✅6.Bölümஐ Sevgi, insanın kendini tanımaya karar verdiği en uzun savaştır. ஐ

Vaveyla Yazarı: Sinem Yazıcı Tolan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: ✅6.Bölümஐ Sevgi, insanın kendini tanımaya karar verdiği en uzun savaştır. ஐ
  1. 1 ✅Yazar ile Tanışma:298 kelime
  2. 2 ✅Kitap Tasarım Tanıtımı:282 kelime
  3. 3 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ3.480 kelime
  4. 4 ✅①.Bölümஐ İnsanların o yaralayıcı bakışları bitmiş ve geride kalmıştı. ஐ5.944 kelime
  5. 5 ✅②. Bölüm ஐ Başlangıç, ஐ1.431 kelime
  6. 6 ✅③. Bölümஐ Yanında kalmam gereken biri misiniz? ஐ2.639 kelime
  7. 7 ✅④.Bölümஐ Yeni anlamlar barındırabiliyorsa bedenim, aşığım. ஐ10.323 kelime
  8. 8 ✅⑤.Bölümஐ Dalgın gözlerin dilini o kadar çok konuşturdu ki her şey apaçık hale geldi. ஐ3.063 kelime
  9. 9 ✅6.Bölümஐ Sevgi, insanın kendini tanımaya karar verdiği en uzun savaştır. ஐ7.670 kelime · Okuduğun bölüm
  10. 10 ✅⑦.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ8.181 kelime
  11. 11 ✅⑦.Bölümஐ Belki de bu kadar basittir, belki de daha karmaşıktır. ஐ4.121 kelime
  12. 12 ✅⑧. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ4.565 kelime
  13. 13 ✅⑧. Bölümஐ Bu aşk kelimesi tüm kelimelerden daha da ürkütücüydü ஐ4.022 kelime
  14. 14 ✅⑨.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ5.112 kelime
  15. 15 ✅⑨.Bölümஐ Birini sevmek beni kana bular. ஐ3.733 kelime
  16. 16 ✅⑩.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ4.020 kelime
  17. 17 ✅⑩.Bölümஐ Ben de senin için gelip geçiciyim. ஐ2.614 kelime
  18. 18 ✅⑪.BölümஐYüzüm solgun, göz kapaklarım savaşmaktan yorgundu. ஐ2.451 kelime
  19. 19 ✅⑫.Bölümஐ Öyle gürültülüydü ki bedenim sanki herkes beni duyabilirdi. ஐ6.068 kelime
  20. 20 ✅⑬.Bölümஐ Yepyeni güneş doğuyor insanların üzerine, en güzeli kalbime. ஐ6.993 kelime
  21. 21 ✅ ⑭.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ3.411 kelime
  22. 22 ✅⑭.Bölümஐ Ben... Seni bırakmaya alışkın değilim. ஐ6.001 kelime
  23. 23 ✅⑮. Bölümஐ Bazen, ஐ2.614 kelime
  24. 24 ✅⑯. Bölümஐ Bu beni daha acımasız gösterirken aslında daha acısız kılmaz mı? ஐ1.996 kelime
  25. 25 ✅⑰. Bölümஐ İçimdeki acıyı yaşatanla içimi ferahlatan aynı kişi. ஐ6.298 kelime
  26. 26 ✅⑱.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ3.258 kelime
  27. 27 ✅⑱.Bölümஐ Bendeki değişimin nedeni sendeki bendim. ஐ3.994 kelime
  28. 28 ✅19 .Bölümஐ Her şeyi tersleyen ben mi oluyordum? ஐ7.188 kelime

Kasım 2

Yine zorlu bir sabah olmuştu. Bu eve taşındığım günden beri bitmek bilmeyen otobüs sesleri hala devam ediyordu. Dışarıdaki bu gürültü, sabahın erken saatlerinde hâlâ hayatın ne kadar hızlı aktığını hatırlatıyordu. Bu sese rağmen sabah tek uyanık olan kişi dedemdi. Dışarıdan gelen sesleri bana unutturan da dedemin sesi olmuştu. Tükenmiş bir fikir yorgunluğuyla köşede oturmuş, gündemi değerlendiren kahverengi gözleriyle gazetesini gürültülü mırıltılarla okuyordu. Meğer babam sabah ezanıyla kalkmış düşmüş yollara ve çeşitli bahanelerle Artvin’e geri dönmüş. Dedem de oğlunu burada daha fazla tutamadığı için sinirlenip ben uyanana kadar kendini oyalayacak işlere yönelmiş. Dedem beni kaldırıp benimle dertleşmek istemişti ama ben ne babamla ne de annemle ilgili konuşmak istemiştim. Dedemin zoruyla ne yaptılarsa onlar kadar var olmuşlardı anne ve baba figürü hayatımda. Dedem durmuş ve kendini kurup şimdi de düğün telaşına girmişti. Oysa ben, evin soğuk sıcaklığı içinde dökülen seslerden kurtulup yalnızca kendimi tanımak istiyordum.

Beni kalkmış görünce “Kasım soğukları, insanı yavaşça içe kapatır,” diyerek başlamıştı dedem. Oturma odasındaki eski masa, üzerinde neredeyse her sabah kullandığım çelik çaydanlık ve birkaç kahvaltılıkla doluydu. Dedemin cümleleri, onun önünde hazır halde olan kahvaltı masası ve elinde okuduğu sesli gazetesiyle o an için geçmişin ağırlığıyla karşı karşıya kalmıştım. Onun Murat’ı bana sorup durmaları da gözlerimdeki kaçışın sebebiydi. Anlatamadıklarımı çekingenliğime veren dedemdi nihayetinde ama ben hiç onun hayal ettiği torun olmak istemiyordum ki.

“Neden hep başkalarının beklentileriyle boğuşmak zorundayım? Kendim olmaktan, kendi isteklerimden… Ne zaman özgür olacağım? Düğün isteği, Murat… Hepsi beni daha da kısıtlıyor. Hayatım, elime geçtiği anda kaybolup gidiyor sanki. Herhangi bir terslikte dedemin gözlerinde oluşabilecek hayal kırıklığı, benden vazgeçeceğini düşündüğüm anları hatırlatıyor. Ama ben, gerçekten istediğim kişi değilim. Yaşamak için bu duvarlar içerisinde ne yapacağım ben?” içsel düşüncelerim çaresiz kalmıştı.

Evet, belki şimdiye kadar onun istediği torunmuşum izlenimini herkese hatta belki de en çok kendime verdim ama artık o olmadığımın farkındayım. Ben olma yolundaki isteklerimin tam olarak ne olduğunu bulamasam da kendimi tanıma yolunda bir arayış içerisindeyim. Kafa yapımı -içimdeki öğretilere rağmen- değiştirmek öyle zordu ki, ola ki içimdeki bu arzu olmasın işte o zaman yıpranırdı bedenimdeki ben olma arzusu ve erişirdim dedemin beklentisindeki o torun hayaline. Şu an için bu imkansızdı çünkü ben damarlarımda akan kanın içerisinde çoktan nefes alan hücrelerimin bana ait olduğunu anlamış ve kaçak göçek de olsa birkaç kararı verebilmek çocuksu bir mutluluktu. Sonrasında ise belki kendi hayatım için gerçek bir konuşma yapabilecektim dedemle.

Kahvaltımızı televizyonun karşısında yaparken çıkan sabah haberleriyle kanımız bir kere daha donar olmuştu. Dedemin her zaman gördüğünde tepkili olduğu bu haberleri o kumandayı eline alıp değiştirmeden ben kumandayı yastığın altında gizlemiş ve dedeme doğru yönelmiştim.

“İlkay Beren’in 17. Yıl dönümü.”

“Kumandayı bul.”

“Dede artık koca kız oldum ve hala anlayamıyorum senin tepkini. Tamam o intihar etti. Bu dinimize göre büyük bir günah ama…”

Dedem sözlerime devam etmemi istemeyen bir tavırlar höykürüyordu.

Dedem, gözlerini fıldır fıldır açarak, “Hem de en büyük günahlardan. Şu rezilliğin soframda geçmesini istemiyorum.” dedi, sesi gerilerek.

“Belki intihar değildir dede. Niye bu haberlere senelerdir inanıyoruz?”

“Bizi ilgilendirmez milletin hayatı. Yemeğini ye.”

“Dede millet dediğin farkındaysan çocukluğumda beni annem umursamazken bana evini açan kadın yani.”

“Senin çenen fazla açılıyor bu ara.”

“Tamam dede.”

Ah bu cümle! “Tamam dede.” Cümlesinin ardındaki doluluğu bir aktarabilsem dedeme işte o zaman rahatlayacağım ama işte o zaman kopacak kıyamet. Dedemin bu sert tavırları, beni her seferinde köşeye sıkıştırıyor. Anlamsız bir evlilik baskısıyla ruhumu hapsediyor. Dedem için ben hala o masum kızım ama içimde biriktirdiğim hayaller, bir gün patlayacak gibi. Murat’la olan bu zoraki ilişkiyi düşünmek bile içimi burkuyor. Murat’ın yanında kendimi nasıl bulacağım? Üstelik bu dünyada en çok sevdiğim dedem bunu anlamıyor.

Dedeme sinirlenip düşen yüzümü kaldırmaya uğraşırken İlkay Beren’le ilgili okuduğum bir röportaj aklıma gelmişti.

“Kendimi burada özgür hissediyorum. Havaya ne kadar yakın olursam o kadar kendimde oluyorum. Bestelerimin de ilhamını buradan alıyorum. Çocuklarım böyle daha mutlu oluyorlar. Hayatımla ilgili bilmediğiniz çok şey var. Yaşadıklarıma sadece yükseklerde geçirdiğim anlar sabretmemi sağlıyor. Çocuklarımı buradan depoladığım huzur ve mutlulukla besliyorum. Yaşamak için insanın sebeplerinin yeterli olması gerek. Ben bencil bir anneyim. Kendimi çocuklarımdan esirgiyorum. Normal bir annenin sürekli çocuklarının yanında olması beklenir. Onları huzurlu yetiştirmesi gerekir. Ben onlara bu kadar kolay olan bir şeyi yaşatamadım. Bencilliğimden son zamanlarda tek kurtulduğum yer burası ama çocuklarımı her zaman getiremiyorum. Getireme...”

