31. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 31 ÇATLAYAN KİBİR VE SİPERDEKİ HAYALLER
Yer: Aethelgard - Merkez Kule (Sıfırıncı Oda ve Yer Altı Zindanları)
Tarih: 6 Nisan 2026
Saat: 18.00
Durum: Kuleye Taarruz ve Kardeşlik Bağı (Kalan Süre: 34 Saat)
Aethelgard’da zaman artık dakikalarla değil; dökülen mermi kovanlarıyla, patlayan jeneratörlerle ve yıkılan umutlarla ölçülüyordu. Sisin parçalanıp gökyüzüne dökülmesinin üzerinden yaklaşık iki buçuk saat geçmişti. Bu iki buçuk saat, adanın kalbindeki o devasa siyah kule için tam bir cehennem provası olmuştu.
Kulenin en üst katındaki Sıfırıncı Oda, dışarıdaki donanmanın aralıksız topçu ateşi yüzünden beşik gibi sallanıyordu. O pürüzsüz, kırılmaz denen obsidyen camlarda kılcal çatlaklar oluşmaya başlamıştı.
Silas Vane, ellerini arkasında kavuşturmuş bir hâlde, camdan dışarıdaki manzaraya bakıyordu. Yüzündeki o her şeyi bilen, kibirli, “tanrısal” oyun kurucu ifadesi tamamen silinip gitmişti. Gözlüğünün camında yansıyan tek şey, adanın dört bir yanından kuleye doğru durdurulamaz bir lav seli gibi akan koalisyon ordusuydu. Sisin yok olmasıyla birlikte insanlık, Silas’ın Model-01 ve Model-02 ordularını sayıca ezmeye, donanma topçusunun desteğiyle âdeta haritadan silmeye başlamıştı.
“Jeneratör ağının yüzde altmışı çöktü. Kalkan bütünlüğünü koruyamıyor.” diye rapor verdi yapay zekâ asistanı. Sesi her zamanki gibi monotonsu ama Silas’ın kulaklarında bir ölüm çanı gibi çalıyordu.
“Susturun şu alarmı!” diye bağırdı Silas, hayatında ilk defa kontrolünü kaybederek. Elindeki tableti öfkeyle holografik masanın üzerine fırlattı. Tablet parçalara ayrıldı. “İlkel, çamur içinde debelenen böcekler! Benim kusursuz kodumu, benim yıllar süren tasarımımı kaba kuvvetle, patlayıcılarla, o iğrenç et yığınlarıyla nasıl bozabilirler?”
Silas, derin bir nefes alıp kravatını gevşetti. Gözlerinde artık bir dâhinin değil, köşeye sıkışmış vahşi bir hayvanın bakışları vardı. Madem insanoğlu vahşet istiyordu, onlara yazılımın değil, organik kâbusların ne anlama geldiğini gösterecekti.
“Sistem...” dedi Silas, sesi titreyerek ama buz gibi bir nefretle. “Laboratuvardaki kuluçka tüplerini açın. Model-04 prototiplerini serbest bırakın.”
“Efendim, Model-04’ler henüz dost/düşman ayrımı (IFF) optimizasyonunu tamamlamadı. Tamamen vahşi içgüdülerle hareket ediyorlar. Sahadaki kendi cyborglarımızı da parçalayabilirler.”
“Umurumda değil!” diye kükredi Silas. “Hepsini dışarı salın! Bırakın o askerleri canlı canlı yesinler! Bırakın çeliklerini, kemiklerini çiğnesinler! Kuleye giden ana kapılara sadece Model-05’leri, o elit muhafızlarımı bırakın. Diğer her şeyi sahaya dökün!”
Kulenin derinliklerinden, yerin yüzlerce metre altından kan donduran, mekanik olmayan, devasa ve vahşi kükremeler yükselmeye başladı. Silas’ın o laboratuvarda ürettiği, et ve çeliğin o iğrenç birleşimi olan devasa mutantlar, zincirlerinden boşanıp insanlığın üzerine atılmak üzere yeryüzüne doğru tırmanışa geçti.
