım. Minnetle tebessüm ettim. O benim kişisel sakinleştiricimdi sanki. Gözleri öylesine huzur veriyordu ki bunu ona çizmek istiyordum.
Dramatik bir sesle, "Seni seviyorum," dediğimde Cihangir bile bu sessiz sözlerime şaşırmış ama dudaklarına her zaman gösterdiği tebessümlerinden daha derin bir tebessüm yerleşmişti.
Cihangir alnının köşesiyle alnıma hafifçe vurup bir öpücük bıraktı.
"Ben de seni seviyorum Hüma Kuşu. Hemen yanındayım. Takla atmayacağız," dedi güven veren bir sesle. O an Cihangir'in sözlerine tutundum. Sadece sözleri yetti gerginliğimin büyük bir kısmını almaya geriye kalan kısmını yok edemedim.
Gül Hoca bize durmadan talimatlar yağdırıp her şeyi baştan sona defalarca anlatırken ben hiçbir şey düşünemiyordum sanki. En sonunda sunucu bizi anons ettiğinde bir yandan okulun berbat hoparlöründen Nazende Sevgilim çalıyor diğer yandan da sahneye bir bir biz çıkıyorduk. Ellerim tir tir titriyordu. Bizim çıkmamızla inanılmaz bir öğrenci veli kalabalığı bizi alkışlamaya başlamış, nereden geldiğini bilmediğim bir grup siyah takım elbiseli adamlar bizi izlemeye başlamış ve kameraman da bizi çekmeye başlamıştı. Okul bahçesinde profesyonel olduğu belli olan bir kamera vardı. Bu beni daha çok strese sokarken Cihangir'in elini sıkıyordum. Soğuğun diken gibi çıplak omuzlarıma batması da cabasıydı. Bu mevsimde böylesine ince elbise... Vatanımın canı sağ olsundu...
"Üşüyorsun," diye mırıldandı Cihangir dansa başladığımızda. Yüzümdeki tebessümü korudum ve ona bakmadan cevap verdim.
"Hem de ölecekmiş gibi."
Cevabımdan memnun olmayan Cihangir, "Defne..." diye mırıldandı sertçe. Söylediğime pişman olmuştum bile. "Kısa kollu giyseydin bari," diyerek pişmanlıkla söylendiğinde mantığına kahkahalar atmak istedim.
Kısa kollu giyemezdim, konsepte uymuyordu. Karşılıklı durduğumuzda içini rahatlatmak adına tatlı tatlı gülümsedim yüzüne. Bedenim dansı otomatikleşmiş bir şekilde yapıyordu.
"Yok altına badi giyseydim Cihangir. Beş yaşında mıyım ben ya? Dayanırım," dediğimde onu alaya aldığımı anlamıştı.
Bütün bedenimi saran stres dans ettikçe azalırken nefes alışlarım da düzene binmişti. Avuç içlerim buz gibi havada terliyordu ve Cihangir bundan rahatsızmış gibi durmuyordu. Yeşil yeşil bakıp tebessüm ediyordu ya sonsuza dek dans edebilirmişim gibi geliyordu. Garip bir duyguydu bu yaşadığım. Sanki kalbime hükmediyordu duygularıyla.
İki dakika kadar süren dansın son aşamasına Cihangir'in beni yine yine yine hep provada yaptığımız gibi koluna yatırması ile geldiğimizi anlamıştım. Ben gerginliğim tamamen yok olmuş halde Cihangir'in kollarındayken bu anımız büyük bir ıslık ve alkış tufanıyla taçlanmıştı. Dudaklarımı esir alan büyük bir gülüşle Cihangir'in ıssız yağmur ormanlarına bakakalmıştım. Onun da tebessümü benden farksızdı. İkimiz de nefes nefese kalmıştık ve heyecanımız yüzümüzden belli oluyordu.
Dans etmek kesinlikle büyüleyiciydi. Kesinlikle az önce bir sihir yapmıştık.
"Bu muhteşem gösterileri için dans ekibimize teşekkür ediyor ve sıradaki gösterimize geçiyoruz!" diye bağırdı sunucu olan öğrenci. Kendini fazla mı kaptırmıştı ne?
Sunucunun sözlerinden sonra elbette hep birlikte hızlıca okula girdik ve yirmi kişilik kız ekibiyle en yakın sınıfa bıraktığımız diğer elbiselerimizi giydik. Üzerimizdeki bu incecik elbiseler çıkınca az da olsa rahatlamıştım. Onun yerine üzerimize bordoya yakın koyu kırmızı bir tişört ve altına da beyaz renk kargo pantolonlarımızı giyip kızlarla koşarak bahçeye çıktığımızda şarkı çoktan başlamıştı. Ritme anında ayak uydurmuştuk hep yaptığımız gibi.
Bizi izleyen öğrenciler sahneye çıkışımızı alkışlayıp şarkıya eşlik ederken erkekler okulun çatısına çıkmış Gül Hoca'nın fikri neticesinde başımızdan aşağıya kırmızı beyaz parlak kâğıtlar yağdırmaya başlamışlardı. Her yer kırmızı beyaza boyanmıştı adeta. O kâğıtların altında dans etmek bir an o kadar eğlenceli gelmiştik ki Beril ile bir beşlik çakıp yirmi tane kızla dansı sonuna kadar sürdürmüştük. Kesintisiz devam eden dört dakikanın ardından durduğumuzda ve müzik kesildiğinde nefesim bana yetmiyor, heyecanım doruklara tırmanıyordu.
Dans etmek, yaşam biçimimdi...
Herkes bizi daha güçlü alkışlarken sunucu bir şeyler söylemişti ama hiçbir şey anlamamıştım. Kesinlikle hayatımı başka şekilde geçiremezdim. Ben dans etmeden yaşayamazdım ki. Şu anda tüm dünyaya dans etmiş kadar gururlu ve heyecanlı hissediyordum. Serhat Müdür kısa sürede kürsüye çıkıp bizi içeriye yolladığında kendimizi nasıl okuldan içeriye attığımıza dair bir fikrim yoktu. Yüzümde daha önce yer almayan kocaman ışıl ışıl bir gülümseme olduğunu hissedebiliyordum.
