Ölüler ve Ötesi kitap kapağı

16. bölüm / 27

Yıkım iblisi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: Yıkım iblisi

Laura güneşlenirken Astalas balık tuttu ve akşam yemekleri çıkmış oldu. İkili geceyi buradaki kiralık bir kulübede geçirdikten sonra yenilenmiş halde kalktılar. Hazırlanıp deniz kıyafetlerini valize tıktıktan sonra tekrardan yola koyuldular.

"O kadar güzeldi ki az kalsın Tanrıdan başkası böyle bir dünya yaratamaz diyecektim. Şimdi yola koyuldum ve fabrika ayarlarıma döndüm." dedi Laura.
"Çirkin olan kısımlar da Tanrı'nın dokunuşu canım." dedi Astalas.
"Bence hiçbir yer onun dokunuşu değil."
"Nasıl yani? Ona inanmıyor musun?"
"Astalas istediğim gibi içip, öldürüp, çalıp, sevişip yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum sence inanan birine mi benziyorum?"
"Ben-"
"Sevişmelerin arasında hemcinsler de vardı fazladan günah puanı getiriyorsa." dedikten sonra gülümsedi Laura.
"Ben... bilmiyorum bir din adamıyla gezmen komik kaçıyor. Cehennem ve Arafın varlığı kesinken, etrafta iblisler kol gezerken nasıl inanamıyorsun ki, gözünün önünde hazır kanıt var?"
"İyi de sen bunları kutsal kitapta duydun. Belki de bunlar en başta kutsal değildi üstüne kitap yazıldı?"
"Tamam da canım o zaman nasıl benim dualarım gerçekten beni kötülükten koruyor? Daha iki gün önce mucizeyle hayatta kalmadım mı şuan yaşıyor olmam onun kanıtı!"
"Bilmiyorum belki de dualarınla antik bir güç çekiyorsundur ve o güç seni diriltmiştir. Gerçekten saf iyilik dağıtan melekler görmedikçe inanamayacağım."
"Sanki görsen değişirsin de."

Laura Astalas'a bakınca biraz gücenmiş olduğunu gördü, bu konularla bi tık daha az dalga geçmesi gerektiğini düşündü.

"Ödeşelim istersen Astalas."
"Neyde, utanç verici anı anlatma mı? Şükür Tanrım ya gerçekten kazıkladın sandım beni."
"Şey... gerçekten de senin anlatman için kazıkladım kendi utanç verici anımı ölüm kapıda olmadıkça anlatmam. Geçmişimi anlatmayı kastediyorum."

Astalas yola baktı, ilerledikçe bitki örtüsü kayboluyor olsa da yol tamamen düz toprak bir patikadan ibaretti. Şuan dinlemenin tam sırası olduğundan Astalas dinleme pozisyonuna geçti.

---

[LAURA ANLATIYOR]

Çok da fazla insanın yaşamadığı, aralarında kısa mesafeler bulunan köylerle kaplı topraklarda doğdum. Her gün yağmur yağardı, bizim yağış mevsimimiz değil yağmurun sakinleştiği mevsimimiz vardı. Benim doğduğum küçük köy ise kendini tamamen dinine adamış bir köydü. Çiftçisinden askerine herkes deri cüppelerle gezer ve Tanrı'ya tapardı. Sadece tapmakla kalmazlardı, kötü ruhları kovma konusunda da çok ilgiliydiler. Astalas senin o kullandığın çember bariyeri gayet iyi biliyorum ben konuşmadım çünkü yıllar sonra görmek garip geldi. Köy halkı onda da ötesinde de çok üst düzeydeydi ve bir sürü de kutsal eşya korurduk. Ayrıca köyün anlamsız bir kuralı vardı, aşırı kalabalık olduğu için benim doğduğum sıralarda tek çocuk kuralı verilmişti. İkinci çocuğu olan aileler köyden atılıyordu o kadar kaskafalılardı.

Aileme gelirsek babam aşırı idealist bir adamdı. Yapılıydı, saçlarını her ay kazıtırdı ve cüppesini çıkartmamaktan her gün dışarıda olsa bile bembeyazdı. Adı Ruthersondu. Annem de katı biriydi, siyah saçlarını toplar ve tarlada çalışırdı. Adı Rosaydı. İlk çocukları ben oldum, onların ilk göz ağrılarıydım. Annem kan kaybından ölmemi bırak canımın yanmasından çok korkarken babam büyüden mahrum kalmamamı çok istemiş, en sonunda hayati bir damarı birazcık kesmekte uzlaşmışlar.