Kulenin sarsıntıları, yerin yedi kat altındaki o karanlık, yüksek güvenlikli hücre bloğunda çok daha boğuk ama bir o kadar da ağır hissediliyordu.
Mızrak Ucu timinin sağ kalan on dokuz askeri, etraflarını saran devasa, mavi enerjili manyetik bir zindanın içine tıkılmıştı. Hücre o kadar dardı ki, hepsi omuz omuza oturmak zorundaydı. Dışarıdaki o amansız savaşın sarsıntıları, hücrenin tavanından tozların dökülmesine neden oluyor, ancak bu sarsıntılar içlerinden hiçbirini korkutmuyordu. Aksine, donanmanın ateşini her hissettiklerinde dudaklarında yorgun bir tebessüm beliriyordu.
Zaman yavaş akıyordu. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide, silah seslerinden uzak kaldıkları bu kısacık ara, askerlerin birbirlerinin gözlerinin içine bakıp “biz kimiz?” sorusunu sorduğu o derin sessizliği doğurmuştu.
Devasa cüssesiyle hücrenin bir köşesine yaslanmış olan Rus Spetsnaz Nikolai, manyetik kelepçeli elleriyle kanayan burnunu sildi. Derin bir nefes alıp sessizliği bozdu.
“Biliyor musunuz...” dedi Nikolai, kalın, boğuk bir sesle. “Bunca yıldır dünyanın her yerinde savaştım. Çeçenistan’da, Suriye’de, Afrika’da... Ama hiçbirinde, şu lanet olası adadaki kadar ölümü ensemde hissetmemiştim. Eğer... Eğer buradan sağ çıkarsak, ordudan istifa edeceğim.”
Herkesin gözü Nikolai’ye döndü. O durdurulamaz Rus ayısının ordudan ayrılmayı düşünmesi bile inanılmazdı.
“Ne yapacaksın ki sivil hayatta Niko?” diye sordu Amerikalı siber uzman Sarah, yorgun bir tebessümle. “Senin gibi bir adamın bahçede domates yetiştireceğini hayal edemiyorum.”
Nikolai güldü. Gülüşü sarsıntılı ve içtendi. “Domates değil, Sarah. Sibirya’da, Baykal Gölü’nün kenarında küçük bir ahşap kulübem var. Altı yaşında bir kızım var, Anya. Annesi ben görevdeyken hastalıktan öldü. Anya’yı yıllardır sadece ekrandan görebiliyorum. Onu alacağım, o kulübeye gideceğim ve ona balık tutmayı öğreteceğim. Bir daha elime silah alırsam, Tanrı beni çarpsın.”
Hücrenin içine ılık bir hüzün çöktü. Ölüm makineleriyle savaşan bu adamların içinde sakladıkları o kırılgan dünyalar bir bir gün yüzüne çıkıyordu.
“Benim bir ailem yok.” dedi Çinli Li Wei, bağdaş kurmuş bir hâlde gözleri kapalı dinlerken. “Pekin sokaklarında yetim büyüdüm. Ordu benim ailem oldu. Ama buradan çıkarsam... Sanırım küçük bir restoran açabilirim. Eski bir ustadan inanılmaz bir ördek tarifi öğrenmiştim. Belki hep beraber gelirsiniz, size ellerimle yemek yaparım. Mermilerin değil, baharatların konuştuğu bir mutfak...”
“O ördeğin yanına sağlam bir İngiliz birası yakışır dostum.” dedi İngiliz SAS operatörü Arthur, kırık kaburgalarının acısıyla yüzünü buruşturarak. “Londra’daki ‘Kara Kuğu’ pub’ında kendi ismimi kazıdığım bir bardağım var. Oraya dönüp, o bardağı ağzına kadar doldurmak ve sabaha kadar sızmak istiyorum. Başka hiçbir beklentim yok.”
