✅⑦.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ

Vaveyla Yazarı: Sinem Yazıcı Tolan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: ✅⑦.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ
  1. 1 ✅Yazar ile Tanışma:298 kelime
  2. 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı:282 kelime
  3. 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ3.480 kelime
  4. 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ5.944 kelime
  5. 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ1.431 kelime
  6. 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ2.639 kelime
  7. 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ10.323 kelime
  8. 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ3.063 kelime
  9. 9 ✅6.Bölümஐ Sevgi, insanın kendini tanımaya karar verdiği en uzun savaştır. ஐ7.670 kelime
  10. 10 ✅⑦.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ8.181 kelime · Okuduğun bölüm
  11. 11 ✅⑦.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ4.121 kelime
  12. 12 ✅⑧. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ4.565 kelime
  13. 13 ✅⑧. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ4.022 kelime
  14. 14 ✅⑨.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ5.112 kelime
  15. 15 ✅⑨.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ3.733 kelime
  16. 16 ✅⑩.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ4.020 kelime
  17. 17 ✅⑩.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ2.614 kelime
  18. 18 ✅⑪.BölümஐYüzüm solgun, göz kapaklarım savaşmaktan yorgundu. ஐ2.451 kelime
  19. 19 ✅⑫.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ6.068 kelime
  20. 20 ✅⑬.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ6.993 kelime
  21. 21 ✅ ⑭.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ3.411 kelime
  22. 22 ✅⑭.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ6.001 kelime
  23. 23 ✅⑮. Bölümஐ Bazen, ஐ2.614 kelime
  24. 24 ✅⑯. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ1.996 kelime
  25. 25 ✅⑰. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ6.298 kelime
  26. 26 ✅⑱.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ3.258 kelime
  27. 27 ✅⑱.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ3.994 kelime
  28. 28 ✅19 .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ7.188 kelime

🌸1.KISIM 🌸
Kasım 2

Dedem kapının eşiğinde duruyordu. Koridordan sızan solgun ışık, iri gövdesinin ardında uzun bir gölge bırakmıştı. Önce bana baktı, sonra bakışları omzumun hemen arkasında duran Murat’a kaydı.

“Hayırdır Mâni?” dedi. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında ne olduğunu iyi biliyordum. “Bu saatte... Kim bu adam?”

Boğazım kurudu. Dudaklarımı araladım fakat söyleyeceklerim birbirine dolanıp kaldı. Birkaç saat önce kolayca söylediğim o yalan, şimdi dedemin karşısında gerçek bir sınava dönüşmüştü.

Murat bir adım öne çıktı. “İyi akşamlar Osman Bey.” Sesi beklediğimden daha sakindi. Elini ölçülü bir hareketle uzattı. “Ben Murat. Mâni’nin erkek arkadaşıyım.”

Kalbim göğsüme sertçe çarptı. Erkek arkadaşı. Kelimeleri onun ağzından duymak, kendi söylediğim yalandan çok daha gerçek hissettirmişti. Dedem uzatılan ele bakmadı bile. Gözlerini Murat’ın yüzünde tutarak kelimeyi ağır ağır tekrarladı.

“Erkek arkadaşı...”

İçimden bir “eyvah” geçti. Murat'a baktım. Yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Oysa ikimiz de bunun birkaç saat önce kurulmuş bir oyundan ibaret olduğunu biliyorduk.

“Demek Aylin’in bahsettiği adam sensin.”

“Dede...” Sesim istediğimden daha ince çıktı. “İçeri geçebilir miyiz?”

Birkaç saniye daha bizi süzdü, sonra kapının önünden çekildi. “Üşümüşsünüz. Geçin.”

İçeri girdiğimde derin bir nefes aldım. Fakat rahatlamam uzun sürmedi. Çünkü dedem Murat’ı içeri almıştı ve bu, onu sorgulamaya devam edeceği anlamına geliyordu. Kendi kurduğum yalanın içinde, şimdi sessizce oturup iki yabancının birbirini kandırmasını izleyecektim.

Sağ taraftaki koltuğa oturdum. Murat bir süre ayakta kaldı. Dedem berjeri gösterince sessizce oturdu. Ben ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Parmaklarımı o kadar sıkıyordum ki tırnaklarım avuçlarıma batıyordu.

“Adın?”

“Murat.”

“Ne iş yaparsın?”

Murat cevap verdi. Dedem bir sonraki soruya geçti. Nereli olduğu, ailesi, işi... Sorular sıradandı belki ama ben hiçbirini sıradan duyamıyordum. Her cevapta içimden aynı korku geçiyordu: Ya bir yerde açık verirse?

Fakat Murat vermedi.

Ne gereğinden fazla konuştu ne de susarak şüphe uyandırdı. Sorulan her şeye ölçülü cevaplar verdi. Hatta bir noktadan sonra, kendi yalanımı onun ağzından dinliyormuşum gibi hissetmeye başladım.

Dedem sonunda asıl merak ettiği yere geldi. “Mâni’yle nerede tanıştınız?”

Murat kısa bir an düşündü. “Okulda.”

“Ne zamandır görüşüyorsunuz?”

“Birkaç aydır.”

Dedemin kaşları hafifçe çatıldı. “Birkaç ay mı?”

“Evet.”

“Ve sen bu kadar kısa sürede benim karşıma çıkmaya karar verdin.”

Murat sakinliğini bozmadı. “Karşınıza çıkmak benim kararım değildi. Mâni’nin yanında geldim.”

Dedem bu kez bana baktı. “Öyle mi?”

Başımı salladım. “Evet.”

Yalanı sürdürmek gittikçe zorlaşıyordu. Hele dedem ikimizin arasında gidip gelen bakışlarıyla her ayrıntıyı tartarken.

“Peki,” dedi dedem yeniden Murat’a dönerek, “Mâni benim hakkımda sana ne anlattı?”

Murat’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Çok şey anlatmadı.”

“Hiç mi?”

“Kolay biri olmadığınızı söyledi.”

Aylin tam o sırada içeri girdi. Cümlenin sonunu duymuş olacak ki yüzündeki gülümsemeyi güçlükle bastırdı. Ben ise Murat’a ters bir bakış attım.

Dedem bana döndü. “Öyle mi demiş?”

“Dede, çay koydur da...” diye araya girmeye çalıştım.

“Bırak şimdi çayı,” dedi. Sonra yeniden Murat’a baktı. “Peki sen ne düşünüyorsun?”

Murat bir an sustu. “Henüz tanımıyorum.”

Bu cevap dedemin hoşuna gitmiş olacak ki yüzündeki sertlik biraz dağıldı.

“Doğru cevap,” dedi. “İnsan tanımadığı adam hakkında fazla konuşmamalı.”

Aylin mutfağa geçerken dedem Murat’a dönmeye devam etti. “Peki Mâni konusunda ne düşünüyorsun?”

Bu kez içim sıkıştı. Sorunun geleceğini biliyordum ama cevabını duymaya hazır değildim.

Murat bana bakmadı. “Onu tanımaya çalışıyorum.”

“Bu kadar mı?”

“Şimdilik.”

Dedem arkasına yaslandı. “Şimdilik diyorsun. Yani yarın ne olacağını bilmiyorsun.”

“Bilmiyorum.”

“Bilmediğin bir şeyin içine neden giriyorsun?”

Murat kısa bir süre düşündü. “Çünkü bilmeden karar vermek istemiyorum.”

Dedem bu kez sessiz kaldı. Aylin çaylarla içeri girip bardakları önümüze bırakırken ben Murat’ın söylediklerini anlamaya çalışıyordum. Birkaç saat önce uydurduğumuz hikâyeyi, hiç hazırlık yapmadan bu kadar sakin taşıması beni hem rahatlatıyor hem de huzursuz ediyordu. Sanki yalan artık yalnızca bana ait değilmiş gibi bir his vardı içimde.

Dedem çayından bir yudum aldıktan sonra bardağı tabağına bıraktı. “Bak evlat,” dedi. “Benim için önemli olan bir insanın ne söylediğinden çok, söylediğinin arkasında durup durmadığıdır.”

Murat başını hafifçe eğdi. “Anlıyorum.”

“Anlamak kolay.”

“Uygulamak zor.”

Dedemin yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “En azından bunu biliyorsun.”

Murat da hafifçe gülümsedi. “Kolayı hiç beceremedim.”

Aylin göz ucuyla bana baktı. Dudaklarını birbirine bastırarak gülmesini engellemeye çalışıyordu. Murat’ın bu sözle bana gönderme yaptığını anlamıştım. Ona ters ters bakınca bakışlarını kaçırdı.

Dedem ise ikimizin arasındaki kısa bakışmayı fark etmişti. Çayından bir yudum daha aldıktan sonra Murat’a döndü.

“Peki,” dedi. “Mâni’yle ilgili niyetin ne?”

O an odadaki hava yeniden ağırlaştı. Parmaklarımı dizlerimin üzerinde birbirine geçirdim. Bu kez Murat’ın vereceği cevabı gerçekten merak ediyordum.

Murat acele etmeden konuştu. “Şimdilik birbirimizi tanıyoruz. Gerisini zaman gösterir.”

Dedem onu uzun süre süzdü. Sonra hafifçe başını salladı.

“İyi.”

Bu kez kelimeyi söylerken sesindeki sertlik azalmıştı.

Ardından arkasına yaslandı. “Ama şunu bil. Ben torunum için laf değil, davranışa bakarım.”

Murat başını kaldırdı. “Ben de öyle.”

Dedem birkaç saniye daha onu inceledi. Sonra çayını eline aldı.

“Görelim bakalım.”

Murat sakin bir şekilde başını salladı. “Görelim.”

Ben nihayet ciğerlerimde tuttuğum nefesi bıraktım. Yalanımız hâlâ ayaktaydı. Ama garip olan, onu ayakta tutanın artık yalnızca ben olmamamı fark etmekti.

Dedem ona doğrudan baktı. Laf dolandırmadı.

“Benim merak ettiğim,” dedi, “niyet değil. Dayanma meselesi.”

“Anlıyorum.”

“Anladığını söyleyen çok olur,” dedi dedem. “İlk rüzgârda giden de.”

“Gitmeyi düşünen biri buraya kadar gelmez.”

