21. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 21 KANLI KÜNYE VE ÖLÜMCÜL BEKLEYİŞ
Yer: Aethelgard Güney Sahili - Koalisyon İleri Harekât Üssü (1 Numaralı Sahra Hastanesi)
Tarih: 4 Nisan 2026
Saat: 21.30
Durum: Bekleme Konumu ve İstihbarat Kırılması
Aethelgard’ın güney sahilindeki o siyah kumsallar, insanlık tarihinin gördüğü en büyük, en ağır silahlı ama aynı zamanda en çaresiz bekleyişine sahne oluyordu. Gökyüzündeki mor kalkanın yırtığından içeri giren yüz binlerce asker, tank, obüs ve zırhlı araç, sahil şeridi boyunca devasa bir çelik duvar örmüştü.
Ancak bu devasa ordu, tam otuz altı saattir tek bir milim bile ileri gitmemişti.
Koalisyon güçlerinin komuta kademesinde sinirler gerilmekten kopma noktasına gelmişti. Amerikan Deniz Piyadeleri ormanın sınırına kadar gelip durdurulduklarında, General Vance küplere binmişti. Rus General Volkov, tanklarının motorlarını çalışır vaziyette bekletmekten yakıt krizinin eşiğine gelmişti. Ancak Orgeneral Ömer Halis, emri o kadar kesin ve sarsılmaz bir dille vermişti ki, hiçbir birim o kömürleşmiş, sessiz ormanın içine adım atmaya cesaret edememişti: “Öncü birlikler orman sınırında duracak. İçeri tek bir asker girmeyecek. İkinci bir emre kadar taarruz durdurulmuştur.”
Ömer Paşa, bütün bu uluslararası baskıyı ve generallerin isyanını tek bir şeye dayanarak göğüslüyordu: Ormandan üstü başı parçalanmış, kan kusarak çıkan ve bayılmadan hemen önce “Ormana girmeyin... Orman bir tuzak!” diye çığlık atan o tek bir Türk subayına, Üsteğmen Emre’ye.
Paşa, Sefa Yücel’in nasıl bir asker olduğunu biliyordu. Sefa, eğer arkasından gelen koca bir orduyu durdurmak için kendi adamlarından birini intihar koşusuna gönderdiyse, o ormanın içinde dünyadaki hiçbir tankın çözemeyeceği bir cehennem yatıyordu demektir. Ömer Paşa, Emre’nin uyanmasını beklemek zorundaydı. Bütün ordunun kaderi, o sahra hastanesindeki bir yatakta, bilinci kapalı yatan o genç subayın dudaklarının arasındaydı.
Sahra hastanesinin içi, jeneratörlerin alçak uğultusu ve yaşam destek ünitelerinin ritmik bip sesleriyle doluydu. Yoğun bir iyot ve ozon kokusu havaya hâkimdi.
Emre’nin göz kapakları, sanki üzerlerinde tonlarca ağırlık varmış gibi yavaşça aralandı. Gözlerini kamaştıran beyaz floresan ışığına alışmaya çalışırken, ciğerlerine çektiği her nefes göğsünde cam kırıkları varmış gibi batıyordu. Bacaklarını hissetmiyordu. Vücudu, o insanüstü koşunun ve ormandaki zehirli atmosferin faturasını ödüyordu.
“Komutanım...” diye fısıldadı kurumuş dudaklarıyla. Boğazı zımpara kâğıdı gibiydi.
Hemen baş ucunda bekleyen Amerikalı sıhhiye subayı hızla ayağa fırladı. “Uyandı! General Halis’e haber verin! Hemen!”
Saniyeler sonra, çadırın brandası sertçe açıldı. İçeriye Orgeneral Ömer Halis, yanında General Vance ve Volkov ile birlikte girdi. Ömer Paşa’nın gözaltları simsiyahtı, üniforması buruşmuştu ama adımları her zamanki gibi kararlıydı. Paşa, doğrudan Emre’nin yatağının yanına geldi ve genç subayın elini tuttu.
“Buradayım evlat.” dedi Ömer Paşa, sesini olabildiğince yumuşak tutarak ama içindeki fırtınayı gizleyemeyerek. “Güvendesin. Sahildesin.”
