36. bölüm · TEODEN MAFYA
35. BÖLÜM: EFSANENİN DOĞUŞU VE SIKILAMAYAN MÜHÜR (DEV FİNAL
35. BÖLÜM:
İskender’in Tersane’de diz çöküşünün üzerinden tam kırk sekiz saat geçmişti.
İstanbul, belki de son elli yılın en berrak, en sakin sabahına uyanıyordu.
Yeraltı dünyasındaki o ağır, pusu kokan karanlık bulutlar dağılmış; Akkaya ve Öztürk ailelerinin kurduğu çelikten ittifak, şehrin kırılmaz omurgası haline gelmişti.
Maslak’taki Akkaya Holding’in terasında, sabah rüzgarı hafifçe esiyordu.
Boğaz’ın masmavi suları, üzerlerine vuran güneş ışığıyla bir mücevher gibi parıldıyordu.
Teoman Akkaya, sol kolundaki askıyı çıkarmış, siyah takım elbisesinin ceketini omuzlarına atmış vaziyette terasın cam korkuluklarına yaslanmıştı.
Yüzündeki o yorgun ama mağrur ifade, fırtınanın dindiğini müjdeliyordu.
Hemen yanında Aras Öztürk duruyordu. Aras, elindeki espresso fincanından bir yudum alıp Boğaz’a baktı.
Üzerindeki beyaz gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı; bileğindeki ağır gümüş saat sabah güneşinde ışıldıyordu.
"Hava fazla temiz geliyor Akkaya," dedi Aras, sesi derinden ve keyifli bir alayla çıkarak.
"Mermilerin, fren seslerinin ve telsiz cızırtılarının olmadığı bir İstanbul’a alışmak zaman alacak."
Teoman tebessüm etti. Bu tebessüm, yüzündeki o sert ve taştan hatları yumuşatan nadir anlardan biriydi. "Alışırsın Öztürk. Bu şehre huzuru biz getirdik. Şikayet etmeye hakkın yok."
"Şikayet eden kim?" dedi Aras, fincanı terastaki masaya bırakarak. "Benim derdim bu sessizlik değil. Benim derdim, birazdan aşağıda başlayacak olan kargaşa."
Teoman tek kaşını kaldırdı. "Hangi kargaşa?"
"Kızlar..." dedi Aras, dertli ama aşık bir tavırla.
"Leyla ve Deniz. Üç gündür Beykoz’daki malikaneyi büyük kutlama gecesi için baştan yaratıyorlar. Çiçekçiler, organizatörler, özel korumalar... Beykoz şu an Maslak’taki kriz odasından daha tehlikeli bir çatışma alanı."
Teoman alçak sesle güldü. "Onlar bu zaferi hak etti Öztürk. Eğer o gece Leyla deniz hattını kapatmasaydı, Deniz o tünelde arkamı kollamasaydı... Biz bugün bu terasta Boğaz’ı izliyor olamazdık."
Aras’ın yüzündeki alaycı ifade yerini derin bir saygıya bıraktı.
Başını salladı. "Haklısın. Onlar sadece bizim kadınlarımız değil, bu krallığın kraliçeleri. Ve bu gece... O kraliçelere yakışır bir gece olacak."
Tam o sırada terasın otomatik cam kapısı açıldı. Asena elindeki tabletle içeri girdi. Yüzünde ilk defa gerginlikten uzak, rahat bir gülümseme vardı.
"Ağabeyler," dedi Asena. "Emniyetten ve uluslararası lojistik kanallarından son teyitler geldi. Viktor Volkov’un, Reşat’ın ve İskender’in bütün uzantıları tamamen tasfiye edildi. Şehirde tek bir pürüz bile kalmadı."
Teoman Aras’a baktı. "Bunu duymak güzel."
"İkinci haberim ise..." dedi Asena, gülüşünü büyüterek.
"Leyla Yenge ve Deniz Yenge sizi Beykoz’a çağırıyor. Hazırlıklar bitmiş ve 'Eğer iki saat içinde malikanede olmazlarsa o takımları kendi ellerimizle yakarız' dediler."
Aras gözlerini devirdi. "Gördün mü Akkaya? İskender’in ordusu bizi yıldıramadı ama kızların tek bir cümlesi ikimizi de ayağa kaldırdı."
Teoman ceketini giydi, düğmelerini ilikledi. "Akkaya ve Öztürk olmanın kuralı budur Öztürk. Şimdi git ve karına yakışır şekilde hazırlan."
Beykoz’daki Akkaya Malikanesi, tarihinin en görkemli akşamına hazırlanıyordu.