"Harikaydınız kızım!" diye coşan Meriç, ben Cihangir'e doğru koşarken yarı yolda beni kollarına alıp havaya kaldırmıştı ve çığlığım ağzımın içinde yankılanmıştı. Aynı hızda yere indiğimde başım dönüyordu artık.
Yerimde sabit kalmaya çalışırken Cihangir, "Kanka, yalnız..." diyerek uyarı dolu sesini Meriç'e yönelttiğinde Meriç benden uzaklaşmış, Cihangir'se gelip kolumdan yakalamıştı. "İyi misin?" deyince kafamı salladım yalnızca. Sarhoş gibi güldüğüme emindim. Uzun bir süre böyle güleceğimden de neredeyse emindim.
"Ben baya gaza geldim var ya," diye dertlendi Meriç yerinde duramıyormuş gibi. Kafamı kaldırıp başımın dönmesine rağmen ona baktım.
"Sende bir şeyler var Meriç," derken Cihangir'in koluna sarıldım sarhoş gibi dönen başımla. "Derdin ne evladım senin? Ne oluyor ya sana bugün? Ne bu gaza gelmeler?" deyip gözlerimi devirdim ve yüzüme gelen saçlarımı arkaya yatırdım. Maşam çoktan sönmüş saçlarım hafif dalgalı kalmıştı. Eee bu kadar sallanmaya ben de sünerdim zaten ki sündüğüme emindim.
Meriç bana gıcık gıcık sırıtırken bir şeyler olduğuna adım kadar emindim ama Meriç ilk kez bir şeyleri böyle keyifle saklıyordu.
"Yok bir şey ya..." diye söylendi gözlerini bir yere sabitlemiş halde. Arkamı döndüğümde boşluktan başka bir şey yoktu. Meriç'in delirdiği kesinleşmişti artık. "Gidip giyinin üstünüzü kaçalım, hadi!" deyince diğerlerine baktım. Dans eden diğer kızlar gidince geriye sadece Ülkü, Çetin, Ramiz, Erdem, Kerim, Atlas, Açelya, Beril ve Ümit kalmıştı.
"Gidiyor muyuz ki?" deyip bir an Cihangir'e baktığımda gülerek çenemi sıvazladı ve göz kırptı. Elimi kalbime götürüp öksürdüğümde diğerleri de çevremize dolmuştu.
"Gidiyoruz galiba. Bence gidelim yani," dedi Beril yerinde duramayıp hafifçe zıplarken. Elimi kalbime bastırıp derin bir nefes aldım. Bugün çok heyecanlıydım acaba tansiyon hastası mıydım?
Ülkü beni Cihangir'in kolunun altından izinsiz kopardığında arkamızdaki erkek gürültüsünü bırakıp üstümüzü değiştirmek için sınıfa gitmiştik. Az önce çıkardığımız güzel elbiseleri tekrar giyerken makyajımızı da tazelemiştik. Aşağıda kutlamalar hemen hemen bitmişti. Kızlarla gülüşerek sınıfta birbirimizi hazırlamıştık. İşlerimiz neredeyse bittiğinde kapı tıklandı. Ülkü hepimizden önce hazır olunca kapıyı tutuyordu bizim için.
"Giremezsin!" diye bağırınca eşyalarımı kollarıma asarak yanına gittim.
"Kim o?" dedim ben de merakla.
"Kızım gelin mi oluyorsunuz? Araba geldi! Hocalar görmeden hadisenize!" diyen tanıdık ses Çetin'e aitti. Saçlarımı omuzlarımdan arkaya gönderip kızlara döndüm. Açelya da tıpkı benim gibi eşyalarını toplamış yanıma geldiğinde Beril telaşlıydı. Sona kalmıştı.
"Geliyoruz!" diyerek seslendiğimde kapıya tekrar vuruldu.
Cihangir net bir tavırla, "Sevgilimi verin bana," deyince dişlerim görünecek kadar gülerek Ülkü'ye baktım ve kapının kolunu sıkan eline dokundum şefkatle. Ters bakışlarını bana gönderdiğinde omuz silktim nazlı nazlı. Halime daha fazla tahammül edemezmiş gibi kafasını iki yana sallayarak elini gevşetti.
"Arkadaşımı tanıyamıyorum," diye sızlandı.
Açelya'yı da kaşla göz arası arkamdan çekiştirip sınıftan çıkardığımda bizi bekleyen erkek grubuna baktım. Meriç sırtını duvara yaslamış telefonuna gömülmüşken Atlas ve Cihangir yan yanaydı. Çetin hemen kapının arkasındaydı. Ben aradığım yeşil gözlere bakıp sırıtarak elinden tuttuğumda Atlas sesli bir şekilde soluğunu verdi.
"Baştan mı makyaj yaptınız siz Açelya Çiçeği?" diyerek sorusunu doğrudan Açelya'ya yöneltince kaşlarım hayretle kavislendi. Atlas basbayağı kıza isim takmıştı. Ne kadar da tatlıydı!
Açelya elinin tersiyle yanağına dokunarak utangaç mavi gözlerini bilinçsizce bana çevirdi ama sonra tekrar Atlas'a döndü.
"Yani... Terledik aşağıda epey. Yaptık ama... Ol-olmamış mı?" dediğinde başımı aşkla Cihangir'in göğsüne yasladım.
Atlas, "Yok, olmuş," dediğinde sesli bir şekilde iç çektim. Bu sırada Cihangir onlardan birkaç adım uzaklaşarak beni köşeye çekti.
"Afacanlıklar düşünüyorsun sen," diye bir tespitte bulununca ondan ayrılmadan kafamı kaldırıp yüzüne baktım sevimli sevimli.