“Gelir,” dedi dedem. “Hevesle gelir.”

Murat başını salladı.

“Sevdiğim yerdeyim. İzninizle gitmeyi hiç istemiyorum. Burada yanlış bir sözle sizi kızdırıp Mâni’yi üzecek herhangi bir hareket beni çekindirirken hevesli görünmem imkânsız. Çünkü ben torununuzu kaybetmekten çekiniyorum. Burada durmamın sebebi cesaret göstermek değil, bir heves asla değil; vazgeçememek.”

“Vazgeçememek,” dedi sonunda. “İnsanı ayakta da tutar ama yere de vurur. Mâni ile ciddi değilsen onunla görüşemeyeceğini de bil.”

“Ciddiyet dediğiniz şey, kapıdan girerken başlar. Ben onu dışarıda bırakmadım. Ne bugün için ne yarın için. Eğer onunla yolum yarıda kalacak olsaydı, sizi karşımda bulmayı da göze almazdım. Kaybetmeyi göze alamadığım biriyle yarım durmam.”

O an ağzımdan çıktı.

“Dede,”

İkisi birden bana baktı. Murat hiç şaşırmadı; sanki geleceğini biliyormuş gibi. Dedemin bakışlarıysa sorgulayıcıydı.

“Bu bir sınavsa,” dedim, “sadece onun değil. Benim de...”

Dedem kaşlarını hafifçe çattı.

“Sen konuşma,” demedi. Bu da yeniydi.

“Bu mesele birinin dayanması değil. İki kişinin vazgeçmemesi oğlum.”

Dedem sözünü bitirdiğinde Murat söze atıldı.

“Bir şey söylememe izin verin,” dedi.

Dedem bakışını kaçırmadı.

“Söyle.”

“Ben buraya izin istemeye gelmedim,” dedi Murat. “Ama bir şartla duruyorum.”

Dedemin kaşları hafifçe kalktı.

“Şart ha?”

Murat başını salladı.

“Onu yarı yolda bırakmayacağımı söyledim. Bunun arkasındayım. Ama ben de bilmek isterim,” dedi. “Bu evde bir gün var, ertesi gün yok denmeyecek mi? Sevdiğim insan, başkalarının kararlarıyla bir ileri bir geri savrulmayacak mı?”

O an odadaki hava değişti. Dedem ilk kez arkasına yaslandı.

“Ne istiyorsun?” dedi.

“Onunla ilgili bir karar alırken,” dedi Murat, “bana söylemeden almamanızı istiyorum. Yanlışım varsa yüzüme söyleyin. Gerekirse geri çekileyim. Ama onun adına, onun yokluğunda bir yol çizilmesin.”

Dedem kaşlarını çattı.

“Bu evde kararlar tek ağızdan çıkar.”

“Biliyorum,” dedi Murat. “O yüzden bunu istiyorum. Çünkü ben onu, arkasından verilen kararlardan daha çok incitecek bir şey bilmiyorum.”

Dedem sessiz kaldı. Uzun bir sessizlikti bu. Sonra çay bardağını masaya bıraktı.
“Demek diyorsun ki,” dedi, “onu korumak istiyorsan, beni de işin içine kat.”

Murat başını salladı.

“Evet,” dedi. “Çünkü tek başıma koruyamam. Ama beraber yanlış yapmayız.”

Dedem ilk kez gerçekten Murat’a baktı.

“Akıllı istek,” dedi.

Sonra ekledi:

“Ve zor.”

“Yanlış,” dedi. “Herkes yapar.”

“Biliyorum.”

“Yanlış yaptığında,” dedi dedem, “arkasında durabilecek misin?”

Murat bu kez hiç düşünmedi.

“Dururum,” dedi. “Ama gizlemem.”

Dedem başını salladı.

“Gizleyen adam,” dedi, “daha büyük yanlış yapar.”

“Benim korkum o değil,” dedi Murat. “Korkum, susarak sorunlarımızı büyütmek.”

Dedem çay bardağını eline aldı, bu kez karıştırdı.

“Bu evde,” dedi, “çok şey susarak ayakta durdu.”

“Biliyorum,” dedi Murat. “Beni mazur görün ama bu bir nevi Mâni ile benim ailemizin temelini oluşturan bir an. Gelecekteki eşimin her zaman yanında olacağımı ona ancak şu an ispat edebilirim. Ben daima torununuzun yanındayım.”

Dedem başını kaldırdı.

“Yanında olmak,” dedi, “lafla olmaz.”

Bir an durdu. Bakışları Murat’ın üzerinde sabit kaldı.

“Yanında olmak,” diye devam etti, “adını koymakla olur. Evinin kapısını, sofranı, ömrünü açmakla.”

Dedem sözünü ağır ağır tamamladı:

“Bu evde biri ‘yanındayım’ diyorsa, yarım durmaz. Bugün konuşur, yarın geri çekilmez. Adım atılırsa geri alınmaz.”

Murat nefes aldı. Geri adım atmadı.

“Ben geri alınacak bir adım için burada değilim,” dedi. “Yanında olmak dediğiniz şey buysa… ben hazırım.”

Dedem başını salladı.

“Hazır olmak kolaydır,” dedi. “Ama burada söz, niyet değildir.”

Sonra ilk kez cümleyi açık etti:

“Bu evde bu laf, söz yerine geçer.”

O an odadaki hava değişti. Ne yüzük vardı ne dua. Ama herkes, bir eşik aşıldığını hissetti.

“Bak,” dedi, “bugün burada ‘yanındayım’ demek, nişan değildir belki. Ama söz kesmekten farksızdır.”

Sesini biraz daha sertleştirdi.

“Yarın bu kızın canı yandığında, ‘o günkü söz anlıktı’ diyemezsin.”

O an Murat’ın bu kadar ileri gideceğini hiç düşünmemiştim. İçimde bir yer hâlâ Kerem’deydi. Üzerini örtmeye çalışsam da duruyordu orada, sessiz ama diri. Murat’ın durduğu yer ise netti; keskin, geri dönüşsüz ve bu yüzden insanın içini ürperten bir ciddiyet taşıyordu.

Memleket meselesi geldi aklıma; kimsenin açıkça söylemediği ama herkesin hazır tuttuğu o ihtimal. Murat güvenli bir yerde duruyordu belki ama güven her zaman özgürlük demek değildi. O an anladım; asıl korkum Murat değildi. Bir sabah uyanıp kendi hayatımın kararlarını çoktan başkalarının verdiğini görmekti.

Bir anlığına mutfağa geçip kesilen nefesimi yokluyordum. Tezgâha ellerimi dayamış kendimi fark etmekten farksız kalmıştım oracıkta. Aylin’in beni kendisine döndürüp yanaklarımı suyla ıslatması beni kendime getirmişti.

“Aylin, içeride ne oldu öyle?”

Aylin aynadaki yüzüme baktı önce, sonra bana döndü. Sesini alçalttı.

“Ne oldu biliyor musun?” dedi. “Murat geri adım atmadı. Hiç. Deden de bunu fark etti.”

Avucumu sıkıp bıraktım. Ellerimin titremesi geçmemişti.

“Bu iyi bir şey mi?” dedim.

“İyi ya da kötü demiyorum,” dedi. “Ama bu, işin ciddiye bindiği yer.”

Ciddiyet… Az önce korktuğum kelime tam olarak buydu.
“Beni kimseye vermek gibi konuşmuyorlar değil mi?” dedim, istemeden.

Aylin başını iki yana salladı.

“Hayır,” dedi. “Ama sınırlar çiziliyor. Ve sen o sınırların tam ortasındasın.”

“Hayır Aylin, direkt benim üstümü çiziyorlar. Kendi kararlarım, birini sevip sevmeyeceğimi anlayacak vaktim bile yok.”

“Böyle hissetmen normal,” dedi sadece.

“Ortak bir karar alıyormuş gibi yapıyorlar ama kimse bana ‘ne istiyorsun’ diye sormuyor.”

Aylin cevap vermedi. Elini koluma koydu, hafifçe sıktı.

“İçeri dönmen gerekecek,” dedi sonunda.

İçeri dönmedim. Kapının eşiğinde kalmak bile istemedim. Salonun sesi arkamda kaldı; konuşmalar, bakışlar, benim adıma alınan karar ihtimalleri… Hepsi bir anda uzaklaştı. Telefonumu çıkardım.

Ekranı açtım. Bildirim yoktu. Zaten bir mesaj beklemiyordum.

Kerem’in sosyal medyasındaki hikâyelerine baktım. Tanımadığım bir masa, bilmediğim bir şehir, adını bilmediğim insanlar. İçimde beni hikayesine bakanlar arasında göreceği endişesi bile yoktu içimde. Kaldı ki onca insan arasından beni bulma ihtimali imkansızdı. Hayat devam ediyordu. Benim burada sıkışıp kalmış olmam, onun akışını etkilememişti.

Telefonu kapattığımda ekranda kendi yansımam kaldı. Bir an durup kendime baktım. Murat cevap vermeye hazırdı, dedem karar vermeye. Ama kimse bana bakmıyordu.

Telefonu avucumda biraz daha tuttum. İçeri dönmemek bir isyan değildi; sadece kendime ait tek karar buydu o an. Derin bir nefes aldım. Sonra bir tane daha. İçeri girmeden önce kendime bir hak tanımak istedim: birkaç dakika kimseye ait olmamak.

Ben bana ait olmak istiyordum. Kerem benim cesaretsizliğim. Murat başkalarının cesaretiydi.

Aylin yanıma gelerek artık havaalanına gitmesi gerektiğini ve Murat’ın kendisini götürüp götüremeyeceği konusunda benimle konuşuyordu. Bir de bir an da Aylin’in şu anlık gitmeleri ortaya çıkmıştı. İçeriye geçerek hep beraber bu konuyu konuşur hale geldik. Aylin hazır olan bavulu odadan çıkarınca bir vedalaşır gibi olduk ama dedemin o son hamlesini hiç kimse beklemiyordu. Murat’la Aylin yalnız kalmasın diye beni de gönderiyordu. Bu dedem için büyük bir adımdı. Beni Murat’a emanet ediyordu. Arabaya binip oradan uzaklaşırken bir yandan o ortamdan kurtulduğuma seviniyordum.