Bir elimde çatal durup aklımın içinde cümleler dolaşırken dedemin diktesiyle dikilmişti eğik belim.

“Kocaman kız oldun. İlgilenme şöyle şeylerle. Öyle birinin hayranı olmak iyi bir şey değil.”

“Bu kadının besteleri beni piyanistliğe iten dede.”

“Bir daha piyanist miyanist duymayacağım. Yasaklarını unuttun mu?”

“Tamam dede. Zaten beni duymamak için elinden geleni yapıyorsun.”

“Ne demek o?”

“Evlendiriyorsun.”

Dedem, bu cümledeki cesareti görünce gözleri dehşetle açıldı.

“Aylin gibi ipe sapa gelmez bir hayat mı yaşamak istiyorsun?”

“Kız psikolog ve atanacak puanı var.”

“Niye atanmıyor? Aklı kimde Allah bilir.”

“Tamam dede.”

“Damadı getir de tanışalım bugün. Öyle gelmem derse bir daha görüşemezsiniz. Nazlanmasın.”

Dedemin beni daraltmasından bunalıp ödev yetiştirme bahanesiyle evden kaçıp okula gidiyordum. Ve olanları, olacakları düşünürken okulun bahçesindeki bankta otururken ben saatler geçip gidiyordu. Düşüncelerim, dedem ve içimdeki gerçek ben arasındaki uçuruma takılı kalmıştı. Neden ben? Neden bu evlilik baskısı?

Telefonum arandığında bir umudun beni arıyor olabileceği ihtimal bile değildi değil mi?

Aylin ARIYOR…

Kasım ayında görülebilecek en güzel günlerden biriydi, gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu ama içimdeki karanlık, güneşi bile örtmüştü. Gelen aramayla “Efendim Aylin.” dedim, biraz moralsiz.

“Murat geldi.”

“Ne?”

“Gerçi yarım saat önce falandı.”

“Dedem gördü mü Murat’ı?”

“Görmedi. O Murat dua etsin deden tuvaletteydi.” dedi Aylin gülerek.

“Gülünecek bir şey yok Aylin. Niye gelmiş Murat?”

“Ay sen de çok takma kafana ya. Hala yanına gelmedi mi müstakbel kocan?”

“Gelmesi mi gerekiyor?”

“Senin okulda olduğunu söyledim.”

“Umarım ona evlilikle ilgili bir şeyler söylememişsindir.”

“O konu sen de canım.”

“Umarım bendedir de sen söylememişsindir. Gelirse okuldayım işte. Kolay bulur beni.”

“Senin işin hiç belli olmaz. Erkeklerden hızlı kaçma gibi bir yeteneğin var senin.”

“Ha ha çok komiksin. Bu işleri kimler sardı acaba benim başıma? Çok mu istedim ben bir yalanın içine düşmeyi?”

“Bence halinden memnun olmalısın. Deden kafasına koyduğunu yapar. Murat’la arayı iyi tut ve istediğin hayatı yaşa.”

“Yine geldik yani senin o cümlelerine.”

“Kızım kocaya gittin mi rahat oluyorsun. Bizimkiler de böyle ne yapalım yani?”

“Seninkiler böyle değil Aylin.”

“Genel olarak bizim oranın ağzını biliyorsun işte. Benimkiler benim sayemde aykırı oldular canım. Sanki bilmiyoruz arkamdan ettikleri dedikoduları. Bakma annemden çekiniyorlar da bana dokunamıyorlar.”

“Herkes bir karışık. Keşke herkes kendisiyle ilgilense. Başkalarının işlerine burnunu sokmak meşhur oldu ya.”

“Neyse sen Murat’la olumlu konuş. Güzel haberler ver bana.”

“Olacaklara bağlı.” dedim, içimde bir belirsizlik hissiyle. Bankta otururken, parmaklarımın ucuyla dizlerimi hafifçe yokluyordum, sanki her bir kelimenin ağırlığı beni aşağıya çekiyormuş gibi.

“Bak kırk yılın başında kendin için bir adım attın ve dedene rağmen gittin o üniversiteye. Ben gibi aykırı olamıyorsun ve senin o adamdan başka bir çaren yok. İstanbul’da kalman için ne gerekiyorsa yap yoksa o sevmediğin kuyuya geri dönersin.”

Aylin’in sesi, yanımda duruyormuş gibi geliyordu; derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapatıp hafifçe başımı salladım. O an gözlerimi kapattığımda Aylin’in sözleri sonrasında içimde belireceğine inandığım bir güç yoktu. Dalgın ve kararsız bir kalp görüyordum kapalı gözlerimin ardında.

“Yıprandım şimdiden.” Kollarımı kavuşturup, başımı öne eğdim; vücudum sadece beni dik tutmaya yarayan bir kemik torbası gibiydi. Başımı koyacak bir yer aramıştım ama öyle güvensizdi ki her yer başımı öne eğmekten başka bir çarem kalmıyordu sanki.

“Yolun çok başındasın. Bu kadar hızlı yorulamazsın.”

“İnanılır gibi değil yaşananlar. Murat gibi bir adamın şu an da hayatımda olması ve ondan yardım talep etme fikri mucize gibi bir şey ama bu durumu bana mucize gibi hissettiren bir ailede olmak işte bu berbat bir his Aylin.”

Kendimi geriye yasladım, kafamı gökyüzüne çevirerek, bulutların geçişini izlemeye çalıştım. Belki orada cevap bulabilirim diye düşündüm ama tek gördüğüm bulutların arasında parıldayan aptal gülüşlü bir adamdı. Kerem’i bulutların arasında hissetmek ne demekti hala?

“İzlediğin dizilerdeki gibi işte. Bu senin mucizen olabilir. Hayatını değiştireceğin adam kesinlikle Murat.”

Aylin’in sözleri içimde karşılığı olmayan bir mayındı.

“Niye zor geliyor ama bu bana? Birinden hele ki bir erkekten bir şey istemek çok içler acısı. Keşke beni koruyup kollayan bir babam olsaydı da hiç böyle bir şeye gerek kalmasaydı.”

İfademi yansıtmadan, içimdeki duyguları bastırmaya çalıştım ama gözlerim hafifçe dolmaya başlamıştı.

“Yavrum ya, bunlar kabullendiğimiz konular. Güncelleme kendini çünkü onlar eski sürüm. Sizinkiler de böyle.”

Aylin’in sesi bana sıcaklık veriyordu ama kabulleniş, derin bir yaraya bastırılan bir dert gibiydi.

“Allah yukarıda. En iyi sen biliyorsun kalbimin nelere kırık olduğunu. Ailemin yanımda hiç olmayışı ve her zaman yalnız kalmış olmak… Ben daha bir ortama girmeden önce o ortama girişimin planını bile kafamda bin kere kurgularım ki girdiğimde en küçük bir hataya meyil vermeyeyim. Hiç gelişi güzel yaşayamadım. O küçük dünyamda hataya asla yer veremezdim ki ben.”

Bu sözler dilimden dökülürken, ellerimle peçeteyi sımsıkı kavradım, parmaklarımın baskısı kaygımı biraz hafifletiyormuş gibi hissettim.

“Mâni,”

“Biliyorsun en küçük açığımı kollayıp beni tek cümlesiyle kahredecek bir dedem var. Şimdi ilk kez kendim için bir yalana kalkışmak… Bunu yediremiyorum kendime. İçimdeki hata yapmama dürtüsü öyle ağır basıyor ki her an geri çekebilirim kendimi bu küçük oyundan.”

Bağırmadan ama derin bir hüzünle, gözlerimi kapatıp başımı yana çevirdim, sanki bu sözler başımın içindeki karmaşayı dağıtacakmış gibi.

“Değişmek istiyorsun ya hani. Denemelisin. Senin kadar hata yapmaktan korkan birini daha tanımadım ben. Ya en fazla yaptığın hata şu ya. Duvarlara şiir yazıp dedence azarlanmaktı. Bunları bile bıraktın. Biraz kendin ol. Seni çok değiştirdiler bence.”

“Ne zaman değiştim ben bile tam olarak bilmiyorum ki. Hep bir geri çekildim.”

“En azından artık bunu kabul ediyorsun. Eskiden sana bunu anlatmaya çalıştığımda inkâr ederdin Mâni. Tıktılar seni eve olanlar oldu.”

“Bunu inkâr etmek demek aileme baş kaldırmakla eş değerdi. Bazen ailenin doğrularına inanmak istersin ve kendini silikleştirirsin.”

Yavaşça derin bir nefes alarak, omuzlarımı geriye attım, bu sefer daha kararlı durmaya çalışıyordum.

“Ama artık sen kararlısın. Geri dönme bence. Murat bence doğru adam senin için.”

Başımı iki yana sallamıştım.

“Oyun için diyelim mi şuna?”

“Bence gerçek bir damat adayı olabilir. Alışmayı dene. Belki bir gün onunla evlenmek istersin.”

“Düşünme bile. Ben oyununa bile hazır değilken sen aklını kaçırmış olmalısın. Hem bu sahtecilik durumu bile elbet bir gün araya soğuk sular sokacak. Gerçi bir daha nerden göreceğim ki onu? Bu durum bitti mi zaten uzaklaşırım ben.”

“Kerem’den uzaklaştığın gibi mi?”

“Onu hiç hatırlatma. O, Kerem’e olan ilgimi bilirken daha ne olsun istiyorum ki ben? Berbat bir ikilemdeyim.”

İçimdeki karamsarlığı atmaya çalışarak, başımı sağa sola çevirdim.

“Ay aman Kerem de olmayı verdi işte. Murat takmaz öyle şeyleri. Hem taksa şimdiye kadar salardı seni kafasından.”