"Sence de yakışmıyorlar mı? Dizi çekiyorlar sanki," dedim kıkırdayarak. Cihangir kıstığı gözleriyle Atlas'la Açelya'ya baktı ve tekrar kafasını eğerek bana baktı. Yaramazlık yapmışım gibi parmağıyla alnıma bir fiske atınca gözlerimi sıkıca kapatıp üfledim.
"Utanmaz sevgilime de bak sen, kendi ilişkisi bitmiş de abisinin ilişkisine mi takmış kafayı he?" deyince alay ettiğini biliyordum. Kafamı eğerek kulağımı kalp atışlarına yasladım ve derin bir nefes çektim içime.
"Atlas abim değil Yusufçuk Kuşu'm. Ayrıca her türlü ilişkiyi çekirdek çitleyerek izlerim ben. Beğenemedin mi?"
Cihangir üstüne basa basa, "Bayıldım," deyince alnımı göğsüne bastırıp yok olma dürtüsüyle saklandım. Cihangir'e utanmam yetmemiş gibi, "Buna da bayıldım," dediğinde tüm devrelerim yanmıştı ama ona yetmemişti. Saçlarıma buseler dizerken yumruk yaptığım elini sırtına vurup şu hareketlerini kesmesini istedim ve o uyarıyı ziyadesiyle aldı. "Tamam..." dedi gülünç bir sesle ve beni çok şükür rahat bıraktı.
Fakat sayın okurlar, kalbim önlenemez bir şekilde bu çocuğa bağlandı.
Saat üçü gösterirken Meriç'in nasıl becerip de ayarladığını bilmediğim bir servisin içinde ihtişamlı bir otelin girişinde durmuştuk. Hayranlıkla ilk kez geldiğim o oteli süzüyordum. Bir dahaki gelişimin çok uzun zaman sonra olacağından habersizdim. Meriç, daha öncesinde bu otelden bahsetmişti ama kendi gözlerimle görmek ancak bugüne nasip olmuştu.
"Gelin gençler," dedi Meriç, şoför koltuğundan inerken. Heyecanım katlanarak artıyordu. Akşam sınırsız bir eğlence bizi bekliyordu üstelik annemler gitmemize bile izin vermişlerdi.
Servisin arka kapısı otomatikman açıldığında tek tek servisten inip önümüzde uzanan iki yanı palmiye ağaçlarıyla süslenmiş yola baktım. Bahçede dolaşan kediler, horozlar vardı ve o kadar doğal duruyordu ki şaşırmıyordum bile. Canlılara saygılı bir oteldi bu yüzden otelin içinde kaplumbağalar bile olduğunu söylemişti Meriç.
"Gençler an itibariyle meşhur otelimiz Parly Candar Hotel İstanbul'dasınız!" diyerek iki elini de coşkuyla açtı Meriç. Sonra kollarını indirerek tanıtmaya başladı. "Burası Candar ailesinin gözbebeği merkez oteli. Buyurun beni takip edin," dedi Meriç bir çalışan edasıyla. Cihangir'le kıkır kıkır gülerken bize Beriller de eşlik etmişti. Ufak bir kafile gibi Meriç'in arkasına takılmış yürüyorduk.
Dans edenler olarak şıklığımız otele yaraşırken eşofmanlarla bize eşlik eden Erdem ve Kerim'i de arada soytarıya çevirmeyi başarmıştık. Evlerine gidip alelacele kot pantolon giydirdiğimiz çocuklar yanımızda epey sırıtıyordu sadece.
Cihangir, "Daha önce geldin mi buraya?" diye sorunca kısa bir an ona bakıp başımı iki yana salladım.
"Ben de ilk kez geliyorum," dedim etrafımı incelerken. Ağaçlar soğuk havayı iyi muhafaza ediyordu. Üstelik güneş de yalancı malancı ama çok güzel vuruyordu otele. Gün batımını izlemek istiyordum Cihangir'le.
En az Cihangir kadar anlamsız bakışlar attığım boğaza kıyısı olan otelin ana yolundan yürümeye bir süre daha devam ettik. Girişi epey gösterişli ve uzundu. Işıklarla süslenen bir saraydan geçer gibi uzun yolu yürüdüğümüzde doğrudan lobiye yönlendirilmiştik. Sanki herkesin bizim geleceğimizden haberi vardı, hatta biz çok ünlü iş insanlarıydık da burada konaklıyorduk. Kafamda saçma sapan senaryolar türerken şehrin göbeğinde böyle güzel bir oteli nasıl inşa ettiklerini anlamaya çalışıyordum. Neredeyse imkânsızdı ama onlar bunu başarmıştı.
"Burası harikaymış," diye mırıldandı yanımdan yürüyen Beril. En az onun kadar ben de hayran kalmıştım.
"Harikadır tabii. Babaannem buraya âşık gençler, âşık..." diye hayıflandı Meriç kelimeleri ezerek konuşurken. Ona bakıp gözlerim kısılana kadar tebessüm ettim. "Saklamaya gerek yok, annemle babam boşanınca ben de arada otelde kalmaya başladım. Burası çok rahattır, eh fiyatını duysanız anlarsınız ne kadar rahat olduğunu ama konumuz asla bu değil. Konumuz burada sınırsız eğlencenin bizi beklediği."
Meriç arsız bir şekilde tüm enerjisiyle lobide dönerken bir tane iş üniforması giymiş adam yanında durdu. Giydiği takım ütülü, tertemiz ve şıktı.
"Hoş geldiniz Meriç Bey," dedi resmi bir tavırla. Kısa bir an bizi süzdüğünde gerilmeye müsait bir ortam oluşmuştu. Umarım buraya geleceğimizden sadece Meriç'in haberi yoktur...