Emre, Paşa’yı gördüğü an doğrulmaya çalıştı ama Paşa onu omzundan nazikçe geri yatırdı. “Kalkma. Sadece konuş. Tam otuz altı saattir uyanmanı bekliyorum. Oksijen maskesini çıkarın.”
Emre derin bir nefes aldı. Sağ eli, bayıldığı andan beri açılmamış, parmakları kaskatı kesilmişti. Yavaşça titreyen parmaklarını araladığında, avucunun içine yapışmış, kenarları kanlı bir metal parçası ortaya çıktı. Bu, Yüzbaşı Sefa Yücel’in askerî künyesiydi.
Künyeyi Ömer Paşa’ya uzattı. Paşa, metali avucuna aldığında çenesindeki kasların seğirdiği görülebiliyordu.
“Sizi uyarabilmek için... Beni gönderdi komutanım.” dedi Emre, sesi hırıltılıydı. “Biz... Başaramadık. Yakalandık.”
General Vance, yatağın ayakucundan sabırsızca araya girdi. “Kime yakalandınız evlat? Binlerce kişilik bir isyancı grubuna mı? Tesis muhafızlarına mı? Sahile hiçbir topçu ateşi gelmedi. Orman tamamen sessiz!”
“Çünkü orman, mezarlığın kendisi General.” dedi Emre, gözlerindeki o dehşet anını tekrar yaşayarak. “Sessizler çünkü nefes almıyorlar. Onlar insan değil.”
Çadırın içindeki generaller birbirlerine baktı. Ömer Paşa sandalyeyi çekip Emre’nin başucuna oturdu. “Bize her şeyi anlat Üsteğmen. Jeneratör dairesinden çıkışınızdan, buraya geldiğin ana kadar her detayı istiyorum. Karşına ne çıktı?”
Emre, yutkunarak konuşmaya başladı. Anlattıkça, odadaki generallerin yüzündeki sabırsızlık yerini yavaş yavaş buz gibi bir dehşete bırakıyordu.
Jeneratörün patlatılmasını, bariyerin nasıl yarıldığını anlattı. Ardından asıl kırılma noktasına geldi: Cyborgların bir anda ateşli silahları bırakıp üzerlerine nasıl bir sel gibi çullandığını.
“Bizi öldürmek istemediler komutanım. Sıfır, Yüzbaşı Sefa’yı ve ekibi kuleye canlı olarak götürmek için emir verdi.” dedi Emre. “Arthur’un açtığı tünelden kaçtık. Zehirli ormanın içine girdik. Bir gün boyunca izimizi kaybettirdiğimizi sandık. Sahildeki helikopterleri gördüğümüzde... Donanmanın geldiğini anladık.”
“Neden bize sinyal göndermediniz?” diye sordu Volkov, kaşlarını çatarak. “Sizi oradan alırdık!”
“Çünkü Yüzbaşı Sefa, sahilin bir çıkarma noktası değil, Sıfır’ın hazırladığı devasa bir ölüm kapanı olduğunu anladı.” diye yanıtladı Emre. Sesi şimdi çok daha net ve öfkeli çıkıyordu. “Sıfır kalkanı onarabilirdi ama yapmadı. Sizleri içeriye, o ormanın önüne bilerek çekti. Biz sahile doğru gelirken, orman uyandı.”
Emre, gözlerini kapatıp titredi. “Ağaçların tepesinden, toprağın altından çıktılar. Antrepoda gördüğümüz o hantal makinelere benzemiyorlardı. Mat siyah, insan boyutunda ama çok daha hızlı, örümcek gibi hareket eden şeyler. Gözleri kırmızı parlıyordu. Silahları yoktu. Kollarından binlerce voltluk elektrik saçan kırbaçlar ve pençeler çıkardılar. Termal kameralardan saklanamıyorsunuz çünkü her yerdeler.”
General Vance’in rengi atmıştı. “Silahları yok mu? Eğer ateş etmiyorlarsa bizim tanklarımız onları parçalar!”
