38. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 38 DAR KORİDOR VE İKİYE BÖLÜNEN MIZRAK
Yer: Aethelgard - Merkez Kule / 42. Kat Ana Koridoru
Tarih: 7 Nisan 2026
Saat: 10.30
Durum: Eşitlenen Güçler ve Kritik Ayrılık (Kalan Süre: 17 Saat 30 Dakika)
Alpha-Genesis’in saklandığı o devasa, karanlık sunucu odasının paslı çelik kapısı büyük bir hidrolik tıslamasıyla iki yana açıldığında, 42. katın ana koridoruna bambaşka bir ölüm mangası adım attı.
Sadece birkaç saat önce bu koridorda silahsız, yaralı ve çaresizce kaçan on dokuz asker, şimdi insanlık tarihinin en ölümcül dış iskelet zırhlarının (exoskeleton) içinde, namlularından mavi plazma sızan prototip tüfekleriyle geri dönmüştü. Sefa Yücel, Alpha zırhının içindeki o muazzam güç artışını, kaslarına pompalanan sentetik enerjiyi her adımında hissediyordu. Zırhın vizöründe, koridorun sonundaki asansör boşluğunda bekleyen iki termal iz parlıyordu.
Model-05’ler, avlarının geri döndüğünü anladıkları an o kaskatı, heykelsi duruşlarını bozup doğrudan Sefa’nın üzerine doğru, yine o akıl almaz, bulanık hızlarıyla atıldılar.
Ancak bu kez oyunun kuralları değişmişti.
“Temas!” diye kükredi Sefa.
Model-05’in o kusursuz beyaz eli, Sefa’nın göğüs kafesini parçalamak için bir mızrak gibi fırladı. Az önce Nikolai’yi metrelerce geriye uçuran bu ölümcül darbe, Sefa’nın Alpha zırhının göğüs plakasına çarptığında, koridorda sağır edici bir metalik çınlama koptu. Zırhın yeşil enerji hatları aniden parladı, kinetik enerjiyi emdi ve dağıttı. Sefa bir santim bile gerilemedi.
Makinenin o dipsiz, ruhsuz gözlerinde ilk kez bir “hesaplama hatası” ifadesi belirir gibi oldu.
“Benim sıram!” diye hırladı Sefa. Zırhın servo motorları yüksek bir frekansla çığlık atarken, Sefa sağ kroşesini makinenin çenesine geçirdi. Alpha zırhının verdiği insanüstü güçle birleşen bu darbe, Model-05’i ayaklarını yerden keserek koridorun duvarına fırlattı. Sentetik mermer duvar örümcek ağı gibi çatladı.
Fakat Model-05’ler acı hissetmiyordu. Duvardan bir yay gibi sekip anında tekrar saldırıya geçtiler.
“Ateş!” diye bağırdı Arthur ama koridor sadece üç kişinin yan yana durabileceği kadar dardı. On dokuz kişinin aynı anda ateş etmesi imkânsızdı; birbirlerini vururlardı veya plazma sekip kendi zırhlarını eritirdi.
“Alan dar!” diye bağırdı Sefa, üzerine atılan makinenin kollarını zırhlı elleriyle kilitlerken. “Grup rotasyonu! Üçlü ön saf! Yorulan geriye çekilecek!”
Mızrak Ucu timi, dar alan muharebesindeki (CQB) o kusursuz disiplinini konuşturmaya başladı.
En önde Sefa, Nikolai ve Kang-Dae vardı. Plazma tüfekleri dar alanda çok tehlikeli olduğu için tüfeklerin namlu altlarındaki yüksek frekanslı enerji bıçaklarını (vibro-blade) açtılar. Dövüş tam bir kafa kafaya, göğüs göğüse çelik çarpışmasına döndü.
Nikolai, devasa Alpha zırhıyla ikinci Model-05’i omuzlayıp yere yapıştırdı. Makine, Nikolai’nin zırhının eklem yerlerini hedef alarak karbon-fiber telleri koparmaya çalışıyordu. Nikolai’nin vizöründe kırmızı hasar uyarıları belirdiğinde, Rus asker bir adım geri çekildi.