“Eee,” dedi Aylin, sesi arabanın içindeki motor sesini delip geçti. “Sessizlik yemini mi ettiniz? İçeride Osman Amca’yı resmen evlilik teklifi kıvamında bir ciddiyetle ikna ettin Murat. Ama şimdi bakıyorum da yan yana gelince ikinizden de çıt çıkmıyor.”

Murat direksiyonu hafifçe sıktı. “Aylin, içerideki sadece bir gereklilikti. Osman dedeyi tanıyorsun; netlik görmezse bizi o kapıdan çıkarmazdı.”

Aylin’in bu tarz soruları yol boyunca devam etti durdu.

Havaalanında Aylin’le vedalaşıp ayrılıyorduk.

Arabaya döndüğümüzde ben tabi ki de evime gitmeyi bekliyordum ama Murat’ın planı biraz farklıydı.

“Seni bir yere götüreceğim. Hemen kaçma.”

“Bu saatte mi? Dedem söylenir,” diye itiraz ettim.

“Vaktini çok yemeyeceğim,” dedi ısrarla.

“Sen de yorulmadın mı?” diye sordum, göz ucuyla ona bakarak.

“Dinleniyorum aslında. Hani ben mafya babasıyım ya, işim kolay,” dedi göz kırparak.

Şakasını anlamam bir saniye sürdü. “Murat, buna alınmadın, değil mi?” diye sordum.

“Yok, dalga geçiyorum sadece. Ama merak ediyorum, şu an beni nasıl görüyorsun? Sapık ya da mafya babası olmadığımı anlamışsındır, değil mi?” diyerek sessizliği bozdu.

“Neden seninle ilgili ne düşündüğüm önemli oldu?”

“Bilmem, ben de bilerek bilmemeyi tercih edeceğim şu an da. Sadece sana minik bir sürprizim var. Hani bugün piyanist olma hayalinden bahsettin ya bu aklıma bir fikir getirdi. Biraz sabretmelisin sadece.”

“Şu yalan beni patlatmasın da. Gece uzamadan eve gideyim ben.”

Murat dikiz aynasından gözlerimi yakaladı. "O yalan seni burada tutacaksa, dürüstlükten daha kutsaldır benim için. Şimdi rüzgârın seni nereye savuracağını izle."
Sokak lambalarının sarı ışıkları arabanın ön camından içeri süzülüp Murat’ın yüzünde keskin gölgeler bırakıyordu. Tam bir kavşağa geldiğimizde Murat yavaşladı. Sağ taraf, dikleşen yokuşlara, şehri tepeden gören o sessiz mahalleme, yani güvenli ama boğucu evime çıkan yoldu. Sol taraf ise aşağıya, İstanbul’un bitmek bilmeyen ışık seline iniyordu.

Araba aniden durdu. Yolun tam ortasında, o kararsız çizgide beklemeye başladık.

Murat’ın elleri direksiyonun üzerinde kaskatı kesilmişti. Eklemlerinin beyazladığını dikiz aynasından görebiliyordum. Bakışları ön camdan dışarıya, o karanlık yol ayrımına kilitlenmişti. Bir karar vermeye çalışıyor gibiydi.

"Murat, bir sorun mu var? Neden durduk?"

Cevap vermedi. Göğüs kafesinin hızla inip kalktığını, sanki biriyle ya da bir şeyle sessizce kavga ediyormuş gibi kasıldığını fark ettim.
"Murat, korkutuyorsun beni. Araba mı bozuldu? Neden yukarı yoldan dönmüyoruz?"

Direksiyonu sertçe sola, aşağıya doğru kırdı.

"Hiçbir sorun yok Mâni," dedi.

"Evim o yolda kalmadı mı?"

Gaza bastı. Araba, evime giden yolu arkasında bırakıp yer çekimine kapılmış gibi hızla aşağıya, İstanbul’un ışıklı kalbine doğru akmaya başladı. Nereye gittiğimizi, beni neyin beklediğini bilmiyordum.
Arabayı aşağı, merkeze doğru sürmeye devam ederken içimdeki huzursuzluk yerini safi bir öfkeye bırakmaya başladı. Neden hep birileri benim adıma karar veriyordu? Dedem evlenmem gerektiğini söylüyordu, Aylin yalan söylemem gerektiğini... Şimdi de Murat, sorma zahmetine bile katlanmadan beni bilmediğim bir yere sürüklüyordu.

"Murat, sağa çek," dedim, sesim beklediğimden daha sert çıktı.

Cevap vermedi. Sadece yola odaklanmıştı ama çenesindeki o seğirmeyi görebiliyordum.

"Sana sağa çek dedim! Evim yukarıda kaldı, sen aşağı gidiyorsun. Nereye götürüyorsun beni?"

"Biraz sessiz ol Mâni, sadece güven bana," dedi, sesi o kadar sakindi ki bu sakinlik beni daha da delirtti.

"Güven mi? Seni tanıyalı ne kadar oldu ki? Sabah 'sevgilim' oldun, sonra dedemle el sıkıştın, şimdi de beni kaçırıyor musun? Dedemden kaçmaya çalışırken senin oyuncağın mı oldum ben?"

Murat ani bir hareketle frene bastı. Araba boş sokakta sarsılarak durdu. Emniyet kemerinin göğsüme baskısını hissettim. Murat bana dönmedi ama ellerini direksiyona öyle bir vurdu ki sesi arabanın içinde patladı.

"Oyuncağım mı?" diye tısladı. Sonra yavaşça bana doğru döndü. Gözleri karanlıkta parlıyordu. "Seni o yokuştaki o eve, o sessizliğe bırakmamı mı istiyorsun gerçekten? Dedene boyun eğip, İstanbul’u bir bavula sığdırıp gitmeni mi izleyeyim? Bunu mu bekliyorsun benden?"

"Bu senin sorunun değil!" diye bağırdım. "Benim hayatım, benim yenilgim! Öyle rol falan da yapamam siz gibi."
Çok öfkeliydim.

"Ben oyuncuyum Mâni, evet!" dedi, sesi şimdi daha yüksek ve yaralı geliyordu. "Ama şu an rol yapmıyorum. Sen o evde nefes alamıyorsun, bunu göremiyor musun? Her telefonla konuşmanda seni duydum Mâni. Her 'Tamam dede' deyişinde bir parçanın eksildiğini görmediğimi mi sanıyorsun?"

"Görmeni istemiyorum!" Gözlerim dolmuştu ama ona göstermemek için başımı yana çevirdim. "Görüldüğüm her an birileri benden bir şey koparıyor. Dedem 'itaat' istiyor, Kerem 'hayranlık'... Sen ne istiyorsun? Beni kurtaran adam olup vicdanını mı rahatlatacaksın?"

Murat bir an sustu. Öfkesi yerini tuhaf, hüzünlü bir ciddiyete bıraktı.

"Ben vicdanımı değil, senin o susturduğun sesini duymak istiyorum," dedi fısıltıyla. "Seni o yokuşa bırakırsam gidip dedene her şeyi itiraf edersin, yarın sabah o bilet alınır ve gidersin. Ya şimdi in bu arabadan o yokuşu yürü ya da arkana yaslan ve sana hayatının en gerçek anını vermeme izin ver."

“Nerden biliyorsun itiraf edeceğimi?”

“Çünkü pişmansın.”

O yokuşu çıkmak; yenilmek, gitmek ve vazgeçmek demekti.

Elimi kapı koluna attım, parmaklarım o soğuk metali sıkıca kavradı ama merkezi kilit çoktan devreye girmişti. O küçük klik sesi, arabanın içindeki sessizliği daha da keskinleştirdi. Murat’a bakmadım, sadece camdaki yansımasına odaklandım.

"Kapıyı açar mısın Murat?" dedim.

Murat direksiyonu daha da sıkı kavradı, araba yerinden oynamıyordu.

"Seni o eve bu halde bırakamam Mâni. Sadece bir yere uğrayacağız."

"Nerede, ne yapacağıma ben karar veririm, Yardım teklifini kabul etmem, hayatımın rotasını senin eline verdiğim anlamına gelmiyor. Bu yaptığın emrivaki, aramızdaki o sahte anlaşmanın bile sınırlarını aşıyor.”

"Hayatının rotası kendi elindeymiş gibi konuşuyorsun Mâni," dedi, başını yavaşça bana doğru çevirerek. "Ama dışarıdan bakınca, bu kendini koruma çaban bile bana sadece dedenin bir gölgesiymişsin gibi görünüyor. Kendi kararlarını mı savunuyorsun, yoksa sana öğretilen korkuları mı?"

Bu cümle, zihnimde camın kırılma sesine benzer bir yankı uyandırdı.

"Gerçekten rotan senin elinde olsaydı," diye devam etti Murat, sesi şimdi daha da alçak ve etkileyiciydi. "Şu an o eve gitmek için bu kadar acele etmezdin. Çünkü biliyorsun ki o evin kapısından içeri girdiğin an, rota tamamen dedenin eline geçecek. Ben sana sadece o elini direksiyondan çekmen için bir boşluk yaratmaya çalışıyorum."

“Senden bunu yapmanı isteyen mi oldu Murat?”

Murat derin bir nefes aldı.

“İstemene gerek yoktu Mâni. Bazen birinin boğulduğunu görmen için ondan imdat çığlığı duymana gerek kalmaz. Bile bile lades deyip sessiz kalacak yaşı çoktan geçtim. Bunu bir kere daha yapamam. Hele sana asla yapmam.”

Murat’ın son cümlesi, arabanın içindeki havayı bir anda buzdan bir kütleye çevirdi. "Bunu bir kere daha yapamam" derken sesinde öyle eski, öyle derin bir sızı vardı ki, bir an için kendi kavgamı unutup onun geçmişindeki o görünmez enkaza çarptım. Kimin gitmesine seyirci kalmıştı? Kime yardım edememişti de bu ağır yükü şimdi benim üzerimde hafifletmeye çalışıyordu?

Sustum. Verecek bir cevabım yoktu çünkü bu artık sadece benimle ilgili bir mesele olmaktan çıkmıştı.

