1. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 1 SIFIRINCI SAATİN GÖLGESİ
BÖLÜM 1
SIFIRINCI SAATİN GÖLGESİ
Yer: Doğu Anadolu / Hakkâri Kırsalı – “Kızıl Geçit” Operasyon Bölgesi
Tarih: 26 Mart 2026
Saat: 03.14
Hava Durumu: -15 Derece, Yoğun Tipi, Görüş Mesafesi 10 Metre
Karanlık, metalik bir ıslık sesiyle yırtıldı.
O ses, bir askerin zihnine kazınan en saf ölüm senfonisidir. Bir saniye bile sürmeyen o tiz çığlık, kayalıkların arasından süzülüp doğrudan timin öncü zırhlısının bir metre yanına çarptı. Patlamanın şiddetiyle yerden kalkan donmuş toprak ve kaya parçaları, birer şarapnel gibi gövdeye çarparak kıvılcımlar saçtı. Gece görüş gözlüklerinin yeşil dünyası bir anlığına bembeyaz bir körlükle doldu.
“RPG! SAAT ÜÇ YÖNÜNDEN! TEMAS!”
Yüzbaşı Sefa Yücel, sarsıntıyla sarsılan aracın içinde başını yan cama çarpmaktan son anda kurtulmuştu. Kulakları uğulduyor, adrenalin damarlarında bir zehir gibi yayılıyordu. Yanından geçen o sıcak hava dalgası, Azrail’in nefesi kadar yakındı. Eğer mermi bir karış daha soldan gelseydi, şu an o metal yığınının içinde sağ kalan kimse olmazdı.
Sefa, ağır zırhlı kapıyı tekmeleyerek açtı. Dondurucu hava ciğerlerine bir bıçak gibi saplandı. “Kurt! Baskı ateşi! Emre, sol kanadı tut! Hareket, hareket, hareket!”
Sesi, kaskının içindeki mikrofondan ekibinin kulaklarına bir kamçı gibi şakladı. Sefa sadece bir subay değildi; o, savaşın ortasında kaosun içinde bir düzen kuran mekanik bir zihindi. 33 yaşındaki bu adam, boyundan büyük bir iradeyle kayaların arkasına siper aldı. HK416’sının emniyetini başparmağıyla tek bir hareketle indirdi.
Tepedeki sığınaktan açılan çapraz ateş, timi dar bir boğaza hapsetmişti. Sefa, taktik kamerasından yukarıdaki mevzileri inceledi. Sol tarafta, kayalıkların arasında bir boşluk gördü. Eğer timini o dar yarıktan yukarı sürerse, baskın etkisini koruyarak sığınağın kör noktasına ulaşabilirlerdi.
“Kurt! İkinci unsuru al, sol yarığa dalıyoruz! Orası bizi doğrudan kapıya götürür!”
Sefa tetiğe basıp fırlamak üzereyken, zihninin en derin, en karanlık köşesinden gelen bir ses kulaklarını değil, doğrudan ruhunu tırmaladı. Soğuk, zamansız ve insana ait olmayan bir fısıltı...
“Dur... Sefa Yücel.”
Sefa olduğu yerde çakıldı. Bir anlığına zamanın yavaşladığını, havada süzülen kar tanelerinin her bir kristalinin durduğunu hissetti.
“O yarık, etini kemiğinden ayıracak metal fırtınasının yatağıdır. Sağa bak... Yıkılmış çamın altındaki tünele gir. Kaderin orada gizli.”
“Kimsin sen?” diye düşündü Sefa. Kalbi, çatışmanın ortasından daha hızlı atmaya başlamıştı. “Adın ne?”
(****): “Adım... Henüz bilmen gerekenden fazlasıyım. Sadece yaşa. Çünkü oyun yeni başlıyor.”
Zaman tekrar akmaya başladı. Sefa, saniyeler önce vermeye hazırlandığı emri son anda yuttu.
“İptal! Sol yarık tuzak! Sağdaki devrilmiş ağaca yönelin! Tünel hattını kullanacağız!”
Kurt şaşırmıştı ama sorgulamadı. “Anlaşıldı komutanım! Sağa kayıyoruz!”
Tim, tünel hattına girdiği saniyeler içinde, az önceki sol yarığa bir dizi havan mermisi düştü. Eğer oraya girmiş olsalardı, timinden geriye tek bir parça bile kalmayacaktı. Sefa’nın sırtından aşağı soğuk bir ter boşaldı. Zihnindeki o ses... Kimdi o? Ve neden ona yardım ediyordu?
Sığınağın ana kapısına ulaştıklarında, Barut kapıya C4 kalıplarını yerleştirirken Sefa çevresini kontrol etti. Yerde yatan düşman cesetlerinin üzerindeki üniformalar hiçbir ülkeye ait değildi. Sadece göğüslerinde beyaz bir sıfır (0) işareti vardı.
“BOOM!”