“Uf tamam, dediğine göre Murat yakınlarda bir yerlerdedir zaten. Kapatayım da şu sohbete tanık olmasın.”

“O gelene kadar şimdi sen ne konuşacağını kafanda kurgulayıp duracaksın değil mi? Yine hata yapmamak için dizi gibi kafanda günde kaç senaryo üreteceksin acaba?”

“Uğraşma benimle. Bilmediğim bir ortamdaki konuşmaların içerisinde gerilebilirim. Özellikle de bu hayatımı etkileyecek bir meseleyken sıkı tutmalıyım işimi.”

“Gergin olma sal biraz.”

“Hmm.”

Kollarımı açarak, göğsümü havaya kaldırdım; kendime güvenmeye çalışıyordum.

“Hadi sana boş beleş kurgulamalar. Bol bol yor kendini.”

“Ay Aylin, sağ ol bu hararetli sohbet için.”

“Ne demek, seni böyle asi değil de kendini tanırken görelim bir de.”

“Hadi bakalım, gazamız mübarek olsun.”

“Tamam, kolay gelsin.”

“Sağ ol.”

Bu küçük adım, içimdeki kargaşayı susturmak için yeterli olur muydu? Bilmiyordum. Ama belki, bir yerden başlamak gerekiyordu.

Çardağa doğru yürürken, ayaklarım sanki taş bağlıymış gibi ağırdı. Hayallerim, gerçeklerimle savaş halindeydi. O an, yaşamak için mücadele etmekten başka bir yol bulamayacağımı anladım. Murat, belki de hayatımı yeniden şekillendirmek için bir fırsattı.

Telefonu kapattığım gibi okulun içinden Murat çıktı.

“Murat, merhaba.”

“Merhaba. Sizin evin oradan geliyorum. Haberleri almışsındır belki.”

Konuşmalar tam anlamıyla başlamadan önce yalancı bahara engel olmak isteyen ben hangi melodiyle siyahın içinde aydınlanacağım? Bu yalancı güneş doğmadan önce ortalıkta dolanan ateş böcekleri kadar dahi beni aydınlıkta tutabilecek mi Murat? Niye bu böyle? Beni dürüstlük nidalarıyla büyüten aynı kişiye neden yalan söylemek zorundayım? Bir küçük umudum var kendime dair ve bu geriye döndüğümde solar.

“Murat,” tedirginlikle küçük bir tebessüm belirmişti yüzümde. Kendi kararlarımla yaşamak istediğim bu hayatı bu adam mı devir teslim yapacaktı bana? Ya beni tutup başka bir duvara savurursa? Küçük bir yardımın sonucu yıkıcı olabilir mi?

“Senin okulda olduğunu bana Aylin söyledi.”

“Evet, biliyorum.”

“Kerem’le karşılaşmak için mi okula geldin yoksa?”

Ne desem bilememiştim. Bir an da olaya girmek o kadar doğru değildir belki de.

“Hayır.”

“Her yerde onu mu aradın yine?”

“Hayır, dedim.”

“Kerem’in seni öpmesi mi etkiliyor hala seni?”

“Hayır.”

“Kerem’i görmeye gelmedin mi buraya?”

“Seni görmekti amacım.”

“Ben mi?”

“Bir de evden daha doğrusu dedemden uzaklaşmak istedim.”

“Sabah evden birinin çıktığını gördüm, dedendi belli ki. Gece de birileri gitmişti. Hâlâ birilerinin senin evinde olduğunu bilmiyordum.” dediğinde bir an afalladım.

“O kadar kişiyi görmüşsün ama beni görmemiş misin?” dedim, kaşlarımı kaldırarak.

“Sabah yedide şirkete gitmem gerekti.”

“Sen sabah yediye kadar orada ne yapıyordun peki?” dedim.

“Dün konuşmalarımız yarım kaldı. Hâlâ telefon numaranı bilmiyorum. Sana ulaşmak bence artık bu kadar zor olmamalı, Mâni.”

Bu durumu bu kadar net ve kararlı bir ifadeyle söylemesi duraksamama neden oldu.

“Neden bunu yapıyorsun?” dedim, gözlerimi ona dikerek.

“Ne yapıyorum?”

“Bu kadar çaba harcıyorsun. Gözümü açmaya çalışıyorsun, bana yardım ediyorsun. Ama bu kadar uğraşmasan mı acaba? Genç erkekler böyle yapmaz, daha düşüncesiz olurlar.”

Murat’ın gözlerinde beliren ifadeyi çözemedim. Hafif bir tebessümle cevap verdi.

“Belki de bu düşüncelilik seni anlamaya çalışmamdan geliyor, Mâni. Ama bunun seni rahatsız ettiğini görüyorsam, belki de kendimi sorgulamam lazım.”

Sonra kahkaha attı. Onun bu kahkahası, bende bir türlü çözülmeyen düğümü iyice sıkılaştırmıştı.

“Neden gülüyorsun?” diye sordum. Sesimdeki merak kendimi ele vermişti.

“Çünkü her şeyi bu kadar ciddiye alman bana komik geliyor,” dedi. Gözlerini bana dikti. “Sanki dünya senin omuzlarında dönüyor gibi davranıyorsun ama bu sadece senin hayatın, Mâni. Bazen akışına bırakman gerekmez mi?”

“Akışına bırakmak mı?” dedim, alayla. “Sen bunu yapabiliyor musun?”

“Deniyorum,” dedi. “Ama itiraf edeyim, senin gibi birini tanıyınca bu daha da zorlaşıyor.”

“Benim gibi biri mi?”

“Evet, karmaşık. Derin düşünceli. Bazen uzak, bazen çok yakın. Ama kesinlikle sıradan değil,” dedi.

Bu sözler beni hem şaşırtmış hem de biraz utandırmıştı. Bakışlarımı yere indirdim. “Sıradan olmamak bazen yorucu oluyor,” dedim sessizce.

“Biliyorum,” dedi. “Ama bu seni sen yapıyor.”

“Murat,” dedim, derin bir nefes alarak. “Ben bazen kendime bile yetişemiyorum. Sen neden bu kadar uğraşıyorsun?”

“Çünkü denemeye değer olduğunu düşünüyorum,” dedi. “Ve belki de kalbimi senin için bu kadar basitleştirebiliyorumdur.”

O an, neredeyse zihnim sert bir duvara toslar gibi oldu. Bu cümleyi duyduğumda, anlamak için içimde bir şeylerin kalkıp yerini almasını bekledim. Ama o kadar yabancıydı ki, bu kadar içten bir açıklama bana. Murat’ın sözleri durdurdu beni. Kendi savunmasızlıklarımdan kaçmak, Murat’ı kendimden uzak tutamazken bununla yüzleşir olmuştum.

“Bilmiyorum,” dedim, dürüstmüş gibi. “Gerçekten bilmiyorum.”

Çünkü bu, gerçek değil gibiydi. Böyle bir cümle daha öncesinde düşünülmüş olabilir miydi? Çünkü ben bugünü, yarını hatta sonraki günlerde olabilecek konuşmalarımı daha şimdiden kurgularım. Ama bu çok aniydi. Ne de olsa biz sevilmeyenler bazı sızıları bilirdik ya. Böyle hissiz kalır ve kötü anların ardından gelecek güzel anlarında bitmesini dileyip sadece başımızı yalnızlığa yaslamak isterdik.

Ona, “Bilmiyorum,” demem, aslında “biliyorum ama anlamıyorum gibi yapmam gerek” demekti.

Ama işte dedem ve ona karşı duyduğum zorunluluk, onu yanı başımda tutmamı sağlıyordu.

“Bilmek zorunda değilsin,” dedi sakin bir sesle. “Sadece kendine bir şans ver. Hatta belki de bana da.”

O konuşmaya duygularla devam edecek gibiydi.

Bir süre sessizlik içinde kaldık. Sonra Murat, elini yavaşça bana doğru uzattı. “Çardağa geçelim mi? Belki biraz daha az ciddiyetle konuşabiliriz,” dedi gülümseyerek.

Teklifine bir an tereddütle baktım. Ama sonra, bu kez akışına bırakmaya karar verdim. Hafifçe başımı salladım ve onunla birlikte yürümeye başladım.

Şöyle bir gerçek vardı: Kalbimde yankılanan tek isim Kerem’di. Attığım her adımda onun gözlerini, gülümseyişini, varlığını düşünüyordum. Çardağa geçtiğimizde içimdeki tüm hisler bir kez daha yüzeye çıktı. Murat’ın yanında olmanın suçluluğu, Kerem’e olan hislerimi daha da belirginleştiriyordu.

“Gergin değilim,” dedim yalan bir rahatlıkla. Peki bunu içimden söylemem gerekmez miydi?

“Pek de öyle görünmüyorsun,” dedi Murat. “Ama dert etme, ben bir şeyleri zorlamayacağım. Sadece burada oturup konuşabiliriz.”

Bir süre sessizlik oldu.

“Birini mi düşünüyorsun?” diye sordu Murat. Soru beni irkiltti.

“Hayır,” dedim hızlıca. “Sadece... Dedem ve onun baskıları. Onunla başa çıkmak gerçekten zor.”

“Canın niye sıkkın? Sadede gelirsen belki sana yardım edebilirim.”

“Aylin de tam olarak bunu diyordu.”

“Söyle bakalım ne diyor? Senin bu kadar gerilmeni gerektiren şey ne? Arkadaşınla olan bir meseleye kısa sürede karıştığıma göre önemli olmalı.” dedi, yarı gülümseyerek. Ancak bu gülümsemenin ardında, anlamak isteyen bir merak vardı.

Ellerimi birbirine kenetleyerek dizlerimin üzerinde sabit tuttum. Gözlerim bir an ona, bir an boşluğa kayıyordu. “Dürüst olmam gerekirse,” diye başladım, sesi titreyen bir çocuk gibi. “Hayatımın kontrolünü ele almak için bir adım attığımı sanıyordum ama şimdi... Şimdi sanki başka bir düğümün içine düşmek üzereyim.”

