36. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 36 ZAMANA KARŞI SATRANÇ VE GEÇMİŞİN ZIRHLARI
Yer: Aethelgard - Merkez Kule / Sıfırıncı Oda
Tarih: 7 Nisan 2026
Saat: 09.30
Durum: Mutlak Kuşatma ve Kule İçi Kapanış (Kalan Süre: 18 Saat 30 Dakika)
Aethelgard’ın o zehirli, puslu sabahına doğan güneş, siyah kumların üzerindeki ceset yığınlarını ve tüten metal hurdalarını aydınlatıyordu. Aradan geçen altı saatlik uzun ve kanlı gecenin ardından, savaşın sesi tamamen susmuştu. Ancak bu sessizlik bir barışın değil, avını köşeye sıkıştırmış devasa bir yırtıcının, yani insanlığın o ölümcül bekleyişinin sessizliğiydi.
Kulenin en üst katındaki Sıfırıncı Oda’da, Silas Vane holografik masanın önünde yıkılmış bir hâlde duruyordu.
Ekranda parlayan kırmızı noktaların hepsi sönmüştü. Ormana ektiği Model-01’ler, gökyüzünü kana bulayan Model-02’ler ve o durdurulamaz dediği, et ve metalin en vahşi birleşimi olan Model-04 mutantları... Hepsi yok olmuştu. Milyarlarca dolarlık, on beş yıllık kusursuz bir mühendislik harikası, dışarıdaki o ilkel çamurun, süngülerin ve “ısı kapanı” gibi basit ama dâhiyane bir taktiğin altında ezilip gitmişti.
Silas, kulenin pürüzsüz camından aşağıya baktı. Kulenin etrafı, yüz binlerce asker, yüzlerce tank ve denizde bekleyen o devasa donanma namlularıyla kelimenin tam anlamıyla etten ve çelikten bir mühürle sarılmıştı. Kuşatılmıştı. Adayı yöneten tanrı, şimdi kendi kalesinin en üst katında hapsolmuş bir mahkûmdu.
“Efendim...” dedi yapay zekâ asistanı, odanın o ağır sessizliğini bozarak. “Dışarıdaki insan birlikleri kuleye yönelik herhangi bir topçu atışı yapmıyor. Bekleme pozisyonundalar. Ancak kulenin ana kapısına yüksek miktarda termit ve C4 patlayıcı yerleştirmeye başladıklarını tespit ettik. İçeri sızmaya hazırlanıyorlar.”
Silas yutkundu. Gözlüklerini çıkarıp masaya fırlattı. Kibir, yerini saf bir hayatta kalma içgüdüsüne bırakmıştı.
Dışarıdaki savaşı kaybetmişti, bunu kabul ediyordu. Ama asıl savaş dışarıda değildi. Silas’ın gözleri, odanın duvarında duran o devasa dijital sayaca kaydı: 18 SAAT, 30 DAKİKA.
8 Nisan güneş tutulmasına, o iki evreni birbirine bağlayacak olan İkinci Sunucu’nun kapılarının açılmasına sadece saatler kalmıştı. Eğer o kapı açılırsa, dışarıdaki o yüz binlerce askerin, tankların veya donanmanın hiçbir önemi kalmayacaktı. O boyuttan gelecek olan gücün karşısında insanlık saniyeler içinde toz olacaktı.
“Kazanmak zorunda değilim...” diye fısıldadı Silas, gözlerinde delice bir ışık yeniden parlarken. “Onları yenmek zorunda değilim. Sadece vakit kazanmam gerekiyor. Zamanı avuçlarımda tutmalıyım.”
Silas, hızla konsolun başına geçti. Parmakları klavyede çılgınca uçuşuyordu.
“Sistem! Kulenin tüm dış savunma protokollerini iptal et. Bütün enerjiyi iç güvenlik katmanlarına yönlendir. Zemin kattan Sıfırıncı Oda’ya kadar olan yetmiş iki katın tamamındaki ağır titanyum blast-door (patlama) kapılarını indirin! Her bir katı birbirinden tamamen izole edin!”
Silas, kulenin devasa bir labirente, aşılmaz bir hapishaneye dönüştürülmesini izledi. Holografik şemada, katların arasındaki o kalın kırmızı çizgiler birbiri ardına kilitlendi. Dışarıdaki ordu ana kapıyı kırsa bile, yetmiş iki kat boyunca her bir merdiven boşluğunda, her bir koridorda o devasa çelik kapıları tek tek eritmek zorunda kalacaklardı.
“Ve Model-05’ler...” dedi Silas, sesindeki o zalim tını geri dönerek. Elinde sadece, Sefa’nın timini koridorda saniyeler içinde paramparça eden o kusursuz, insansı, ruhsuz cinayet makineleri kalmıştı. Onlar birer ordu değildi, onlar birer suikastçıydı.
