6. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 6 ŞEYTANIN GÖLGESİNDE BİRLEŞENLER
Yer: Pasifik Okyanusu - TCG Anadolu Amfibi Hücim Gemisi / Mızrak Ucu Operasyon Merkezi
Tarih: 30 Mart 2026
Saat: 02.45
Durum: Aethelgard Ablukası - 4. Gün
Ankara’daki o tarihî toplantının üzerinden üç gün geçmişti. Dünya, daha önce hiç görmediği bir çelik yığınına şahitlik ediyordu. Pasifik’in hırçın suları, binlerce savaş gemisinin motor gürültüsüyle titriyordu. Gökyüzünde devriye atan jetlerin sesi, okyanusun dalgalarını bastırıyordu. Ancak tüm bu devasa gücün ortasında, Aethelgard adası mor bir fanusun içinde sessiz bir dev gibi duruyordu.
TCG Anadolu’nun güvertesinde, Sefa Yücel rüzgâra karşı durmuş, ufuktaki o tekinsiz parıltıyı izliyordu. Bariyer son üç günde beş mil daha genişlemişti. Mor ışık artık gökyüzünü kalıcı olarak boyamış, yıldızları bile saklamıştı.
“Hâlâ aynı görünüyor, değil mi Yüzbaşı?”
Sefa arkasını döndüğünde, Amerikan Delta Force uzmanı Sarah Miller’ı gördü. Sarah, elinde bir tabletle yanına yaklaştı. Arkasında ise Rus dev Nikolai ve Çinli Li Wei duruyordu.
Nikolai, cebinden çıkardığı gümüş tabakasından bir dal sigara yakmak üzereyken Sarah sertçe eline vurdu. “Gemide yasak, koca ayı.”
Nikolai homurdandı, yüzündeki yara izi okyanusun karanlığında daha da derin göründü. “Amerikan kuralları... Pasifik’in ortasındayız Sarah, Zero bizi havaya uçurmazsa senin bu disiplinin bizi öldürecek. Hem bak, sizin şu Ford uçak gemisi o kadar büyük ki, radarımızda bir ada gibi görünüyor. Manevra yapana kadar güneş tutulması geçer.”
Sarah Miller alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi: “O ‘ada’ dediğin şeyin üzerindeki tek bir filo, sizin tüm kuzey donanmanızı kahvaltı niyetine yer Nikolai. Sen dua et de o ‘yavaş’ gemiler arkanda dursun.”
Sefa araya girdi, sesi rüzgârı bıçak gibi kesti. “Yeter! Sataşmalarınızı adanın içine saklayın. Orada birbirinizin sırtına muhtaç olacaksınız.”
Hangara inen asansörle alt kata, Mızrak Ucu timinin son hazırlıklarını yaptığı bölgeye indiler. 25 kişilik tim, son teknoloji su altı ekipmanlarını kontrol ediyordu. Kuzey Koreli Kang-Dae, bir köşede tek başına oturmuş, babasından kalan o eski anahtarı parmaklarının arasında çeviriyordu.
“Komutanım...” dedi Üsteğmen Emre, Sefa’ya yaklaşarak. Emre, Hakkâri’deki pusudan sağ kurtulan tek adamıydı ve Sefa onu yanından ayırmamıştı. “Bu Almanların getirdiği su altı itki sistemleri müthiş bir şey. Ama bizimkiler diyor ki: ‘Eğer bariyerin frekansı motorları yakarsa, suyun altında balık gibi kalırız.’ Ruslar da diyor ki: ‘Motor yanarsa kürek çekeriz.’ Adamlar gerçekten garip.”
Sefa gülümsedi ama bu kısa sürdü. “Nikolai ve Sarah arasındaki gerginlik sadece bir örnek. Bu timin içinde yüzyılların düşmanlığı var. Onları o tünelde bir arada tutacak olan tek şey benim emirlerim ve Kang-Dae’nin bilgisi.”
Sefa, timi geniş bir masanın etrafına topladı. Hologramda adanın dibindeki o gizli tünel belirdi.
“Plan şu...” dedi Sefa, parmağıyla haritayı işaret ederek. “TCG Anadolu’dan sessiz modda çalışan iki adet küçük sınıf denizaltı ile ayrılacağız. Bariyerin etki alanına 500 metre kala denizaltıları terk edeceğiz. Gemiler metal yığını olduğu için bariyerin elektriksel yüküne dayanamaz. Oradan sonrasını, bireysel su altı motorları ve Kang-Dae’nin kanıyla aktifleşen frekans engelleyicilerle geçeceğiz.”
“Bariyer genişlediği için tünelin ağzı artık çok daha derin ve basınçlı.” dedi Kang-Dae, ilk kez söze girerek. “Babamın tüneli 200 metre derinde. O derinlikte bariyerin enerjisi suyu neredeyse kaynama noktasına getiriyor olabilir. Sadece fiziksel değil, zihinsel bir acıya da hazır olun.”
“Duyduğunuz her şeye, gördüğünüz her halüsinasyona karşı bağışıklık kazanmalısınız.” diye ekledi Sefa. “8 Nisan’a sadece sekiz gün kaldı. Bugün o tünele giriyoruz. Yarın sabah ya Aethelgard’ın topraklarına ayak basacağız ya da Pasifik’in dibindeki isimsiz mezarlarımıza.”
Saat 03.30’da TCG Anadolu’nun dev havuzlu güvertesi sessizce açıldı. İki siyah, hayalet denizaltı suya bırakıldı. Okyanusun karanlığında, dev donanmanın binlerce ışığı arkalarında kalırken, Mızrak Ucu timi mor ışığın hâkim olduğu o yasak bölgeye doğru süzüldü.
Denizaltının içinde Nikolai, yanındaki Çinli Li Wei’ye bakıp fısıldadı: “Hey Wei, eğer bu işten sağ çıkarsak seni Moskova’da ağırlayacağım. Ama o tuhaf yemeklerinden getirme, sadece votka ve et.”
Li Wei, gözlerini kapatmış meditasyon yaparken tek bir cevap verdi: “Eğer sağ çıkarsak Nikolai, votkayı ben ısmarlarım. Ama senin karaciğerin o tünele girmeye dayanır mı, ondan emin değilim.”
Denizaltı aniden sarsıldı. Kırmızı alarm ışıkları yanıp sönmeye başladı.
“Bariyer sınırına ulaştık!” dedi Sefa’nın sesi telsizden. “Enerji yüklemesi başladı. Elektronikler gidiyor! Herkes dışarı! Hemen!”
Denizaltının kapakları basınçla açıldı. 25 gölge, zifiri karanlık ve mor akıntıların birbirine karıştığı suyun altına daldı. Tam karşılarında, devasa bir su altı dağı gibi duran adanın dibinde, mor bir parlaklığın içinde yırtılmış bir yara gibi duran o karanlık tünel ağzı görünüyordu.
Sefa en öndeydi. Elindeki feneri tünelin derinliğine tuttu. Dünyanın bütün orduları arkalarındaydı ama bu karanlıkta sadece birbirleri vardı.
“Mızrak Ucu, ilerle!”
Sefa’nın emriyle, 25 asker tarihin en büyük sırrına doğru, Pasifik’in kalbindeki o cehenneme ilk adımlarını attılar.
