17. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 17 ÇATLAYAN GÖKYÜZÜ VE GÖLGELER ORMANI
Yer: Aethelgard - Güney Jeneratör Tesisi / Ana Kontrol Odası
Tarih: 2 Nisan 2026
Saat: 01.42
Durum: Tesisin İmhası ve Kritik Geri Çekilme
Zaman, Li Wei’nin elindeki fünyenin kırmızı düğmesine basmasıyla âdeta dondu. Ardından, Aethelgard’ın o zehirli toprağını temelinden sarsan, kulakları sağır edici bir gürültü patlak verdi.
C4 kalıpları, jeneratörün devasa mor kristallerle dolu kalbini tam ortasından parçaladı. Milyarlarca voltluk enerji, bir cam fanusun kırılması gibi etrafa saçıldı. Kontrol odasının zeminindeki metal plakalar havaya fırladı, kalın kablolar birer yılan gibi koparak etrafa elektrik arkları saçtı.
“Yere yatın!” diye gürledi Sefa Yücel, göz kamaştırıcı beyaz ışıktan korunmak için kollarını yüzüne siper ederken.
Patlamanın şok dalgası, kapıya yüklenen onlarca cyborgu geriye doğru fırlatıp metal bir hurda yığınına çevirdi. Ancak asıl mucize yukarıda, gökyüzündeydi. Tesisin tepesindeki cam tavan parçalandığında, Mızrak Ucu timi başlarını kaldırıp yukarı baktı.
Kırk sekiz saattir adayı boğucu bir mor kaba hapseden o yenilmez kalkan, tam tepelerinden büyük bir “çatırtı” sesiyle ikiye yarıldı. Gökyüzündeki mor enerji dalgaları dengesini kaybetti, devasa bir yırtık açıldı. Ve o yırtığın içinden, günlerdir duymayı bekledikleri o ses nihayet adanın içine sızdı: Dünya donanmasının aralıksız topçu ateşi ve Pasifik Okyanusu’nun serin rüzgârı.
Alman Hans, yüzündeki kanı silerken yukarıdaki o devasa çatlağa bakıp acı bir şekilde gülümsedi. “Vurduk... Tanrım, o lanet olası duvarı vurduk! Gökyüzünü görebiliyorum!”
Nikolai, elindeki makineli tüfeğin ısınan namlusunu yere vurarak sırıttı. “Dışarıdaki çocuklar şimdi o delikten içeriye bütün cephaneyi boşaltacaklar!”
Sefa, jeneratörün eriyen kalıntılarından yayılan dumanın içinden doğruldu. “Görev tamamlandı! Bariyerin bu sektörü çöktü. Ama kutlama yapacak vaktimiz yok. Mühimmat kontrolü!”
Ancak Sefa’nın cümlesi yarıda kaldı. Çünkü dışarıdan, parçalanan çelik kapının ardındaki karanlıktan gelen sesler değişmişti.
Normalde kulakları sağır eden o otonom tüfek atışları aniden bıçak gibi kesildi. Lazer güdümlü namluların kırmızı ışıkları birer birer söndü. Kontrol odasının kapısındaki toz bulutunun içinden, ağır ağır yürüyen, yüzlerce mekanik silüet belirdi.
Silahları ellerinde değildi. Hatta bazıları silahlarını sırtlarına asmış veya yere bırakmıştı. Sadece kırmızı, ruhsuz gözleriyle timin üzerine doğru yürüyorlardı. Ne bir koşma ne de bir siper alma çabası vardı. Bir karınca sürüsü gibi, birbirlerinin üzerine basarak, metalik bir sessizlik içinde odaya doluşuyorlardı.
“Neden ateş etmiyorlar?” diye sordu İtalyan Luigi, tabancasını en öndeki cyborgun kafasına doğrultup tetiği çekerken. Mermi, metal kafatasını delip geçti, cyborg yere yığıldı ama arkasındaki üç tanesi onun cesedini ezip geçerek ilerlemeye devam etti.
Sarah Miller, elindeki kırık ekrana bakarak dehşetle fısıldadı. “Yüzbaşı... Sistem protokolleri değişti. Sıfır onlara yeni bir emir verdi. Ateşli silah kullanımı kapatıldı.”
“Ne yani, pes mi ediyorlar?” diye sordu Fransız Jean-Luc.
“Hayır!” diye bağırdı Sefa, durumu saniyeler içinde analiz eden o keskin zekâsıyla. “Bizi canlı istiyorlar! Silah kullanmıyorlar çünkü mermilerin bizi öldüreceğini biliyorlar. Bizi ezip, yorup, boğarak esir alacaklar! Ateş serbest! Yaklaşmalarına izin vermeyin!”
Mızrak Ucu timi, kalan son mermilerini bu yürüyen metal duvarına kusmaya başladı. Ancak sayıları çok fazlaydı. Ön sıradakiler vurulup düştükçe, arkadakiler onların omuzlarına basıp atlıyor, timin üzerine bir çığ gibi çöküyorlardı.