“Değiş!” diye bağırdı Nikolai.
O saniye Nikolai aradan çekildi ve hemen arkasında bekleyen Li Wei ve Sarah Miller ileri atıldı. Wei, tek kolunu kullanamasa da plazma tüfeğinin dipçiğiyle makinenin yüzüne ardı ardına darbeler indirdi. Sentetik deri yırtıldı, altındaki gümüş renkli, korkunç titanyum kafatası ortaya çıktı.
Model-05’lerin hızı inanılmazdı; zırhlı askerlerin ataklarından yılan gibi sıyrılıp, zırhların zayıf noktalarına iğne gibi darbeler indiriyorlardı. Ancak Mızrak Ucu askerlerinin de bir avantajı vardı: Zırhların onlara verdiği dayanıklılık ve insan zihninin o kaotik, tahmin edilemez vahşeti. Bir makine, bir insanın kendi kolunu feda ederek rakibine yaklaşacağını hesaplayamazdı.
Dövüş yedi dakika boyunca o dar koridorda, kulakları sağır eden metal çığlıkları, plazma yanıkları ve kırılan duvarların arasında tam bir et-makine dansı şeklinde devam etti. Askerler nefes nefese rotasyon yapıyor, zırhı hasar alan arkaya geçip tüfeğiyle destek atışı yaparken, dinlenenler ön safa fırlıyordu.
En sonunda Sefa, Model-05’lerden birinin kolunu zırhının tüm hidrolik gücünü kullanarak kilitledi. “Arthur! Şimdi!”
Arthur, elindeki plazma tüfeğinin namlusunu makinenin göğüs plakasındaki açığa çıkmış boşluğa dayadı ve tetiğe sonuna kadar bastı. Mavi güneş koridoru aydınlattı. Makinenin iç aksamı, işlemcisi ve sentetik kalbi saniyeler içinde eriyip cürufa döndü.
Diğer Model-05 ise Kang-Dae ve Selim’in çapraz ateşi altında paramparça olarak yere yığıldı.
Koridor nihayet sustuğunda, sadece ağır nefes alış verişleri ve zırhların soğutma sistemlerinden gelen fan sesleri duyuluyordu. Zemin, erimiş metal, mavi hidrolik sıvı ve paramparça olmuş betonla kaplıydı.
Sefa, vizörünü açtı. Nefes nefeseydi. Alpha zırhının sol kolundaki bazı sistemler hasar görmüş, kıvılcımlar saçıyordu. Etrafındaki adamlarına baktı. Kazanmışlardı. İki adet yenilmez denilen Model-05’i, kendi iradeleri ve Alpha’nın teknolojisiyle ezmişlerdi. Ama yorulmuşlardı. Sadece iki tanesini yok etmek bile bu kadar organize bir güç gerektirmişti.
“Sistem... Katlardaki durumu tara.” dedi Sefa, zihnindeki Alpha-Genesis’e seslenerek.
Sefa’nın vizöründe kulenin holografik şeması belirdi. Gördüğü manzara, kanını dondurdu. Aşağıdaki kırk bir katın tamamında o ağır çelik kapılar kilitlenmişti. Dahası, zemin kattan (lobiden) gelen termal veriler inanılmaz bir kıyımı gösteriyordu.
“Komutanım... Ne görüyorsunuz?” diye sordu Üsteğmen Selim, Sefa’nın yüzündeki o dehşeti fark ederek.
“Ömer Paşa... Ordu içeri girmiş.” dedi Sefa, sesi fısıltı gibi çıkarak. “Lobideki kapıyı patlatmışlar. Ama Silas her kata iki adet Model-05 yerleştirmiş. Bizim şu an Alpha zırhlarıyla, on dokuz kişi zar zor öldürdüğümüz bu şeylerin karşısına, Paşa normal piyadeleri sürüyor. Sadece lobiyi almak için aşağısı kan gölüne dönmüş. Yüzlerce şehit var.”