Meriç rahat bir tavırla, "Hoş bulduk Hulusi Efendi. Babaannem bizim için alt kattaki odalardan birini ayırdı haberin var mı?" deyince kısacık bir an tuttuğum nefesi gergince verdim. Hulusi Efendi dediği ama Fransız balo gecelerinden fırlayan adam onaylarcasına başını sallayıp her an ölecekmiş gibi baygın baygın bize gülümsedi. Çok yorgundu kaç saat çalışıyordu?
"Elbette haberim var. Sizinle ben ilgileneceğim Meriç Bey. Dilerseniz matildaya gidelim," deyip önden buyurunca Meriç de bizi önden buyur etti. Matilda da neresiydi acaba?
Hepimiz ama hepimiz hayatımızda daha önce böyle bir ortam görmediğimizden sessizce hatta biraz da utanarak lobiye doğru ilerlemeye başlamıştık. Biraz daha yürüdüğümüzde esas lobiye geldiğimizi anlamıştım zira burası bambaşka bir evrendi. Oldukça şatafatlı, ferah ve geniş bir alandı. Muntazam bir aydınlık bizi karşıladığında Cihangir de ben de birbirimizden ayrılıp karşımızdaki muhteşem girişe baktık. Alabildiğine her yer parlıyordu ve bu parlaklık, aydınlık asla baş ağrıtan cinsten değildi. Her şey sanki doğal ışıktan meydana geliyordu.
Loş bir ortam olmasını beklediğim bu geniş alanı kristal olduğu belli olan devasa bir avize aydınlatıyordu. Her köşeye yayılan krem renklerinin hâkim olduğu bekleme koltukları oteldeki en sade detaylardı belki de. Tek tük insanlar gürültü çıkarmadan ortadaki çeşmenin etrafında çoğunluk olacak şekilde yaygın bir halde oturmuşlardı ve huzurlu görünüyorlardı. Biraz akıl hastanesi gibiydi ama. Beni buna düşünmeye itecek gerçeklikte ortada da çeşme vardı ve su sesi, klasik müziğe baskın geliyordu.
"Muhteşemmiş," diye mırıldandım yalnızca. Nasıl öveceğimi bilememiştim bir an. O kadar gösterişli ve her detayı düşünülmüştü ki zihnim bir karmaşa içindeydi.
İşaret parmağımı kaldırıp, "Bu avize ne kadardır?" dedim birdenbire. Anlık soruma Meriç samimiyetle gülünce kafamı indirip ona baktım.
"80 bin TL," dedi kendisi bile inanamıyormuş gibi.
"Çü-çüş..." diye kekeleyen Ülkü olmuştu. Kısa bir an ona baktıktan sonra avizeye doğru gidip iyice incelemeye başladım. Sadece bu 80 bin TL miydi yani? Tamam. Bunu tartışacak insan olmadığımı düşünerek sersem adımlarımı Cihangir'in yanına çevirdim ve koluna vurdum. Gözlerimi hala alamıyordum avizeden.
"Sence 80 binlik ne yapıyor olabilir?" diye sorduğumda Cihangir beni kolunun altına çekip kulağıma fısıldadı gülerek.
"Taşları gerçek kristal Hüma Kuşu," dedi bilgelikle. Ensem gıdıklanmıştı çarpan nefesi yüzünden. Kollarında küçüldüm istemsizce ve Cihangir şakağımdan öpüverdi bir anda. "Çok tatlısın."
Beni yönlendirerek gideceğimiz yere doğru sürüklediğinde avizeyle olan bakışmama bir son verdim. Bu kez ışık feci halde gözlerimi alınca bir süre gözlerimi açıp kapatıp koridordaki spotlara alışmaya çalıştım. Hulusi Efendi bizi bir kat aşağıda olduğunu söylediği matilda adındaki odaya almak için merdivenlere yönlendiricince avizeler kadar olmasa da hatırı sayılır bir parlaklığa sahip olan dairesel merdivenlerden aşağıya inmeye başladık. Her adımımızda merdivenlerden de ışık saçılıyordu. Bu da özel tasarım olsa gerekti. Bir anda böyle bir şeyin içine düşmek beni gerse de tek derdim yüzyılda bir ayağıma gelen eğlenceydi o yüzden düşünmemeye çalışıyordum. Merdivenler bitince siyah bir koridordan geçmiş ve sonunda eğlencenin olduğu yere girmiştik. İşte matilda...
"Azize Hanım sizin için burayı ayarladı Meriç Bey," dedi Hulusi Efendi bizi bir platoyu andıran odaya aldığında.
Devasa bir tavanı olan eğlence salonunun solunda tüm duvarı kaplayan devasa bir sahne vardı. Sahne dışında matildanın içi üç katlı antrasit renginin ağırlıkta olduğu localardan oluşuyordu. Bar kısmı bile vardı eğer yanlış görmüyorsam. Sadece biz ve üç beş tane görevli vardı burada. Tavana asılmış disko topunu saymıyordum. Işıl ışıl rengârenk yanıyordu şimdiden.
"Teşekkürler Hulusi Efendi. Babaannemi çok sevdiğimi ilet!" diye bağırdı Meriç, adamın arkasından. Adam yalnızca elini kaldırıp gittiğinde gülerek Meriç'in omuzuna vurdum.
"Adam senden nefret ediyor gibi. Öyle yapma bence," derken bakışlarımda ince bir alay yatıyordu.
"Ne ya?" dedi Meriç omuz silkerek. "Emekli olmaksa derdi özgür iradesiyle olabilir ama kendi rızasıyla olmuyor. Babaannem yakında kovacak Hulusi Efendi'yi..." diye söylendi huysuzca.
Cihangir'le aynı anda kıkırdayınca Meriç bize aldırmadan DJ'in oraya gitmiş ve bütün ses sistemlerini çalıştırarak müzik açmıştı. Yine Vance Joy açmıştı üstelik. Riptide.