Murat kaşlarını çattı, gözleriyle sanki üzerimde bir şeyler okumaya çalışıyordu. “Bu düğüm dediğin şey neyle ilgili? Aylin’le yaptığın konuşmanın ipuçlarını duyar gibiyim ama doğrudan senden duymak isterim,” dedi, yumuşak bir sesle.

Bir anda içimdeki korkuların ve umutların ağırlığıyla çöküverdim. “Murat, benim hayatımda hep başkalarının kararları oldu. Dedemin kuralları, toplumun dayattıkları, hatta bazen kendi korkularım... Bu üniversiteye gelmek bile bir mucize gibiydi. Şimdi senden bir şey istemek...” Boğazıma düğümlenen sözleri zar zor yuttum. “Bu tamamen kendi özgürlüğümü aramak için.”

Duraksıyordum.

“Kıvranmayı bırakıp anlatır mısın?”

“Sana ortalıklarda görünmemen için söylemlerde bulundum ama sen etrafımda gözüküp durdun.”

“Gitmemi mi istiyorsun? Deden yoksa gece beni mi fark etti?”

“Kalman gerekli. Sabaha kadar kalmışsın zaten.”

“Evet, telefon numaranı almak için seni beklediğim doğru.”

“Bu konuda niye inatçısın bu kadar? Olmamalıydı, bu kadar inat etmemeliydin. O kadar çok etrafımdasın ki tek çarem sen oluverdin.”

“Nasıl bir çare bu? Deden beni mi öğrendi?”

Bir süre sessizlik oldu. Murat, gözlerini kaçırmadan bana baktı. “Mâni,” dedi, adımı incelikle telaffuz ederek. “Birinin özgürlüğünü bulmasına yardım etmek, bir yük değil. Ama bana neden ve nasıl bir yardım istediğini açıkça söylemen gerekiyor. Yoksa kendimi bir romanın ortasına kondurulmuş bir karakter gibi hissederim.”

“Murat, şimdi konuda daha derine gireceğim. Sen üç aydır benim hayatımda bir şekilde varsın. Hep dedem deyip duruyorum.”

“Dedenin varlığına üç ay önce alıştım.”

“Evet, dün akşam sen dışarıdayken dedem onca ahbabının içinde biraz kaba bir tabirle beni görücüye sundu.”

“Bunu yaptı mı gerçekten?”

Başımı onu onaylarcasına sallıyordum.

“Aylin dedemin sözcüklerinin yönünü değişmeseydi eğer o adamların torunlarından biriyle evlendirilecektim.”

“Bunu yapamaz ki sana. Reşitsin sen her şeyden önce.”

“Yapar, yapar çünkü ben ona bağlıyım. Kendi başıma buradan şuraya adım attırmaz bana. Bu yüzden kaçıp geldim buraya. Yeni bir yer tanımak ve tek başıma olabileceğimi kanıtlamak istedim ama dedem dört sene yerine yarım dönemi uygun gördü bana. Yarım dönemde hayatımı kuramadım.”

“Bariz bir şekilde endişelendim şu an. İstersen sana kalacak farklı bir yer ayarlayalım Mâni. Rahat etmen için bir yurt veya apart. Hangisinde rahat edersen ben hep senin yanındayım.”

Ellerim dizlerime yapışmıştı, sanki onları tutarak kendimi tutuyordum. İnsan dedesinden kaçıp nasıl da bir başkasına sığınacak duruma gelebilirdi? İçimdeki yalnızlığın derinliği burnumu sızlatmıştı lakin gözlerimdeki sulanmayı engelleyememiştim.

“Mâni,” dedi, sesi titriyor, “…eğer gerçekten kendini yalnız hissediyorsan, senin için buradayım. Ama seni kötü görmekten korkuyorum. Ağlama lütfen.”

“Ağlamam ki ben. Sadece gerginim. Doğrusu ilk günden beri hep yardım için yanımdasın. Ben yardım istemeyi de istemezdim böyle bir konuda ama ben ilk kez iyi hissettim Murat. İstanbul’da bile üstünü örttüğüm konular var. Belki Kerem de bunlardan biriydi ama bu… Bu yaşanılıp öğrenilmesi gereken bir kalp kırıklığıydı. Biliyor musun benim bu kalp kırıklığını öğrenmeye bile ihtiyacım varmış. Duygulardan o kadar uzak tutuldum o kadar ezberden bildim ki bazı duygusal durumlar nasıl yaşanılır tahmin bile edemedim. Bazı duyguları ezberden bilmek en fenasıymış. Üstünkörü siliyorum işte, git gide yeni bulduğum kendimden vazgeçiyorum. Bir de bunları sana anlatmak seni beni dinlerken yormak… Belki bir daha göremeyeceksin beni ve boşuna sohbet kuruyoruz şurada.”

“Niye bu kadar ayrıntılı düşünüyorsun? Geçirdiğimiz her anın önemi var. Yanımdan gidecekmiş gibi konuşman yalnızca dedenin baskılarının eseri. Buna yenilme. Ne kadar endişeli olduğunu, kendi duygularından kaçtığını defalarca gördüm ben Mâni. Sen susarken bile gözlerin kendini korumak için bağırıyor. Silinmezsin benden, her şeyden önce tanıştık bir kere. Gitme, yenilme dedene.”

Küçükte olsa bir kanıksama gülüşü belirmişti buruk suratımda.

“Yani, ben burada... Gerçekten burada olmak istiyorum ama her şey çok karışık. Bir şekilde de gerçekten kendimi kaybediyor gibi hissediyorum.”

Murat başını salladı. “Sana kendini kaybettirecek bir durumdaymışsın gibi görünüyor olaylar ama hâlâ kendini toparlayabileceğini biliyorum. Sadece... Bana gerçekten anlatmalısın, Mâni. Dedenin tavırları ne kadar seni sıkıştırıyor, Aylin'in söyledikleri ne? Bir şeyler söylüyorsun ama aslında senin neyle karşı karşıya olduğunu tam anlamış değilim.”

Gözlerimi kaçırdım. Aylin'in adını anmak bile bir şekilde içimi acıttı ama Murat’a her şeyin yarım yamalak bir şekilde şekillendiğini anlatmak zorundaydım.

“Dedem bir sevgilim var mı yok mu öğrendi dün. Bunu söylemek zor, ama... Aylin’in söylediğine göre, sevgilim sensin.”

Murat, bir anda gözlerini bana çevirdi. “Anlıyorum,” dedi, ama sesindeki sertlik beni korkuttu. “Dedenin sana ne yapmaya çalıştığı da anlaşılır oldu. Aylin seni böyle zor durumda bıraktı ama senin hayatın, senin kararların. Deden seni çok zorluyor ama sonunda ne istediğine kendin karar vermelisin. Deden, sevgilin olduğunu düşündüğüne göre evine görücü olarak başka birilerini getirmez herhalde daha. Ama senin ne istediğini bilmiyorum, Mâni.”

Murat, gözlerini kısarak bana baktı, söylediklerim üzerine düşündüğü belliydi.

Sadece çardağın hafif rüzgârı ve uzaktan gelen birkaç kuş sesi vardı. Gözlerim yine yere kayarken, içimdeki korkularla, Murat’a güvenerek söylediklerimi daha derinlemesine hissettim.

“Getirir, işte korkum tam olarak bu...” dedim, sesim titrek bir şekilde. “Ona karşı çıkmak, her şeyin sona ermesi demek. İstanbul’da kalabilmek için oğlu burada iş sahibi olan ahbapları evdeydi. Dedemin beni ikna etme yöntemi, şartı bu.”

Murat, ellerini hafifçe masanın üstüne koyarak, daha ciddi bir şekilde konuştu.

“Ama gel görelim ki sen ikna olmuyorsun. O ki dedenin tek ihtiyacı bir damat ben seninle evlenirim.”

“Nasıl oluyor da bunu bu kadar rahat söyleyebiliyorsun? Kalbini hunharca benim için mi harcayacaksın?”

Murat, sözlerim üzerine donakalmıştı. Gözleri bir anlığına yeniden sertleşti, sonra derin bir nefes aldı. Ellerini masanın üstünden kaldırıp, parmaklarını birbirine kenetledi. Gözlerini bir an için kaçırdı, sonra tekrar bana odaklandı.

“Sana bunu söylüyorum çünkü seni anlıyorum, Mâni. Sadece burada kalman için bir nedenin olduğunu düşündüm ama bana doğruyu söylemelisin. Aylin sana benimle sevgili olmanı önererek belki seni oyalıyor ama bunun gerçek anlamda seni kurtarmayacağını biliyorum.”

“Nasıl yani?”

“Bu sevgililik durumu seni gerçekten de ne kadar idare eder ki?”

“İşte bunun sonunu öngöremiyorum. Dedem bu işin sonunu görmek ister. Bu yüzden kararsızlığım beni net bir cevaba götürüyor. Belki de sohbeti bitirip eve gidip bavulumu hazırlamalıyım.”

“Dedene sevgili olduğumuzu söyleyebilirsin. Ben bundan rahatsız olmam. Kazandığın vakitten sonra burada kalmanı kolaylaştıracak bir şeyler yaparsın.”

“Ne gibi mesela? Benim dedem öyle sıradan dedelere benzemez. İşini çok iyi bilir, kurnazdır ve çok fazla çevresi vardır. Bu yalan ortaya çıkınca dedem seninle uğraşırsa bu sefer sen de benden nefret edersin.”

“Biz de çok iyi rol yaparız.”

“Bence bu bile saçma biliyor musun Murat? Ben bir kaçış aradım kendi içimde ama saatler içinde yenildim dedeme. Burada karşında oturmak bile benim için bir çırpınmaktı ama farkında mısın kanatlarım çoktan kesilmişti. Uçamam da ilerleyememem de. Dedem çok iyi biliyor Aylin’e uyup yalan söylediğimi. Kedinin fareyle oynaması gibi oynuyor benimle. Sıkıştırıyor beni. Son seçeneğimin onun ellerinde olduğunu görmemi istiyor. Vazgeçmemi istiyor.”