“Yüz kırk dört adet Model-05 prototipim var.” diye mırıldandı Silas, onları holografik kat planlarına yerleştirirken. “Her kata iki adet Model-05 yerleştirin. Merdiven başlarına, asansör çıkışlarına, dar koridorlara... Dışarıdaki o ordu veya Sefa’nın kaçak timi yukarı çıkmak istiyorsa, her katta o kapıları kırmak ve benim kusursuz makinelerimle yüzleşmek zorunda kalacak. Her bir metre için kan dökecekler. Bize saatler kazandıracaklar.”
Silas derin bir nefes aldı. Planı basitti: Yukarıya giden yolu öylesine ölümcül, öylesine uzun ve kanlı bir eziyete çevirecekti ki, onlar Sıfırıncı Oda’ya ulaşamadan tutulma gerçekleşecek ve sistem sıfırlanacaktı.
Silas, katların kilitlendiğini gördükten sonra ana ekranda 42. katın güvenlik kameralarını açtı.
Zihnini en çok kurcalayan şey Sefa Yücel’di. Sefa, manyetik zindandan imkânsız bir şekilde kaçmış, bir Model-05’in elinden kurtulup merdiven boşluğunda kaybolmuştu. Dronlar 42. katta sinyallerini kaybetmişti. Silas, o 19 yaralı, silahsız, üniformaları yırtılmış, bitkin Türk ve koalisyon askerinin bir köşede saklanıp korkudan titrediğini veya kan kaybından ölmeye başladıklarını umuyordu.
Ancak 42. katın eski servis koridorundaki güvenlik kamerası aniden parazitlenerek açıldığında, Silas’ın kalbi göğüs kafesinde buz gibi bir el tarafından sıkılmışçasına durdu.
Kameranın görüş açısına girenler, o beklediği yaralı ve aciz et yığınları değildi.
Sefa ve Mızrak Ucu timi, koridorun karanlığından ağır ve emin adımlarla çıkıyordu. Silas’ın gözleri fal taşı gibi açıldı, nefesi kesildi. Ekrana doğru istemsizce bir adım attı.
Askerlerin üzerinde artık o yırtık kamuflajlar yoktu. Nikolai’nin devasa cüssesini saran, mat siyah renkte, eklemlerinden yeşil enerji hatları geçen, omuzlarında kompakt plazma jeneratörleri bulunan kusursuz bir dış iskelet zırhı (exoskeleton) vardı. Sarah, kollarında taktiksel holografik veri ekranları olan daha hafif ama son teknoloji bir zırh kuşanmıştı. Arthur, Li Wei, Kang-Dae... Hepsinin ellerinde namluları mavi enerjilerle parlayan, dünyada henüz icat edilmemiş prototip plazma tüfekleri duruyordu.
Ve en önde... Sefa Yücel yürüyordu.
Sefa’nın üzerindeki zırh, âdeta bir şövalyenin gelecekteki yansıması gibiydi. Göğüs plakasında, Alpha-Genesis’in o tanıdık, zümrüt yeşili amblemi parlıyordu. Elindeki tüfeği bir omuz kayışıyla asmış, yüzünde ölümcül, buz gibi bir intikam ifadesiyle doğrudan güvenlik kamerasına doğru bakıyordu.
“Bu... Bu olamaz...” diye fısıldadı Silas, sesi titreyerek. Elleri masaya tutunmasa dizlerinin üzerine çökecekti. “O zırhlar... O plazma tüfekleri... Bunlar benim on yıl önceki tasarımlarım. Genesis motorunu ilk yazdığımda, o yapay zekâyla birlikte mühürleyip gömdüğüm, sadece benim kodumla açılabilen o gizli kasanın içindeki prototipler...”
Silas, ekrandaki Sefa’nın yeşil enerji saçan zırhına bakarken, yıllardır zihninde kurduğu o “kusursuz mantık” kulesi paramparça oluyordu.
“Sefa, o kapıyı fiziksel bir şifreyle açmadı.” diye mırıldandı Silas, gerçek bir balyoz gibi beynine inerken. “Zihnindeki o ses... O anomali, İkinci Sunucu’dan gelmiyordu. Benim kendi yarattığım, sildiğimi sandığım o ilk yapay zekâ... Alpha. O, yıllardır Sefa’nın zihninde saklanıyordu. Benim kendi çocuğum, benim silahlarımı o askerin ellerine verdi!”
Ekranda Sefa, silahını yavaşça havaya kaldırdı ve namlusunu doğrudan güvenlik kamerasına doğrulttu. O donuk, sessiz kamera kaydından bile Sefa’nın o korkunç kararlılığı Silas’ın ruhuna işliyordu. Mavi plazma namludan fırladı ve kamera cızırtıyla karardı.
Silas, Sıfırıncı Oda’nın o mutlak sessizliğinde yutkundu. Artık karşısında silahsız askerler değil; geçmişinin intikamını almaya gelen, kendi tasarladığı en ölümcül silahlarla kuşanmış, yenilmez bir ölüm mangası vardı.
Oyun tamamen değişmişti. Yedi kat aşağıdaki o kapalı kapılar, şimdi Sefa Yücel ve Alpha-Genesis’in gazabını durdurmak zorundaydı. Aethelgard Kulesi, tarihinin en korkunç, en teknolojik ve en kanlı merdiven tırmanışına sahne olmak üzereydi.
