22. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 22 CEHENNEMİN UYANIŞI VE DÜŞEN ÇELİK KANATLAR
Yer: Aethelgard Güney Sahili ve TCG Anadolu Harekât Merkezi
Tarih: 4 Nisan 2026
Saat: 22.15
Durum: “Kavrulmuş Toprak” Taktikleri ve Beklenmedik Karşı Saldırı
Ömer Paşa’nın “Ormanı yakacağız!” emri, koalisyon güçlerinin tüm muhabere hatlarında yankılandığında, sahil şeridinde bekleyen on binlerce askerin üzerinden o ağır, ölümcül belirsizlik örtüsü kalktı. Askerler artık görünmez bir düşmanla ormanın o klostrofobik karanlığında köşe kapmaca oynamayacaktı. Karşılarındaki hedef artık sadece cyborglar değil, ormanın ta kendisiydi.
Harekât merkezindeki dev ekranlarda, sahil hattındaki zırhlı birliklerin kırmızı noktaları bir kalkan duvarı gibi dizildi. General Vance, telsizin başına geçerek Amerikan birliklerine o tarihi ve acımasız emri verdi: “Tüm zırhlı tugaylar, namluları orman sınırına çevirin. Hedef gözetmek yok. Termal iz aramak yok. Sadece önünüzdeki her ağacı, her kayayı, her metrekareyi ateşe verin! Ateş serbest!”
Sahil şeridi bir anda cehennemin ön kapısına dönüştü. M1 Abrams, T-14 Armata ve Altay tanklarından oluşan devasa zırhlı duvar, aynı anda ana toplarını ateşledi. Yüzlerce namludan fışkıran alevler, Aethelgard’ın o kasvetli sahilini gündüz gibi aydınlattı.
Tank mermileri, ormanın o zehirli, siyah ağaçlarına çarptığı anda muazzam patlamalar yarattı. Binlerce yıllık devasa gövdeler kibrit çöpü gibi parçalanıp havaya uçuyordu. Piyadeler, siperlerin arkasından ağır makineli tüfekleriyle, uçaksavarlarla ve el bombalarıyla ormanın karanlığına gözü kapalı bir şekilde mermi kusuyordu. Kimse neye ateş ettiğini bilmiyordu. Tek bildikleri, o karanlığın içinde onları parçalamak için bekleyen metal iblislerin olduğuydu.
“Daha fazla yangın mühimmatı! Fosfor mermilerini yükleyin!” diye bağırıyordu sahildeki bir İngiliz yüzbaşısı, kulakları sağır eden o gürültünün içinde sesini duyurmaya çalışarak.
Ancak bir sorun vardı. Karadan yapılan bu devasa bombardıman sadece ormanın dış çeperini, sahile bakan ilk birkaç kilometreyi vurabiliyordu. Adanın iç kesimlerine doğru ilerledikçe zemin sarp kayalıklara ve dik yamaçlara dönüşüyordu.
Rus General Volkov, TCG Anadolu’daki haritaya yumruğunu vurdu. “Donanma topçusu yeterli menzile ulaşamıyor! Adanın merkezindeki o lanet olası kule ve etrafındaki manyetik alan, obüs mermilerimizin yörüngesini bozuyor. Mermiler dağın eteklerine düşüyor, ormanın kalbine ulaşamıyoruz!”
Ömer Paşa, ekranlardaki o sınırlı yangın alanına baktı. “O zaman ateşi yukarıdan yağdıracağız.” dedi Paşa, gözlerini kırpmadan. “Vance, hava süvarilerini çağır. Adanın her bir metrekaresine napalm dökün. Sefa ve ekibi o kuleye götürülüyor, ormanda değiller. Ormanın tamamını küle çevirin!”
Vance başıyla onayladı ve komutayı verdi. “Gök Şahinleri, vuruş izni verildi. Cehennemi üzerlerine boşaltın.”
Ufuk çizgisinin üzerinden, okyanusun karanlığını yırtarak devasa bir hava filosu belirdi. Amerikan AH-64 Apache, Rus Ka-52 Alligator ve Türk T-129 Atak helikopterlerinden oluşan onlarca döner kanatlı ölüm makinesi, sahilin üzerinden geçip yanan ormanın üzerine doğru süzüldü. Onların çok daha yukarısında ise radara yakalanmayan, ses hızını aşan F-35 ve yeni nesil deneysel F-36 savaş uçakları, göbeklerinde taşıdıkları devasa yangın bombalarıyla bulutları yararak geliyordu.
Helikopterler, ormanın iç kesimlerindeki ağaçların üzerine roketlerini ve beyaz fosfor bombalarını fırlatmaya başladılar. F-35 ve F-36 jetleri ise âdeta gökyüzünden alev şelaleleri akıtarak, Aethelgard ormanını devasa bir ateş denizine dönüştürdüler.
Ağaçlar çıtırdayarak yanıyor, zehirli mor sis yerini kalın, boğucu, siyah bir duman tabakasına bırakıyordu. Sahildeki askerler, yüzlerine vuran o muazzam ısıyla birlikte silahlarını indirip gökyüzündeki uçakların yarattığı bu kıyamet manzarasını huşu içinde izlemeye başladılar.
“İşte bu!” diye bağırdı sahildeki askerlerden biri sevinçle. “Yanıyorlar! Lanet olası teneke kutuları eriyor!”
Ancak TCG Anadolu’nun harekât merkezindeki sessizlik, radyolardan gelen panik dolu bir çığlıkla paramparça oldu.
“Kobra-1’den Merkeze! Sistemlerimde kilitlenme uyarısı yok ama... Tanrım, aşağıdan bir şey geliyor! Ne tür bir si-”
Radyodaki ses, iğrenç bir cızırtı ve devasa bir patlama sesiyle kesildi.