“Peki bundan sonra ne olacak sana?”

“Keşke dedem yalnızca ‘hadi git’ deseydi, belki daha rahat bir yol bulurdum. Ama o, bana hep ‘senin yerin burası, yapman gereken şey burada’ diyor. Kopamıyorum ondan, kopmanın vermiş olduğu bir rahatlık yok içimde. Bir türlü bitmiyor bu durum.”

“Bunu söylemek zor ama… O seni zorlayarak kontrol etmeye çalışıyor ama kendini ondan bağımsız görmeyi öğrenmelisin. O kadar güçlü olduğunu düşünüyorsan, sen de ona güçlü bir şekilde karşı koyabilirsin. Ama senin korkuların seni yönlendiriyor ve bunları aşmadığın sürece hiçbir şey değişmeyecek.”

Gözlerimi sıkarak, Murat’a baktım. Ne demek istediğini anlıyordum ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, içimdeki korkuları silemiyordum.

“Aşılamaz ki. Denemediğimi mi sanıyorsun? Sadece bir tek dedem var gibi hissettiriyor bana. O olmadan hiçbir şeymişim gibi. Bir çıkış bulsam, belki de gerçek anlamda rahatlayabilirim. Ama korkuyorum, Murat. Korkuyorum, çünkü hep kaybediyorum gibi hissediyorum.”

“Mâni,” dedi, sesinin tonunda bir değişim vardı. “Bunu söylüyorum çünkü seni anlıyorum. Aylin’in oyununda bir şey var, belki de gerçekten haklı. Bu seni zor durumda bırakıyor ama bir süreliğine dedenin baskılarından uzaklaşmanı sağlayabiliriz. Aylin’in dediği gibi, bu sevgili rolünü oynamak, belki de en iyi çözüm şu an için bu. Aynı zamanda bu, dedenin seni başka seçeneklerle sıkıştırmasını engeller ve sana biraz vakit kazandırır.”

“Dedeme bile bile lades mi diyeceğim? Bunun ne anlamı var ki? Sonunda, dedem buna daha da sert yaklaşacak. Biraz daha süre kazansam ne olur ki? Sonunda ne değişecek?”

“Evet ama bu küçük yalan, senin bir süre daha burada kalmanı sağlayabilir. Bu süre, kendini toparlaman ve doğru kararı verebilmen için çok kıymetli ve seni sıkan şeyleri geçici olarak uzaklaştırmak için kullanılabilir. Sonra, ne yapacağına kendin karar verirsin. Ama şu an, bu kadar baskı altındayken başka bir yol bulmak zor.”

“Bitti İstanbul belki de Murat. Vedalaşabiliriz.”

“İlk kez bu kadar net açtın bana hayatını ve ben sana yardım edemeden sen çekip gidecek misin? Buna göz yumamam. İstanbul’u bırakamazsın. Peki ya okulun?”

“Üç aylıktı ömrü.”

“Kolay vazgeçiyorsun. Hani sen İstanbul’dan vazgeçmezdin.”

“O zaman kendimden vazgeçeceğim. Dedem İstanbul’da yaşayan tüm arkadaşlarını o evde niye topladı akşam akşam sanıyorsun? İstanbul’da kalmak için evlilik şartı sunuyor.”

“Ya evli bir kadın olarak burada yaşayacaksın ya da dedenle beraber gideceksin. Deden kendini ne sanıyor?”

“Dedem o.”

“Ne tuhaf. Herkes senin üstüne geliyor.”

“Farazi şeyler hep benim başıma gelir zaten. Endişelenme. Vedalaşacağım bir tek sen varsın.”

“Deden bunu başaramaz. Seni götüremez. Koca kızsın.”

“Sen onu tanımıyorsun.”

“Sen de beni tanımıyorsun.”

“Şimdi o ikinci yüzün ortaya çıkacak değil mi? Zengin ve kötü işler peşinde olan o kara yönün. Yakalandın.”

“Geceleri yatarken benim hakkımda mafya babası hayalleri mi kuruyorsun sen?”

“Beni tanımıyorsun diyerek ürkütücü olduğunu fark et o halde.”

“Mâni sana çalışman ve hayatını devam ettirmen için yardımcı olabilirim.”

“Bu dedemi tamamen kestirip atmam anlamına gelir ama bunu yapamam. Üstelik sana güvenemem.”

“Dedene sevgilin olduğumu söylersem, benim ağzımdan duyarsa belki ikna olur.”

“Ben evlenmekten bahsediyorum Murat. İstanbul’u evlilik hediyesi olarak sunuyor dedem.”

“Evlenelim işte. Neden çözümü varken zoru seçiyorsun?”

“Tanımadığın biriyle mi?”

“Sen zaten tanımadığın biriyle evleneceksin. O ben olsam bu bir sorun olur mu?”

“Sana aşık değilim.”

“Kerem’e aşıksın ve bu geçecek.”

“Sen neden etrafımda olan insansın? Özgürlüğümün üç ayında beni hiç rahat bırakmadın.”

“Dinle, ben seninle bu işin sonunu görmeye hazırım. Sen gel dedeni kaybetmemişken inan bana.”

“İstanbul’um olacağını söylerken ne dilek dilemişsin öyle.”

“En olmadı evlilik cüzdanımızı atarız dedenin önüne.”

“Uf şu an dalgaya alıyorsun ama. Nerede hani o az önceki ciddiyetin?”

“Hala ciddiyim.”

“Evlenmek zorunda olan benim. Sen niye başını yakıyorsun ki?”

“Sana duygularımı açıklarken ne sandın? Gönül eğlendireceğimi mi?”

“Ne duygusu Murat? Bu gerçek bile değil.”

“Hadi kalk evlenelim.”

“Uğraşma benle. Macera bitti. En azından son bir kez seni, okulumu gördüm.”

“Ben dedene sevdiririm kendimi. Gör bak onu sevgili olduğumuza inandıracağım.”

“Elimde patlar. Ben rol yapamam.”

“Dans etmeyi bilmiyorsan bedenini dans edenin kollarına bırakacaksın.”

“Murat,”

“Senin karnın aç bence. O ki konuşacağımız şeyler derin ilk yiyelim güzel bir döner.” diyerek eliyle kalkmamı işaret ediyordu.

“Murat ya, ne döneri?”

“Döner sevmez misin?”

“Şu an tek derdim oydu çünkü.”

“Sever misin?”

“Severim ama şu an olmasa daha iyi.”

“Beni geri çevirmeyi bırakırsan karnın doyacak.”

“Murat,”

“Lütfen Mâni,”

“Peki, ama bu sefer ben ödemezsem içim rahat etmez.”

“Küçük Hanım ödeyin ama beni bir tam ekmek kesmez iki tane yerim.”

“Üç tane yesen dahi sorun yok çünkü son görüşmemiz.”

“İlk randevumuz diyelim mi?”

“Abartma, yine de seni güzel hatırlayacağım.”

Murat üzgün anımda beni gülümsetiyordu. Belki de gözlerim bile dolmuştu kısa sürede sahip çıktıklarımla.

“Üzülme, bana bak sadece.” diyerek yanağımı okşadığında geri çekilmemişti bedenim. Çenemi tutup başımı kendisine daha da döndürüyordu.

“Niye şunu yaptın?”

“Son günümüz ya da ilk başlangıcımız. Sana karşı adım atmam gerekmez mi?”

Gözlerimi kaçırıp etrafı süzmemle görmüştüm Murat’ın asıl gizlemek istediği şeyi. Oradaydı Kerem. Çardağın birkaç adım ötesinde, elleri cebinde, bana bakıyordu. O kadar uzak ama o kadar yakındı ki bakışı, içimdeki bütün dengeleri yerle bir ediverdi.

Murat bana baktığında gördüğünü içinde tutamıyordu.

“Gözlerin ışıl ışıl parıldıyor ve ben bu şekilde parıldamasını hiç sevmedim.”

Murat’ın elinin yanağımda kaldığını fark ettim. Ama kalbim o elde değil, o bakıştaydı. Bir an için her şey dondu, rüzgâr bile sanki susmuştu. Yutkunmaya çalıştım ama boğazıma oturan o şey, kelimeleri geçirmiyordu. İçimdeki his Murat’ın söylediklerinden, dedemin baskılarından ya da İstanbul’dan daha fazlasıydı.

“Mâni, bana bakmalısın.”

Çenemi tekrardan elleriyle kendisine doğru çevirmişti.

“Sana mı bakmalıyım?”

Eli yanağımdan yavaşça çekildi. Bir süre sessizlik oldu. Ne Murat bir şey dedi ne Kerem adım attı. Ve sonra Murat beni yeniden kaybolmuş buldu.

Bakışlarım, önümdeki bu adama kilitlenmişti ve ben “Karşında böyle zayıf görünmem gerekiyor muydu?” diyordum.

“Demek gelmiş…” dedi, sesi ne kıskanç ne kırgın; sadece kabullenişti.

Çardağın kıyısında, Kerem’in hâlâ bana baktığını biliyordum. Adım atmıyordu ama gitmiyordu da. Sanki tüm kızgınlığıyla orada duruyordu.

Aramızda hiçbir şey yaşanmamıştı. Sadece bakışlar, sadece ihtimaller... Ama yine de yine de kendimi aldatılmış gibi hissediyordum.

Çünkü ona inanmak üzereydim. Ve bu, benden çalınan en büyük şeydi: inanç.

Adımlarını fark ettiğimde, içimde susturduğum bütün ihtimaller birer birer yere düştü. Ve o, hiçbir şey olmamış gibi yanıma geldi; bense her şey olmuş gibi susuyordum.

“Yine harika bir iş çıkardın Murat. Tebrikler.” Dedi.