Çocukluğum neşeli geçse de boş hissettiriyordu. Anlamını öğrenemeden bana dayatılan dini inançlar, uzaklarda yaşadığımız için karşılaştığımız korkunç yaratıklar ve sıkıcı insanlar vardı. Daha çocuk yaştan herkese zorunlu kutsal eğitimler verilirken ben kaytarıp büyü gücümle ve teknolojik işlerle ilgileniyordum. Ben altı yaşındayken annem tekrardan hamile kaldı ve bu malum felaket demekti. Babamın kendisi köyden bu kurala uymayanları atan biriydi ama nasılsa aynı hatayı kendisi de yapmıştı. Annem karnı şişene kadar hamile olduğunu sakladı ve artık saklayamayacak hale geldiklerinde son çare çocuk doğduğunda gömeceklerini söylediler. Babam köyü o kadar çok seviyordu ki çocuğu yetiştirmektense köyde kalmayı seçti.

Kardeşim doğduğunda annem beni tutup köyün dışına götürdü ve babam da eline bıçağı alıp hiçbir şeyi bilmeyen masumcağıza doğrulttu. Daha gelişmemiş kalbinin aort atardamarını kestikten sonra onu gömmeye hazırlandı. Kardeşim kanlar içinde gömüldüğünde gün boyu evde tek kelime konuşulmadı. Sessizliği annemin gece yarısı attığı çığlık bozdu. Kardeşim kalbinin oradaki koca yara kapanıp iz kalmış bir şekilde bütün çıplaklığıyla kapımızın önünde yatıyor, ağlıyordu. Sihirli bir şekilde iyileşmişti, birisi onu iyileştirip bir de gömüldüğü çukurdan çıkartmıştı. Annem ve babam ağlayarak ona sarıldılar.

Olayı anlattıklarında bunun melekler tarafından gönderilen bir mucize ve aynı zamanda bir uyarı olduğu kabul edildi yani artık çocuk katli yoktu. Annem ona "Evangeline" adını koydu. Evangeline çok uslu bir çocuktu, ben her şeyi dağıtıp şımarıklık ederken o sessizce etrafı izlerdi. İkimiz birlikte pek de anlaşamadığımız, benim biraz fazla agresif olduğum yedi yıl geçirdik. Sıkışık köylerde dolaştığımız günler. Başka yerlerden topladığım parçaları birleştirip makineler yaptım, gelen her tüccarın başının etini çiğneyerek ve bazen de evden kaçarak teknoloji hakkında kendimi geliştirdim. Daha diskleri bulamasam da böyle konularda da büyümde de iyileşiyordum. Tabii ailem onlar gibi gece gündüz ibadet etmediğim ya da kutsal korumaları öğrenmediğim için bana hep kızdı ve bir yerden sonra ailenin kara koyunu olarak kabul etmişlerdi beni.

Yedi yılın sonunda bahsettiğim güne geldiğimizdeyse... bulutlar bir daha asla üzerimde açmamak üzere karardı.

Yağmurun normalden bile fazla yağdığı kapalı bir günde herkesin koşuşturduğunu hissederek uyandım. Herkes kışladaki bronz uçlu mızrakları kapıyor, yükselen surlara kutsal şerbet döküyor, dualar okuyordu. Annem Evangeline'in başını tutarken ona ne olduğunu sorduğumda cevap vermek yerine kaçabileceğimiz gizli bir tünelden bahsetti. Dehşet içinde dışarı çıktığımda dört yüzden fazla erkek mızraklar ve büyüleriyle kuzey cephesini tutuyordu. Etraftakilerin çığlıklarına rağmen gözcü kulelerinden birine tırmandım ve gelen ordu kim diye baktım. Tek bir adamdı, yağmurun altında üstünde yarı çıplak şekilde siyah altlığıyla geliyordu. Bakınca yaşlı bir adama benziyordu, sakalları ve saçları alta düşmüş yapılı bir adamdı. Zorla seçebildiğim şekildeyse kızıl gözleri vardı. Boğa dövmesi ve siktiğimin büyülü tacı da tam yerindeydi. Babam tüm gücüyle yavaşça üstlerine yürüyen adama bağırdı.

"Ne istiyorsun, şeytan?"
"Bana o kızı verin."
"Biliyordum... cesetlerimizi çiğnemen gerekecek aşağılık şeytan!"
"Çiğnenecek bir şeyiniz kalmayacak."