“Tanklarınız ormanın o sık ağaçları arasında manevra yapamaz General!” diye çıkıştı Emre, rütbe farkını unutarak. “Onlar sizin piyadelerinizin etrafını saracaklar! Ağaçlardan üzerlerine atlayıp, zırhlarınızı umursamadan askerlerinizi elektrikle felç edip sürükleyecekler! Biz Mızrak Ucu idik. Dünyanın en iyi askerlerinden oluşan yirmi beş kişi... Ve bizi üç dakika içinde dağıttılar. Mermilerimiz zırhlarından sekti. Nikolai’yi, Hans’ı, Arthur’u... Hepsi düştü. Yüzbaşı Sefa...”
Emre’nin gözünden bir damla yaş süzüldü. “Bana o künyeyi verdi. Koridor açtılar. Ben kaçarken, komutanımın üzerine atlayıp ona milyonlarca volt verdiklerini gördüm. Sırf siz o ormana körlemesine girmeyin, on binlerce evladınızı o karanlıkta kurban etmeyin diye kendini feda etti komutanım!”
Çadırda ölümcül bir sessizlik oldu. Dışarıdan gelen devasa dalga sesleri ve rölantide çalışan tank motorlarının gürültüsü artık generallere bir güç gösterisi gibi değil, mezbaha kapısında bekleyen kurbanlıkların sesi gibi geliyordu.
General Vance geriye doğru bir adım attı, eliyle yüzünü sıvazladı. “Tanrım... Halis... Haklıydın. Eğer askerleri o ormana soksaydım... Klasik bir cephe savaşı bekleyen çocuklarımı, ağaçlardan sarkan o elektrikli canavarların kucağına atmış olacaktım. Bizi içeri çekip tamamen yok edecekti.”
Rus General Volkov başını sallayarak onayladı. “Ordumuz yatay savaş için eğitildi, dikey savaş için değil. Ormanın o yapısı tanklarımızı hurdaya çevirir. Yüzbaşı Sefa Yücel sadece kendi adamlarını değil, hepimizi kurtarmış.”
Ömer Paşa, elindeki kanlı künyeyi sıktı. Gözleri çadırın zeminine sabitlenmişti ama zihni çoktan kilometrelerce ötedeki o siyah kuleye, Sefa’nın esir tutulduğu o zindanlara gitmişti. Sefa, Paşa’nın kendi öz oğlu gibiydi. Onu ölüme göndermek zaten yeterince ağırken, şimdi Sıfır gibi sadist bir zekânın elinde esir olduğunu bilmek Paşa’nın ciğerini dağlıyordu.
Ama o bir orgeneraldi. Duygularıyla değil, aklıyla hareket etmek zorundaydı.
“Üsteğmen Emre...” dedi Paşa, ayağa kalkarak. “Sen görevini fazlasıyla yaptın. Askerlik hayatımda gördüğüm en büyük kahramanlıklardan birini gösterdin. Şimdi dinlen. Mızrak Ucu’nun intikamını ben alacağım.”
Paşa, çadırdan çıkmak üzereyken Vance’e ve Volkov’a döndü. İfadesi artık bir komutandan çok, merhametini kaybetmiş bir savaş tanrısına benziyordu.
“Stratejiyi değiştiriyoruz.” dedi Ömer Paşa, sesi buz gibiydi. “Ormana piyade sokmayacağız. O ormanı onlara mezar yapacağız. Madem o ağaçların tepesinde saklanıyorlar, onlara saklanacakları tek bir dal bile bırakmayacağız.”
“Ne öneriyorsun Ömer?” diye sordu Volkov.
“Gemilerdeki tüm napalm mühimmatını ve beyaz fosfor roketlerini ateşlemeye hazırlayın,” diye kükredi Paşa. “Ormanı yakacağız! Kuleye giden yolu ateşle açacağız! Eğer Sıfır bu adayı cehenneme çevirmek istiyorsa, ona cehennemin nasıl yandığını göstereceğiz!”
Dünyanın en büyük ordusu, Emre’nin uyanışıyla birlikte tuzağın farkına varmıştı. Artık hedef sadece ilerlemek değildi; hedef, o zehirli ormanı içindeki binlerce metalik iblisle birlikte haritadan silmekti.
Ancak o sırada kilometrelerce ötede, Aethelgard’ın kalbindeki siyah kulenin derinliklerinde Sefa Yücel, gözlerini hiç tahmin etmediği bir kâbusun, bizzat Sıfır’ın huzurunda açmak üzereydi.
