37. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 37 ÖLÜMÜN LOBİSİ VE KANLI BEDEL
Yer: Aethelgard - Merkez Kule Zemin Katı (Lobi)
Tarih: 7 Nisan 2026
Saat: 10.15
Durum: Kuleye Sızma ve İmkânsız Çatışma (Kalan Süre: 17 Saat 45 Dakika)
Dışarıdaki o devasa mühür, insanlığın tüm öfkesiyle Aethelgard kulesinin etrafını sarmışken, Orgeneral Ömer Halis için artık bekleyecek tek bir saniye bile kalmamıştı. Kule dışarıdan yıkılamıyordu. Donanmanın o devasa topları, uçakların bombaları ve tankların zırh delici mermileri bu lanet olası siyah binanın kapısında anlamını yitirmişti.
İçeri girmek, savaşın en ilkel, en acımasız kuralına, piyadenin kanına ve terine kalmıştı.
Ömer Paşa’nın emriyle, kulenin o devasa, siyah pürüzsüz ana kapılarına yüzlerce kilo C4 ve termit patlayıcı yerleştirildi. Sahildeki yüz binlerce asker nefesini tuttu.
“Patlatın!” emri telsizden duyulduğu an, kulenin eteklerinde sağır edici bir gürültü koptu. Termitin o binlerce derecelik beyaz alevi çeliği eritti, C4’ün şok dalgası kapının menteşelerini yuvalarından söktü. Devasa ana kapı, cehennemi bir iniltiyle içeriye doğru devrildiğinde, kulenin o zifiri karanlık zemin katı (lobi) ilk kez gün ışığıyla tanıştı.
“İleri! İçeri girin! Koridorları temizleyin!” diye bağırdı cephe komutanları.
Amerikan Deniz Piyadeleri, Rus Spetsnazları ve Türk Komandolarından oluşan karma öncü birlikler, ellerinde lazer fenerleri, kalkanları ve otomatik tüfekleriyle o devasa kapıdan içeri bir sel gibi aktılar. Dışarıdaki o devasa ordu desteği artık yoktu; içeriye tank sokamazdılar, gemilerden topçu desteği isteyemezdiler. Dar alan muharebesi (Close Quarters Combat) başlamıştı.
Lobi, bir futbol sahası büyüklüğündeydi. Duvarlar mat siyah, tavan ise ulaşılamayacak kadar yüksekti. Askerler taktiksel bir düzende, namlularını her köşeye çevirerek ilerlediler. Ne bir alarm çalıyor, ne de bir savunma sistemi devreye giriyordu.
Ta ki, lobinin tam ortasındaki o geniş, mermer merdivenlerin başında duran iki silüeti görene kadar.
Dışarıdaki koalisyon askerleri; ormanda örümcek gibi koşan makineleri, sahilde kendilerini parçalayan o devasa mutantları görmüşlerdi. Ama merdivenin başında bekleyen bu iki varlık... Kusursuz, pürüzsüz, siyah aerodinamik zırhlar giymiş, yüzleri birer Yunan heykeli kadar düzgün, ruhsuz insanlardı.
Bunlar, Silas Vane’in her kata yerleştirdiği o ölümcül Model-05 prototipleriydi.
“Ellerinizi başınızın üzerine koyun ve diz çökün!” diye bağırdı öncü birliğin Amerikalı Teğmeni. Karşılarındakilerin silahsız olduğunu ve insan anatomisine sahip olduğunu görünce onları Sıfır’ın sivil mühendisleri veya korumaları sanmıştı. Sefa Yücel’in 42. katta yaptığı o ölümcül hatanın aynısını, şimdi tüm koalisyon ordusu yapıyordu.
Model-05’ler uyarıya cevap vermedi. Gözlerindeki o dipsiz siyahlık, kaskatı duruşlarıyla birleşince lobide buz gibi bir hava esti.
Ve sonra, saniyenin onda biri gibi bir sürede... Yok oldular.
“Ateş serbe—”
Teğmen cümlesini tamamlayamadan, Model-05’lerden biri âdeta bulanık bir gölge gibi teğmenin tam önünde belirdi. İnsan gözünün algılayamayacağı bir hızda, makinenin kusursuz, beyaz eli teğmenin kevlar yeleğini ve göğüs kafesini kâğıt gibi delip geçti.
Lobideki yüzlerce asker neye uğradığını şaşırdı. Panikle tetiğe asıldılar. Mermiler havada uçuşmaya, lobinin siyah duvarlarından sekmeye başladı. Ama Model-05’ler mermilerin arasından, fizik kurallarıyla alay edercesine dans ederek geçiyordu.
Diğer Model-05, bir Rus mangasının tam ortasına daldı. Silah kullanmıyorlardı çünkü kendi vücutları, dünyadaki en ölümcül silahtı. Makine, havada kendi ekseni etrafında dönerek attığı tek bir tekmeyle üç ağır zırhlı Spetsnaz askerinin boynunu aynı anda kırdı. Çıkan sesler, mermi seslerini bastıracak kadar iğrençti.