Erkekler ellerini yere koyup köyün dört tarafını kaplayan, resmen ışık seli yaşatan bir ritüel çemberi yarattı. Morrow yavaşça yaklaşıp elini koyduğunda eli içeri geçemeyerek yandı. Sonrasında gülümseyen Morrow iki elini bariyere doğru tutup ellerini kapattı ve bariyer ölümüne sarsılmaya başladı. Adeta her yerde deprem oluyordu ama savaşçıların cesareti sayesinde bariyer düşmedi. Fırsatı olanlar Morrow'un üzerine uçları kutsal şerbetle kaplı oklar atmaya başlayınca Morrow'un bedeni kanamaya sonrasında da saçılan şerbetle yanmaya başladı. Morrow kafasını kaldırıp oklara baktı ardından da elini arkaya doğru salladı, bir anda tüm oklar parçalanıp yere düştü.

"Tamam insancıklarım, bunu siz istediniz. Kör olmak istemeyenler gözlerini kapatsın."

Morrow'un gözleri titrerken vücudunun kontrolünü kaybetti. Başı ve kolları arkaya düşerken göğsü yarıldı ve göğsünden iki tane uzun pençeli karanlık el çıktı. Onun dediğini ciddiye alıp sırtımı döndüğümde etraftaki bütün ışık bir anda kesildi, adeta meşalelerden çıkanlar dahil her ışık yutuldu ve onun olduğu yerden çığlık sesleri yükselmeye başladı. Işıklar geri kalana kadar bakmamıştım ve artık bakmaya korkuyordum. Kafamı yavaşça çevirdiğimde diğer insanların da gözlerini açmasıyla çığlıkların arttığını duydum.

Morrow'a o an bakan herkesin gözleri mum gibi yanmıştı. Gözleri tamamen yok olup yerine siyah boşluklar gelmişti. Artık boşluk olan yanmış gözlerinden kanlar akıyordu. Yaklaşık yüz asker böylece harap olmuşken yine de iradelerini koruyup ellerini yere basmaya devam ettiler. Morrow'a baktığımda ise onun gerçek formunu gördüm.

Hiçbir insana hatta hiçbir canlıya benzemiyordu. Havada süzülen, kabuslardan beslenen bir canavardı. Neredeyse tamamen siyah bir derisi vardı. Vücudu üç metreyi aşıyordu. Kolları diz hizasına kadar iniyordu ve pençeleri de vahşi bir hayvandan beterdi. Bacakları yoktu. Yüzü korkunç bir köpek balığına benziyordu. Göz bebekleriin kızıllığı kafasında çizgi şeklinde iz bırakırken gözleri yok olmuştu. Kafasının üstünden iki tane gri boynuz uzuyor ve siyah tacının altında hizalanıyordu. Dişleri tek ısırıkta bir insanı koparacak kadar büyüktü göğsü ise tuğla kadar sağlamdı. Bacaklarının olduğu yerde sihirli, bordo kumaş alta kıvrılıp dalgalanıyordu. Sırtından ve dirseklerinden ip gibi duran garip deriler arkaya süzülüyordu. Göğsünün sağ altında ise çarpı şeklinde yaraya benzeyen büyük bir ten rengi iz vardı.

Onun gerçek formunu görünce ben dahil herkes donakaldı tabii. Morrow kolunu kaldırıp sağ pençesini bir sıktığında bütün bariyer parçalara ayrıldı. Güvendiğimiz surlar onun diğer elini üzerine koymasıyla anında yıkıldı. Çığlıklar artık kulakları kanatacak hale gelmişti. Morrow'un süzüldüğü yerin çevresi yıkılırken bazı askerker kaçmaya başladı.

"Gösterin bakalım Tanrınızı! Ben de size neden fırtınaların yaşamışların isimleriyle anıldığını göstereyim!"

Sesi dört taraftan geliyor ve beyninin içinde tekrarlanıyordu. Sonunda cesaret edebilen birkaç asker atılıp mızraklarını ona doğru sürdüler. Morrow elinin tersiyle hepsini ittikten sonra yumruğunu indirip üç askeri aynı anda ezdi. Yıkım gücünü kullandığı anda üstünde süzüldüğü toprakta depremler oluyor ve yarıklar açılıyordu. Zavallı askerler yarıklara düşerken üstteki askerler oklarını atmaya çalıştı. Morrow parmaklarını kapatarak gördüğü her bir yayı parçaladıktan sonra pençelerini sallayarak önündeki asker sürüsünü kanlar içinde dağıttı. Arkasından yaklaşan bir asker onun sırtına mızrağını saplayabildiğinde Morrow bakındı. Kutsal bronz derisini yaksa da mızrak çıktığı gibi iyileşiyordu. Gülümseyip yıkım büyüsüyle diğer taraftaki askerleri dağıttıktan sonra mızrak saplayan adamı tek eliyle tutup ağzına attı. Dişleri adamı lime lime ettikten sonra insandan hali kalmamış cesedi bir top gibi diğer askerlerin üstüne fırlattı ve ceset onların arasında patladı.