Silahların mermileri tek tek tükendiğinde, kontrol odası tarihin en vahşi göğüs göğüse çarpışmasına sahne oldu.
Nikolai, mermisi biten PKP makineli tüfeğini devasa bir balyoz gibi kullanıyor, üzerine atılan cyborgların kafalarını paramparça ediyordu. Sefa, taktik bıçağını çekmiş, üzerine çullanan iki mekanik canavarın boyunlarındaki hidrolik kabloları keserek onları devre dışı bırakıyordu. Ancak cyborglar acı hissetmiyordu; birinin kolu kopsa, diğer koluyla Sefa’nın boğazına yapışıyordu.
Yaralı İspanyol Carlos, yere düşmüş, üç cyborg tarafından ayaklarından sürükleniyordu. “Bırakın beni! Lanet olasıcalar!”
Kang-Dae ve Li Wei hızla müdahale edip Carlos’u çekip aldılar ama çember daralıyordu. 25 kişi, omuz omuza vermiş, etraflarını saran yüzlerce mekanik pençeye karşı direniyordu. Yoruluyorlardı. İnsan kası, tükenmek bilmeyen metal motorlara karşı yavaş yavaş iflas ediyordu.
“Yüzbaşı! Sıkıştık! Burada öleceğiz ya da esir düşeceğiz!” diye bağırdı Polonyalı Jan, tüfeğinin dipçiğiyle bir cyborgu geri iterken.
O saniyede, timin İngiliz SAS operatörü Arthur, kontrol odasının arka tarafındaki devasa endüstriyel soğutma borularının olduğu bölgeye savrulmuştu. Sırtı duvara çarptığında, betonun ardındaki devasa bir boşluktan gelen güçlü, çürük toprak kokusunu aldı.
Arthur hızla arkasına döndü. Jeneratörün patlaması, tesisin arka duvarında devasa bir yapısal çatlak oluşturmuştu ve bu çatlağın hemen arkasında, Kuzey Kore döneminden kalma, adanın ormanlık vadisine doğrudan açılan devasa bir atık su deşarj tüneli bulunuyordu. Üzerindeki paslı demir ızgara yarı yarıya kopmuştu.
Arthur, kemerindeki son C4 lokumunu çıkardı ve ızgaranın menteşesine yapıştırdı.
“Herkes kulaklarını kapasın!” diye bağırıp kendini yere attı.
Ufak ama etkili patlama, ızgarayı tamamen yerinden söküp tünelin ağzını açtı. Tünelden içeriye, dışarıdaki karanlık ormanın o tekinsiz, sisli havası doldu.
Arthur hızla ayağa fırladı. SAS eğitiminin ona verdiği o soğukkanlı ama sarsılmaz ses tonuyla, çatışmanın gürültüsünü bastıracak kadar yüksek sesle bağırdı:
“Yüzbaşı! Arka kanatta tahliye tüneli açıldı! Doğrudan ormana çıkıyor!”
Sefa, bir cyborgun göğsüne tekme atıp arkasına baktı. Tüneli gördü ama önlerindeki metal sürüsü o kadar yoğundu ki geri çekilmek bir katliama dönüşebilirdi.
Arthur, o an askerî hiyerarşiyi bir kenara bırakarak inisiyatifi eline aldı. Sefa’nın komuta yeteneğine saygısı sonsuzdu ama kaçış, hayatta kalma ve iz kaybettirme (Evasion) SAS birliklerinin asıl uzmanlık alanıydı.
“Sefa! Komuta kısa süreliğine bende! İtiraz istemiyorum!” diye kükredi Arthur. “Li Wei, Hans! Elinizdeki son sis ve flaş bombalarını tam ortaya, ayaklarımızın dibine atıyorsunuz! Nikolai, Kang-Dae, yaralıları omuzlayın! İlk siz giriyorsunuz! Ben ve Yüzbaşı artçıyız! ŞİMDİ!”
Sefa, Arthur’un bu cesur ve yerinde müdahalesine anında itaat etti. Gerçek bir lider, kriz anında en iyi planı kimin yaptığını bilecek kadar egosuz olmalıydı. “Arthur’un peşindeyiz! Dediğini yapın!” diye onayladı Sefa.
Li Wei ve Hans, kemerlerindeki son sis bombalarını ve flaş patlayıcıları cyborg sürüsünün tam ortasına fırlattılar. Göz kamaştırıcı beyaz bir ışık ve ardından odayı boğan yoğun, gri bir duman bulutu yükseldi. Kameraları ve sensörleri aşırı yüklenen cyborglar birkaç saniyeliğine kör olup birbirlerine çarpmaya başladılar.