Murat, gözlerini bir an Kerem’in üzerinde gezdirdi. Bakışları soğuk, mesafeli… Ama bir şey vardı, sanki o bakışla bir dengeyi bozmaya çalışıyordu. Geri çekildi ve gözleri bana döndü. Yüzümü inceledi, bir şeyler arar gibi.

Murat, bir adım geri atarak omuzlarını hafifçe gevşetti. Gözleri bana tekrar kaydı.

“Bunu anlamalısın, Mâni,” dedi, sesi düşük ve dikkatlice seçilmiş bir tonlamada. “Bunları yaşamanın zamanı değil.”

Kerem ‘in varlığı beni endişelendiriyordu.

Murat, Kerem’in üzerine birkaç saniye gözlerini kaydırdı. Soğuk, mesafeli, uzak… Sonra, gözlerini benden çekmedi.

Kerem, bir an, Murat’ın sözlerinin içindeki anlamı sindirmeye çalışırken Murat konuşmayı seçti.

“Tebrikler. Sen benden daha iyi bir iş çıkardın. Yine gecenin anılan ismi oldun. Bunu her defasında başarmak ayrı bir meziyet. Asıl sana tebrikler.”

“Evet, kıskanılan yerde olmayı her zaman başarıyorum fakat bu küçük bir okul gösterisiydi.”

Kerem’in sözlerini tamamladığını sanırken o cümlelerini bana imayı Murat’a yöneltmişti.

“Gece doğan yıldızı fark etmişsin. Amacın ne Murat?”

“Gecenin yıldızı kimin gökyüzünde parladığıyla değil, kimlerin onu izlediğiyle ölçülür,” dedi Murat, gözlerini Kerem’den ayırmadan.

“Lafı dolandırma,” dedi Kerem, sesini alçaltarak. “Ne yapmak istediğini biliyorum. Ama bu kez yanlış kişiyi seçtin.”

Murat, başını hafifçe yana eğdi. “Ben kimseyi seçmedim. Kalbinin sesini takip eden birine ne yapabilirim ki? Sen yıllarca sahnede alkışlandın Kerem ama perde kapanınca herkes kendi gerçek rolünü oynamaya başlar.”

Bu sözler Kerem’in sinirine dokunmuştu. Bir adım attı ama sesini yükseltmedi.

“Benim için perde hiçbir zaman kapanmaz,” dedi Kerem. “Ama sen... O perdenin arkasında kalacaksın.”

Sözler ağırdı ama asıl ağır olan, bu sözlerin arkasında saklı olan gerçekti. Onun yüzünden mi bu gerilim, yoksa sadece kendi egolarının savaşı mıydı bu?

Araya girmemek için kendimi zorluyordum ama artık dayanamamıştım.

“Yeter!” dedim, sesim net ve titrek bir kararlılıkla yankılandı.

“Ben kimsenin oyunu değilim. Siz birbirinize güç savaşları açarken ben sadece hayallerimi gerçekleştirmeye çalışan biriyim. Lütfen... Eğer bu, gerçekten bir sahne olacaksa, artık rol almıyorum.”

Bir sessizlik çöktü.

Murat, bana bakarak başını saygıyla eğdi. Kerem ise bir şey söylemeden arkasını dönüp gitti.

“İyi misin?” diye sordu Murat, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti.

Gözlerim Kerem’in gittiği yöne takılmıştı ama sonra başımı çevirip Murat’a baktım.

“İyi değilim ama ayaktayım. Bu da bir şeydir, değil mi?”

Murat gülümsedi.

“Bilmeni isterim, senin adına konuşmak gibi bir niyetim yok. Ama eğer bir savaş başlattıysam... Sadece seni korumaktı amacım.”

“Bunu bir daha yapmayalım.”

“Neyi?”

“Koruma. Beni sadece dedem korudu çünkü. Bu beni en çok yoran şeydi.”

Sözlerimle birlikte gözlerimi yere indirdim. İçimdeki bu yükü sürekli bu adamın gözleri önüne sermek beni üzüyordu.

“Biliyorum. Döner yemeye gidelim hadi.”

Cevabımı beklemeden yürümeye başladı. Ona yetişirken, neler oluyordu henüz anlamıyordum.

Üniversiteye yakın bir ara sokakta, mütevazı bir dönercinin önünde durduk. Plastik masalar sokağa taşmıştı; içerideki birkaç genç kendi aralarında gürültüyle konuşuyordu.

Murat kapıyı açıp geçmem için kenara çekildi. İçeri adım atarken içgüdüsel bir hareketle arkamı kontrol ettim. Okulun önünde gözüme çarpan o iki adamı yeniden fark ettim. Biri caddenin köşesinde telefonla konuşuyor, diğeri yoldan geçen sıradan biri gibi görünmeye çalışarak sokağın girişinde turluyordu. Duruşları, etrafı süzüşleri fazla kontrollüydü. Şehir kalabalığının ritmine uymayan, orada tekinsizce duran bir "fazlalık" vardı üzerlerinde. Zihnimdeki soru işaretleri katlandı ama o an sormaya cesaret edemedim.

Mekâna girdiğimizde keskin bir et ve yakıcı bir baharat kokusu karşıladı bizi. Duvarlarda eski takım takvimleri, solmuş gazete kupürleri asılıydı. Masaların üzeri hafif yağlıydı. Murat’ın omzunun bir an için kasıldığını, bakışlarının mekândaki detayları soğuk bir mesafe ile taradığını gördüm. Buraya ait değildi; bu salaşlık onun o pürüzsüz, kontrollü dünyasına tamamen yabancıydı. Yine de renk vermedi. Kendinden emin adımlarla en köşedeki boş masaya geçti.

Karşısına oturduğumda, dönercinin tezgâhındaki adam Murat’a kaçamak bir bakış attı. Onu tanıyor gibiydi ya da Murat’ın üzerindeki o ağır, pahalı hava bu dükkânın ritmini bozduğu için dikkat çekmişti.

Yemekler masaya geldiğinde tabağıma baktım. Midem açlıktan kazınıyordu ama boğazımdaki o düğüm yüzünden iştahım tamamen kapanmıştı.

“Lütfen ye,” dedi Murat. Sesi düz ama dikkati üzerimdeydi. “Aç olduğunu ikimiz de biliyoruz.”

Elimdeki çatalı tabağın kenarına bırakıp bakışlarımı yüzüne diktim. “Seni tanıyan çok insan var mı?” dedim. Sorum bir merak değil, içimde büyüyen o tekinsiz hissin dışarı sızmasıydı.

Gözlerini benden kaçırmadan yemeğine devam etti.

“Hatırı sayılır var elbette.”

“Ne iş yapıyorsun ki sen?” diye sordum, gözlerimi yüzündeki o çözülmesi imkânsız ifadeye dikerek. “Mafya falan değilsindir umarım.”

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Oyuncuyum. Bir de aileme ait şirketler, oteller var.”

“Oyuncu mu?” Kaşlarımı hafifçe çattım. “Hangi dizide oynadın ki? Hiç görmedim seni.”

“Düşlerim Çoğalıyor Aşk’a,” dedi, dönerinden bir ısırık alırken. “Birkaç minik denemeler işte. İçimde kalmasın diye yapıp kenara çekildim.”

İsmi bir yerden tanıdık gelmişti ama zihnimi kurcalamayacak kadar uzaktı bana.

“Bu yüzden mi bu kadar rahat rolden role giriyorsun?” diye mırıldandım. “Mesleğin olduğu için mi?”

“Kendini nasıl hissettin bugün?” dedi, sorumu yanıtsız bırakıp konuyu doğrudan bana getirerek. “Seni izledim. O adamla vedalaşır gibiydin.”

“Öyleydi,” dedim sesimi kısarak. “Bir veda.”

“Vedalaşmayalım o halde,” dedi, masaya doğru hafifçe eğilerek. “Çıkalım dedenin karşısına. Söyleyeyim seni sevdiğimi.”

“Yapma, yine başa dönmeyelim.”

“Kendini rahat hissedeceksen bana karşı bir sorumluluğun olmak zorunda değil. Sadece akışa bırak. Sana o kaçmak istediğin alanı açayım.”

“En fazla ne kadar rol yapabilirsin ki?” dedim kuşkuyla. “Oyuncusun, durumun iyi... Ama dedem bu dünyaları hiç sevmez. Şüphe çekeriz.”

“Bence deden şirketim olduğunu da oyunculuğumu da bilmesin.”

“O zaman ne bilecek bu adam?”

“Bana bırak.”

“Senin hayatını sekteye uğratacağım,” dedim titrek bir nefes vererek. “Sonradan pişman olacağımız bir şey yapmayalım.”

“Nefes aldığımızı hissetmemiz için bazen risk almamız gerekir Mâni. Hayat seni karşıma çıkardı ve ben senin yanındayken iyiyim. Aramızdaki bu durumu ben de tamamen çözebilmiş değilim ama sana yardım etmek bana iyi geliyor.”

“Bu yanlışlığa bile isteye dâhil olacaksın yani,” diye mırıldandım. “İstemediğinde çekip gidebilirsin.”

“Sence ben kolayca çekip gidecek birine benziyor muyum?”

“Ben insanlara fazla güvenmem Murat. Teklifimi kabul etmiş olsan da sana bel bağlamayacağım. Bir iş bulup düzenimi kurduğumda bu yalanı bitireceğim.”

“Ya işler düşündüğünden farklı gelişirse Mâni?”

Cevap vermeme fırsat kalmadan masadaki telefonum titredi:

AYLİN ARIYOR…

“Açmam lazım,” diye mırıldanıp telefonu kulağıma götürdüm.

Aylin’in sesi daha ilk saniyede nefes nefese, panik içinde döküldü kulağıma: “Mâni… Çabuk bir şey yapman lazım. Deden otogardan biletlere bakıyor, yemin ederim deden çok ciddi!”

“Ne?” dedim, sesimdeki kalkanlar bir anda çökerken. “Bilet mi bakıyor gerçekten?”