Kapı, menteşelerinden koparak içeri uçtu. Sefa, dumanın içinden bir fırtına gibi daldı. İçerideki korumalarla yaşanan kısa ama şiddetli çatışma saniyeler sürdü. Sefa, her mermisini bir cerrah titizliğiyle kullandı. Modern yakın dövüş tekniklerini askeri disiplinle birleştirmiş, âdeta bir ölüm makinesine dönüşmüştü.
Koridorun sonundaki çelik kapıyı da patlattıklarında, karşılarında Zero’nun bölge sorumlusu duruyordu. Orta yaşlı, yüzünde derin bir yara izi olan adam, bir elinde tablet diğer elinde ise tabancasını tutuyordu. Sefa, adamın tetiğe basmasına fırsat vermeden omzuna bir mermi gönderdi.
“Bitti!” dedi Sefa, namlusunu adamın alnına dayayarak. “Lider nerede? Bu koordinatlar neyin nesi?”
Adam, acı içinde kahkaha attı. Ağzından sızan kan, beyaz zeminli odada parlak bir kırmızı leke bırakıyordu. “Bitti mi? Hayır... Sadece başladı Yüzbaşı. Siz sadece perdenin önündeki kuklalarsınız. Lider... Lider size dünyayı değil, evreni vaat ediyor.”
“Konuş!” diye gürledi Sefa.
Adam, parmağını tabletin üzerindeki bir tuşa sürükledi. “Onunla tanışma vaktin geldi. Ama ben... Ben bu yeni dünyayı göremeyecek kadar kirlendim.”
Daha Sefa engel olamadan, adam tabletin üzerindeki “imha” komutuna bastı ve aynı anda sığınağın içindeki gizli bir taret sistemi tavandan inerek adamın göğsünü delik deşik etti. Kendi savunma sistemleri, konuşmaması için onu infaz etmişti.
Odadaki dev ekranlar bir anda cızırtıyla parladı. Görüntü net değildi; sanki statik bir sisin arkasından gelen, devasa, karanlık bir silüet belirmişti. Adamın yüzü seçilmiyordu ama yaydığı enerji, odayı dolduran havayı ağırlaştırıyor, elektronik cihazların kıvılcımlar çıkarmasına neden oluyordu.
“Yüzbaşı Sefa Yücel...” dedi silüet. Sesi, sanki binlerce insanın aynı anda fısıldaması gibiydi. “Küçük bir askerin büyük bir sırra bu kadar yaklaşması... Etkileyici.”
“Sen kimsin?” Sefa, silahını ekrana doğrultmuştu ama karşısındaki gücün mermiyle ölmeyeceğini o an anlamıştı.
“Ben, sıfırın kendisiyim. Başlangıcın ve sonun mimarıyım. İnanmıyor musun? O zaman izle. İnsanoğlunun kibrinin nasıl tek bir hareketle söndüğünü gör.”
Ekrandaki görüntü değişti. Canlı bir uydu yayınına geçildi. Tokyo. Dünyanın en parlak, en kalabalık şehirlerinden biri. Gece yarısı olmasına rağmen ışıl ışıl olan bu devasa metropolün üzerinde, gökyüzünde mor bir halka belirdi.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırdı Sefa.
Silüet cevap vermedi. Sadece elini kaldırdı. O an, Tokyo’nun tam merkezinde devasa bir elektromanyetik dalga yayıldı. Önce tüm ışıklar söndü. Ardından uçaklar havadan dökülmeye, trenler raylardan fırlamaya başladı. Koca bir şehir, saniyeler içinde Taş Devri’ne dönmüştü. Milyonlarca insanın çığlığı ekrandan duyulmasa da, sessizliğin dehşeti Sefa’nın iliklerine kadar işledi.
“Bu sadece bir uyarıydı.” dedi silüet tekrar belirerek. “Güneş tutulduğunda, o ada sadece bir kapı değil, yeni bir çağın anahtarı olacak. Oraya gel Sefa. Eğer cesaretin varsa, kaderinle o ıssız topraklar arasında yüzleş.”
Ekranlar patlayarak karardı. Sığınak kendi kendini imha moduna girmişti, sirenler her yeri inletiyordu.
“KOMUTANIM! ÇIKMAMIZ LAZIM!” Kurt’un sesi, Sefa’yı kendine getirdi.
Sefa, yerde yatan liderin tabletinden kalan son veriyi, o koordinatı beynine kazıdı. Zihnindeki o gizemli ses, (****) , tekrar fısıldadı:
“Şimdi... Koş Sefa. Savaş artık senin dünyanın sınırlarını aştı.”
Sefa, timiyle birlikte çökmekte olan sığınaktan dışarı, karların içine fırladı. Arkalarında büyük bir patlama olurken, Sefa gökyüzüne baktı. Tokyo’yu karartan o gücün, aslında ne kadar yakın olduğunu biliyordu.
“Hazırlanın.” dedi Sefa, sesi titriyordu ama bu korkudan değil, içindeki canavarın uyanışındandı. “O adaya gidiyoruz. Ve ne pahasına olursa olsun, o ‘Sıfır’ı durduracağız.”