Bu kaos anını fırsat bilen tim, bir saat gibi tıkır tıkır işleyen bir düzenle geri çekildi. Nikolai, yaralı Carlos’u tek koluyla bir çuval gibi sırtına atıp tünelin karanlığına daldı. Diğerleri onu takip etti. Arthur, tünelin girişinde durmuş, giren her askeri eliyle iterek hızlandırıyordu.
En son Sefa ve Arthur kaldı. Sis bulutunun içinden kırmızı gözler tekrar belirmeye, metal pençeler onlara doğru uzanmaya başlamıştı.
“Gir Yüzbaşı!” dedi Arthur, elindeki tabancanın son mermilerini yaklaşan gölgelere boşaltırken.
Sefa tünele atladı. Arthur da hemen arkasından içeri kaydı. Li Wei, tünelin tavanına önceden yerleştirdiği küçük bir patlayıcıyı tetikledi. Tünelin girişindeki tonlarca ağırlığındaki beton bloklar büyük bir gürültüyle çökerek yolu tamamen kapattı. İçeri girmeye çalışan birkaç cyborg, düşen kayaların altında ezilip paramparça oldu.
Yol mühürlenmişti.
Tünel zifirî karanlık, kaygan ve ağırdı. Askerler, dizlerine kadar gelen çamurlu suyun içinde, omuz omuza, nefes nefese ilerliyorlardı. Arthur en önde feneriyle yolu aydınlatıyor, bir yandan da sürekli arkasını kontrol ediyordu.
Yaklaşık on dakikalık o klostrofobik ve boğucu yürüyüşün ardından, tünelin sonundaki kırık bir beton borudan dışarı çıktılar.
Karşılaştıkları manzara, en az içerideki tesis kadar ürkütücüydü. Aethelgard’ın derin ormanlarına ulaşmışlardı. Burası, dünya üzerindeki hiçbir ormana benzemiyordu. Ağaçların yaprakları yoktu; hepsi radyasyon ve mor bariyerin etkisiyle kömürleşmiş, gökyüzüne uzanan siyah pençeler gibi duruyorlardı. Toprak, gri bir kül tabakasıyla kaplıydı ve etrafı zehirli, sarımtırak bir sis sarmıştı.
“Dışarıdayız.” dedi Arthur, fenerini kapatıp dizlerinin üzerine çökerek derin bir nefes aldı. “Bizi burada kolay kolay bulamazlar. Sinyal kesici orman örtüsü, termal kameralarını kör edecektir.”
Tim, devrilmiş devasa bir ağaç gövdesinin etrafına yığıldı. Herkes fiziksel sınırlarının ötesine geçmişti. Kırık kemikler, kanayan yaralar ve tükenmiş mühimmatlar... Ama yaşıyorlardı. Esir düşmemişlerdi.
Sefa, yavaş adımlarla Arthur’un yanına yürüdü. İngiliz askerine elini uzattı. Arthur doğrulup Sefa’nın elini sıktı.
“Mükemmel bir zamanlamaydı Arthur.” dedi Sefa, gözlerinin içine bakarak. “O tüneli bulmasaydın, şu an Sıfır’ın laboratuvarında kobay olmuştuk. Komutayı alman hepimizi kurtardı.”
Arthur hafifçe gülümsedi. “Özel Kuvvetler kuralı Yüzbaşı: Kapı kapalıysa, duvarı yık. Duvar sağlamsa, deliğe gir. Siz o jeneratörü patlatarak bize bu şansı verdiniz.”
Kang-Dae, ormanın derinliklerine doğru bakarak araya girdi. “Dinlenmek için vaktimiz yok. Sıfır, jeneratörün patladığını ve kaçtığımızı biliyor. Bütün ormanı o metal köpekleriyle doldurması an meselesi.”
Sefa gökyüzüne, ağaçların arasından sızan o mor ışığa baktı. Açtıkları delik hâlâ oradaydı ama yavaş yavaş kapanmaya çalışıyordu. Yine de dışarıdaki okyanustan gelen mermi sesleri, onlara yalnız olmadıklarını fısıldıyordu.
“Mermimiz yok. Elektronik cihazlarımız kısıtlı.” dedi Sefa, timinin yorgun ama boyun eğmeyen yüzlerine bakarak. “Artık sadece hayatta kalma modundayız. Ormanın kalbine, kuleye doğru ilerleyeceğiz. Gölgeler gibi hareket edeceğiz. Bugün Zero’ya kanadığını gösterdik; yarın ise ona nasıl öleceğini göstereceğiz.”
Mızrak Ucu timi, gecenin zifirî karanlığında, Aethelgard’ın o ölü ve zehirli ormanının derinliklerine doğru sessizce karıştı. Artık avcı değillerdi, av da değillerdi; onlar bu cehennemin içinde yaşayan tehlikeli hayaletlerdi. Ve savaş, en vahşi, en ilkel hâliyle yeni başlıyordu.