“İyi, sür Murat.”

Murat, vitesi kararlı bir şekilde büyüttü. Araba Nişantaşı’nın o ağırbaşlı, tarihi binalarının arasından süzülerek görkemli bir yapının önünde yavaşça duruncaya dek yalnızca sustum.

Binanın cephesinden sızan yumuşak sarı ışıklar, ön camdaki yağmur lekelerini altına boyuyordu.

"Beni kendinle karıştırma," dedim fısıltıyla. Sesimdeki o sert savunma hattı biraz olsun yumuşamıştı ama teslim olmaya niyetim yoktu. "Başkalarının hikayesindeki pişmanlıklarını benim üzerimde temize çekemezsin Murat. Bu adil değil."

“Ya sen hala ne diyorsun Mâni öyle sessizce? Senin ileriyi göremediğin her şeyi görüyorum. Emin ol bu sadece bir öngörü değil.”

Murat’ın bu cümlesi, arabanın içindeki o ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü. "Sadece bir öngörü değil" derken sesindeki o sarsılmaz eminlik, içimdeki savunma duvarlarını birer birer çatırdatmaya başladı.

Sustum. Bakışlarımı camdan dışarıdaki o görkemli binaya çevirdim. Murat’ın profili, sokak lambalarının vurduğu loş ışıkta daha da keskinleşmişti.

“Benim göremediğim, senin bu kadar emin olduğun o şey ne?”

Murat, elini vitesten çekip koltuğuna yaslandı. Gözlerini bir an bile ayırmadan dikiz aynasından bana baktı. “Zihnindeki o yasakları kaldırdığında, kalbinin nasıl çarptığını görüyorum,” dedi fısıltıyla. “Dedenin kuralları yüzünden susturduğun o müziğin, aslında senin tek sığınağın olduğunu görüyorum. Ve eğer bugün bu kapıdan girmezsen, o sığınağın bir daha hiç açılmamak üzere kapanacağını da biliyorum. Bu bir tahmin değil Mâni, bu senin gerçeğin.”

Merkezi kilidin açılma sesi yankılandı. Murat, hiçbir şey demeden aşağı indi ve kapımı açtı. Dışarıdaki o serin İstanbul havası bir anda içeri dolarken, Murat’ın bekleyen bakışlarıyla karşılaştım. Elini bir davet gibi uzatmadı; sadece orada durdu, kararı tamamen bana bırakmıştı.

Arabadan indim. Ayaklarım yere bastığında, dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Murat yanımda, adeta bir gölge gibi sessizce yürüdü. O ağır meşe kapı aralandığında, içeriden sızan loş ışık ve o tanıdık, huzur veren cila kokusu beni karşıladı.

İçeri adım attığımda, salonun tam ortasında, tek bir spot ışığının altında parlayan o simsiyah piyano, sanki yıllardır beni bekliyormuş gibi duruyordu. Murat hemen yanımda durup sessizce yüzümdeki ifadeyi izledi.

“Burada deden yok,” dedi Murat, sesi salonun yüksek tavanlarında yankılanırken. “Burada sadece sen ve o yarım bıraktığın her şey var. Şimdi söyle bana Mâni, hala o sınırlardaki sessizliğe dönmek istiyor musun?”

Piyanoya yaklaştıkça salonun o büyülü sessizliği kulaklarımda uğuldamaya başladı. Tuşların fildişi beyazlığı, karanlığın ortasında sönmeyen bir umut gibi parlıyordu. Murat, birkaç adım arkamda durmuş, varlığını hissettiriyor ama alanımı daraltmıyordu.

O an karşımda; beni mutlu etmeye çalışan dişli bir adam vardı. Ama bu durum dedemin odada yankılanan emirlerinden ve her sabah fısıldadığım o boğucu "Tamam dede"lerden çok uzaktı. İçimdeki asi kız, bu kokunun huzurunda ilk kez durulmuştu.

"Şaşkınsın," dedi Murat, sesi boş salonda usulca yayıldı. "Seni eve götürmemi beklerken, seni sana getirmeme şaşkınsın."

“Sen çok fazla iddialısın Murat. Seninle başa çıkamıyorum. Hele böyle bir ortamda bu neredeyse imkânsız.”

“Tam olarak kurmanı istediğim cümleler bunlardı. Benimle başa çıkma sen zaten.”

Murat’ın bu sarsılmaz özgüveni beni bir satranç tahtasındaki şah gibi köşeye sıkıştırmıştı. Hamle yapacak yerim, kaçacak bir karem kalmamış gibiydi. Ama o Kerem... O, zihnimin en dokunulmaz köşesinde, her şeye rağmen orada durmaya devam ediyordu. Murat’ın yarattığı bu masalsı atmosfer ne kadar güçlü olursa olsun, Kerem’in hayali bir sis gibi her şeyi örtüveriyordu.

“Mâni, aslında bu bir lansman sergisi,” dedi, adımları piyanonun etrafında ağır ağır dolanırken. “Dünyaca ünlü markalar İstanbul'da zaman zaman sadece birkaç gün süren, çok pahalı ve özel tasarımlı piyanoların yer aldığı butik sergiler düzenliyor. Belki bir gün Dolmabahçe Sarayı'nı da beraber gezeriz Mâni. Umarım o gün kendi isteğinle gelirsin.”

Piyanoya doğru bir adım attım ama ellerimi arkamda kenetledim. Dokunulmazlık, bu enstrümanların hamurunda vardı; tıpkı benim hayatım gibi. Her şey vitrinin arkasındaydı. Murat, bana saraylardan ve butik sergilerden bahsederken aslında bana hiç tanımadığım bir dünyanın, belki de hiç ait olamayacağım bir hayatın anahtarını gösteriyordu.

"Kendi isteğimle mi?" diye mırıldandım, gözlerimi o fildişi tuşlardan ayırmadan. "Sen beni buraya zorla getirmedin mi Murat?”

Murat, piyanonun o kusursuz gövdesine bakarak hafifçe gülümsedi. "Seni buraya getiren araba benimdi Mâni, ama o piyanoya doğru yürüyen sendin. Eğer gerçekten istemeseydin, o kapıyı ne yapar eder açardın."

Haklıydı. Murat, bu gücü benden önce fark etmişti. Kerem’in hayali zihnimde bir köşede mahzun bir piyanist gibi beklerken, Murat beni o piyanistin çaldığı eserin tam ortasına bırakmıştı.

"Lansman bitince bu piyanolar da gidecek, değil mi?" diye sordum, sesimdeki hüzne engel olamayarak. "Tıpkı bu gece gibi. Her şey sadece birkaç günlük bir sergiden ibaret."

Murat tam yanımda durdu. Önümüzde piyano vardı ama bakışları hala bendeydi. "Her şey gider Mâni, ama bıraktığı o yankı kalır. Önemli olan o yankıyı duymaya cesaret etmek."

Piyanoya doğru bir adım attım ama dengem bir anlığına sarsıldı; salonun o ağır kokusu ve loş ışığı başımı döndürmüştü. Paha biçilemez gövdeye çarpmamak için refleksle yana doğru sendelediğimde, Murat’ın güçlü kollarını belimde hissettim. Sırtım onun göğsüne yaslandığında, zaman bir anda o büyük salonda dondu. Az önce kelimeleriyle beni köşeye sıkıştıran, hayat dersi veren o rasyonel adam gitmiş; yerini nefesi sıklaşan, kaskatı kesilmiş birine bırakmıştı.

“Tuttum seni!”

Elleri belimi öyle sıkı kavradı ki, parmaklarının ısısı kalın kumaşın üzerinden tenime sızdı. Başım omzuna yakındı. Tam o an, boynumdan yayılan, içinde biraz kasım soğuğu, biraz da korkunun tuzu karışmış kokumu içine çektiğini hissettim. Murat’ın az önceki o sarsılmaz özgüveni, yerini bir tür çaresizliğe bırakmıştı.

"Dikkat et," dedi fısıltıyla. Ama bu ses, az önceki "öngörüleri" olan adamın sesi değildi. Çatallıydı, hırıltılıydı.

Bu durum benim için sadece basit bir dengesizlik, zeminle aramdaki ufak bir anlaşmazlıktı. Bir anlık baş dönmesi ve toparlanmaya çalışan ayaklarımdan ibaretti her şey. Ama Murat’ın beni tutuşundaki o aşırı ciddiyet, vücudunun bir yay gibi gerilmesi ve nefesinin düzensizleşmesi... Bu tepki, basit bir sakarlığa verilen refleksten çok daha fazlasıydı.

Onun bu denli sarsılması bana garip gelmişti. Az önce hayatın şifrelerini çözen, rotalardan ve gölgelerden bahseden o devasa ego, nasıl olmuştu da sıradan bir düşme anında bu kadar savunmasız kalabilmişti?

Yavaşça doğruldum ama ellerini belimden hemen çekmedi. "İyiyim," dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Sadece... başım döndü. Bu kadar büyümesine gerek yok."

Murat bir süre daha öylece kaldı. Bakışları yüzümde değil, sanki çok daha uzaklarda bir yerlerde takılı kalmıştı. Sonra, sanki bir uykudan uyanıyormuş gibi irkilerek ellerini yavaşça çekti. O iddialı adamın maskesi yüzüne geri oturmaya çalışıyordu ama dikiş yerleri belliydi.

"Büyüttüğüm bir şey yok," dedi, sesini toplamaya çalışarak. Ama o çatallı ton hâlâ oradaydı. "Sadece bu piyanoların üzerine düşmeni istemem. Telafisi zor olur."

"Tabii," dedim mesafemi koruyarak. "Piyanolar kıymetli. Dikkat ederim."

Murat, aramızdaki o tekinsiz sessizliği dağıtmak istercesine piyanonun başına doğru bir adım attı. Az önceki o sarsılmış halini gizlemek için sesine yapay bir profesyonellik katmaya çalışıyordu.

"Aslında," dedi, bakışlarını tuşlardan kaçırarak, "bu sessizliği bozmanın tek bir yolu var. Birinin bu piyanoyu gerçekten konuşturması gerekiyor."

Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Ama az önce kendin söyledin Murat, dokunmak bile yasak dedin. Burası bir lansman sergisi, paha biçilemez parçalar bunlar..."

Murat hafifçe gülümsedi ama bu kez gülüşünde o bildiğim kibri değil, miras kalmış bir hüznün izi vardı. "Yasaklar, izin almayı bilmeyenler içindir Mâni. Ben bu gece için gerekli tüm imtiyazları çoktan aldım."

Ceketinin düğmesini açıp o vakur duruşuyla tabureye oturdu. O an, onun sadece bir otel sahibi ya da "sahte sevgili" olmadığını bir kez daha anladım. O imtiyazlı biriydi. Müzikse onun damarlarında akan, kaçmaya çalıştığı ama asla terk edemediği bir mirastı.

"Ne yapıyorsun?" diye fısıldadım, hala yasak bölgeye girmiş olmasının dehşetiyle.

Cevap vermedi. Uzun, ince parmakları fildişi tuşların üzerinde bir hükümdar gibi süzüldü. Ve sonra o ilk nota döküldü... Evgeny Grinko Field.

Salonun yüksek tavanlarında yankılanan melodi, az önceki tartışmamızı, arabadaki öfkemizi ve hatta Kerem’in zihnimdeki o puslu hayalini bir anda silip süpürdü. Murat, piyanoyu çalmıyordu; sanki onunla dertleşiyordu. O iddialı, sert adam gitmiş; yerini notaların içinde kaybolan, kırılgan bir ruh almıştı.

Müziğin ritmiyle birlikte salonun o cila ve eski kâğıt kokusu sanki daha da yoğunlaştı. Murat’ın parmakları tuşların üzerinde bir fırtına gibi eserken, bana az önce verdiği tüm o derslerin, kurduğu tüm o cümlelerin aslında kendi içindeki o bitmek bilmeyen senfoninin parçaları olduğunu anladım. O çaldıkça, ben olduğum yere çivilenmiş gibi onu izliyordum.

İçimdeki asi kız, bu kez Murat’ın kelimeleriyle değil, onun parmaklarından dökülen bu imkânsız melodiyle tamamen teslim olmuştu. Herkes onu alkışlarken o çoktan yanıma gelmişti ama ben hala donuktum.

“Seni kendine getirdiğimi düşünüyorum.”

“Beni küçük prensin tilkiye yaptığı gibi evcilleştirmeye çalışıyorsun. Bana kendini tanıtıyorsun ama beni kendime getirdiğimi düşündürterek bunu yapman çok profesyonelce. Bu müzik, o piyano tuşlarından çıkar her şey duygusal düşünmemi sağladı Murat ama ben bir tilki değilim. Bu, dedemin yasakladığı en büyük hayalim görüyorum ki gerçekleşirse… Ben bunun için çok alçağım. Buna aşağılık kompleksi diyebilirsin. İzninle, eve yalnız dönmek istiyorum.”

Murat’ın o iddialı ve sarsılmaz duruşu, bu beklenmedik çıkışımla bir anlığına sarsıldı. Gözlerindeki o zafer sarhoşluğu yerini sert bir hayal kırıklığına bıraktı. Az önce bana sunduğu o masalsı dünyayı, ellerimin tersiyle itmiştim.

"Eve yalnız dönmek mi?" diye tekrarladı, sesi şimdi daha soğuktu. "Gecenin bu vaktinde, bu kıyafetlerle mi Mâni?"

"Evet,"

“Ama sana İstanbul’u yaşatıyorum. Senin istediğin tam olarak bu değil mi?

"Sen bana İstanbul’u yaşatmıyorsun Murat. Sen bana, asla sahip olamayacağım bir vitrinin önünde şekerleme gösteriyorsun. Evet, büyüleyici. Evet, her şey pırıltılı. Ama vitrin camı o kadar kalın ki, sadece parmak izlerimi bırakabilirim.”

“Şaka mısın sen Mâni? Hala tek kişiymiş gibi konuşuyorsun benimle.”

"Senin 'yaşatmak' dediğin şey, benim için sadece bir seyir zevki. Ben bu piyanoya dokunamam, bu insanlarla gerçekten konuşamam, bu hayata ait olamam. Çünkü sabah olduğunda ben yine o dedesinin hakimiyetinde, pencereleri sımsıkı kapalı evde uyanacağım. Sen ise... sen zaten bu piyanoların içinden geliyorsun."

Murat, omuzlarını dikleştirip bana üstten bir bakış attı.

"Küçültme kendini. İstediğin bu değil miydi Mâni? Dedenden, o evden, o boğucu havadan bir nefes olsun uzaklaşmak değil miydi niyetin? Ben sana nefes alacağın bir boşluk yaratıyorum, sen ise ciğerlerini kasten kapatıyorsun."

"Çünkü bu suni bir nefes!" diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Kendi başıma almadığım hiçbir nefes benim değildir. Beni evcilleştirmene izin vermeyeceğim Murat.”

Murat gerçekten artık çok sinirlenmişti ama hala sabrediyordu.

“Ailenin rızası alındı, geriye sadece sen kaldın.”

Murat’ın bu son cümlesi, salonun tüm görkemini bir anda başıma yıktı. "Ailenin rızası alındı, geriye sadece sen kaldın," derken sesi artık ne masalsı ne de davetkârdı; bir hükmün ilanı gibi sert ve tavizsizdi.

"Ne demek rızası alındı?" diye fısıldadım.

"Seni o evden çıkarmaktan, İstanbul'u gerçekten yaşamandan bahsediyorum Mâni. Ama sen hâlâ camın önünde parmak izlerini saymakla meşgulsün."

Bu gece dedemle konuşulanların ardından Murat iyice sarmıştı beni.

“Murat, karnım ağrıyor. Eve gitmek istiyorum.”

Gözlerimi kaçırmak istedim ama bakışları yakama yapışmış gibiydi.

“Sen kaçacak mısın?”

“Bu sadece bir rol. Üstelik senaryosunu ben yazmadım Murat. Üstelikte bu bir sahneyse seyircisi de dedem. Lütfen bunu unutma.”

Murat bir an kıpırdamadı. Bakışları, söylediklerimi duymamış gibi sabitlenmişti üzerimde.

“Bu bir rol demek kolayına geliyor. Ama ben her repliği gerçek hissedeceğime eminim. Öyle etkili bir oyuncuyumdur.”

Artık hangi söz gerçekti hangi söz yalan ben tamamen ayırt edemez hale gelmiştim.

Ayaklarım kendiliğinden geri çekildi, omzumdan neredeyse düşecek olan çantamı omzuma geri taktım.

“Gitmemiz lazım,” dedim yeniden, ama bu kez sesim hem daha yorgun hem daha kararlıydı.

“Tabii ki gidelim,” dedi, sanki içinden başka bir şey geçiyormuş gibi.

Sonunda yürümeye başladık. Salonun içinden ağır ağır çıktık, seslerin uğultusu arkamızda kaldı. Kapıdan çıkarken içeri son bir kez baktım, o anın içinde fazla kalmış gibiydim. Hava serinlemişti. Çantamı omzumda düzelttim.
Tam merdivenlere yönelmiştik ki, arkamızdan bir ses geldi.

“Murat!”

Kadın, Murat’a doğrudan sarılmak ister gibi yaklaştı.

“Yine ortalıktan kaybolmuşsun. Üstelik biriyle gelmişsin… Ne hoş.”

Murat yanımda durdu ve sanki o an kadınla göz göze gelmekten kaçındı.
“Beni görmedin sanırım,” dedi kadın, sesi hafifçe alaycılıkla karışık.
“Ne güzel, böyle sürpriz yapıyorsunuz bize Murat Bey.”

Kadın gözlerini bana çevirdi, hafifçe kaşlarını kaldırdı.

“Sen misin Murat’ın yeni oyun arkadaşı?” diye sordu sesindeki merakla.

Gözlerim bir an da öyle bir gerildi ki susmak mı istedim yoksa hızlıca gitmek mi bilmiyorum.

“Lale, yine her zaman olduğu gibi karşılaştık.” diye karşılık verince Murat yeni bir problemin doğduğunu hisseder gibiydim.

“Hoş bir karşılaşma oldu yine, yeniden, sahiden? İnsan bazen eski tadı arıyor, değil mi Murat’cığım?”

Lale hafifçe gülümsedi, gözleri kıvrıldı ve sanki her sözü beni incitmeye yönelikmiş gibi imalıydı.

“Sana söyleyeyim mi? Bazı tatlar kolay kolay unutulmuyor.” Direkt bana bakarak söylemişti bunu. Oysa bu ima kendi tadıyla ilgiliyse eğer bu çok patavatsızcaydı.

“Bırak Lale, senin eski hikayelerin geride kaldı,” dedi Murat, sesi sertleşirken bile nazikti.

Lale ise hafifçe omuz silkerek, “Tabii tabii, sadece dostane bir hatırlatma,” diyerek gülümsedi ama gözlerindeki o kışkırtıcı parıltı hiç kaybolmadı.

“Bu arada Lale, bilmelisin ki yanımdaki bu hoş kadın benim sevgilim. Adı da Mâni.”

Lale’nin gülümsemesi aniden dondu, gözleri şaşkınlık ve hafif bir öfkeyle boğuşuyordu.

“Sevgilin mi? Bunca seneden sonra ciddi bir ilişki ha? Buna inanmalı mıyım sahiden?”

“Bazı şeyler ayaküstü ispatlanmaz.”

“Mâni’ye bakıyorum da kız arkadaşının gözlerinde sana karşı o inanç, o bağlılık yok gibi…”

“Lale, bu sefer yanlış yere bastın.”

Alaycı gülüşüyle Lale durumu devam ettirdiğinde sessiz kalmak yerinde bir karardı ama Murat ne kadar daha bu konuşmaya dayanabilirdi?

“Senin gibi bir adam, böyle bir şeyi ciddiye almaz, almadı da hiç Murat.”

“Değil bu kez böyle. Mâni farklı.”

Lale alaycı bir şekilde gülümseyerek:

“Öyle olduğunu ispat et bakalım. Çünkü ben, Murat’ın sözlerini değil, yaptıklarını görürüm. Ve şimdi burada, bu gözler, senin bu rolünü seyrediyor. Üstelik hiçbir dizin tutmuyorken bence yol yakınken geri dön. Bu liseliyle olacak işler değil bunlar.”