Bu gürültüde birbirimizi anlamak imkânsız olunca saçma sapan hareketler yaparak birbirimize bir şeyler anlatıyorduk. Saniyeler içinde içecek barını ele geçiren yapışık ikizler Kerim ve Erdem bir olup içecek hazırlamaya girişince Meriç bir köşeye çekilmişti ansızın. Ben de yerimde duramayıp -ki oturmaya gelmediğimiz için- Cihangir'i çekiştirerek piste çıkmış ve şarkıyı ezberlediğimden bağıra bağıra şarkıya eşlik ederek dans etmeye başlamıştım.
Beyaz eldivenlerimle ve bu siyah elbiseyle pek uyumsuz dans etsem de bu kimsenin umurunda değildi. Bize Beril ve Ümit de eşlik edince şarkı değişmiş ve saçma sapan bir şey çalmaya başlamıştı. Cihangir'in elini bırakıp koşarak DJ masasına geçtim ve anlamadığım ekrana baktım bir süre. Ne çalacağımı çok iyi biliyordum.
Somewhere Only We Know
Sesi biraz kısıp birbirimizi anlayabileceğimiz bir seviyeye getirdiğimde tiril tiril uçuşan eteğimle sahneye çıktım ve Cihangir'in bana uzattığı kollarının arasındaki yerimi aldım. Her şey rüya gibiydi.
Onun kolları arasında olmaya bu kadar hızlı alışmam korkunçtu sayın okurlar ama ona alışmak bile dünyanın en normal şeyi gibi hissettiriyordu. Cihangir içine düştüğüm bir ormandı ama yollarını bildiğim bir ormandaydım. Karmaşa yoktu, kavga yoktu, kaos yoktu. Huzurdan başka, aşktan başka hiçbir şey göremiyordum.
Şarkıya ince ince eşlik ederken Cihangir'le uyum içinde dans etmeye başlamıştık bile. Yine sihir yapıyorduk galiba. Sanki dans eden bedenlerimiz değil de ruhlarımızdı. Hatta dans ederken ayaklarımız yerden kesiliyor gibi hissediyordum. O kadar hafif o kadar süzülerek dans ediyorduk ki kocaman sahnede sanki biz vardık ama hayır, Açelya ve Atlas dahi bize eşlik etmeye başlamıştı şaşırtıcı bir şekilde.
Üç çift olarak sahnedeki hâkimiyetimiz sürerken şarkının henüz ortalarındaydık. Cihangir elimi tutup havaya kaldırınca otomatikman parmak uçlarımda, kendi etrafımda defalarca dönmüştüm ve dans etmeyen tayfa bunu ıslıklarla karşılamıştı. Gülerek tekrar Cihangir'in kollarında soluğu aldığımda ikimiz de nedense nefes nefeseydik. Hâlbuki hareketli bir parça da değildi.
Cihangir hiç beklemediğim bir anda, "Dans etmeyi seveceğim aklıma bile gelmezdi," deyince ela gözlerim şaşkınlık içinde aralandı.
"Nasıl yani?" derken dans etmeye devam ediyorduk. Sağa sola ve bir adım geriye. Evet, işte uyum budur!
"Öyle işte," deyip omuz silkti ama gözleri hala üzerimdeydi. "Bugün sadece dans ettik farkında mısın ama ben içimde inanılmaz bir enerji birikmiş gibi hissediyorum. Tabii seninle dans ettiğim için bu. Başkasıyla yapamazdım Hüma Kuşu. Sen bana en uzak şeyleri bile sevdiriyorsun."
Samimi sözleri kalbime değdiğinde gözlerimi kapatarak güldüm ve utançtan binlerce kez kızardığımı hissettim. Çocuk kalbim buna âşık oluyordu. Çocuk kalbim Cihangir'i çok ama çok seviyordu ve bu sevgi daha fazla artamaz dedikçe daha fazla artıyordu.
"Sen beni nasıl bu kadar benimseyip sevdin bazen kendimi de seni de anlamakta güçlük çekiyorum," diye itiraf ettim bu gerçeği. Kafamı iki yana salladığımda Meriç gidip müziği değiştirmiş ve bir anda La Bize Her Yer Ankara çalmaya başlamıştı.
Ah, işte tüm sihir bozulmuş biz de yerçekimine karşı gelemeyip yere düşmüştük.
Hepimiz sahnede donakalınca Meriç kollarını kaldırmış coşarak sahneye çıkmıştı. Onu Çetin ve Ülkü de takip etmiş, bar kısmına göz attığımdaysa Kerim'le Erdem kahkaha atarak bizim kalakalışımızı izlemeye başlamıştı. Suratım daha çok asıldı bu şarkıyla.
"Yeter lan gıy gıy dans ettiğiniz!" diye bağırdı Meriç kulağımızın dibinde. "Anladık en iyi dans sizde ama bırakın biz de bir bekâr bekâr... Allahhh!" diye daha da coşunca birkaç adım geriledim ama Meriç gelip acıtmadan omuz atıp bu kez de Atlaslara bulaşmaya başladı.
Cihangir'e dönmeden, "Dinlenelim en iyisi," dedim direkt. Meriç de bugün bir sorun vardı ama sonu hayır olsundu.
Cihangir beni onaylayınca elimden tuttuğu gibi pistten indirdi. Atlas, Meriç'e ayak uydurmayı seçerken Açelya da pistten inmiş ve bar kısmına gitmişti. Cihangir ve bense bu gürültüden sıyrılmak için balkon gibi duran yere gidip oranın geniş bir terasa açıldığını fark etmiştik. Kapıdan çıktığımızda matildayı çevreleyen müzik anında kesilmişti. Dışarıya çıt ses müzik sızmaması beni büyük bir şaşkınlığa sürüklemişti doğrusunu söylemek gerekirse.
"Oh be..." dedim ciğerlerime temiz havayı çekerken.