Devasa bahçedeki asırlık çınar ağaçları gizli ışıklandırmalarla aydınlatılmış, havuzun etrafı beyaz orkideler ve kristal şamdanlarla donatılmıştı.
Bahçenin dört bir yanında en üst düzey koruma ekibi kuş uçurtmuyordu ama bu sefer tetikte durmalarının sebebi bir tehlike değil, gecenin kusursuz geçmesini sağlamaktı.
Malikanenin ikinci katındaki devasa giyinme odasında ise tam anlamıyla bir zarafet rüzgarı esiyordu.
Deniz, boydan boya uzanan aynanın karşısında duruyordu.
Üzerinde, derin safir mavisi renkte, omuzları açıkta bırakan, vücudunu bir kuğu gibi saran ipek bir gece elbisesi vardı.
Saçları ensesinde zarif bir topuz yapılmış, boynuna ise Teoman’ın ona hediye ettiği o meşhur, göz alıcı zümrüt kolye takılmıştı.
Kolye, elbisenin maviliği üzerinde adeta bir deniz feneri gibi parıldıyordu.
Leyla ise hemen yanında, makyaj masasının önünde duruyordu.
Leyla’nın tercihi ise zümrüt yeşili, sırt dekolteli ve yırtmaçlı son derece asil bir elbiseydi. Saçlarını su dalgası şeklinde omuzlarına bırakmıştı.
Beline oturan elbise, onun o sert ve disiplinli duruşunu büyüleyici bir kadınlıkla harmanlıyordu.
"Deniz, kolyen harika duruyor," dedi Leyla, aynadan arkadaşına bakarak.
Deniz elini hafifçe zümrüt kolyeye götürdü. Gözlerinde derin bir duygu dalgası belirdi.
"Bu kolye sadece bir mücevher değil Leyla... Teoman bunu bana verdiğinde, 'Sen benim bu karanlıktaki tek ışığımsın' demişti. Bu gece o ışığın hiç sönmediğini kutluyoruz."
Leyla gülümsedi. Yanına gelip Deniz’in omuzlarını tuttu. "Sönmedi ve hiç sönmeyecek. Çok şey atlattık Deniz. İhanetler, kurşunlar, patlamalar... Ama bak, buradayız. Yan yanayız."
"Aras nasıl?" diye sordu Deniz. "Yaraları tamamen kapandı mı?"
"O sert adam rolünü oynamaya devam ediyor," dedi Leyla gülerek. "Ama gözlerindeki o rahatlığı görebiliyorum. İlk defa arkasını kollamak zorunda kalmadığı bir gece geçirecek."
O sırada kapı hafifçe çalındı ve içeriye Teoman ile Aras girdi.
İki adam da siyah smoking takımları, papyonları ve karizmatik duruşlarıyla odadaki havayı bir anda değiştirdiler.
Aras kapının eşiğinde durakladı. Bakışları doğrudan Leyla’ya kilitlendi.
Gözlerindeki o amansız, sert ifade bir anda yerini derin bir hayranlığa bıraktı. Ağır adımlarla karısına doğru yürüdü.
"Güzelim..." dedi Aras, sesi boğuklaşarak. "Sen beni öldürmek mi istiyorsun?"
Leyla hafifçe tebessüm etti, tek kaşını kaldırdı. "Neden Öztürk? Beğenmedin mi?"
Aras, Leyla’nın belini kavrayıp kendine çekti. Yüzünü karısının boynuna yaklaştırıp derin bir nefes aldı.
"Beğenmek ne kelime... Sen bu gece bu dünyadaki bütün kadınların güzelliğini gölgede bırakmışsın. Benim bu gece gözüm senden başkasını görmez."
Leyla ellerini Aras’ın göğsüne koydu. "Görmesin zaten. Yoksa o gözleri oyarım Öztürk."
Aras alçak sesle güldü ve karısının dudaklarına şefkatli bir öpücük kondurdu.
Diğer tarafta Teoman, Deniz’e doğru ilerliyordu. Teoman’ın gözleri, Deniz’in üzerindeki mavisinde ve boynundaki zümrüt kolyede gezindi.
Deniz’in karşısında durdu. Sağ elini uzatıp karısının yanağını okşadı.
"Çok güzelsin yavrum," dedi Teoman, sesi fısıltı kadar kısık ama kaya kadar ağırdı. "Seni her gördüğümde sana yeniden aşık olmam adil değil."
Deniz başını Teoman’ın avucuna yasladı. "Sen de çok karizmatiksin Akkaya. Kolun nasıl?"
"Sen yanımdasın ya... Ağrı falan kalmadı," dedi Teoman. Karısının elini tutup tutkuyla öptü. "Aşağıda bizi bekliyorlar. Bu şehre kimin hakim olduğunu gösterme vakti."