Kang-Dae, başını hücrenin soğuk duvarına yaslamış, gözlerini tavana dikmişti. “Ben... Ben sadece Seul’ü görmek istiyorum.” diye fısıldadı Kuzey Koreli rehber. “Babam, bu adanın o korkunç temellerini atarken her gece bana ‘Bir gün sınırlar kalkacak oğlum’ derdi. Ben o sınırların kalktığını görmek, o ikiye bölünmüş yarımadanın ortasında korkusuzca yürümek istiyorum. Belki de Silas’ın dediği gibi kodumuz bozuktur ama... Ben o bozuk dünyayı seviyorum.”
Herkes sırayla içini dökerken, bakışlar hücrenin tam ortasında, gözlerini kapatmış ve sessizce bağdaş kurmuş olan Yüzbaşı Sefa Yücel’e döndü.
Sefa, adamlarının bu itiraflarını büyük bir dikkatle dinlemişti. Bir komutanın en büyük silahı mermisi değil, askerlerinin kalbine dokunabilme gücüydü.
“Yüzbaşı...” dedi Nikolai. “Sen hiç anlatmadın. Türkiye’de seni bekleyen kimse yok mu? Buradan çıkarsak senin planın ne?”
Sefa yavaşça gözlerini açtı. O dipsiz, kararlı bakışlarında hem büyük bir acı hem de sarsılmaz bir umut vardı.
“Benim bir ailem vardı.” dedi Sefa, sesi zindanın o taş duvarlarında yankılanarak. “Hakkâri’de... Ali ve Murat. Yanımda, kollarımda şehit düştüler. O günden beri benim tek ailem üniformam oldu. Sizin aranıza katılana kadar da hep yalnızdım.”
Sefa, etrafındaki o on sekiz adama, savaşın çamuruna ve kanına bulanmış o yüzlere şefkatle ama bir o kadar da mağrur bir ifadeyle baktı.
“Ama şimdi anlıyorum ki, Silas’ın laboratuvarında değil, aslında tam şu an o evrimi geçirmişiz. Ben ailemi buldum. Bir Rus, bir Çinli, bir Amerikalı, bir İngiliz... Sizler benim kardeşimsiniz. Ve bir Türk subayı, kardeşlerini asla yarı yolda bırakmaz.”
Sefa, manyetik kelepçeli ellerini yavaşça dizlerinin üzerine koydu ve gözlerini zindanın enerji kapısına dikti.
“Nikolai, kızın Anya’ya balık tutmayı öğreteceksin. Wei, o restoranı açacaksın ve hepimiz o masaya oturacağız. Kang-Dae, Seul sokaklarında özgürce yürüyeceksin. Size söz veriyorum. Buradan çıkacağız.”
“Ama nasıl komutanım?” diye sordu Üsteğmen Selim, umutsuzca manyetik kalkanı işaret ederek. “Bu kalkanı içeriden kırmanın fiziksel bir yolu yok.”
Tam o sırada, dışarıdaki donanmanın attığı devasa bir sığınak delici bomba (bunker buster), kulenin hemen yanındaki yamaca isabet etti. Kulenin temelleri inanılmaz bir şiddetle sarsıldı. Jeneratörlerden gelen güç dalgalanması, hücrenin manyetik kapısının sadece bir saniyeliğine mavi renkten kırmızıya dönüp zayıflamasına neden oldu.
Sefa’nın gözlerindeki o karanlık, gizemli ışık aniden parladı. Zihnindeki o “İkinci Sunucu” (Server 2) anomalisi, kulenin zayıflayan frekansı karşısında bir aslan gibi kükremeye başlamıştı.
“Fiziksel bir yolu yok evet.” dedi Sefa, ayağa kalkarken. Kasları gerilmiş, göz bebekleri hafifçe kızıla dönmeye başlamıştı. Zihnindeki o boyutlararası kod, kuledeki bilgisayar sistemine görünmez bir virüs gibi sızmak için çırpınıyordu. “Ama Silas bize kendi sisteminin kapısını, benim zihnimle açabileceğini söylemişti.”
Sefa, manyetik kalkanın tam önüne geçti. “Gözlerinizi kapatın ve geriye çekilin kardeşlerim. Bu zindanı yıkma vakti geldi.”