“Evet! Telefonda birine yer soruyordu az önce. Sesi o kadar sertti ki yanına yaklaşamadım bile. Mâni, bu adam seni bu gece o otobüse bindirip götürecek, anlamıyor musun?”

“Dede ya!”

“Ben ne yapacağımı bilemedim… Bir şey de diyemiyorum deden bu. Neredesin sen?”

“Murat’layım,” dedim kısık bir sesle. Bakışlarım masanın ortasındaki çay bardağına mühürlenmişti.

Aylin bir an duraksadı, ardından fısıltıyla devam etti; sesi bu kez hırslı değil, adeta bir can simidine sarılır gibi çaresizdi: “Mâni, bak… Biliyorum o adama güvenmek zor, biliyorum kafan çok karışık ama dedenin karşısına tek başına çıkarsan seni ezer. Murat yanındaysa… Sadece dedeni durduracak kadar izin ver ona. Başka bir yolun kalmadı çünkü.”

Sessiz kaldım. Murat tam karşımda, gözlerini gözlerime dikmiş beni izliyordu. Derin bir nefes aldım. Kulağımdaki telefonu yavaşça indirdim. Aylin hâlâ konuşuyordu ama sesini duymamayı tercih ettim. O an için Murat’la konuşmam gerekliydi.

“Birkaç gün… Sadece birkaç günlüğüne… Belki de ben kararımı verene dek bana yardımcı olabilir misin Murat?”

“Sahte bile olsa şimdilik benim için sorun olmaz. Sana bunu yapalım gitsin diyorum işte.”

Hafif bir tebessümle telefonumu tekrar yukarıya doğru kaldırarak Aylin’e söyleyivermiştim.

“Kapatalım Aylin, halledeceğiz.” dedim kısık bir sesle, sonra telefonun ekranına dokunup görüşmeyi sonlandırdım. Parmaklarım hâlâ titrekti. Ekrana bakarken içimde, geri dönüşü olmayacak bir oyunun eşiğine geldiğimi hissediyordum.

Başımı kaldırdım. Murat, gözlerini gözlerime dikmiş, sessizce beni izliyordu. Ne dalga geçiyordu ne de yargılıyordu.

“Yani… Dedeme karşı sevgili gibi davranacağız. Ama sadece onun yanında. Dışarıda, normaliz. Sen, sen olarak kalırsın. Ben de…”

Başını salladı konuşmayı bitiremeyeceğimi anlayıp. “Anlaştık. Ne gerekiyorsa yaparız. Ama tek şartım var.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Yarım bırakma. Kararsızlıkla değil, ne istediğini bilerek devam et. Çünkü sahte de olsa, bu benim gerçek sabrımı zorlayabilir.”

“Tamam,” dedim. “Net olacağım.”

“Hadi artık kalkalım.” diyordu. Oyunculuğu çok mu seviyordu? Neredeyse benden önce gidecekti evime.

“Şimdi mi?”

“Ne zaman gidecektik?”

Gözlerim bu belirsiz yalandan kaçırıyordu kendini. Oturduğum sandalyeden hiç istemeyerek kalkıyordum. Yalandan uzaklaşmak istiyordum fakat bu yalanın başrolüydüm.

Murat tarafından bana gösterilen nazik tavırla sandalyeden kalkmıştım. Hesabı kasiyere verip çıkmıştık dönerciden.

Murat’ın nazik bir jestle açtığı kapıdan geçip arabadaki yerimi aldım. Hesabı kapatıp yanıma dönmesi uzun sürmedi. Sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdığında, ikimizin de zihnini kurcalayan o asıl soru doğrudan aramıza düştü: “Deden bu ilişkinin ne zaman başladığını sorarsa ne diyeceğiz?”

“Ah, şu sorular…” diye mırıldandım, başımı koltuğa yaslayarak. “Birbirimizin dünyasından bu kadar habersizken… 'Bir ay' diyelim gitsin.”

“Peki, ne zaman doğdun?”

“Dedem o kadar derine inmez herhalde.”

“Ya inerse Mâni?” Sesi karanlığın içinde ağır ağır aktı. Yoldan ayırmadığı gözlerinde muzip bir tebessüm kıvrıldı. “O zaman memleketine gidiş biletini şimdiden keselim.”

Panik ve çaresizlik içimde birleşince, kelimeler dudaklarımdan dökülmeye başladı: “28 Nisan 1998… Beyazı severim. Geçen yıl altmış sekiz kiloydum, bu yıl kaybolmuşluğumdan olsa gerek elli dörde düştüm. En büyük hayalim piyanist olmaktı. Annem Fahriye, babam Ali… Ama sakın onlardan bahsetme, ben o hikâyede yokum artık. Dedemin adı da Osman. Şimdilik bu kadarı yeter mi zihnini doldurmaya?”

"Daha fazlası yok mu?" "Bunlar yeter," dedim kestirip atarak. Bakışlarımı camdan dışarı çevirdim. "Daha fazlasını sorgulayıp beni bana sordurtma."

“Ah peki ama…” Murat’ın bakışları yoldan kayıp tek bir kelimeme tutundu. “Piyanist mi?.. Demek o yüzden piyano sesini duyunca gözlerin bir başka dünyaya kapandı.”

“Bir zamanlar parmaklarımın ucunda hayat bulacağına inandığım bir rüyaydı,” dedim, buruk tebessümümün ardına saklanarak. “Ama bu gidişle ancak kendi içimdeki sessiz çığlıklardan bir koro kurabileceğim. Düşündükçe içim çekiliyor.”

Murat’ın içten kahkahası arabanın içindeki o ağır havayı dağıtıverdi. Onun bu neşesi bile bana fazla yabancıydı. Sahiden bu yalan ayakta kalır mıydı? Dedem gibi her bakışın arkasında bir kurnazlık arayan adamı böyle bir oyunla kandırabilir miydik? Yoksa daha büyük bir kapana mı basıyordum?

“Mâni, nefes al,” dedi Murat. Sesi sakin, adımları fazla emindi. Direksiyonu tutan ellerinin rahatlığına bakarken, bu adama ne kadar güvenebileceğimi sorgulamadan edemiyordum.

“Dedemin yanında sakın sanattan ya da piyanodan bahsetme,” diye uyardım onu, sesime bir çizgi çekerek. “Benim dedem sevmez müzikten bahsetmeyi. Sen paradan, güçten, somut dünyadan bahset. Konu konuyu açar zaten.”

Murat başını usulca salladı. Bakışları yoldan kayıp yüzüme mühürlendiğinde, dudaklarının kenarında ne hissettiği çözülemeyen karanlık bir tebessüm belirdi.

“Deden eminim ki tek bir bakışta yalanın kokusunu alacak kadar ustadır Mâni,” dedi. Sesi o kadar kendinden emin, o kadar sakindi ki bir an içim titredi. “Bu yüzden bana biraz... gerçekten âşıkmış gibi bakmayı denemelisin.”

Gözlerimi panikle ondan kaçırıp dışarıdaki sarı sokak lambalarının silik ışıklarına diktim. “Sen oyunculukta usta olabilirsin ama ben değilim.”

“Öğreteyim o halde sana.”

“Bu... ulu orta öğretilebilen bir şey mi gerçekten?” dedim, parmaklarımla oynamaya devam ederek.

“Gözlerime bakarsan öğrenebilirsin,” dedi, sesi bir fısıltı kadar yakın ama sarsıcıydı.

“Arabanın içinde mi?”

“Evet.”

Sıkışmışlığın verdiği panikle gözlerimi ellerimden ayırıp dikiz aynasına, evin pencerelerine kaydırdım. Yüzüne bakmamak için direniyordum. “Camdan dedem görebilir yalnız...”

“Bir dakikanı almaz. Bak bana Mâni.”

O sırada tık diye tok bir ses duyuldu; Murat kendi emniyet kemerini serbest bırakmış, gövdesini tamamen bana doğru çevirmişti. Aramızdaki mesafe tekinsiz bir şekilde kısaldı ama ben ısrarla gözlerimi ondan kaçırmaya, başımı öne eğmeye devam ettim.

“Kemerini çözersen bana daha net bakabilirsin.”

“Hayır...” dedim başımı hafifçe iki yana sallayarak. Sesim sert değildi; aksine içimdeki o ürkekliği gizleyemeyen, çaresiz bir fısıltıydı bu. Parmaklarım emniyet kemerinin şeridine daha sıkı sarıldı, sırtımı koltuğa doğru iyice bastırdım. “Çözmek istemiyorum. Lütfen biraz geriye çekil.”

Murat bir an duraksadı. Yüzümdeki o çekingen ama taviz vermeyen mesafeyi görünce üzerime varmak yerine usulca geriye çekildi. Cebinden telefonunu çıkarıp ekranına birkaç kez dokundu.

Saniyeler sonra arabanın o dar, nefes kesen atmosferini anında yırtan hüzünlü ve büyüleyici bir piyano melodisi dökülmeye başladı. Notalar adeta camlara vuruyor, ruhumun en korunaklı köşelerine sızıyordu.

Melodinin tanıdık tınısı kulaklarıma doldukça, o savunmacı duruşum istemeden de olsa erimeye başladı. Başımı yavaşça ona doğru çevirmek zorunda kaldım.

“Onlar... Onlar bana özel dakikalar,” diye fısıldadım.

“Benim de görmeme izin ver öyleyse.”

“Kolay mı sanıyorsun?” dememe fırsat kalmadan, o melodi zihnimin tüm kalelerini birer birer düşürmeye başlamıştı bile.

“B-bu… Kerem’in çaldığı parça,” dedim şaşkınlıkla içimden.

Notalar arabanın dar alanında birer damla gibi süzülürken içimde uyuyan o eski hüzün yeniden ayaklandı. Murat ise yüzündeki o çözülmesi imkânsız ifadeyle beni izlemeye devam ediyordu. Arkasına yaslanmış, bir elini direksiyonun üzerine koymuştu.