Bu kadın biliyor muydu yoksa her şeyin bir oyun olduğunu? Ama nasıl? Her şey çok yeni. Murat’ın hayatını bilip birden başlayan bu durumun olmasına inanmayacak kadar yakın biri demek ki. Belki de biraz benim de üste çıkmam gerekiyordu.

İşte tam bu anda derin bir nefes aldım, kararımı verdim.

“Lale,” diye başladım, sesimde hafif bir titreme olsa da sözlerim keskin ve netti.

“Sana bunu göstermek zorundayım. Çünkü artık saklanacak bir şey yok. Belli ki Murat’ın hayatını yakinen bilen birisin ve şanslısın ilk yine sen öğrendin onun benimle sevgili olduğunu.”

“Vay be, ne cesurmuşsun! Bu işin sonunda yorgun sen olacaksın. Konuşmamıza katılacak seviyede misin? Üstelik sen bu kadar tecrübesiz, çelimsizken nasıl olacak? Sen kaç yaşındasın? 0n beş mi?”

“Yaşımın kaç olduğuyla değil, karakterimin ne kadar sağlam olduğuyla ilgilen Lale. Çünkü ben bu yaşta senin o yaşında olamadığın kadar kendimim.”

Bir anlık şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, ardından alaycı bir kahkaha attı.
“Ah, ne kadar kendinden emin konuşuyorsun. Tecrübesizliğini ukalalığınla örtmeye çalışıyorsun belli ki.”

Gülümsememi bozmadan devam ettim:

“Sen de tecrübelerini kibirle kapatıyorsun. Ama o kadar yıpranmışsın ki Lale, her cümlende geçmişten medet umuyorsun. Demek ki senin tecrübelerin sana bugün mutluluk getirmemiş.”

Lale'nin gözleri kısıldı, sesi biraz daha sertleşti.

“Murat’ın yanında kalmanın nasıl bir yük olduğunu biliyor musun? Onun karanlık taraflarını, geçmişindeki hesaplaşmaları... Bunlarla baş edemezsin. Çünkü bunlar senin yaşına ağır gelir.”

Derin bir nefes alıp bir adım ona yaklaştım.

“Murat bana yük değil. Onun geçmişini sevdim çünkü o geçmiş sayesinde bugün yanımda duruyor. Ben Murat’ın gölgesini değil, ışığını görüyorum. Sen o karanlıkta kayboldun, farkında değilsin.”

Bu kez sesi titredi, belli ki savunmaya geçmişti:

“Senin sandığın kadar kolay değil bu dünya. Masal okumuyorsun. Murat sana neleri anlattıysa bil ki gerçekte daha fazlası var.”

Sert bir ifadeyle cevap verdim:

“Ve ben o fazlasına da hazırım. Çünkü Murat benimle dürüst. Senin gibi yalanların, oyunların arkasına saklanmıyor. Belki de bu yüzden kaybettin Lale. O artık geçmişindeki kadınları değil, geleceğinde yanında olabilecek birini istiyor.”

Lale’nin dudakları bir an gerildi. Bir cevap vermeye çalıştı ama kelimeleri toparlayamadı. Gözlerini kısarak son bir hamle yaptı:

“Göreceğiz bakalım... Bakalım ne kadar dayanabileceksin.”

Omuzlarımı silkerek sakin bir sesle noktaladım:

“Sen ne gördüğünü sanırsan san... Ama burada önemli olan senin ne düşündüğün değil, benim neye razı olduğum. Ben razıyım, Lale. Ve bu senin beklediğinden çok daha sağlam bir karar.”

Lale’nin kaşları daha da çatıldı, gözlerindeki alay yerini kıskançlığa bırakmaya başlamıştı. İçindeki öfke sessizce büyüyordu, ama bunu dışa vurmak için doğru anı bekliyordu.

“Senin ‘sağlam kararın’ mı? Ah Mâni, ne güzel söylüyorsun da… Murat’ı gerçekten tanıyor musun? Onun ilgisini çektiğini sanmak bile abartı.” dedi, sesinde küçümseyici bir tonla.

Murat bir adım öne çıktı, gözleri Lale’den kaçmadan onun gözlerine kilitlendi. “Lale, artık bu kadar yeter. Mâni benim yanımda, bundan sonra yapacaklarımıza karışma.” dedi sert ama kararlı bir sesle.

Lale, Murat’ın benimle olan halini görünce, içinde bir kıskançlık ateşi parladı. O an dayanamayarak, eliyle saçlarını hafifçe savurdu ve:

“Beni kolayca bırakacağını mı sandın? Daha yapacak çok işim var Murat Bey.” diyerek hızlıca ortamdan uzaklaştı.

Yanımdan geçerken arkasına bakmadan, “Unutma, bu savaş yeni başlıyor.” diye fısıldadığı an da içimden derin bir ürperti geçti.

Murat tereddütle yaklaşıyordu bana.

“Mâni, burada olman... bu kadar açık hesaplaşma beklemiyordum,” dedi, sesi yumuşaktı.

Ben bir an duraksadım, içimden bir yerde hala o tedirginlik vardı. Murat’ın hayatını tam anlamıyla bilmiyordum, bu yüzden burası benim için yabancı bir arena gibiydi.

“Benim içinde bu sohbet kolay olmadı ama bir yerden tutunuyoruz hayata. Hem sen şu yalanı gerçekmiş gibi söylemeseydin ben de ucundan tutmazdım. Oysa bu durumu daha dürüst olalım ki bu yalanı bir tek dedeme söylemeliydik. Şu an senin hayatındaki bir insana zorbalık yaptım ve iyi mi oldu bilmiyorum.”

“Mâni... Böyle bir hesaplaşmanın tam ortasında kalacağını tahmin etmedim. Bu oyun dedene karşı kurduğumuz bir plan olacaktı. Ama Lale’nin ortaya çıkışı… Beklemediğim bir hesap karıştı işin içine.”

Başımı hafifçe eğdim, içimdeki sıkışmayı bastırmaya çalışarak:

“Ben de tam olarak bu yüzden tedirginim. Dedeme karşı sevgili rolü oynamak başka… Ama senin geçmişindeki biriyle böyle karşı karşıya gelmek… Bir de seninle olan son konuşmalarımız. Bilmiyorum Murat, iş buraya gelince kendimi fazla içinde hissettim.”

Murat bir adım bana yaklaştı, sesi daha yumuşaklaştı:

“Anlıyorum. Sana böyle bir şey yaşatmak istemezdim. Ama Lale… O başka bir mesele. Onun ne zaman ne yapacağını kestirmek zor. Seni burada koruyamadığımı düşündüğüm an bile canımı sıktı.”

Gözlerinde ilk defa o karışık duyguların dışında bir mahcubiyet gördüm. Hafifçe gülümsedim.

“Zaten bütün mesele de bu değil mi? Sen bile ne yapacağını kestiremiyorsan… Ben nasıl kestireyim?” dedim, sesimde ince bir şakayla.

Murat gülümseyerek başını iki yana salladı.

“Sanırım sana fazla güveniyorum,” dedi. “Hem cesaretine hem aklına… Ama haklısın. Bazen unuttuğum bir şey var: Burası senin alışık olduğun bir dünya değil.”

Omuzlarımı hafifçe silkerek yanıt verdim:

“Alışmam mı gerekiyor yani?”

“Bunu benim için denemeni isterdim.”

Adımlarımız yan yana uyumla ilerliyordu. Etrafımızda kalabalığın uğultusu varken biz yürümeye devam ediyorduk. Murat, konuşurken yürüyüş yönümüzü değiştirmek için omzuma hafifçe dokundu. Bir anlığına aramızdaki mesafe iyice kapanmıştı. Ben de başımı ona çevirip gülümseyerek baktım.

İçimden bir his, bir gölge, aniden gözlerimin ucuyla kalabalığın içinde bir silueti yakaladım. Tam o anda, faklı bir köşede Kerem yürüyordu. Ona baktığımda artık bizi gördüğünden emindim. Gözleri donuklaştı, bakışlarını üzerimizden çekemedi. Murat'ın elinin benim kolumda oluşu, bana doğru eğilerek konuşması, benim yumuşak bir tebessümle karşılık vermem…

Dışarıdan bakıldığında bu sahne, çoktan birbirine yakınlaşmış bir çiftin sıcak ve özel anı gibi görünüyordu. Oysa sabahtan beri Murat’ın tesirinde olduğumu kimse bilmiyordu.

Kerem’in dişleri hafifçe sıkıldı ve kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Sanırım biraz öfkeliydi.

Murat tam o anda, Kerem’in baktığını ben fark etmeden bana doğru eğildi.
“Bu yürüyüş bile güzel oldu sayende,” diye fısıldadı. “Sanırım bugün planladığımdan fazlasını yaşıyorum.”

Sesim tüm o tartışmalardan sonra yumuşaktı: “Şu anda dedemin önünde değiliz, kendini fazla kaptırma.” gibi bir uyarıyla herhangi bir yakınlık kavramından uzaklaşmak istemiştim. Konuştukça o ilk hararetimiz biraz diner gibi olmuştu.

O sırada yolumuz biraz daraldı; Murat hafifçe kolumu tuttu, yürüyüş yönümüzü değiştirmek için omzuma nazikçe dokundu. Bu dokunuş aramızdaki mesafeyi iyice kapatmıştı. Ben de başımı ona çevirip gülümseyerek baktım.

Sohbet ne kadar yumuşak görünse de içimdeki gerginliği tam olarak atamamıştım. Arkada birisi vardı; duraksayan nefesi ve durgun bakışıyla… Kerem. Kerem’in karşımıza çıkması… Artık bu görünmek istemesiyle alakalıydı. Adımları biraz sert, bakışları belirgin bir şekilde üzerime odaklanmıştı.

“Mâni,” dedi Kerem, sesi önce yumuşak ama ardından hafif gerilmiş bir tona büründü. “Sizi burada görmek... sürpriz oldu.”

