10. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 10 SIFIR NOKTASI - KÜRESEL İNFİAL
Yer: Aethelgard - Merkez Kule (Sıfırıncı Oda)
Tarih: 31 Mart 2026
Saat: 11.00
Durum: Küresel Savaş İlanı ve İç İnfaz
Aethelgard’ın kalbinde, gökyüzüne bir mızrak gibi saplanan siyah kulenin en üst katında sessizlik hâkimdi. Burası, dışarıdaki devasa bombardımanın sarsıntılarını bile hissetmeyecek kadar derin bir teknolojiyle yalıtılmıştı. Odanın ortasında, devasa veri sütunlarının arasında bir tahtı andıran kontrol paneli yükseliyordu.
Karanlık silüet, yani Sıfır, dev ekranlardan dünyayı izliyordu. Ekranlarda sadece haritalar değil; insanların nabız atışları, banka transferleri, gizli devlet yazışmaları ve uydulardan gelen anlık görüntüler akıyordu.
Aniden, ekranlardan biri kırmızı bir statikle parladı. Odanın metalik kapısı hidrolik bir sesle açıldı ve içeriye, yüzünün yarısı tamamen metal plakalarla kaplı bir operasyon subayı girdi.
“Efendim...” dedi subay, sesi mekanik bir soğuklukla yankılanarak. “Güney sektöründeki 0-14 numaralı otonom birimle olan bağlantımız kesildi. Son veriler, bir grup istilacı tarafından etkisiz hâle getirildiğini gösteriyor. Biyolojik sinyalleri durduruldu.”
Sıfır, yavaşça koltuğunda döndü. Yüzü hâlâ o statik sisin arkasındaydı ama yaydığı enerji odayı ağırlaştırıyordu. “İstilacılar mı? Mızrak Ucu ekibi tünelden sağ çıkmış demek... Şaşırtıcı değil. Sefa Yücel, kaderin kendisine biçtiği rolden kaçmaya çalışıyor.”
Sıfır, parmağını havada kaydırdı. Bir anda odadaki tüm ekranlar adanın termal haritasına dönüştü. “Tüm birimleri uyandırın. Adanın her metrekaresini bir av sahasına çevirin. Onlara ölme şansı vermeyin; onları parçalayın ki ‘sıfırlanma’ başladığında ruhları bile veri tabanımıza ait olsun.”
Sıfır, kontrol panelindeki ana kumandaya elini koydu. “Ve artık... Perdeyi tamamen kaldırma vakti geldi. Eski dünyanın çöplerini temizleyelim.”
Bir saniye içinde, Aethelgard’daki kuleden yayılan devasa bir frekans dalgası, yeryüzündeki tüm iletişim uydularına bir virüs gibi sızdı. New York’tan İstanbul’a, Moskova’dan Tokyo’ya kadar her televizyon, her akıllı telefon, her billboard aynı anda karardı. Ardından o ses duyuldu; binlerce insanın aynı anda fısıldaması gibi ama tek bir iradeyle.
“SİZLER, HATALI BİR SİSTEMİN PARÇALARISINIZ.”
Ekranda Sıfır’ın o meşhur silüeti belirdi. “Devletleriniz size yalan söyledi. Savaşlarınız, sınırlarınız, paralarınız... Hepsi birer illüzyon. Bugün, eski dünya ölüyor. Bugün, her şey sıfırlanıyor. Özgürleşmek isteyenler, efendilerinizi yok edin!”
Bu sadece bir konuşma değildi. Sesin içine gizlenmiş düşük frekanslı sinyaller, insanların beynindeki öfke merkezlerini tetiklemek üzere tasarlanmıştı. Zero grubu, yıllardır her ülkeye sızdırdığı uyuyan hücrelerini aktif hâle getirdi.
Aynı anda, dünyanın büyük metropollerinde cehennem patlak verdi:
Paris: Şehrin banliyölerinden çıkan binlerce maskeli Zero sempatizanı, hükûmet binalarına saldırmaya başladı. Polis barikatları, sanki bir kâğıt parçasıymış gibi dağıtıldı.
New York: Wall Street’in göbeğinde, finansal sistemin çöktüğü haberi yayıldığı an insanlar bankaları yağmalamaya, birbirlerini ezmeye başladı. Kaos, bir virüs gibi sokak sokak yayıldı.
İstanbul: Boğaz’ın üzerindeki köprülerde Zero bayrakları açıldı. Şehrin her köşesinde patlamalar yankılanırken, ordu kendi içindeki Zero sızmalarıyla boğuşmak zorunda kaldı.
Dünya, tarihin gördüğü en büyük iç savaşın içine düşmüştü. Hükûmetler, Pasifik’teki adayı bombalamayı bırakıp kendi başkentlerini koruma derdine düştüler.
Bu sırada adada, gri arazinin ortasında ilerleyen Sefa ve timi, gökyüzündeki mor bariyerin renginin kan kırmızısına döndüğünü gördü. Sefa’nın telsizinden Sarah Miller’ın dehşet dolu çığlığı yükseldi.
“Yüzbaşı! Haberleşme sistemlerimize bir sızma var! Sadece donanmayla olan bağımız kopmadı... Dünyadaki her yer yanıyor! Uydu görüntülerine bakıyorum, şehirler alevler içinde!”
Nikolai elindeki tüfeği sıkıca kavradı. “Bu o herifin işi... Sadece bizi değil, arkamızdaki dünyayı da yok ediyor.”
Sefa Yücel, ufuktaki siyah kuleye baktı. Dışarıdaki o devasa donanmanın bombardımanı yavaşlamıştı. Belli ki gemiler, kendi ülkelerinden gelen acil durum çağrıları yüzünden ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Mızrak Ucu artık sadece bir ada operasyonu değil, yanan bir gezegenin tek umudu hâline gelmişti.
“Bizi izliyor.” dedi Sefa, sesi rüzgârda bir yemin gibi savruldu. “Dünyayı birbirine düşürdü ki biz burada yalnız kalalım. Ama yanıldığı bir şey var.”
Sefa, arkasındaki 24 askere döndü. Her biri kendi ülkesinin yandığını ekrandan izlemiş, her birinin gözünde sönmeyen bir nefret ateşi yanmaya başlamıştı.
“Bizim artık geri dönecek bir evimiz olmayabilir.” dedi Sefa. “Ama bu piçi burada durdurmazsak, üzerinde yaşayacak bir dünya da kalmayacak. Mızrak Ucu! Hareket ediyoruz! O kuleyi ne pahasına olursa olsun yıkacağız!”
Tam o sırada, arazinin dört bir yanından mekanik sesler duyulmaya başladı. Tepelerin arkasından, yüzlerce kırmızı göz belirdi. Sıfır’ın gönderdiği otonom askerler, bir sel gibi üzerlerine geliyordu. Sayıları binlercedeydi.
Kang-Dae, Sefa’nın yanına gelip silahını hazırladı. “İşte ev sahibinin karşılaması!” dedi acı bir gülüşle. “Güneş tutulmasına yedi gün var ama Zero savaşı bugün başlattı.”
Sefa, tüfeğinin emniyetini kapattı. “Öyle olsun. Eğer cehennem burasıysa, biz de şeytanın kendisiyle tanışmaya geldik.”
Dünya dışarıda kendi kendini yok ederken, insanlığın son 25 askeri, kendilerine doğru akan otonom orduya karşı ilk mermilerini ateşledi. Savaş artık sadece Aethelgard’da değil; her evde, her sokakta ve her zihindeydi.