“Geri çekilin! Hedefi vuramıyoruz, çok hızlılar!” diye bağırıyordu telsizler.
Askerler mermi kusuyor ama kurşunlar sadece kendi arkadaşlarını veya boş duvarları vuruyordu. Model-05, bir Türk komandosunun üzerine atıldığında, asker tüfeğini siper etti. Makine, çelik namluyu tek eliyle bir hamur gibi büküp askerin çenesine geçirdi.
Lobinin zemini saniyeler içinde kan gölüne döndü. Dışarıdaki o devasa ordu, koca bir denizi aşıp gelmiş, adayı yakmış, on binlerce mutantı ezmişti ama şimdi, kulenin zemin katında silahsız duran iki “insan” görünümlü makine, yüzlerce elit piyadeyi âdeta ot biçer gibi doğruyordu. Çığlıklar, telsizlerden dışarıdaki komuta merkezine ulaşıyor, Ömer Paşa duyduğu sesler karşısında yumruklarını sıkıyordu.
Ancak Model-05’ler ne kadar hızlı, ne kadar güçlü ve ne kadar kusursuz olursa olsunlar, karşılarındaki şey bir makine değildi. İnsandı. Ve insanlar, köşeye sıkıştıklarında hayatta kalmak için kendi canlarından vazgeçebilen tek türdü.
Model-05’lerden biri, köşeye sıkıştırdığı bir grup piyadeyi parçalamak için atıldığında, üç Rus askeri silahlarını yere atarak kendi vücutlarıyla makinenin üzerine çullandı. Model-05, saniyeler içinde askerlerden ikisinin kaburgalarını un ufak etti ama üçüncü asker, ölmeden hemen önce makinenin bacağına sarılmıştı.
“Şimdi! Vurun şunu!” diye kükredi kanlar içindeki Rus askeri.
Makinenin hızı sadece bir saniyeliğine yavaşlamıştı. Bu, o dar alandaki askerlerin beklediği tek fırsattı. Onlarca piyade, namlularını doğrudan makinenin üzerine, kendi arkadaşlarını da feda etmeyi göze alarak çevirdi.
Otomatik pompalı tüfekler (shotgun) ve zırh delici mermiler, bir metreden, doğrudan Model-05’in üzerine boşaldı. Kusursuz sentetik deri parçalandı, altındaki titanyum iskelet açığa çıktı. Makine sendeledi. Bir Amerikan piyadesi, elindeki anti-tank el bombasını makinenin açıkta kalan göğüs boşluğuna tıktı ve kendini geriye fırlattı.
Korkunç bir patlama lobiyi sarstı. Model-05’in üst bedeni parçalanarak çevreye mavi hidrolik sıvısı saçtı.
İlk makinenin düştüğünü gören diğer askerler, aynı intihar taktiğini ikinci Model-05 üzerinde uyguladılar. Üzerine çullanıp, etten bir ağırlık yaparak hızını kestiler ve ardından namluları makinenin ağzına dayayıp tetiği çektiler.
Zemin kat nihayet sustuğunda, lobinin o pürüzsüz siyah mermerleri tamamen kızıla boyanmıştı. Sadece iki adet silahsız makineyi durdurabilmek için tam seksen yedi elit asker şehit olmuş, yüzlercesi ağır yaralanmıştı.
Telsizden, nefes nefese kalmış, kaburgası kırık cephe komutanının sesi duyuldu:
“Merkez... Lobi... Lobi temizlendi komutanım. Ama içerisi tam bir mezbaha. Sadece iki kişiydiler... Sadece iki.”
Dışarıda, TCG Anadolu’nun ekranlarından ve vücut kameralarından bu kıyımı izleyen generallerin nutku tutulmuştu. Vance yüzünü ellerinin arasına sakladı. Volkov başını iki yana sallıyordu.
Ömer Paşa, ekrandaki o parçalanmış, insan görünümlü Model-05 kalıntılarına baktı. Sonra gözlerini, lobinin sonundaki o kilitli, devasa 1. kat merdiven kapısına dikti.
“Sadece zemin katı almak için seksen yedi evladımızı kaybettik...” diye fısıldadı Paşa, sesi ilk defa yorgun çıkıyordu. Gözlerini kapattı, Silas’ın neden dışarıdaki orduyu bu kadar kolay feda ettiğini şimdi anlamıştı.
Bu kule yetmiş iki kattı.
Eğer her katta o kusursuz katillerden ikişer tane varsa, ordunun en tepeye, Sıfırıncı Oda’ya ulaşması için on binlerce askerin bu dar merdiven boşluklarında kanını dökmesi, cesetlerden tepeler yapması gerekiyordu. Zamanları yoktu. Paşa, ordusunu devasa bir kıyma makinesinin en alt basamağına kendi elleriyle soktuğunu o an tüm ağırlığıyla hissetti.
