2. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 2 KAN VE BARUTUN GÖLGESİNDE
Yer: Doğu Anadolu / Hakkâri Kırsalı - İntikal Hattı
Tarih: 26 Mart 2026
Saat: 05.40
Durum: Pusu Altında - Mühimmat Kritik
Sığınağın havaya uçmasının üzerinden iki saat geçmişti. Kar fırtınası, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi şiddetini artırmıştı. Sefa ve timi, ele geçirdikleri verilerle birlikte ana toplanma bölgesine doğru iki zırhlı araçla intikal ediyordu. Ancak dağların sessizliği, bir kez daha o korkunç ıslık sesiyle bozuldu.
Bu sefer gelen tek bir RPG değildi. Sanki gökyüzünden metal yağmuru yağıyordu.
“BOOM!”
Öndeki araç, yola döşenen devasa bir el yapımı patlayıcının (EYP) üzerine bastı. Tonlarca ağırlıktaki zırhlı araç, bir kâğıt parçası gibi havaya fırlayıp yan yatarak yolu kapattı.
“TEMAS! ARAÇTAN ÇIKIN! ARAÇTAN ÇIKIN!”
Sefa’nın sesi fırtınayı yardı. Kapıyı tekmeleyerek dışarı fırladığında, ikinci bir patlama hemen arkalarındaki kayayı toz duman etti. Ama bu sefer durum farklıydı. Zero militanları, birer gölge gibi her taşın altından çıkıyordu. Sayıları bitmek bilmiyordu.
“Komutanım! Ali... Ali gitmiş!” diye bağırdı Kurt. Sesi ilk kez bu kadar çaresiz geliyordu.
Sefa, yan yatan araca baktı. Şoför koltuğundaki Ali, patlamanın etkisiyle oracıkta şehit düşmüştü. Başını direksiyona yaslamış, sanki derin bir uykudaymış gibi duruyordu. Hemen yanında, timin en neşelisi olan Sıhhiye Murat da cansız yatıyordu. Gözleri hâlâ açıktı, sanki gökyüzündeki son kar tanesini yakalamaya çalışıyordu.
“Kafa kaldırmayın! Baskı ateşi!” diye gürledi Sefa. Ama içindeki o kor ateş, yanağındaki yaranın sızısını bile unutturmuştu. İki aslanını, iki kardeşini saniyeler içinde kaybetmişti.
Çatışma dakikaları değil, saatleri yutmaya başladı. Zaman, barut dumanı ve kan kokusuyla harmanlanmış sonsuz bir döngüye girmişti. Sefa, namlusu ısınan tüfeğiyle kayaların arasından beliren her karaltıyı indiriyordu. Ancak düşman, sanki topraktan ürüyor gibiydi. Ölenin yerine iki kişi daha geliyordu.
“Mühimmat durumu!” diye bağırdı Sefa, şarjör değiştirirken. Elleri soğuktan ve baruttan kapkara olmuştu.
“Son iki şarjör komutanım!” dedi Kurt. Sesi çatallaşmıştı.
“Bende sadece yarım şarjör kaldı!” dedi Emre, bir yandan ateş ederken. “Komutanım, eğer buradan çıkarsak söz veriyorum o çok istediğin İskender’i ben ısmarlayacağım. Ama içine tereyağını bol koyduracağız, tamam mı?”
Kurt, acı bir gülüşle karşılık verdi: “Oğlum Emre, senin maaşın o kadar tereyağına yetmez lan. Sen önce şu karşıdaki keskin nişancıyı indir de, İskender’i sonra düşünürüz.”
Emre, mermilerin arasından başını uzatıp tetiğe bastı. “İndirdim! Bedavaya geldi o zaman!”
Sefa, askerlerinin bu ölüm kalım savaşında bile birbirlerine tutunmalarını izledi. Profesyonellikten öte bir şeydi bu; bir aile bağıydı. Ama durum ciddileşiyordu. Mermiler tükeniyordu. Sefa, son şarjörünü takarken mermileri saydı: On sekiz... On yedi...
“Mühimmat biterse süngü takacağız!” dedi Sefa, sesi bir çelik gibi soğuktu. “Teslim olmak yok! Zero’nun köpeklerine tek bir askerimi daha vermeyeceğim!”
Tam her şeyin bittiği, düşmanın son bir saldırı için ayağa kalktığı anda, uzaklardan gelen o ritmik ses duyuldu. Kanatların havayı dövme sesi...
“Duydunuz mu?” dedi Emre, gözleri parlayarak. “O ses... Bir melek gibi geliyor kulağa.”
