11. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 11 KIRILMA NOKTASI VE ÇELİK İRADESİ
Yer: Pasifik Okyanusu - TCG Anadolu Amfibi Hücum Gemisi / Birleşik Harekât Merkezi
Tarih: 31 Mart 2026
Saat: 11.15
Durum: Küresel İsyanın İlk Dalgaları ve Karargâh Kaosu
Harekât merkezindeki dev ekranlar, az önce Sıfır’ın o karanlık silüetiyle dolup taşmıştı. Şimdi ise ekranlar binlerce parçaya bölünmüş, dünyanın her köşesinden gelen cehennem görüntülerini kusuyordu. Paris sokaklarında yanan polis araçları, Washington’da Beyaz Saray’a yürüyen kontrolsüz kalabalıklar, İstanbul’da patlayan trafolar...
İçeride tam bir sinir harbi yaşanıyordu.
“Bu olamaz! Berlin’le bağlantımız kesildi!” diye bağırdı Alman İrtibat Subayı, kulaklıklarını fırlatarak. “Ailem... Şehrin merkezinde yağma başlamış diyorlar, sonra hat gitti!”
Amerikan Generali Vance, önündeki tablete gelen verileri gördüğünde rengi kireç gibi oldu. “Pentagon’da çatışma çıkmış. Kendi askerlerimiz birbirine ateş açıyor! Bu frekans... İnsanları delirtiyor!”
“Sessizlik!” diye gürledi Orgeneral Ömer Halis. Sesi, odadaki panik dalgasını bir anlığına dondurdu. Paşa, masanın ortasındaki ana kumanda paneline sertçe vurdu. “Herkes yerlerine! Biz burada dünya tarihinin en büyük tehdidiyle savaşıyoruz, birbirimizle değil!”
Rus General Volkov, elindeki uydu telefonunu masaya fırlattı. “Ömer, Moskova’dan emir geldi. Gemileri geri çekmemi ve Karadeniz’e dönmemi istiyorlar. Ülke elden gidiyor diyorlar!”
“Eğer şimdi geri dönersek...” dedi Ömer Paşa, Volkov’un gözlerinin içine bakarak. “Gidecek bir ülkeniz kalmayacak. Sıfır’ın istediği tam olarak bu! Bizi parçalara ayırmak, her birimizi kendi evimizdeki yangını söndürmeye göndermek istiyor. Eğer bu adayı burada bitirmezsek, Moskova da Washington da Ankara da küle dönecek!”
O sırada kapılar gürültüyle açıldı. İçeriye nefes nefese giren bir Deniz Piyade Albayı, “Komutanım, alt güvertede arıza var!” diye bağırdı. “Mürettebatın bir kısmı ekranlardaki o sesi duyduktan sonra garipleşti. Bir grup asker, silah deposuna yönelmeye çalışıyor. Zero sempatizanı olduklarını bağırıyorlar!”
Bu, bardağı taşıran son damlaydı. Karargâhın içinde bile Zero’nun o zehirli frekansı sızmaya başlamıştı.
“Buna izin veremem!” dedi Amiral Tanaka, titreyen elleriyle. “Japonya’da hükûmet düştü diyorlar. İmparatorluk sarayı kuşatma altında. Benim burada kalmam vatanıma ihanettir!”
“Asıl gidersen ihanet edersin Tanaka!” diye çıkıştı Fransız Amiral. “Bak şu ekranlara! Bu bir isyan değil, bu bir hipnoz! İnsanların zihinlerine sızmışlar. Eğer bu kuleyi susturamazsak, Japonya’ya gittiğinde kimi kurtaracaksın? Kendi halkın seni tanımaz bile!”
“Genelkurmay’dan mesaj var!” diye seslendi Türk Muhabere Subayı. “Ankara Kırmızı Kod ilan etti. Tüm birlikler kışlalara çekiliyor. Bize ‘İnisiyatif sizde’ diyorlar. Komutanım... Ne yapacağız?”
Ömer Paşa, odadaki tüm o panikleyen, ağlayan ve birbirine bağıran generallere baktı. Kendi içindeki fırtınayı kimse görmüyordu. Sefa ve 24 aslanı o adada yapayalnızdı. Eğer dışarıdaki bu ordu dağılırsa, o çocuklar orada ölüme terk edilecekti.
Paşa, belindeki tabancayı çıkardı ve namlusunu havaya dikip tek el ateş etti.
“BOOM!”
Odada ölümcül bir sessizlik oldu. Mermi çekirdeği tavan sacına çarpıp yere düştü.
“Dinleyin beni!” dedi Ömer Paşa, sesi artık bir kaya kadar sarsılmazdı. “Şu andan itibaren ulus devletler bitti. Şu andan itibaren biz, insanlığın son ordusuyuz. Geri çekilmek yok. İsyan edenleri hücrelere kapatın. Gemideki tüm ekranları söndürün, sadece askerî veri hatlarını açık tutun. Hiçbir asker o sesi bir daha duymayacak!”
“Peki ya ülkelerimiz?” diye sordu Vance, sesi kısılmıştı.
“Ülkelerinizi kurtarmanın tek yolu o siyah kuleyi devirmek!” Ömer Paşa tekrar masaya döndü. “Donanmaya emir verin: Menizdeki her mermiyi bariyere boşaltmaya devam edin. Sefa Yücel ve timi içeride. Onlar hâlâ savaşıyorsa, biz burada ağlayamayız. Tam taarruza devam!”
Paşa’nın bu sert çıkışı, generallerin üzerindeki o şok dalgasını kırmıştı. Herkes yavaş yavaş robotik bir disiplinle yerlerine döndü. Panik, yerini soğuk bir nefretle karıştırılmış bir kararlılığa bırakıyordu.
“Rus gemileri ateşe devam ediyor.” dedi Volkov, sesindeki titremeyi gizleyerek. “Geri dönmüyoruz. Madem dünya yanıyor, biz de ateşi bu adaya taşıyalım.”
“Amerikan filosu pozisyonunu koruyor.” dedi Vance. “Sefa’nın sızdığı noktaya yoğunlaşın. Oraya bir gedik açmalıyız.”
Ömer Paşa, TCG Anadolu’nun camından dışarıya, karanlık Pasifik sularına baktı. Ufukta, bariyerin mor ışığı artık kan kırmızıya dönmüştü.
“Sefa...” diye mırıldandı Paşa, içinden. “Dünya yanıyor evlat. Elinizi çabuk tutun. Yoksa üzerinde duracağımız bir gemi bile kalmayacak.”
Karargâh, dışarıdaki kıyamete rağmen tek bir yumruk gibi kenetlenmişti. Ama herkes biliyordu ki; bu birlik, bir merminin hedefini bulmasına veya o kuledeki bir frekansın daha da güçlenmesine bağlıydı. Zaman daralıyordu. 8 Nisan’a yedi gün kalmıştı ama dünya o yedi günü bekleyemeyecek kadar hızlı parçalanıyordu.