Güneş Marmara Denizi'ne nazlı nazlı veda ederken peşinde bıraktığı turunculuğu tüm âleme yayıyor, büyüleyici bir görsel şölen sunuyordu. Tıpkı resmedilmesi gereken ünlü bir tablo gibiydi gözlerimin gördüğü manzara. Bakışlarımı güneşe çevirip geniş terasta tırabzanlara dayanınca Cihangir de hemen kolunu boynuma atmış ve başımı göğsüne yaslamıştı. Daha bir derin soluyup önüme düşen ellerini tutmuştum.
"Ne kadar güzel manzara öyle değil mi?" diye sordum hisli hisli.
"Senin kadar değil," dedi muzır bir tavırla. Başımı çevirmeyip yalnızca göz devirerek güldüğümde bir eli yine yakama ilişmiş yukarı çekmişti. Gülüşüm kahkahaya dönüşünce bu kez başımı çevirdim ve yüzüne bakmaya çalıştım.
"Taktın kafayı sen de," deyince bu kez yeşil yeşil göz deviren oydu.
"Ne yapayım? Sanki elbise üzerinden düşecekmiş gibi duruyor Defne. Bu kadar zayıf olman da hoş değil bu arada, sen neden kilo almıyorsun bir türlü?" diye hayıflandı ciddiyetle. Konuyu bir anda benim alamadığım kilolarıma getirince Cihangir'in kollarından sıyrılıp yüzümü ona döndüm. İçime kurt düşürmüştü işte.
"Çok mu kötü duruyor?" deyip çıplak kalan ince kollarıma baktığımda Cihangir'in aksine benim için her şey normaldi. Yani... Kaburgalarımın sayıldığı doğruydu ama bunu onlar görmüyordu çünkü ben üzerime yapışan şeyler giymezdim.
"Salak mısın kızım, hiçbir şey kötü görünmüyor. Sağlıklı değil sadece." Durdu durdu ve ufukta gezdirdiği gözlerini nihayet bana çevirdi. "45 kiloydun en son Defne, bu sağlıklı bir kilo mu sence? Diyetisyene devam ediyor musun sen? Ameliyat da oldun zaten," dedi sıkıntılı bir sesle.
Her şey iyiydi hoştu da biz neden şimdi gözümüzün önünde büyük bir ihtişamla batan güneşin karşısında böyle can sıkıcı şeyler konuşuyorduk ki? Kırk yılda bir gelmesi nasip olacak bir oteldeydik. Normalde olsa önünden geçemeyeceğimiz lükse sahipti bu otel ama biz şu anda hiçbir şey ödemeden matilda denen muhteşem odayı bedava kullanıyorduk. Peki neden benim sağlıksız kilomu konuşuyorduk?
"Göründüm de..." dedim gözlerimi kaçırarak. "47 kiloyum artık. Kilo aldım yani. Alırım herhalde daha sonradan da. Ay ne bileyim Cihangir, cidden şu anda neden bunu konuşuyoruz? Sen kaç kilosun?" dedim çenemi üstün gelmek istercesine havaya kaldırırken.
Cihangir göz devirerek gülüp saçlarımı karıştırmıştı. "75 kiloyum ben," dedi.
"Uuuu. Şişkoymuşsun," deyip tekrar güneşe doğru döndüğümde yakıcı olmayan ışıklar yüzüme vurmuştu ve ben de bu ılık güneşin tadını çıkarmaya başlamıştım fakat uzun sürmeden Cihangir yine beni kendine çekmişti.
"Afacanlık yapma, benim kilom sağlıklı. Boyum 1.85 bir kere. Orantılıyım en azından. Sen yerlere yapışacaksın neredeyse. 47..." diye düşündü ama epey kısa sürdü. "50 olacaksın en az," dedi bastıra bastıra. Gözlerimi açıp dudaklarımı büzüştürdüm.
"Allah nasip ederse o da olur Cihako," dediğimde Cihangir benden uzaklaşıp boğuk bir sesle güldü.
"Söyleme onu ya! Şikago der gibi... Saçma sapan bir isim," diye hayıflandı. İşaret parmağımı kaldırıp kocaman bir sırıtışla ondan tarafa döndüm.
"Yemin ederim ben de öyle düşünmüştüm! Çok komik değil mi sence de? Bence kalmalı," dedim keyifle. Tamamen onu sinirlendirmekten keyif alıyordum.
Cihangir memnuniyetsiz bir tavırla başını iki yana salladı. Bir dirseğini de demir tırabzana yaslamış eğri bir duruşla bana bakıyordu. Cooldu sevgilim...
"Ben sevmedim. Yusufçuk Kuşu iyiydi. Bana sakın Cihako deme, bak ankastrem azıyor," deyip kendi söylediğine gülünce ben de kıkırdadım. Ülkü derdi hep ankastre diye. Cihangir söyleyince ayrı bir komik olmuştu.
"Yusufçuk Kuşu'na ilk başta sinir olmuştun. Ne demiştin?" deyip kısa bir an düşündüm ve ikimiz de aynı anda konuştuk.
"Bir daha duymayayım."
"Bir daha duymayayım."
İçimde tutamadığım güçlü kahkahamı özgür bıraktığımda bir süre yüzümüze bakarak gülüşmüş daha sonra toparlamıştık. Başımı hafifçe omzuma yatırıp sakin bir tebessüm bıraktım yüzüme.
"Ödev diye diye beynimi yemiştin. Umarım bir daha olmaz," dedim son cümlemde ciddileşerek.
Cihangir gözlerimin içine bakarak elinin ucuyla maşası sönen saçlarımın ucuna dokunmuştu.
"Niye? Benimle bir daha ödev yapmaz mısın Hüma Kuşu'm? Bence benden iyi ekip arkadaşı bulamazsın," dedi gözlerini oyunbaz bir tavırla kısarken. Biraz da kibirliydi ama bu kibri çok yakışıyordu ona. Böyle de çok tatlıydı başka türlü de. Bu çocuğun bana hiç kötü gelen bir yanı yoktu ne gariptir ki.
