42. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 42 KIRILAN MIZRAK VE KANLI VEDALAR
Yer: Aethelgard - Sıfırıncı Oda (72. Kat)
Tarih: 8 Nisan 2026
Saat: 14.05
Durum: Mutlak Fedakârlık ve Son Hücum (Kalan Süre: 10 Dakika)
“On dakika.”
Odanın tavanından yankılanan bu mekanik anons, dönen devasa Genesis Çekirdeği’nin o sağır edici uğultusuna karışıyordu. Merkezdeki mor yırtık artık bir kapı boyutuna ulaşmış, içinden Aethelgard’ın gökyüzüne doğru şimşekler fışkırmaya başlamıştı.
Sıfırıncı Oda’nın o devasa, altın işlemeli kapılarının önünde duran Sefa ve sekiz adamı için zaman durmuştu. Karşılarında, Silas Vane ile aralarında etten ve çelikten bir duvar gibi dikilen dört adet Model-06 (Pretorian) vardı.
Model-05’ler birer suikastçıydı; zarif, hızlı ve insansı. Ancak Model-06’lar tamamen savaş için tasarlanmış, iki buçuk metre boyunda, omuzlarında plazma topları taşıyan, zırhlarının altından damar gibi kırmızı enerji hatları geçen yürüyen tanklardı.
Sefa, elindeki taktik bıçağının kabzasını o kadar sıkı kavradı ki, deri eldiveninden kan sızdı. Zırhları yoktu. Tüfekleri yoktu. Sadece birkaç tabanca mermisi ve bıçaklarla bu dört titanı geçip o konsola ulaşmaları matematiksel olarak, fiziksel olarak imkânsızdı.
“Bizi anında ezecekler.” diye fısıldadı Sarah, beylik tabancasını titreyen elleriyle doğrulturken. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama korkudan değil, çaresizliktendi. “Sefa... O konsola ulaşmanın hiçbir yolu yok.”
Sefa cevap vermedi. Çenesi kaskatı kesilmiş, gözlerini doğrudan Silas’ın o panik dolu ama kibirli yüzüne ve arkasındaki devasa makineye dikmişti.
Ve o an, Mızrak Ucu’nun geri kalan yedi askeri, komutanlarının o sessizliğindeki korkunç gerçeği anladı. O konsola giden bir yol yoktu. O yolu inşa etmeleri gerekiyordu. Kemikleriyle, etleriyle ve kanlarıyla...
Nikolai, o devasa, yaralı Rus ayısı, derin bir nefes aldı. Yüzünün yarısı kan içindeydi. Sefa’nın omzunu o koca, nasırlı eliyle son bir kez sıktı.
“Mızrak Ucu’nun kuralını hatırlıyor musun Yüzbaşı?” dedi Nikolai, sesi o kozmik fırtınanın içinde bile kalın ve sarsılmaz çıkıyordu. “Mızrak esnemez. Sadece deler. Sen bu mızrağın en keskin ucundun Sefa. Biz ise senin o hedefe ulaşmanı sağlayan ahşap gövdeydik. Ve şimdi...” Nikolai gülümsedi, kanlı dişleri ortaya çıktı. “O gövdenin kırılma vakti geldi.”
“Nikolai, hayır...” Sefa başını çevirdiğinde, adamlarının gözlerindeki o mutlak, geri dönülemez kararı gördü.
Çinli Li Wei, kırık sol kolunu üniformasına daha sıkı sardı, sağ elindeki bıçağı ters tutuşla kavradı. İngiliz Arthur, son bir kez göğüs kafesini tutarak derin bir nefes aldı. Kuzey Koreli Kang-Dae, tabancasının horozunu çekti.
“Silas bizi zayıf birer et yığını sanıyor.” dedi Arthur, gözlerini Model-06’lara dikerek. “Ona insanın ne kadar inatçı bir hastalık olduğunu gösterelim.”
“Sefa...” dedi Nikolai, gözlerini Sefa’nın o karanlık, acı dolu gözlerine dikerek. “Biz onları tutacağız. Sadece saniyeler sürecek. Arkana bakmayacaksın komutan. Durmayacaksın! O konsola ulaşacak ve o lanet olası kapıyı kapatacaksın!”
“Söz ver bana Yüzbaşı!” diye bağırdı Li Wei, rüzgârın uğultusu arasında. “O piçin kafasını koparacaksın!”
Sefa’nın boğazı düğümlendi. Askerlik hayatı boyunca binlerce ölüm görmüştü ama bu adamlar, onun hücrede bulduğu ailesiydi. Gözlerinden bir damla yaş süzülüp kanlı yanağına karıştı. Sadece başını sallayabildi.