Timin üzerine ölümcül bir sessizlik çöktü. Nikolai yumruğunu duvara vurdu. “Bu bir katliam! Dışarıdaki o çocuklar bizim gibi zırhlara sahip değil. Bu daracık merdivenlerde, o makineler piyadeleri saniyeler içinde doğrar! O çelik kapıları kırmaya çalışırken hepsi tek tek avlanacak!”
Sefa, yerdeki parçalanmış Model-05 kafatasına baktı. Gözlerini kapattı, dişlerini sıktı. Saniyeler içinde o korkunç ama askerî açıdan zorunlu kararı verdi.
“Hepsini feda edemeyiz.” dedi Sefa, başını kaldırıp on sekiz adamının gözlerinin içine bakarak. “Paşa durmayacaktır. Bizim için, bu kuleyi almak için o merdivenleri kendi askerlerinin cesetleriyle dolduracaktır. Buna izin veremem.”
“Ne yapacağız Yüzbaşı?” diye sordu Sarah.
“Bölüneceğiz.” dedi Sefa, sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Mızrak Ucu’nun bir arada kalma kuralını kendi elleriyle yıkıyordu. “Bu Alpha zırhları ve silahları olmadan o ordunun yukarı çıkma şansı yok.”
Sefa, Üsteğmen Selim’e döndü. “Selim! Sen, Jean-Luc, Hans ve beş kişi daha... Yanınıza en ağır plazma silahlarını alıp aşağı iniyorsunuz. Sizin göreviniz Sıfırıncı Oda değil. Siz cehenneme, aşağı doğru ineceksiniz. Merdivenlerdeki Model-05’leri avlayacak, o kilitli çelik kapıları içeriden Alpha kodlarıyla açacaksınız. Koalisyon ordusuyla, Ömer Paşa ile birleşip askerlerin önünü açacaksınız! Orduyu bu et kıyma makinesinden siz kurtaracaksınız.”
Selim selam durdu, gözleri dolmuştu ama çenesi kaskatıydı. “Emredersiniz komutanım! Aşağıdaki tüm kapıları kıracağız!”
Sefa daha sonra Nikolai, Sarah, Arthur, Kang-Dae, Li Wei ve geri kalanlara döndü. Onlar Mızrak Ucu’nun en çekirdek, en tecrübeli kadrosuydu.
“Biz dokuz kişi ise...” dedi Sefa, yukarıya, tavanın ötesindeki o karanlık zirveye bakarak. “Biz tırmanmaya devam edeceğiz. Yukarıdaki otuz katın kapılarını, karşımıza çıkacak olan diğer altmış adet Model-05’i biz temizleyeceğiz. Silas’ın taht odasına, güneş tutulmasından önce ulaşacağız.”
Savaşın en acımasız kuralı işlemişti. Kardeşlik, görevin büyüklüğü karşısında ikiye bölünmek zorundaydı.
Nikolai, devasa zırhlı kolunu Üsteğmen Selim’in omzuna vurdu. “Aşağıdaki çocuklara dikkat et Üsteğmen. Paşa’ya, Rus ayısının ona selamı olduğunu söyle.”
“Siz de o tanrı bozuntusunun kafasını bizim için koparın Yüzbaşı.” dedi Selim, Sefa’nın zırhlı kolunu sıkıca kavrayarak.
Mızrak Ucu, 42. katın o kanlı koridorunda son kez birbirlerine baktı. Asansör boşluğundan gelen rüzgâr, sessiz vedalarına eşlik etti. Ardından mızrağın bir ucu, ordunun kanını durdurmak ve cehennemin kapılarını içeriden açmak için aşağıya, o dipsiz karanlığa doğru koşmaya başladı.
Sefa ve kalan sekiz silah arkadaşı ise Alpha zırhlarının vizörlerini indirip, tanrıyı tahtından indirmek üzere yukarıya, 72. kata doğru o kanlı, dönüşü olmayan tırmanışa geçtiler.
Oyun artık Silas’ın kontrolünden tamamen çıkmıştı; kule, artık iki yönlü bir intikam ateşiyle yanıyordu.