Umut tükeniyordu. Babam askerlerin arasından çıkıp kadınları da savaşa çağırdı. Birkaç eğitimli kadın ve geri kalan köylüler ne buldularsa alıp şeytanın karşısına koştular. Babam o sırada beni görüp hemen beni aşağı indirdi. Sırtıma ellerimi koyup yaşla dolu gözler ve kanla boyanmış bir yüzle bana seslendi.

"Kızım! Bana bak kızım ne olursa olsun şeytan Evangeline'i görmemeli tamam mı?"
"Ne? Neden?"
"Özür dilerim artık her şey için çok geç! Git, onu da al ve kaçabileceğin kadar uzaklara git!"
"Baba yalvarırım yardım edeyim!"

O sırada yanımıza savaşçılardan birinin vücudu uçtu. Her bir uzuvu farklı sürelerde yanımıza düşmüştü. Babam beni sarsarak dikkatimi topladı

"Seni ve onu çok seviyorum. Yaşa ve Evangeline'i koru, ona asla ulaşamasınlar. Söz mü?"
"Ben..."
"Söz mü Laura!"
"Söz."

Babam başımı son bir kez okşadıktan sonra çift uçlu mızrağını kapıp içeri girmiş Morrow'un üzerine hücum etti. Morrow'un odaklanıp ellerini indirmesiyle aynı anda yarım düzine ev parçalanıyordu. Babam mızrağını fırlattıktan sonra büyütme büyüsüyle mızrağı beş kat büyüttü ve arbelet mermisi gibi fırlayan mızrak Morrow'un sağ kolunu omzundan başlayarak koparttı. Babam mızrağı eski boyutuna dönderip tekrar sallamaya çalışınca Morrow sol koluyla ona vurup onu surların harebelerinin arasına uçurdu.

"Seni takdir ediyorum savaşçı. Eğer kız nerede söylersen ailenin canını bağışlarım."
"Karım arkanda yatıyor orospu çocuğu!"
"Eh, ben de senin Tanrının çocuğuyum."
"Kızımdan ne istiyorsun aşağılık yaratık?"
"Ooo, kızın mıydı? Karşı karşıya oturup çay partisi vermek istiyorum. Bak iznini istemeye geldim."

Morrow'un kısacık konuşmada kolu baştan lifleri ve kaslarıyla bağlanıp tekrardan oluşmuştu. O ara ben Evangeline'i kucağıma almış gizli tüneli arıyordum. Babam Morrow'a karşı büyüttüğü mızrağıyla saldırdı. Onu hızlıca çevirdiğinden pençesini sallayan Morrow'un elleri ona ulaşamıyordu. Ne zaman ellerini yıkım için sallasa da ona şerbet şişesi fırlatıyordu. Babam bir kere daha şansını deneyip Morrow'un kafasına mızrağını attı ama mızrak şeytanın tek bir hareketiyle yüzlerce parçaya ayrılıp yere düştü. Morrow sağ elini göğsüne götürüp kendi göğsünü yardıktan sonra pençeli elini çıkarttı ve elinden siyah dumanlar çıkmaya başladı. Pençesi ışığı yutuyor gibiydi. Yıkım gücüyle babamın bacaklarını kırdıktan sonra dehşetten yerleri titretecek bir şekilde babama yaklaştı.

"Bu ne biliyor musun fani? Dokunduğum her şeyi yok eder işte bu. Tanrınızın size bencilce damlattığı küçük güçler bunu asla engelleyemeyecek."

Morrow babamın başına tek parmağını koydu ki elinin üstündeki sis babamın üzerine geçti. Babam tamamen kararıp cesedi de toz olurken gözünden son damlasını döktü.

Ben Evangeline kucağımda nefes nefese yer altında koşarken evlerin bir bir yıkıldığını duydum. Yer sallanıyor, tüneller çöküyordu. Kanlar toprağı aşırı doyurmuştu, yıkılmayan yer kalmamıştı ki Morrow'un "NEREDESİN? NEREDESİN? NEREDESİN?" diye bağırdığını duydum. Köyden yeterince uzaklaşıp çevredeki trenlerden birine bindiğimde köyümün olduğu yere baktım. Morrow her şeyi dümdüz etmişti, dumanlar bile ezilmiş yanacak tek bir şey kalmamıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…