“Hedefler kilitlendi. İmha protokolü başlatıldı.” diye mekanik bir ses yükseldi Model-06’lardan. Dört devasa makine, kırmızı gözlerini aydınlatarak aynı anda ileri atıldı. Odanın zeminindeki mermerler adımlarının ağırlığıyla çatlıyordu.
“URAAA!” diye kükredi Nikolai.
Li Wei, insanüstü bir hızla en soldaki Model-06’nın üzerine doğru depar attı. Makine, devasa titanyum yumruğunu Wei’ye doğru savurdu. Wei kaçmadı. Kendini bilerek o yumruğun önüne attı. Devasa metal yumruk, Wei’nin göğüs kafesini paramparça edip sırtından çıkarken, Çinli asker ağzından fışkıran kana rağmen gülümsedi. Sağlam kalan tek koluyla, elindeki taktik bıçağını makinenin omuz eklemindeki açık hidrolik kabloya var gücüyle sapladı ve bıçağı kendi vücuduyla kilitledi.
“Sefa! Şimdi!” diye çığlık attı Wei, makinenin sol kolunu kendi bedeniyle tamamen kilitleyerek. Makine, Wei’nin cesedini kolundan atmaya çalışırken Sefa, açılan o bir metrelik boşluktan bir gölge gibi fırladı.
“Aman Tanrım... Ne yapıyorlar?” Silas, ana konsolun arkasından bu intihar saldırılarını izlerken dehşete düştü. Makineleri kusursuzdu ama insanlar mantıksızdı. Kodlarında “kendi ölümüne koşmak” diye bir algoritma yoktu.
Arthur ve Kang-Dae, sağ taraftaki iki Model-06’nın üzerine atıldılar. Makinelerin omuzlarındaki plazma topları ateşlendi. Kang-Dae, havada süzülürken plazma patlamasıyla belinden yukarısını kaybederek yere yığıldı. Ancak Arthur, Kang-Dae’nin parçalanan bedenini siper alarak makinenin tam diz kapağının altına girdi.
“Kara Kuğu’daki biram... Sana kalsın Yüzbaşı!” diye bağırdı İngiliz SAS komandosu. Göğsündeki üç adet yüksek patlayıcılı el bombasının pimini aynı anda çekti ve makinenin bacağına sarıldı.
Korkunç bir patlama Sıfırıncı Oda’yı sarstı. Model-06’nın sağ bacağı dizinden itibaren koptu. Makine dengesini kaybedip devasa bir gürültüyle yere çakılırken, Sefa o enkazın ve dumanın üzerinden sıçrayarak on metre daha ilerledi.
Sarah Miller ve diğer üç asker, ortadaki Model-06’nın üzerine mermi yağdırıyordu ama mermiler zırhtan sekiyordu. Makine, devasa kırmızı enerji bıçağını çıkarıp tek bir yatay hamleyle üç askeri aynı anda ikiye böldü. Sarah, mermisi biten tabancasını makinenin yüzüne fırlatıp üzerine atlamaya çalıştı ama makinenin eli Sarah’ın boğazına yapışıp onu havaya kaldırdı.
Sarah, boynu kırılmadan hemen önce Sefa’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde korku yoktu. “Koş...” diye fısıldadı sessizce. Ve o iğrenç kırılma sesi duyuldu.
Sefa çığlık atmadı. Ağlamadı. Tüm insanlığını, tüm acısını o saniyelerde beyninin en derin köşesine kilitledi. Sadece koştu. Adamlarının kanıyla açılan o incecik koridorda, gözünü Silas’tan ayırmadan ileriye doğru fırladı.
Ancak en büyük ve son Model-06, Sefa’nın tam önüne, konsolla arasına düştü. Makine plazma topunu doğrudan Sefa’nın göğsüne doğrulttu. Sefa’nın kaçacak yeri yoktu, hızını kesemezdi.
O saniye, devasa bir gölge havadan makinenin üzerine çullandı. Nikolai.
Rus ayısı, makinenin sırtına atlamış, kollarını o devasa sentetik boynuna dolamıştı. Makine plazma topunu ateşledi ama namlu saptığı için mermi Sefa’nın sadece omzunu sıyırıp geçerek arkadaki altın kapıyı eritti.
Model-06, sırtındaki Nikolai’yi atmak için geriye doğru duvara çarptı. Nikolai’nin kaburgalarının kırılma sesi tüm odada yankılandı ama dev asker kollarını gevşetmedi. Makine ellerini arkaya atıp Nikolai’nin etini, üniformasını parçalamaya, devasa titanyum parmaklarını Nikolai’nin böğrüne saplamaya başladı.