“Beğendin. Sana hissettirdiği o duygu şu an burada, bu arabanın içinde. Ve sen o duyguya sığınırken gözlerin kaçmıyor.”

Yutkundum. Haklıydı. Müziğin yarattığı o büyüleyici alan, aramızdaki o gergin ve çekingen mesafeyi usulca eritmeye başlamıştı. Artık gözlerimi parmaklarıma ya da torpido gözüne kaçırmıyordum; farkında olmadan doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordum.

“Sen…” diye fısıldadım, bakışlarımı onun koyu gözlerinden ayıramayarak.

“Çok tehlikeli bir adamsın…” diyecektim ki sustum. Müziği duymaya devam edersem savrulurdum, öyle de oldu. Sarı sokak lambalarının ışıkları, arabanın camları, hatta yanımdaki adam bile silindi sanki. Zihnimde açılan o hayalin içine doğru çekilmek ve gerçeğin zeminine bir daha hiç basmamaktı o anki tek isteğim.

Bakışlarım onun koyu gözlerindeydi ama gördüğüm kişi o değildi. Zihnimde yükselen her notada Kerem’in parmaklarını, onun bana bakışını hissediyordum. Ruhumun güftelerinde, o ulaşılamaz dorukta bir an için kaybolmuştum.

Gözlerimin kenarında biriken o ifadeden neyi yakaladı bilmiyorum ama yüzündeki o ifade bir anda silindi. Başka birinin gölgesine baktığımı anlamış gibi geriye çekildi.

“Mâni, dur,” dedi sesi aniden ciddileşerek. Büyüyü tek bir kelimeyle bozmuştu. “Kendini o müziğe sakın kaptırma.”

Neye uğradığımı şaşırarak geriye çekildim. “Niye... niye böyle söylüyorsun şimdi?”

“Boş ver,” dedi, sesi bu kez mesafeli ve neredeyse rahatsızdı. Bakışlarını benden kaçırıp önüne döndü. “Hadi, inelim.”

“Öğretecektin,”

“Neyi?”

“Aşkla bakmayı.”

Murat yan profilinden bana baktı. Dudaklarında buruk, alaycı bir tebessüm peydah oldu.

“Hâlâ öğrenmedin mi?”

“Öğretmedin ki.”

“Müziği dinlerken gözlerinde beliren o bakış zaten bir âşığın bakışıydı Mâni,” dedi. Sesi az önceki o yönlendirici tonunu kaybetti.

“Sallıyorsun,” diye mırıldandım.

“Az önce yüzüme bile bakamıyordun ama şimdi gözlerimin en derinindesin.”

Yutkundum. Hakikaten de gözlerim onun gözlerindeydi ama ben istemeden de olsa o bakışları ona değil, zihnimdeki Kerem'e hediye etmiştim.

“Öyle bir şey olmadı,” dedim bocalayarak.

“Oldu.”

“Sana âşık değilim ki!” diye kaçırmıştım ağzımdan.

Murat’ın gözlerinde karanlık, ne düşündüğü anlaşılmayan bir ışık parladı. “O melodiyi her duyduğunda,” dedi tane tane, “birine âşıkmış gibi bakacaksın zaten. Dedeni kandırmak için ihtiyacımız olan şey de bu.”

İçim yanıyordu bu gerçekleşmeyecek sevgiden... Sevgi, insanın kendini tanımaya karar verdiği en uzun savaştı; belirleyicisi asla tek bir melodi olamazdı ama varlığını en derin hissettiren şey de o melodinin kendisiydi.

“Ben dışarı çıkıyorum,” diyerek daha fazla dayanamayıp attım kendimi arabadan.

Gece ayazı bir kırbaç gibi yüzüme çarptığında kapıyı arkamdan sertçe kapattım. Yanaklarım alev alev yanıyordu ama bunun sebebi dışarıdaki soğuk değil, içeride bıraktığım o ağır, zehirli kabullenişti. Murat’ın arabanın içindeki o son soğuk bakışı zihnime kazınmıştı. Gözlerimde aradığı şeyi bulamadığını, o hüznün muhatabının kendisi olmadığını anladığını hissettim.

Araba arkamda rölantide sessizce çalışmaya devam ederken, adımlarımı evimin merdivenlerine doğru sürükledim.

Taş basamakları her tırmanışımda içimdeki o felsefi sorgulama zihnimi kemiriyordu: Sevgi, insanın kendini tanımaya karar verdiği en uzun savaştı. Ve ben bu savaşta hem Kerem’in benden hiç gitmeyen hayaline yenik düşüyor hem de zihnini bir türlü okuyamadığım Murat gibi bir adamın gölgesine sığınmak zorunda kalıyordum. Dedeme vereceğimiz bu yalan savaşında benden geriye ne kalacaktı, bilmiyordum.

Murat arabayı kilitleyip yanıma doğru yürürken adımlarındaki o sarsılmaz rahatlık yine sinirlerimi bozdu. Yanıma ulaştığında bakışları üzerimde gezindi; az önceki o gerilimli patlama hiç yaşanmamış gibi, dudaklarında yeniden o okunması imkânsız tebessüm belirdi.

“Kuru kuru geldik dedenin karşısına Mâni,” dedi, sesi gecenin ayazında sakin bir mırıltı gibiydi. “Keşke yoldan bir tatlı falan alsaydık. Dönüp alayım mı?”

Gözlerimi ondan kaçırıp üst katın karanlık pencerelerine diktim. “Gerek yok. Evde var.”

“Fazla şeker iyi değildir,” dedi hafifçe başını sallayarak. “Sağlıksız besleniyorsun.”

“Sahte sevgilimsin sen Murat, diyetisyenim değil,” dedim, sesimdeki o kırılgan ama sert mesafeyi korumaya çalışarak. “Sınırlarını zorluyorsun.”

Dudakları belirsizce kıvrıldı. “Şimdilik dediğin gibi olsun.”

Ağır adımlarla basamakları çıkmaya devam ederken sesimdeki şüpheyi gizleyemedim. “Ayrıca çok rahat görünüyorsun. Bu 'sahte sevgili' işlerinde fazla tecrübeli duruyorsun. Doğruyu söyle, zevkine mi yapıyorsun böyle şeyleri?”

Murat duraksamadan yan profilinden bana baktı. “Hayal gücün geniş Mâni. Ama zamanla beni tanıdıkça, o önyargılarının yerini tamamen gerçekler alacak.”

“Hayatımdan hiç çıkmayacakmış gibi konuşuyorsun.”

“Bu tamamen sana bağlı,” dedi. Sesi o kadar sakindi ki, kaderimin dizginlerini elinde tutuyormuş hissi içimi ürpertti.

Ağır ahşap kapının önüne geldiğimizde duraksadım. Parmaklarım soğuktan ve korkudan titriyordu. Zihnimdeki o uğultuyu bastırmaya çalışarak ona döndüm.

“Hazır mısın?” diye fısıldadım.

Bana doğru bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde azaldığında, fısıltısı tam kulağımın hizasındaydı: “Nefesini kontrol altında tut Mâni. Gergin durma, elini kaskatı sıkmayı bırak. Gevşe.”

“Tamam,” dedim güçsüzce.

Omuzlarımı düşürmeye çalışarak kapının ziline bastım. Belimdeki kaskatı duruşu yumuşatmaya çalışırken mırıldandım: “Gelirler şimdi... Eve ayakkabıyla girmeye kalkma sakın.”

“Eve ayakkabıyla girilmeyeceğini bilecek kadar bu topraklara aitim Mâni, merak etme.”

“Tamam,” dedim tekrar. Başka kelime bulamıyordum. İçeride çınlayan o pes zil sesi kalbimin ritmini altüst etmişti.

İçeriden gelen ağır, otoriter ayak sesleri kapıya doğru yaklaşırken, bakışlarım Murat’ın ifadesiz yüzü ile ahşap kapı tokmağı arasında gidip geliyordu. Bedenimdeki titremeyi bastırmak için ciğerlerimi soğuk havayla doldurdum.

Kilitte dönen anahtarın gıcırtısı, gecenin ayazında bir infaz kararı gibi çınladı. Kapı ağır ağır aralandı.

İçeriden dışarıya ılık bir hava sızdı ama genzime dolan şey bu evin kokusu değildi. Dedemi karşımda gördüğüm o ilk saniyede, zihnim beni daha birkaç ay öncesine, memleketteki o karanlık eve fırlattı. Burnuma gelen o geniz yakan eski ahşap ve rutubet kokusu burada, bu öğrenci evimin kapısında yoktu; o koku tamamen zihnime, daha yeni kaçtığım o baskının tazeliğine aitti. Dedemin yanındaki o eski endişelerimin, öğrenilmiş çaresizliğimin bir yansımasıydı bu.

Eşiğin hemen ardında, boyu kapı kasasını dolduran o eğilmez gövdesiyle dedem duruyordu. Çatık kaşlarının altındaki çakmak çakmak gözleri, karanlıkta üzerime tutulan bir projektör gibi önce benim titreyen kirpiklerime, ardından omzumun hemen arkasında bir heykel gibi dikilen Murat’a kilitlendi.

Aramızdaki tüm kelimeler anlamını yitirmişti. Sadece bakışların çarpıştığı, dışarıdaki rüzgârın bile uğultusunu kestiği tekinsiz bir sessizlik çöktü üzerimize. Dedemin tek bir kelime etmeden üzerimizde gezdirdiği o şüpheci, avcı bakışları, attığımız bu yalan adımın daha ilk saniyede boynumuza dolanacağını fısıldıyordu.

O an, geri dönülmez bir uçurumun kenarında durduğumu hissettim. Zihnimdeki o evin rutubet kokusu ciğerlerimi tıkarken, bu kapıdan içeri atacağım tek bir adımın beni sadece birkaç ay öncesine değil, kaçmaya çalıştığım o hapse yeniden gömeceğini iliklerime kadar biliyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

151okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.