Murat kısa bir adım duraksadı, nazik ama mesafeli bir sesle yanıtladı:
“İyi akşamlar Kerem. Evet, bizim için de biraz beklenmedik bir gün oldu.”

Kerem’in gözleri Murat’tan bana döndü. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gerginlik vardı.

“Beraber yürüyüş... ne güzel.”

Ben sesimi normal tutmaya çalıştım, ama içimdeki o karmaşayı bastırmak zordu:

“Evet... biraz nefes alalım dedik.”

Kerem’in bakışları üzerimde gezinirken sesini biraz alçalttı:

“İyi misin Mâni?”

Kelimeleri o kadar dikkatle seçmişti ki, içinde kaygıyla karışık bir kıskançlık da gizliydi. Gözlerimi kaçırmadan yanıt verdim:

“İyiyim Kerem. Teşekkür ederim.”

Tam o anda Murat usulca yanıma biraz daha sokuldu. Eli, fazla dikkat çekmeden ama hissettirecek şekilde belime yerleşti. Hareketi nazikti fakat açık bir sahiplenme vardı.

Kerem'in gözleri bir an oraya takıldı. Kaşları hafifçe çatıldı ama yüz ifadesini kontrol altında tuttu.

“Anladım,” dedi kısa ve soğuk bir tonda.

Hemen belimden ittirivermiştim bu sahiplenmeyi.

Belimden ittirir ittirmez, Murat hafifçe geri çekildi ama gözleri Kerem’in üzerinde sabit kaldı.

Kerem ise, o an fark etmiş gibi bir an durakladı, ardından yüzünde zor saklanan bir tebessüm belirdi.

Kerem “Murat, siz ikiniz. Sizi böyle bir tek gören ben miyim acaba Murat?”

Murat sertçe karşılık verdi: “Neyin hesabını soruyorsun sen?”

Kerem “Yoksa rahatsız mı oldun seni görmemden? Bir ter boşalması yaşadın sanki.”

Murat gözlerini devirdi:

“Bir yok olsana. Kiminle ne konuşuyorsan onları yetiştirebilirsin, bizi rahat bırak.”

Ben araya girdim, sesim hafif espriliydi:

“Size de merhaba hocam, not girişini ne zaman tamamlarsınız?”

Kerem alaycı bir şekilde:

“Giriş süresi bitmeden önceki saat görürsün notunu.”

Gülümseyerek karşılık verdim:

“Benim notumu zaten belli ettiniz ama eskisi kadar umurumda değil. İsterseniz geçirmeyin.”

Murat sakin bir ifadeyle cevap verdi:

“Okulu değiştirmiyor, şaka yapıyor sadece.”

Kerem biraz rahatladı, sonra devam etti:

“İyi oldu öyle. Peki, Murat, hayat nasıl gidiyor? Az önce Lale’yi gördüm, sinirleri bozuk gibiydi.”

Ben araya girdim:

“Lale ablayı mı gördün? Benden de selam söyleseydin, gerçi az önce karşılaştık zaten.”

Murat hafifçe gülümseyerek:

“Haydi biz artık gidelim, sonra görüşürüz Kerem.”

Kerem hafifçe sırıttı:

“Her zaman görüşebiliriz, sonra pişman olma.”

Murat gülümseyip cevap verdi:

“İşimiz var Kerem, hadi bay.”

Birkaç dakika geçtikten sonra Murat hafifçe kaşlarını çatarak bana döndü:
“Mâni, telefon görüşmesi yapmam gerekiyor. Acil olmasa seni asla yalnız bırakmam ama bu biraz ailevi. Seni biraz yalnız bırakabilir miyim?”

Ben de gülümsedim:

“Tabii, ben de tuvalete gitsem iyi olur. Burada var mı?”

Murat el hareketiyle işaret etti:

“Var tabi. Şu tarafta. O tabelayı takip et, bulursun. Burada bekliyor olurum seni.”

Murat’ın parmağıyla işaret ettiği yöne doğru gidiyordum. Adımlarımı hızlandırarak kısa sürede oraya vardım. İçeri girdiğimde, bir anda kapıdan Kerem’in girmesiyle karşılaştım. Kerem, başındaki şapkayı biraz daha indirerek, kalabalığın içinde tanınmamaya çalışıyordu ama ben onu her yerinden tanırdım. Tuvaletin loş koridorunda, bir anlık sessizlikte bakışlarımız kesişmişti.

“Gerçekten buraya kadar mı düştük?” diye fısıldadı, sesi alaycı ama hafif tedirgin bir tını taşıyordu. Göz ucuyla etrafı süzüyor, kimsenin onu fark etmediğinden emin olmaya çalışıyordu. İnsanlar hızla girip çıkıyor, bazılarının yüzlerinde Kerem’in kim olduğunu anlamaya çalıştıklarını gösteren ifadeler belirmişti.

“Senin burada ne işin var?” dedim sert bir şekilde. “Bu kadar dikkat çekmemeye çalışıyorsan, neden buradasın?”

Kerem, hafif bir gülümsemeyle yaklaştı ama aramızdaki mesafeyi koruyacak kadar temkinliydi. “Mâni, seni görmeyi beklemiyordum ama itiraf edeyim, şaşırmadım. Senin bir şekilde beni bulman kader gibi geliyor.”

“Seninle karşılaşmak istemedim,” dedim. “Ama böyle bir tesadüf oldu. Ne yapabilirim ki? Seninle tartışmaktan başka.”

“Beni takip etmiyorsun değil mi? Yine bir rastlantı,” dedi alaycı bir şekilde.

“Şey, burası kız erkek karışık bir tuvalet sanırım. Pek dikkat etmedim doğrusu.”

“Yok bence sen beni takip ettin.”

“Bu bir tesadüf. Zaten kız-erkek karışık olduğu bir tuvalete girecek değilim.”

Kerem, gözlerini kıstı ve bir an düşünceli bir şekilde bana bakarken, “Hadi canım, inanmak zor ama olabilir tabii. Sadece dikkat et, kimseyi zor durumda bırakma,” diye takıldı.

Ben de “Kerem, gerçekten de bir tesadüf. Seninle burada karşılaşmak istemedim,” diyerek cevabımı verdim. “Ama seninle karşılaşmak zorunda kaldım, ne yapabilirim ki?”

Kerem, şapkasını düzelterek başını hafifçe eğdi “Beni ne kadar sinirlendirmek istersen o kadar giderim, biliyorsun değil mi?”

“Gideceğiniz yerde biri var ki öyle kolaylıkla gidebiliyorsunuz Kerem Hocam.”

Kerem, hafifçe kaşlarını çatıp, alaycı bir gülümsemeyle bana yaklaştı.

Kerem, ses tonumu taklit edercesine cevap verdi. “Hocam, mı oldum şimdi? Daha da ilginçleşiyorsun, Mâni.” Araya giren birkaç yabancı, koridordaki havayı boğuklaştırıyordu. İnsanlar Kerem’i tanımasın diye hafifçe önüne geçtim ve alçak bir sesle konuştum: “Biraz daha dikkat etsen iyi olur. Buradaki herkes senin kim olduğunu anlar ve sen o zaman zor duruma düşersin.”

“Benim için mi endişeleniyorsun, yoksa tartışmamızın ortasında seni de fark etmesinler diye mi?” diye sordu, bir yandan gülümserken.

“Kerem, bazen gerçekten çekilmezsin,” dedim dişlerimi sıkarak. “Burada bir şeyleri çözemeyiz. Ve emin ol, bu kadar yaklaşman kimseye bir fayda sağlamaz.”

“Seninle tartışmak başka bir şey ama gerçekten hissettiğini anlamak... İşte o zor olan.”

“Şu an burada olmamız bile başlı başına bir hata,” dedim, sesimdeki gerginlik, tuvaletin dar alanında yankı yapıyordu. Bir yandan kapı arkasındaki adımlar, birileri geliyormuş gibi hissettiriyordu.

“Herkes bizi duyacak, Mâni,” dedi Kerem, sesinde beliren gerilimle.

Kerem, gözleriyle etrafı taradı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme daha belirdi.

“Merak ettim de sen beni her zaman bu kadar zeki mi buluyorsun, Mâni?” dedi, sesinde hafif bir tını vardı. “Ne alakası var? Beni sinirlendirmeye çalışmanın faydası yok Kerem.”

“Niye Mâni? Ne de olsa senle benden bir şey çıkmaz değil mi?”

“Anladın mı gerçekten bunu? Yani, bir süre sonra benimle takışmayı bırakıp sadece susmayı mı tercih edeceksin? Buna ancak ‘Amin,’ derim.” dedim, yüzümdeki gülümseme kaybolmadan. Ardından, sesimde ince bir meydan okumayla devam ettim, “Ama şunu unutmayın hocam, bu kadar dalga geçmek size bir şey kazandırmaz.”

Kerem gülümsedi ama bu sefer biraz daha ciddileşti.

“Seninle her şeye alıştım, Mâni. Ama bu kadar kendini gösterme, çok abartıyorsun,” dedi ve biraz daha adım attı, bana doğru yaklaşarak ekledi: “Hadi, biraz daha dikkat et etrafına. Bazen dikkatlice bakmak, her şeyin farkına varmanı sağlar.”

“Seninle her şeye alıştım, Kerem. Ama bu kadar kafana takmak da sana hiç yakışmıyor,” dedim. “Evet, etrafıma dikkat ediyorum ama bazen dikkatimi dağıtacak çok şey oluyor Kerem. Senin gibi biri de bunlardan biri.”

Kerem, gözlerindeki alaycı ifadeyi kaybetmeden ama biraz da ciddiyetle, “Hadi canım, kendine de biraz dikkat et, Mâni. Gözlerindeki o bakışlar seni ele veriyor. Kimseyi kandıramazsın,” dedi.

O an biraz daha yaklaştı, neredeyse aramızda bir adım mesafe vardı. “Kerem, dikkat et. Bir süre sonra ne yaptığının farkına varmazsın,” dedim, sakin bir şekilde ama içinde bir parça sinirle.

“Bu kadar yaklaşmak sana iyi gelmeyebilir değil mi Mâni? Düşün bakalım. İsmim bile Kerem Hocam yerine Kerem olmuşken iyice düşün.”