Saat dokuzu gösterdiğinde malikanenin bahçesi dolup taşmıştı.
İş dünyasının devleri, bürokrasinin üst düzey isimleri, yeraltı dünyasının sadık aileleri ve Akkaya ile Öztürk ailelerinin tüm yakın dostları bahçedeki yerini almıştı.
Canlı orkestra hafif bir caz dinletisi sunarken, garsonlar kristal kadehlerde içecekler dağıtıyordu. Ancak herkesin gözü malikanenin büyük merdivenlerindeydi.
Işıklar hafifçe karardı. Projektörler merdivenlerin başına odaklandı.
Ve dörtlü göründü.
Sağ tarafta Teoman Akkaya ve Deniz Akkaya, sol tarafta Aras Öztürk ve Leyla Öztürk omuz omuza merdivenlerden inmeye başladılar.
O anda bahçede adeta zaman durdu. İki dev ailenin liderleri ve kraliçeleri, el ele, başları dik ve sarsılmaz bir kararlılıkla konukların arasına karıştılar.
Bahçede büyük bir alkış tufanı koptu. Bu alkış sadece bir zafer kutlaması değildi; bu, İstanbul’un yeni sahiplerine duyulan biat ve saygının göstergesiydi.
Aras, mikrofonu almak üzere sahneye doğru ilerledi. Elindeki kadehi hafifçe kaldırarak kalabalığa döndü.
"Dostlar, ailemiz ve bu yolda bizimle yürüyen sadık insanlar..." dedi Aras, sesi bahçedeki tüm hoparlörlerde çınlayarak.
"Bu şehir çok zor günlerden geçti. Bizi yıkmak istediler, bizi birbirimize düşürmek istediler. Ama unuttukları bir şey vardı... Biz sadece bir ittifak değiliz. Biz bir aileyiz!"
Kalabalıktan büyük bir tezahürat yükseldi.
Aras bakışlarını Teoman’a çevirdi.
"Kardeşim Teoman Akkaya ile birlikte bu şehrin sokaklarını temizledik.
Ve bu gece duyurmak isterim ki; Akkaya ve Öztürk Holding, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar tüm lojistik hatlarını birleştirmiştir. Bu şehre uzanan her kirli eli kestik, kesmeye de devam edeceğiz!"
Teoman öne çıktı, Aras’ın yanına geldi. Mikrofonu almadan, o doğal ve gür sesiyle konuştu:
"Düşmanlarımız toprağın altında," dedi Teoman, bakışları kalabalığı tarayarak.
"Dostlarımız ise bu masada. Bu zafer, pes etmeyenlerindir. Şehrinize ve ailenize sahip çıkın!"
Sözler bittiğinde orkestra romantik ve ağır bir vals parçası çalmaya başladı.
Havuzun kenarındaki pist aydınlatıldı.
Aras, Leyla’nın önünde hafifçe eğildi. Elini uzattı. "Bu dansı bana lütfeder misiniz, Öztürk Kraliçesi?"
Leyla elini Aras’ın eline bıraktı. "Zevkle, Öztürk."
İkili piste çıktı. Aras bir elini Leyla’nın beline koydu, diğer eliyle karısının elini sıkıca kenetledi.
Müziğin ritmiyle dönmeye başladılar. Leyla’nın zümrüt yeşili elbisesi her dönüşte geceye bir ışık saçıyordu.
"Seni ilk gördüğüm günü hatırlıyor musun Leyla?" diye sordu Aras, karısının gözlerinin içine bakarak.
"Nasıl unutabilirim ki?" dedi Leyla, tebessüm ederek. "Bana o kibirli bakışlarını fırlatmış, 'Bu kız fazla tehlikeli' demiştCounter idin."
Aras alçak sesle güldü. "Tehlikeliydin çünkü kalbimi çalacağını anlamıştım. Sen benim hayatıma giren en güzel fırtınasın Leyla."
"Sen de benim sığınabileceğim tek limansın Aras," dedi Leyla. Başını Aras’ın göğsüne yasladı. İkisi ritmin içinde kaybolurken dünya etraflarında dönmeyi bıraktı.
Pistin diğer tarafında ise Teoman ve Deniz vardı.
Teoman, tek kolu tam açılmasa da Deniz’i belinden kavramış, kendine sımsıkı çekmişti.
Deniz elini Teoman’ın omuzuna koymuş, gözlerini kocasının siyah gözlerinden bir saniye bile ayırmıyordu.
"Neler düşünüyorsun Akkaya?" diye sordu Deniz, fısıltıyla.
