35. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 35 ATEŞTEN KAPAN VE YIKILMAZ KALE
Yer: Aethelgard Sahili ve Merkez Kulenin Etekleri
Tarih: 7 Nisan 2026
Saat: 03.00
Durum: Taktiksel Üstünlük ve Mutlak Kuşatma (Kalan Süre: 25 Saat)
Gecenin en karanlık, havanın en soğuk olduğu saatti ama Aethelgard adasının üzerinde cehennemi bir sıcaklık hâkimdi. Sisin kalkmasıyla doğan o kısa süreli umut, “Sıfır”ın yer altından kustuğu Model-04 mutantlarının sahaya inmesiyle yerini saf bir dehşete bırakmıştı.
Bu yaratıklar, bir makinenin soğukkanlılığına değil, kudurmuş bir yırtıcının açlığına sahipti. Üç metre boyunda, zırhla kaplanmış organik kas kütleleri koalisyon hatlarına çarptığında, siperler kâğıt gibi yırtılmıştı. Gözleri yoktu. Başlarının olması gereken yerde sadece sensörlerle dolu devasa, jilet gibi keskin çeneler vardı. Ateş edilen yöne değil, kanın kokusuna ve vücut ısısına doğru, mermileri umursamadan atılıyorlardı.
TCG Anadolu’nun köprüüstünden cepheyi dürbünle izleyen Orgeneral Ömer Halis, dişlerini sıkmıştı. Amerikan ve Rus tankları, bu canavarların üzerine manuel olarak top mermileri ateşliyor ama yaratıklar parçalanmalarına rağmen, sürünerek bile olsa askerlerin üzerine gitmeye devam ediyordu.
“Komutanım, merkez cephe çöküyor!” diye bağırdı muhabere subayı, analog radyodan gelen çığlıkları bastırmaya çalışarak. “Bu şeyler nişan almıyor! Sis bombalarımız veya kamuflajlarımız işe yaramıyor. Doğrudan yaralıların olduğu sıhhiye çadırlarına ve tankların motor kısımlarına saldırıyorlar!”
Ömer Paşa dürbünü indirdi. Zihni, bir satranç ustasının tahtadaki en ufak detayı yakalaması gibi hızla çalışıyordu. Gözlerini haritaya dikti.
“Gözleri yok...” diye mırıldandı Paşa kendi kendine. “Görmüyorlar. Optik kullanmıyorlar. Isıya ve kana gidiyorlar... O zaman onları kendi duyularında boğarız.”
Paşa, masanın üzerindeki haritaya sertçe vurdu. Gözlerinde o tanıdık, zeki ve acımasız savaş pırıltısı yanmıştı.
“Vance! Volkov!” diye bağırdı, gemideki diğer müttefik generallere dönerek. “Bu canavarların zayıflığını bulduk. Avcı değiller, sadece ısı güdümlü füzeler gibi çalışıyorlar. Onları kör edeceğiz!”
“Nasıl?” diye sordu General Vance, umutsuzca. “Sise rağmen yönlerini buldular!”
“Çünkü sis soğuktu! Biz onlara cehennemin sıcağını vereceğiz!” Paşa, telsizin mandalına bastı. Sesi, tüm cephe hattındaki komutanların kulaklıklarında yankılandı. “Tüm öncü birlikler! Dinleyin beni! Savaşmayı bırakın ve derhâl beş yüz metre geriye, U düzeni alacak şekilde çekilin! Ortada devasa bir boşluk bırakın! Yaralıları ve sıcak motorlu araçları geriye çekin!”
Sahadaki askerler bu emri duyduklarında tereddüt etmediler. Disiplin, korkuyu yendi. İnsan dalgası, kudurmuş mutantların önünden aniden iki yana ve geriye doğru çekilerek devasa, boş bir “ölüm cebi” yarattı. Model-04’ler, avlarının aniden uzaklaşmasıyla bir anlığına duraksadılar, başlarını havaya kaldırıp ısıyı koklamaya başladılar.
Tam o sırada Ömer Paşa donanmaya döndü.
“Tüm topçu bataryaları! Sadece beyaz fosfor, termit ve napalm mühimmatı yüklenecek! Yaratıkların etrafına, o yarattığımız boşluğun tam ortasına... Güneşi indirin! Ateş serbest!”
TCG Anadolu, Rus kruvazörleri ve Amerikan fırkateynleri aynı anda kükredi. Ancak bu kez fırlatılanlar yüksek patlayıcılı mermiler değil, binlerce derece sıcaklığa ulaşan kimyasal yangın bombalarıydı.
Mermiler, adanın ortasında bekleyen Model-04 sürüsünün tam ortasına ve etrafına düştü. Aethelgard’ın gecesi, saniyeler içinde kör edici, bembeyaz bir alev topuyla aydınlandı. Toprak eridi, kayalar camlaştı.
Bu, yaratıkların sonu değildi belki ama sensörlerinin sonuydu.