Gözlerimdeki sertlik arttı ancak bu sefer, etraftan gelen tıkırtılar ve adımlar yüzünden sesimi biraz daha düşük tuttum.

“Sana mı iyi gelmeyebilir yoksa bana mı Kerem Hocam? Öğrencinizle bu kadar yakınlık kurma çabası, genelde başka türlü adlandırılır. Size bunu kimse daha önce öğretmedi mi?”

“Sen, asla benim öğrencim olmadın. Bunu kabul etmedin, ben de seninle sadece takıştım. İlgimin yalnızca senin üzerinde olması seni diğerlerinden ayırmadı mı sanıyorsun? Önemliydin ta ki seni Murat’la görene dek.”

“Bundan sonra bakmazsınız olur biter. Olurda bakarsan nefretimi arttırsın zaten.”

“Bu kadar tehditkâr olmanı sevmiyorum, Mâni,” dedi, sesindeki yumuşak tını bir anda sertleşmişti. Ama hemen ardından tekrar gülümsedi,

“Çok zekisin ama kendine göre. Sen sev diye yapmıyorum zaten.”

Kerem, gözlerinde yine o alaycı ifadeyle bana yaklaştı. “Beni her zaman bu kadar zeki mi buluyorsun, Mâni?” dedi, biraz da flörtöz bir tınıyla kendini yinelerken. “Bazen bu kadar kendini gizlemeye çalışman sana hiç yakışmıyor küçük hanım.”

Ben de gülümseyerek cevap verdim ama bir o kadar da sert bir tonla. “Kerem, senin gibiler her zaman her şeyi bildiğini sanır. Ama bazen tek bildiğin şey, daha fazla sinir bozmak. Şu an da bunu yapıyorsun ama merak etme, ben sana aynı şekilde karşılık veriyorum.”

Kerem, biraz daha yaklaştı, neredeyse aramızda bir adımdan daha az mesafe vardı.

“Böyle sinirlenmeni seviyorum Mâni,” dedi, alaycı bir gülümsemeyle. “Ama gözlerindeki o ışıltıyı da görüyorum. Ne kadar inkâr etsen de bana daha fazla dikkat ediyorsun, biliyorum.”

“Buna ‘dikkat etmek’ demek bile zor, Kerem,” dedim, sesimde bir tını ve alttan alttan yükselen bir sinirle. “Seninle her karşılaştığımda aynı şeyi hissediyorum hem sinirleniyorum hem de başka bir şey. Ama o başka şeyi sen asla bilemeyeceksin.”

Kerem bir an duraksadı, sonra başını hafifçe eğdi, gözlerindeki alaycı bakış kayboldu. “Evet, başka bir şey hissediyorsun, değil mi? Bunu kabul edebilirim. Ama ben seni anlamak için her zaman bir adım atmaya hazırım. Gerçekten de seni zorlamak hoşuma gidiyor.”

“Bana yaklaşmak da sana hiç yakışmıyor, Kerem,” dedim, bir adım geri çekilerek. “Ama dikkat et, bazen sadece yaklaşmak değil, doğru zamanda geri çekilmek de seni daha çok ilgilendirir.”

Kerem, gözlerinde hala o yoğun ifadenin izlerini bırakırken, gülümsedi. “Sadece sana yaklaşıyorum, Mâni. Ama sanırım ben de senin kadar karışık biriyim. Beni bu kadar zorlaştırma çünkü bir noktada gerçekten seni yakalamayı başarabilirim.”

Gülümsemem kayboldu, gözlerimdeki sertlik arttı. “Kerem, bu kadar derine gitmek zorunda değilsin. Eğer sadece laf sokarak beni tanıyacağını sanıyorsan, yanılıyorsun. Ama eğer başka şeyler istiyorsan… O zaman biraz daha dikkat et, her şey bir anda değişebilir.”

Kerem, bir adım daha atarak, bana biraz daha yaklaştı. Ama bu kez ciddi bir ifadeyle konuştu. “Biraz fazla güveniyorsun ama kendine mi yoksa Murat’a mı bilemedim. O öpücüğü kaçırmanın nedeni yoksa Murat mıydı? Ama bu seni geride bırakmaz, bilmelisin. Ne kadar itiraf etmeyi reddetsen de içinde hissettiğin şeyleri saklamak kolay olmayacak. Sen benim Cennet’imsin. Murat senin seveceğin biri değil.”

“Kerem, seninle olmanın tehlikesini biliyorum,” dedim, gözlerimi ona sabitleyerek. “Ama senin de bir noktada farkına varman gerek. Sadece laf sokarak bir şeyleri halledemeyiz. Ben sıradan biriyim ve bu uğraşları bitirelim.”

Kerem, alaycı bir gülüşle başını salladı fakat bu sefer bir yumuşaklık vardı. “Bunu sonuna kadar deneyeceğim, Mâni. Çünkü sen… Ne kadar itiraf etmesem de belki de en çok istediğim şey sensin. Senin için sana ait olan hislerimi bitirmeyi denerim.”

Kerem’in sözleri kulaklarımda çınlarken, yavaşça bir adım daha geri çekildim. Gözlerim ona sabitlenmişti ama içimdekileri bastırmak zor oluyordu.

“Kerem, bu kadar ileri gitme. Bu senin ve benim işimiz değil,” dedim, sesim hafif titreyerek. “Murat'la olan ilişkim hakkında hiçbir şey bilmeden böyle konuşman da sana yakışmıyor. Ne istediğini gerçekten bilmiyorsun.”

Kerem bir adım daha atarak, aramızdaki mesafeyi neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. Gözlerinde hâlâ o kararsızlık vardı ama bir o kadar da kararlıydı. “Bunu fark etmemiş olabilirsin ama seninle her şey başka olabilir. Senin gibi biriyle bu kadar savaşıyor olmak bitmeyecek bir vardiya gibi. Şu süreyi kısaltsan mı artık? Murat’ın yanında dolaşmak yerine benim yanımda olsan olmaz mıydı?”

Kerem, gözlerimdeki kararsız ifadeyi fark etmiş gibi bir an duraksadı. Ardından, daha derin bir bakışla, “Murat’la her şeyin doğru olduğunu mu sanıyorsun? O, seni gerçekten görebiliyor mu, Mâni?” diye sordu, sesi kesik ve derindi. “Gerçekten hissettiğin şeyleri, gözlerindeki ateşi görebiliyor mu? Yoksa bunlar sadece birer maskeden mi ibaret?”

“Niye, umurunda mı?”

“Beni takip et. Buradaki herkes seni gördüğünü iddia eder ama ne zaman kalbini ortaya koysan, kimse seni gerçekten anlamaz. Ben, seni doğru görebiliyorum. Her zaman... Ve sen bunu hissediyorsun, o yüzden beni seviyorsun.”

Kerem, başını hafifçe eğerek gülümsedi ve elimden tutarak beni hızlıca peşinden sürükledi. Tam o sırada, Kerem’in söyledikleri arasında kaybolmuşken, gözlerim birden farklı bir şey gördü. O kadar büyüleyici bir manzara vardı ki, gözlerim ona kilitlendi. Kerem’in olduğu yerden bir adım geri attım ve bu kez etrafıma odaklandım. Uzun ve lüks bir koridor boyunca ilerledikçe, atmosfer değişmeye başladı. Sadece gülüşmelerin, hafif müzik sesinin duyulduğu bir ortam vardı. Etrafımda, alabildiğine estetik bir şekilde yerleştirilmiş nadir çiçekler, zarif lambalarla aydınlatılmış her köşe, adeta bir masal dünyasına adım atmamı sağlıyordu.

Koridorun sonunda devasa bir camdan duvarla karşılaştım. Manzara karşısında dilim tutuldu. Okyanusun derin mavisiyle birleşen gün batımının altın rengindeki ışıkları, tüm çevremi büyülü bir ışıkla sarıyordu. O an dünya durmuş gibiydi, her şeyin yavaşladığını hissettim. Gökyüzü, sarı, kırmızı ve mor tonlarında renklerle boyanmıştı ve okyanus dalgaları, her birinin sessizce kumsala vurmasıyla rüyaya benzer bir huzur yaratıyordu. Havanın içinde yumuşak bir tuzlu esinti vardı, dudaklarıma değen hafif bir rüzgarla sanki ruhum uyanıyordu.

Kerem, bir adım geride kaldı ama derin bir şekilde beni izlemeye devam etti. O esnada, bir tek gözlerimiz konuşuyordu. Benim zihnimde, içinde kaybolduğum bu manzarada, yalnızca onun varlığı vardı. Bu doğanın güzelliğiyle birleşen bir atmosferde, kalbimdeki duygular bir kez daha kabardı.

“Burası… Burası gerçekten… Çok güzel, Kerem,” dedim, içimdeki sesi kontrol edemeyerek. Bir adım daha attım ve sanki kendimi bu büyülü manzaranın bir parçası gibi hissettim. O an, Kerem’in bakışlarında sadece huzur değil, aynı zamanda derin bir arzu da vardı. Okyanus gibi derin, bazen sert ama bir o kadar da huzurlu... Gözlerimiz, birbirini izlerken, her şeyin geri dönülemez şekilde değişeceğini biliyorduk.

Kerem, hafifçe bir adım attı ve bir anda çok yakınlaştık. Bu kadar yakınken, kalbim hızla çarpmaya başladı. Ve o an, ikimizin de hislerini gerçeğe dönüştürme fırsatı vardı. Gözlerim onun gözlerinden başka hiçbir şeye odaklanmadı.

“Sadece burada olman, her şeyin bir anlamı var, Mâni,” dedi, sesi sessiz ama derindi. “Beni görüyorsun, duygularını hissedebiliyorum. Şu anda, her şey seninle çok daha farklı.”

Bütün o büyüleyici manzara, okyanusun dalgalarının sesi, rüzgârın tenimdeki hafif dokunuşu... Hepsi Kerem’in söyledikleriyle birleşiyor, ikimizin arasında daha önce hiç yaşanmamış bir ilişkiyi işaret ediyordu. O an sadece ikimiz vardık. İkimiz ve tenimiz…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

152okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.