Gökyüzünü, iki tane T-129 Atak helikopterinin namlu ağzı alevleri aydınlattı. 20 mm’lik toplar, yamaçtaki militanları birer birer temizlerken, vadi helikopterlerin motor gürültüsüyle sarsıldı. Hemen arkalarından iki Skorsky, halatlarla destek timlerini indirmeye başladı.
“Bölge temizlendi! Dost unsurlar, ateş kes!”
Sefa, tüfeğinin namlusunu yere indirdi. Dizlerinin üzerine çökmek istedi ama rütbesi ve onuru buna izin vermedi. Gözleri, yan yatan aracın içindeki şehitlerine takıldı. Murat ve Ali... Onları orada bırakmayacaktı.
Helikopterlerden biri toz duman içinde yere indiğinde, içinden rütbesi ve duruşuyla ağırlığını hissettiren bir subay indi. Albay Altay. Yüzünde çatışmanın izlerini taşıyan derin çizgiler vardı ama bakışları bir kartal kadar keskindi.
Albay, doğrudan Sefa’ya doğru yürüdü. Sefa, kanlı elleriyle selam durdu.
“Yüzbaşı Sefa Yücel. Görev tamamlandı komutanım. Ama... İki şehidimiz var.”
Albay Altay, şehitlerin olduğu araca kısa bir an baktı, sonra elini Sefa’nın omzuna koydu. “Mekânları cennet olsun evlat. Onların intikamı alınacak, söz veriyorum.”
Albay, cebinden mühürlü, siyah bir zarf çıkardı ve Sefa’ya uzattı. “Bu, doğrudan Genelkurmay’dan geliyor. Kod adı: Sıfırıncı Saat. Okuduktan sonra imha et.”
Sefa zarfa baktı, sonra arkasındaki timine. “Komutanım, çocuklar... Şehitlerimiz var. Onları üsse götürmem lazım. Yaralılarım var.”
“Hayır Yüzbaşı.” dedi Albay, sesi tartışmaya kapalıydı. “Seninle gelen ekip şehitleri ve yaralıları emniyetle götürecek. Sen, şu helikopterle doğrudan Ankara’ya, ana karargâha geçiyorsun. Vaktimiz yok Sefa. Tokyo’da olanları gördün. Eğer durmazsak, bir sonraki şehir İstanbul olacak.”
Sefa dişlerini sıktı. “Onları bırakamam komutanım. Onlar benim çocuklarım...”
“Bu bir emir Yüzbaşı! Vatan, o çocukların kanıyla kuruldu, senin aklınla korunacak. O zarfı aç ve uçağa bin!”
Sefa, son bir kez şehitlerine ve Kurt ile Emre’ye baktı. Kurt, başıyla “Git komutanım” der gibi bir işaret yaptı. Emre ise gözlerini silip dik durmaya çalışıyordu. Sefa, hırsla zarfı aldı ve havalanmakta olan helikoptere doğru koştu.
Helikopter, karlı dağların üzerinden yükselirken Sefa zarfı yırtarak açtı. İçinde tek bir sayfa ve bir harita çıktısı vardı. Zihnindeki o gizemli ses (****) hâlâ sessizdi. Sanki Sefa’nın bu acıyla kendi başına başa çıkmasını bekliyordu.
Sefa, sığınaktaki koordinatları hatırladı. Elindeki haritayla karşılaştırdı. Pasifik Okyanusu’nun ortasında, hiçbir denizcilik haritasında tam olarak netleşmemiş, bulutların ve fırtınaların arasına gizlenmiş bir nokta.
Koordinat Doğrulandı: 7.1524° S, 142.3658° W.
Sefa, helikopterin penceresinden aşağıya, geride bıraktığı o kanlı dağlara baktı. Artık geri dönüş yoktu. Tabletindeki haritayı büyüttü ve o noktayı işaretledi.
“Buldum.” dedi kendi kendine, sesi motor gürültüsüne karışırken. “Koordinatları buldum. Zero’nun kapısı orada. O ıssız adada.”
Adanın ismi dosyanın en altında kırmızıyla yazılmıştı: “Aethelgard - Kayıp Eşik.”
Sefa, gözlerini kararttı. Yanağındaki kan kurumuştu ama yüreğindeki intikam ateşi yeni başlıyordu. Tokyo’yu karartan, Ali ve Murat’ı ondan alan o gücü, kendi evinde, o adada yok edecekti.
Sefa için artık sadece bir asker değil, bir kader yolcusu olma vakti geldi.