General Vance ekrana yapıştı. “Kobra-1! Kobra-1 cevap ver! Neler oluyor orada?”
Ekrandaki termal görüntülerde, alev alev yanan ormanın kalbinden gökyüzüne doğru inanılmaz bir hızla fırlayan yüzlerce parlak çizgi belirdi. Bunlar füze değildi. Bunlar, klasik hava savunma sistemlerine benzemiyordu. Radar uyarı alıcıları (RWR) sessiz kalmıştı çünkü Zero’nun teknolojisi, bilinen hiçbir askeri hedefleme protokolünü kullanmıyordu.
Yanan ağaçların arasından, devasa ve örümcek benzeri Model-03 (Uçaksavar Varyantı) cyborglar gün yüzüne çıkmıştı. Bu devasa makinelerin omuzlarında, elektromanyetik raylı toplar (railgun) ve yüksek enerjili plazma kesiciler bulunuyordu. Ateşin ve napalmın sıcaklığı onların zırhlarına zarar vermemiş, aksine termal pillerini daha da şarj etmişti.
Sahildeki askerlerin sevinç çığlıkları saniyeler içinde dehşet çığlıklarına dönüştü.
Aşağıdan yukarıya doğru fırlatılan mavi plazma huzmeleri, alçak irtifada uçan Apache ve Atak helikopterlerinin zırhlarını tereyağı gibi kesti. Bir Atak helikopterinin kuyruk rotoru tek bir enerji ışınıyla buharlaştı; helikopter kendi etrafında fırıldak gibi dönerek alevlerin arasına çakıldı. Bir Rus Ka-52, gövdesinin tam ortasından aldığı elektromanyetik darbeyle (EMP) anında tüm sistemlerini kaybetti ve ölü bir demir yığını gibi toprağa çakılıp infilak etti.
“Geri çekilin! İrtifa kazanın!” diye bağırıyordu filo komutanı radyoda ama çok geçti.
Ormanın içinden birbiri ardına fırlatılan enerji patlamaları, gökyüzünü bir lazer ağı gibi örmüştü. Helikopterler kaçamıyordu. Âdeta görünmez sinek raketleriyle gökyüzünden birer birer yere çalınıyorlardı.
“Uçaklar! F-35 ve F-36’lara söyleyin, dikey manevrayla kaçsınlar!” diye kükredi Ömer Paşa, yumruğunu haritaya geçirerek.
Ancak Sıfır’ın teknolojisi, insanoğlunun en gelişmiş savaş uçaklarını bile çocuk oyuncağı gibi görüyordu.
Yüksek irtifadaki bir Amerikan F-36 uçağı, ses hızını aşarak bulutların arasına girmeye çalışırken, kuledeki ana sistemin doğrudan yönlendirdiği devasa bir elektromanyetik kement uçağın kanatlarına kilitlendi. Kokpitteki pilotun fırlatma kolunu (ejection seat) çekmeye bile fırsatı olmadı. Görünmez enerji dalgası, uçağın elektronik beynini saniyenin binde biri hızında kavurdu ve uçağın havada paramparça olmasına neden oldu.
Milyonlarca dolarlık görünmez jetler, gökyüzünde birer birer alev topuna dönüştü. Kanat parçaları, yanan jet motorları ve erimiş kokpit camları, bir yağmur gibi sahil hattındaki askerlerin ve yanan ormanın üzerine dökülmeye başladı.
Dünyanın en gelişmiş hava kuvvetleri, sadece on iki dakika içinde tamamen yok edilmişti.
Sahildeki askerler dizlerinin üzerine çökmüş, silahlarını yere düşürmüştü. Gökyüzü uçak parçalarıyla, orman ise alevlerle doluydu. Ateş ettikleri düşman yanmamış, aksine cehennemin içinden çıkıp onların meleklerini gökyüzünden indirmişti.
TCG Anadolu’daki harekât merkezi bir morg kadar sessizdi. Vance’in yüzü kireç gibi olmuştu, Volkov ise boş gözlerle ekrandaki kırmızı “SİNYAL KAYBI” (Signal Lost) yazılarına bakıyordu. Dünyanın en güçlü generalleri, Aethelgard karşısında tamamen çaresiz kalmışlardı. Silahları, tankları ve uçakları sadece birer oyuncaktan ibaretti.
Ömer Paşa, ekrandaki o devasa yangına, ateşler içinde kalan adaya baktı. Adanın her bir metrekaresi yanıyor, gökyüzüne doğru devasa kara dumanlar yükseliyordu. Bu cehennemin ortasında, o siyah kule dokunulmaz ve soğuk bir şekilde duruyordu.
“Allah’ım...” diye fısıldadı Ömer Paşa, kendi kendine. “Biz bu şeyle nasıl savaşacağız?”
Sıfır, dünyaya sadece siber bir deha olmadığını, aynı zamanda yenilmez bir askerî tanrı olduğunu göstermişti. Mızrak Ucu ekibi içeride esir, dünya orduları dışarıda hapsolmuş, gökyüzü ise çelik tabutlarla dolmuştu. Aethelgard adası artık tamamen ateşler içindeydi ama bu ateş insanlığın umudunu ısıtmıyor, onu yavaş yavaş küle çeviriyordu.
Ve tüm bu yıkımın tam ortasında, o siyah kulenin derinliklerinde, Yüzbaşı Sefa Yücel yavaş yavaş gözlerini açıyordu. Dışarıdaki cehennem, içeride başlayacak olan o büyük felsefi ve psikolojik savaşın sadece bir uvertürüydü.