"Senden iyisini bulur muyum bilmem ama ödev sevmiyorum. Sevdiremezsin. Olmaz," dedim kati suretle.
Cihangir umursamaz bir şekilde omuz silkti.
"Tamam boş ver ödevi filan birkaç güne yazılılar başlayacak, mart geldi mi zaten sınav var. O zaman ne yapacaksın pek zeki sevgilim? Hadi üniversite sınavından kaçtın ama liseden mezun olman gerek. En azından liseden mezun olmak için gayret göstereceksin değil mi?" diye sordu sonlara doğru ciddileşerek.
Ağır ağır başımı salladım. O kadar da tembel değildim canım. Cihangir'in gözündeki bu tembel teneke imajımı düzeltmem gerekiyordu acilen. Çocuk lise bitene kadar beni terk edecekti yoksa. O temelde sayısalcıydı. Eh haksız da sayılmazdı. Geleceğimi pek düşünmüyordum. Strese sokuyordu beni.
"O kadar da salmadım merak etme. O kadar salsaydım 12. sınıfa gelemezdim."
"Hadi ya..." diye alaya alınca beni somurttum yalandan.
"Yazılılar kolay ben hallederim onları sen dert etme. Kendi derdine yan sen. Sözel sınavlarını nasıl halledeceksin acaba sözelcilerin arasına sızan sayısalcı ajan sevgilim?"
Kurnaz bir şekilde göz kırpıp başımı iki yana salladığımda Cihangir içli içli tebessüm etti.
"Sayısal zekâm var da sözel zekâm yok mu sanıyorsun acaba? Sadece ağırlık olarak sayısal zekâm baskın o kadar. Sözel de sadece zaman alır. Hem ayrıca ben bir Türk öğrencisiyim. Yarın Çince sınavı var de anadilim gibi Çince konuşurum. Sen yapamaz mısın?" dedi komik bir bilmişlikle.
Nazlı bir edayla gözlerimi kıstım. Dudaklarımda mühürlenmiş bir tebessüm vardı, sanki hiç silinmeyecekmiş daima gülecekmişim gibi. Ne yalan ama...
"Sen benim sevgilim olmak için doğmuşsun," dedim böbürlenerek. Tırabzana yaslanmayı kestiğimde Cihangir de doğrulmuş keyifle beni seyrediyordu. "Senin dünyaya gelme amacın benmişim biliyor musun? Yani sen sevgilim ol diye doğmuşsun, valla bak. Sonunda," deyip işaret parmağımı göğsüne bastırdım. "Seninle aynı dili konuşabildik. Ha şöyle aslan parçası."
Cihangir'in halimden memnun duran ifadesi hayrete bulandı ve kaşları kavislendi.
"Aslan parçası? İyiymiş..."
Gururla gülümsediğimde aynı anda telefonuma bir çağrı düşmeye başladı. Elbisemin gizli cebindeki telefonumu çıkardığımda ekrandaki isim durumu garipsememe sebep oldu. Bizim sınıftaki Nisanur arıyordu beni. Cihangir'e kısa bir an dudak büzüp telefona cevap verdim hemen.
"Efendim Nisanur?" dedim. Bu kız beni aramazdı normalde. Hatta şu matematik ödevleri hatırına telefonunu kaydetmiştim yoksa telefon numarası da kaydetmezdim ben.
Nisanur beni korkutacak düzeyde, "Defne..." diye mırıldandı önce. Ters bir şeyler olduğunu sezinlediğimde kalbime de ilk korku düşmüştü. "Sınıf grubuna bir görsel geldi. Açıp bir bak istersen. Sizinle alakalı. Muhtemelen yalan haber ama yine de Twitter'da biraz yankı uyandırdı."
"Ne görseli ya?" deyip telefonu hoparlöre aldım ve sınıf grubuna girdim. Gelen son görsele tıklayıp resmi büyüttüğümde birisi okulun resmi Twitter hesabını, benim, Nil'in ve Atlas'ın Twitter hesabını ve birkaç kelimeyi hashtag ile paylaşmıştı.
Defne Hüma Sungur, Nil Turna Sungur ve Atlas Sungur... Okulumuzun 12. sınıfından olan bu üçüz kardeşler hakkındaki çarpıcı gerçekleri biliyor muydunuz? Annesi Cumhuriyet Savcısı olan, babası genel cerrah olan bu üçüz kardeşler aslında evlatlık alınmışlar ve bunu yıllarca örtbas etmişler. Yani bunlar kimsesizmiş aslında. Herkese yalan söylemişler. Öz anne ve babaları ölünce de sokakta kalmışlar ve sonunda kaçırılmışlar. Küçükken kötü adamların eline düşmüşler ve aslında bu üçü sokak çocuğuymuş. Ne hikâye ama! @YükselişAnadoluLisesi @doktoradayibirkiz @rengarenkbi_rruh @Atlas_Sungur #üvey #evlatlık #gündem #kardeş
Okuduğum şeyden güç bela çıktıktan sonra sınıf grubunda yapılan yorumlarda gezinmişti gözlerim. Hareket edemiyordum aslında ama beynim her şeyi otomatik yapıyordu. Gözlerimi kırpmak dahi zahmet veriyordu sanki. Birisi demişti ki, ciddi misiniz inanmam. Öteki yazmıştı ki, neyine inanmıyorsun bu çok ciddi bir mesele belli ki kanıtları var. Bir başkası da şöyle demişti, acaba Nil ve Defne bu yüzden mi anlaşamıyorlar? Alakasız bir başka kişi, üzüldüm Allah sabır versin. Nisanur ise, salak salak yorum yapmayın ayıp. Muhtemelen yalan haber bu, yazmıştı.