"Geleceğimizi..." dedi Teoman. "Seninle kuracağımız o huzurlu geleceği. Bütün bu s*lahlar, çatışmalar geride kaldı Deniz. Artık sadece sen ve ben varız."
Deniz uzanıp Teoman’ın yanağını öptü. "Biz bunu başardık Teoman. Senin gücün, benim inancım... Hiçbir şey bizi yıkamadı."
Teoman Deniz’i kendi etrafında yavaşça döndürdü, ardından tekrar göğsüne çekti.
Yüzlerini birbirine yaklaştırdı. "Sen benim nefesimsin Deniz. Bu can bu bedende olduğu sürece, senin kılına bile zarar gelmeyecek."
"Biliyorum Akkaya..." dedi Deniz. "Ve ben sonsuza kadar senin yanındayım."
İki çift pistin ortasında, gecenin karanlığına ve geçmişin acılarına inat, zaferin ve aşkın tadını çıkararak dans ettiler.
Gecenin ilerleyen saatlerinde davetliler yavaş yavaş ayrılmaya başlamıştı. Bahçe yeniden o sessiz ve huzurlu havasına bürünmüştü.
Malikanenin arka tarafındaki, Boğaz’a sıfır olan ahşap iskelede iki ayrı köşe hazırlanmıştı.
İskelenin sağ tarafında Aras ve Leyla oturuyordu. Aras üzerindeki ceketi çıkarmış, Leyla’nın omuzlarına atmıştı. İkisi de ellerindeki sıcak çay bardaklarıyla denizi izliyorlardı.
"Aras..." dedi Leyla, sessizliği bozarak.
"Efendim güzelim?"
"Bundan sonra ne olacak?"
Aras kolunu Leyla’nın omzuna atıp onu kendine çekti.
"Ne mi olacak? Şirketleri profesyonellere devredeceğiz. Bize saldırmaya kalkan olursa cevabını veririz ama artık yaşayacağız Leyla. Seninle dünyayı gezeceğiz.
İtalya’ya gideceğiz, o çok istediğin dağ evini tutacağız. Sadece ikimiz olacağız."
Leyla gülümsedi. Başını Aras’ın omzuna koydu. "Kulağa harika geliyor Öztürk."
İskelenin sol tarafında ise Teoman ve Deniz duruyordu.
Teoman, arkasından Deniz’e sarılmış, ellerini karısının karnının üzerinde birleştirmişti.
Deniz sırtını Teoman’ın geniş göğsüne yaslamış, Boğaz’ın serin rüzgarını hissediyordu.
"Teoman..." dedi Deniz, kocasının ellerini sıkarak.
"Söyle yavrum."
"Gözlerimi kapattığımda hala o tüneldeki patlama seslerini duyuyorum bazen," dedi Deniz şeffaf bir dürüstlükle.
"Ama sonra sana bakıyorum... Ve bütün o sesler susuyor."
Teoman başını eğip Deniz’in saçlarının arasından öptü.
"O sesler bir daha hiç gelmeyecek Deniz. Ben senin etrafına öyle bir kale ördüm ki, hiçbir korku içeri giremez. Sen benim karımsın, benim tek gerçeğimsin."
Deniz arkasını döndü, Teoman’ın boynuna kollarını doladı. "Seni seviyorum Teoman Akkaya."
"Seni seviyorum Deniz Akkaya..." dedi Teoman.
Ve dudakları, Boğaz’ın ortasında, gecenin ve zaferin şahitliğinde derin, tutkulu ve ebedi bir öpücükle buluştu.
İstanbul, o gece iki büyük devin ve iki güçlü kadının imzasını taşıyan bir efsaneye şahitlik etmişti.
Kalleşlikler, ihanetler, gizli kumpaslar ve kanlı çatışmalar geride kalmış; geriye sadece sarsılmaz bir sadakat, yıkılmaz bir aile bağları ve diz çökmeyen bir aşk kalmıştı.
Teoman Akkaya ve Deniz Akkaya...
Aras Öztürk ve Leyla Öztürk...
Onlar bu şehrin sadece liderleri değil, karanlığı aydınlatan gerçek kralları ve kraliçeleriydiler.
Ve onların hikayesi, İstanbul’un sokaklarında fısıldanan en güzel, en gururlu efsane olarak sonsuza dek yaşayacaktı.
MUTLU SON
Bir kitabın daha sonuna geldik
Zaten çok ayrı kalmıcaz bu bölümü paylaştıktan sonra yayınlayacağım diğer kitabımı.
Diğer kitaplarda görüşmek üzere sevgili okurlarrr
Seviliyorsunuzzzz