Model-04’lerin o kusursuz ısı algılayıcıları, etraflarında aniden beliren bu üç bin derecelik devasa ısı duvarı karşısında kelimenin tam anlamıyla kısa devre yaptı. Aşırı yüklenen termoreseptörleri yüzünden hepsi aynı anda acı dolu, mekanik çığlıklar atarak başlarını ellerinin arasına aldılar. İnsan vücudunun 37 derecelik zayıf ısısı, etraflarını saran o devasa yangının içinde tamamen kaybolmuştu. Kör olmuşlardı.
“İşte şimdi!” diye kükredi Ömer Paşa telsizden. “Ateş çemberini daraltın! Hiçbirini canlı bırakmayın!”
Çemberin etrafında bekleyen yüz binlerce asker, manuel nişangâhlı tanklarıyla kendi aralarında debelenen, körleşmiş mutant sürüsünün üzerine kurşun yağdırmaya başladı. Sadece yirmi dakika içinde, Sıfır’ın o “durdurulamaz” kâbus ordusu, zekâ ve disiplinin karşısında bir et ve metal yığınına dönmüştü. Adanın dış savunması tamamen çökmüştü.
Sabaha karşı saat dörde yaklaşırken, Amerikan Deniz Piyadeleri, Rus Spetsnazları ve Türk Komandoları omuz omuza, üniformaları kana bulanmış hâlde, adanın merkezindeki o devasa, pürüzsüz siyah kulenin eteklerine ulaştılar. Yüz binlerce asker, kuleyi devasa bir çelik çember içine aldı. Tankların namluları doğrudan kulenin siyah duvarlarına çevrildi.
Sahildeki çıkarma gemilerinden birinin kapağı açıldı. Orgeneral Ömer Halis, botları Aethelgard’ın siyah kumlarına değecek şekilde karaya adım attı. Yanında Vance ve Volkov ile birlikte, askerlerin saygıyla açtığı koridordan geçerek cephenin en ön safına yürüdü.
Ömer Paşa, kulenin pürüzsüz, siyah yüzeyine baktı. “Volkov...” dedi sakin bir sesle. “Ana bataryalara söyleyin. Şu binanın cephesine bir test atışı yapsınlar. Kalkanları yok, artık çıplak olmalı.”
Rus General radyosundan emri verdi. Denizden ateşlenen 155 milimetrelik devasa bir obüs mermisi, gökyüzünü yırtarak doğrudan kulenin orta katlarından birine tam isabet etti.
Korkunç bir patlama oldu. Dumanlar dağıldığında, sahadaki tüm komutanların kanı dondu.
Kulenin o siyah, obsidyen benzeri yüzeyinde tek bir çizik bile yoktu. Mermi, o garip materyale çarptığı an enerjisini tamamen yutulmuş gibi dağıtmış, binanın yapısal bütünlüğüne zerre kadar zarar verememişti. (İnsanoğlu bunun, Silas’ın İkinci Sunucu’dan getirdiği boyut ötesi bir materyal olduğunu henüz bilmiyordu.)
Vance, dehşet içinde kuleye baktı. “Bu... Bu imkânsız. O mermi bir dağı delerdi! Bu lanet olası bina neden yapılmış böyle? Dünyada böyle bir element yok!”
“Sıfır denilen o terörist her kimse, kalesini sağlam yapmış.” dedi Ömer Paşa, dişlerini sıkarak. Kuleyi dışarıdan, ağır topçuyla yıkamayacaklarını o saniye anlamıştı. Eğer bombalamaya devam ederlerse, sadece kendi cephanelerini tüketeceklerdi. Üstelik Sefa ve Mızrak Ucu timi hâlâ o kulenin içindeydi. Kuleyi dışarıdan yıkmak, kendi evlatlarını da o mezara gömmek demekti.
Paşa, etrafını saran o yorgun, üniformaları parçalanmış, barut kokan on binlerce askere baktı. Gözleri kan çanağına dönmüş, günlerdir uyumayan ama kuleyi ablukaya almış bir ordu...
“Dinleyin!” diye bağırdı Ömer Paşa, sesi en ön saflardaki askerlerin arasında yankılanırken. “Dışarıdaki böcekleri ezdik! Kuleyi tamamen kuşattık, buradan tek bir sinek bile uçamaz! Ama bu lanet olası çukuru dışarıdan vuramayacağımız açık.”
Generallerine döndü. “Birliklere kısa bir mola verin. Çemberi asla bozmayın. Yaralıları tahliye edin, tankların mermilerini ve piyadelerin cephanelerini fulleyin. Herkes bir nefes alsın, kanını silsin.”
Ömer Paşa, gözlerini o devasa, siyah ve kilitli ana kapıya dikti. Gözlerinde o sarsılmaz Türk komutanı inadı vardı.
“Moladan hemen sonra... O kapıyı termitlerle, patlayıcılarla, ne gerekiyorsa kullanarak kıracağız. Kuleye piyade sokacağız. Sıfır denilen o şeytanı kendi ininde, o dar koridorlarda avlayacağız. Hazırlıklarınızı yapın. İçeri giriyoruz.”
Dışarıda ordu son büyük taarruz için nefeslenirken, Ömer Paşa içeride Sefa’nın çoktan o savaşı başlattığından ve Alpha-Genesis ile birlikte yukarı doğru kanlı bir tırmanışa geçtiğinden tamamen habersizdi.