Nikolai, ağzından olukla kan boşanırken, makinenin boyun zırhını çıplak, kanlı elleriyle, tırnakları sökülerek yerinden kopardı ve açıkta kalan enerji çekirdeğini yumruklamaya başladı.
Sefa tam makinenin yanından geçerken, zaman bir anlığına yavaşladı. Nikolai, başını çevirip Sefa’ya baktı. O vahşi, sert Spetsnaz askerinin gözlerinde, bir meleğin şefkati vardı.
“Yüzbaşı...” diye fısıldadı Nikolai, makinenin parmakları kalbini parçalamak üzereyken. “Anya’ya söyle... Babası bu dünyayı... Onun için kurtardı.”
Nikolai, son gücüyle makinenin çekirdeğine yumruğunu indirdi. Çekirdek kısa devre yaptı. Model-06, acı dolu mekanik bir ses çıkararak Nikolai ile birlikte yere yığılırken, Sefa o son engelin üzerinden de atladı.
Silas Vane, titreyen elleriyle konsoldan geriye doğru adımlar atıyordu. Devasa mor yırtık artık odayı tamamen yutmak üzereydi. Gürültü o kadar fazlaydı ki, kelimeler dudaklardan çıkarken parçalanıyordu.
Ve o dumanın, kanın ve parçalanmış makine parçalarının içinden, Mızrak Ucu’nun hayatta kalan son üyesi, Yüzbaşı Sefa Yücel fırladı.
Üniforması kendi kanı ve adamlarının kanıyla sırılsıklamdı. Gözlerinde artık bir insanın bakışları yoktu. O, sekiz adamının intikamını taşıyan saf, somut bir ölümdü.
Sefa, Silas’ın üzerine bir kaplan gibi atıldı. Silas silahını çekmeye çalıştı ama Sefa, sol eliyle Silas’ın bileğini kavrayıp kemiğini tek bir hamlede kırdı. Silas’ın acı çığlığı, fırtınanın uğultusuna karıştı. Sefa, sağ elindeki taktik bıçağını Silas’ın takım elbisesinin omuz hizasına saplayıp, onu devasa, parlayan konsolun üzerine, klavyelerin tam ortasına çiviledi.
“Bu...” diye kükredi Sefa, Silas’ın yüzüne doğru eğilerek. Nefesi kan kokuyordu. “Wei için!” Sefa yumruğunu Silas’ın yüzüne indirdi. Silas’ın gözlüğü parçalandı, burnu kırıldı.
“Bu Arthur için!” İkinci yumruk Silas’ın çenesini dağıttı.
“Sarah için! Kang-Dae için!”
Silas, konsolun üzerinde kan kusarak gülmeye başladı. O delice, hastalıklı kahkahası Sefa’nın yüzüne çarpıyordu.
“Vur Sefa! Öldür beni!” diye bağırdı Silas, başını mor şimşeklerin çaktığı o yırtığa doğru çevirerek. “Zaten çok geç! Çekirdek geri dönüşü olmayan noktayı geçti! O kapıyı silahla, bıçakla veya bombalarla kapatamazsın! Kapı açıldı! O evren geliyor! Ve hepimiz bu çamurun içinde boğulacağız!”
Sefa, elini kaldırmış tam son darbeyi indirecekken durdu. Silas haklıydı. Odanın ortasındaki Genesis makinesi artık fiziksel bir cihaz olmaktan çıkmış, saf mor bir enerji kütlesine dönüşmüştü. Etrafındaki uzay bükülüyor, kulenin tavanındaki bulutlar İkinci Sunucu’nun o kozmik vakumuna doğru emiliyordu. Sadece dakikalar sonra o kapıdan, mantığa sığmayan şeyler dünyaya dökülecekti.
Sefa, elindeki kanlı bıçağı bıraktı. Silas’ın yakasını bırakıp ayağa kalktı. Devasa mor girdaba baktı. Adamları... Onu buraya getiren o sekiz kahraman, bu kapı kapansın diye ölmüştü. Onları yüzüstü bırakamazdı. Kaba kuvvet işe yaramıyorsa, başka bir silah kullanacaktı. Zihninin en karanlık köşesinde saklanan, o güne kadar ondan nefret ettiği ama onu hayatta tutan o son kurşunu...
Sefa, kanlı ellerini Silas’ın göğsünden çekip, Genesis makinesinin o cayır cayır yanan, mor ana kontrol paneline doğru uzattı.
“Kaba kuvvetle kapanmıyor olabilir Silas...” dedi Sefa, gözleri o korkunç mor ışıkta parlarken. “Ama bir virüsle çökertebiliriz.”
Sefa, zihninin derinliklerindeki o uyuyan güce, Alpha-Genesis’e son kez, tüm benliğiyle seslendi.
“Uyan Alpha. Evine dönme vakti geldi.”