Telefonum elimden kayıp yere düşerken beynimin her yerinde bir sürü sinyal aynı anda ötüyordu. Her şey bir rüyadan kâbusa evrilirken ben olup bitenleri izliyordum. Zihnimde bir deprem oluyordu. Aynı anda her şeyi düşünüyor ama bir yandan da sanki hiçbir şey düşünemiyormuş gibi hissediyordum. Yıkılıyordum usul usul. Karmakarışık bir ifadeyle Cihangir'in gözlerine bakakaldığımda onun da suratı bembeyaz kesilmişti. Bu benim en zayıf noktamdı ve şimdi herkes en zayıf noktamı biliyordu. Kolum bacağım kesilmiş gibi güçsüz halde gözlerimi kapatıp açtım. Az önce çok mutluydum ben... Şimdiyse dünyanın en mutsuz insanıydım.
"Be-ben... Bir tek sana anlatmıştım bu-bunu," diye belli belirsiz bir tınıyla konuştuğumda Cihangir'in yeşil gözlerindeki donukluk yerini başka bir şaşkınlığa bırakmıştı. Onun da gözleri en az benim kadar kan çanağına dönüşmüştü ve çatık kaşlarının ciddileştirdiği, kirpiklerinin ise koyu bir gölge sunduğu gözleri beni seyre çıkmıştı.
"Defne, saçmalama... Ben kimseye bahsetmedim öldürseler de bahsetmem!" dedi keskin bir şekilde ama nedense ben buna bir türlü inanamıyordum çünkü sadece üvey olduğumuzu, evlatlık olduğumuzu bilen Cihangir'di. Çünkü sadece içimi ona böyle açabilmiştim. Çünkü bir tek ona güvenmiştim bunu bana karşı kullanmaz diye ama... Cihangir değilse bile ondan başkası bilmiyordu ki bunu.
Titreyen çeneme inat, kalbime saplanan bıçağa inat, nefes alamıyor oluşuma inat, "Kim olacak başka? Be-ben sana anlattım ya bir tek Cihangir. Sana anlattım ben bir tek," dedim. Sesim korkutucu bir sessizlikte yayılıyordu.
Göğsüm daralıyordu. Sımsıkı sarıyordu kötü hisler. Bir yanım şiddetle reddediyordu öteki yanımsa hiç kimseye güvenemiyordu. Dengesiz de olsa bir adım geriye çıktım ve şiddetle soluklanmaya çalıştım. Bütün vücudumu elektrik çarpmış gibi sersem hissediyordum. Baktığım o tabloluk manzara o kadar da değerli ve büyülü gelmiyordu artık. Niye her şey böyle bozulmak zorundaydı ki?
Hayat çok acımasızdı.
Cihangir sözlerimi hazmedemeyerek, "Defne ben söylemedim!" diye bir kere daha inkâr edince başımı gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes aldım ama bir faydası olmadı.
Öfkenin kademe kademe damarlarımdan beynime sirayet ettiğini hissediyordum. Keşke insanlar hiç öfkelenmeseydi ya da en azından ben öfkemi kontrol edebilseydim. On yedi yaşında hayatın çok ama çok başında bir çocukken öfke gibi güçlü bir duyguyu tıpkı birine duyduğun bağlılık ve aşk gibi yönetemiyormuş insan. Aslına bakarsanız aşk ve bağlılık da yönetilemiyordu ama o zamanlar her şey benim elimde sanıyordum. Her şeyi doruklarda yaşıyormuşuz. Bunu öğrendiğimde yirmilerime yeni basmıştım ve doruklarda yaşadığım hislerimin bedellerini ödüyordum.
Cihangir'in yüzüne bakarak, "Senden başkası bilmiyor! Bilmiyor Cihangir, anlıyor musun? Bilmiyor! Bir tek sana açtım ben içimi!" diye haykırdım ama yetmeyen bir şeyler vardı. Anlamadığım ama canımı çok yakan bir sızı vardı kalbimde. Korku vardı ve o korku bana her şeyi yaptırıyordu. "Bir tek sana bahsettim ben bunlardan! Atlas mı gidip yayacak bunu sence?" dedikten sonra paramparça olmuş halde koşarak içeriye gittim. Elim kolum tutmuyordu yürürken bile. Korku tüm bedenimi ele geçirmişti.
Kalbim kırılmıştı. Kalbim seneler sonra ilk kez bugün bu anda kırılmış keskin köşeleriyle batmaya başlamıştı. Bunca lafı sarf etmemeliydim. Kalbimin kırıkları canımı yakarken Yusufçuk Kuşu'mun kalbini kırmamalıydım.
Matildadaki tüm eğlence durmuş herkes şoka girmişti. Herkes telefonuna bakıyor Meriç ortalarda dolanıyordu saçma bir şekilde. Atlas'a baktığımda sahnenin bir köşesine yıkılmış oturmuştu. Benim geldiğimi hissetmiş gibi gözleri beni bulunca keşke bakmasaydım diye düşünmüştüm zira Atlas bana öyle bir bakıyordu ki kendimi suçlu hissediyordum. Ne yaptın sen der gibiydi ela gözleri. Ama ben hiçbir şey yapmamıştım... Ben sadece güvenmiştim.
Orada bir dakika bile duramayacağımı anladığımda işlevsiz bacaklarımı harekete geçirdim ve hızla koşmaya başladım. Cihangir belki de arkamdan defalarca adımı bağırmış peşimden koşmuştu ama şimdi olmazdı. Ruhumun bütün çıplaklığıyla kimsenin karşısında duracak gücü yoktu. Belki de yanılmıştım. Cihangir benim sevgilim filan olamazdı...
🌈🌈🌈
Neler oluyor neler.... Kitabımızda keskin bir viraja giriyoruz çiçeklerim.
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz, düşünceleriniz benim için çok mühim.
Haftaya pazar upuzun olmasını umduğum bir bölümle geleceğim. Kendinize çok iyi bakınnnn!
Ha bu arada wp kanalımıza gelin bölüm hakkında konuşalımmm!
Bölüm etkileşimi
