7. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 7 GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN EŞİK
Yer: Aethelgard Güney Hattı - Su Altı Tahliye Tüneli (Derinlik: 210 Metre)
Tarih: 30 Mart 2026
Saat: 04.15
Durum: Sızma Operasyonu - Kritik Aşama
Basınç, Sefa’nın ciğerlerini bir mengene gibi sıkıyordu. Özel yalıtımlı sızma kıyafeti bile dışarıdaki o anormal ısıyı engellemekte zorlanıyordu. Suyun altı, mor bir plazma denizine dönmüştü. Sefa, elindeki su altı itki motorunun gidonuna asılmış, zifiri karanlığın içinde Kang-Dae’nin fenerini takip ediyordu.
“Mızrak Ucu, rapor ver!” dedi Sefa, kask içi telsizinden. Sesi, statik parazitler yüzünden cızırtılı geliyordu.
“Hâlâ buradayız Yüzbaşı.” dedi Nikolai. “Ama bu su değil, kaynayan bir asit kazanı gibi. Eğer o kapıyı bulamazsak, hepimiz orta pişmiş Rus bifteği olacağız.”
Sarah Miller’ın sesi araya girdi, nefes nefeseydi: “Elektronik sistemler %60 kayıpta. Navigasyon gitti. Sadece görsel temasla ilerliyoruz. Yüzbaşı, bariyerin frekansı kemiklerimi titretiyor!”
Tam o anda, Kang-Dae’nin feneri devasa bir beton bloğun üzerindeki paslı metal bir kapağa çarptı. Burası yirmi yıl önce mühürlenmiş olan tahliye tüneliydi. Ancak bir sorun vardı; mor bariyerin genişleyen sınırı, tünelin giriş kapağının tam üzerine binmişti. Metal kapak, enerjiden dolayı akkor hâline gelmiş, suyun altında kor gibi parlıyordu.
“Kapak kilitli!” diye bağırdı Kang-Dae. “Basınç sistemi çökmüş, manuel açmamız gerek!”
Sefa motorunu bıraktı ve kapağa doğru yüzdü. Elindeki termal kesiciyi çıkardı ama cihaz mor ışığa yaklaştığı anda kıvılcımlar çıkararak söndü.
“Teknoloji bitti!” diye gürledi Sefa. “Nikolai, Wei! Buraya gelin! Fiziksel güçle zorlayacağız!”
Üç dev adam, suyun 200 metre altında, ölümcül bir radyasyonun içinde o devasa metal kapağa asıldı. Nikolai’nin kasları kıyafetinin içinden patlayacak gibi geriliyordu. Li Wei, kapağın menteşesine bir levye sokmuş, tüm ağırlığını veriyordu.
“Hadi aslanlarım!” dedi Sefa, dişlerini sıkarak. “Ali ve Murat için! Dünya için!”
Bir metal gıcırtısı suyun altında yankılandı. Kapak, milim milim açılmaya başladı. Tam o sırada, arkalarındaki okyanusta devasa bir sarsıntı yaşandı. Bariyer, sanki içerideki sızmayı fark etmiş gibi, tünelin girişine doğru devasa bir enerji dalgası fırlattı.
“GİRİN! HEMEN GİRİN!” diye bağırdı Sefa.
Askerler birer birer o daracık, karanlık boşluğa kendilerini attılar. Sefa en son giren kişiydi. İçeri süzüldüğü anda, devasa bir gürültüyle dışarıdaki kapı basınçla geri kapandı. Ama bu normal bir kapanma değildi; bariyerin mor enerjisi kapağın etrafını bir kaynak makinesi gibi sarmış, metali betonla birleştirerek girişi sonsuza dek mühürlemişti.
“Yol bitti.” dedi Kang-Dae, karanlığın içinden. “Artık geri dönüş yok. Sadece ileri gidebiliriz.”
Tünelin sonundaki hava cebine ulaştıklarında, ekip ağır adımlarla sudan çıktı. Burası eski, rutubet kokan ve duvarlarında hâlâ Kiril alfabesiyle yazılmış “Dikkat” tabelaları bulunan bir hangardı. Sessizlik o kadar yoğundu ki, kendi kalp atışlarını duyabiliyorlardı.
“Herkes durumunu kontrol etsin.” dedi Sefa, kaskını çıkararak. Ciğerlerine dolan hava paslı metal ve ozon kokuyordu.
Tim, hangarın sonundaki paslı merdivenleri tırmanıp ağır bir kapıyı daha zorlayarak dışarı çıktı. Karşılaştıkları manzara, bekledikleri askerî üsten çok farklıydı.
Adanın üstü, kilometrelerce uzanan boş, gri bir araziydi. Toprak sanki yanmış, üzerindeki tüm bitki örtüsü kül olmuştu. Gökyüzü, o devasa mor bariyer yüzünden sürekli alaca karanlık bir renkteydi. Uzakta, adanın tam merkezinde, bulutları yırtan o simsiyah, obsidyen kule yükseliyordu. Kulenin tepesinden gökyüzüne doğru mor şimşekler çakıyordu.
“Operasyon merkezi, burası Mızrak Ucu.” dedi Sefa, telsizinin düğmesine basarak. “Sızma başarılı. Adanın güney hattındayız. Beni duyuyor musunuz? TCG Anadolu, cevap ver!”
Telsizden gelen tek ses, insanı delirten türden bir cızırtıydı. Sanki binlerce insan aynı anda çığlık atıyor ama hiçbiri anlaşılmıyor gibiydi.
“Sinyal yok.” dedi Sarah Miller, elindeki cihazı yere fırlatarak. “Bariyer içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye hiçbir veriyi geçirmiyor. Tamamen körüz Yüzbaşı. Dünya bizim içeri girdiğimizi biliyor ama şu an hayatta mıyız, yoksa buharlaştık mı... Hiçbir fikirleri yok.”
Nikolai, silahının emniyetini açtı ve gri araziye baktı. “Yani koca bir ordu dışarıda bekliyor ama biz burada 25 kişi tek başımızayız, öyle mi? Harika. Tam sevdiğim gibi bir savaş.”
Li Wei, topraktan bir parça kül alıp parmaklarının arasında ezdi. “Burası bir askerî üs değil artık Nikolai. Burası bir mezarlık. Ve bu tozlar... Bunlar ağaç külü değil. Bunlar metal kalıntıları.”
Sefa, ekibine baktı. 25 kişi, okyanusun ortasındaki bu yasaklı toprakta, devasa bir güce karşı yapayalnızdı. Operasyon merkeziyle bağ kopmuş, teknoloji iflas etmişti. Artık sadece kendi yetenekleri ve Kang-Dae’nin zihnindeki o karanlık harita kalmıştı.
“İrtibat kurmaya çalışmayı bırakın.” dedi Sefa, silahını o siyah kuleye doğru doğrultarak. “Dünyanın bizi duymasına gerek yok. Bizim o kuleyi susturmamız yeterli. Hareket ediyoruz. Sessiz ve ölümcül olun. Burası artık bizim oyun alanımız değil, Zero’nun mülkü.”
Sefa önde, 25 gölge o gri ve yanık arazinin içinde, bulutlara yükselen o karanlık kadere doğru yürümeye başladılar. Arkalarındaki denizden gelen dalga sesleri bile artık onlara yabancıydı.
