40. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 40 PARÇALANAN ZIRHLAR VE KORKUNÇ GERÇEK
Yer: Aethelgard - Merkez Kule / Alt Katlar Merdiven Boşlukları
Tarih: 7 Nisan Akşamından – 8 Nisan Sabahına (11.15)
Durum: Çift Yönlü Kuşatma ve Zamanın Kırılması (Kalan Süre: 3 Saat)
Aethelgard kulesinin zemin katından yukarı doğru tırmanmaya çalışan koalisyon ordusu için savaş, artık bir taktik meselesi olmaktan çıkmış, saf bir matematik problemine dönüşmüştü: Bir Model-05 suikastçısını durdurmak için kaç insan feda edilmelidir?
Lobideki o ilk kanlı zaferin ardından, ordu üst katlara doğru ilerlemeye çalışırken her bir merdiven sahanlığında, her bir dar koridorda bu kusursuz, pürüzsüz makinelerle karşılaşıyordu. 14. kata gelmeleri tam on yedi saatlerini almıştı.
14. katın merdiven sahanlığı, kan ve kovan denizine dönmüştü. Amerikan ve Türk piyadelerinden oluşan bir bölük, on beşinci katın kilitli kapısına sırtlarını vermiş, aşağıdan üzerlerine doğru inanılmaz bir hızla seken iki Model-05’e karşı umutsuzca ateş ediyordu.
Bir Türk çavuşu, boşalan şarjörünü atıp beylik tabancasını çekerken bağırdı: “Mermi bitti! Süngü takın! Yaklaşıyorlar!”
Makinenin o pürüzsüz, ruhsuz yüzü karanlığın içinden fırladı. Çavuş, gözlerini kapatıp son darbeyi bekledi. Ancak o darbe asla gelmedi.
Bunun yerine, askerlerin sırtlarını dayadıkları o devasa, aşılamaz denen 15. katın titanyum kapısı içeriden büyük bir gürültüyle sarsıldı. Kapının merkezinde beliren mavi bir plazma çemberi, kalın çeliği kâğıt gibi eriterek dışarı doğru patlattı. Erimiş metal yağmurunun içinden, Mızrak Ucu’nun aşağı inen ekibi, Üsteğmen Selim komutasındaki altı Alpha zırhlı asker merdiven boşluğuna daldı.
Piyadeler kurtulduklarını sanmıştı ama Model-05’ler, bu yeni tehdidi gördükleri an algoritmalarını saniyeler içinde güncellediler.
Selim, plazma tüfeğini ateşledi ama makine inanılmaz bir refleksle yana kayıp doğrudan Fransız Jean-Luc’un üzerine atıldı. Kusursuz beyaz el, Alpha zırhının göğüs plakasına bir mızrak gibi saplandı. Zırhın zümrüt yeşili enerji kalkanı çatladı. Jean-Luc acıyla bağırırken, makine diğer eliyle zırhın boyun kısmındaki hidrolik kabloları söküp attı.
“Çok hızlılar! Çapraz ateşe alın!” diye kükredi Selim.
Alman Hans, enerji bıçağıyla (vibro-blade) makinenin üzerine çullandı. Dövüş o dar merdiven boşluğunda tam bir ölüm kalım savaşına döndü. Alpha zırhları Mızrak Ucu’na insanüstü güç veriyordu ama yorgundular ve aşağı inerken yirmi altı tane Model-05 ile daha savaşmışlardı. Zırhların gücü zaten sınırdaydı.
Model-05’lerden biri Selim’in plazma tüfeğine tekme atarak namluyu ezdi. Tüfek aşırı ısınma uyarısı vererek Selim’in ellerinde patladı. Selim, patlamanın şokuyla geriye savrulurken, Hans ve Jean-Luc ağır hasarlı zırhlarıyla kalan son Model-05’i duvara kıstırdılar. Hans, zırhının tüm enerjisini sağ koluna vererek makinenin göğüs kafesini yumruğuyla delip geçti. Makine, mavi sentetik sıvılar saçarak sarsıldı ve nihayet hareketsiz kaldı.
Ancak bedeli çok ağır olmuştu.
Selim’in zırhından siyah dumanlar tütüyordu. Jean-Luc’un dış iskeleti tamamen kilitlenmiş, adım atamaz hâle gelmişti. Alpha-Genesis’in sistemi, kulaklıklarında o acımasız uyarıyı verdi: “Kritik Sistem Arızası. Güç %0. Zırhlar devreden çıkıyor.”
Selim küfrederek kaskının tahliye mandalını çekti. “Çıkarın şunları! İşe yaramaz metal yığınlarına dönüştüler!”
Tıpkı 70. kattaki Sefa gibi, Selim ve beş adamı da o devasa zırhları manuel olarak çözüp, terden sırılsıklam olmuş bedenleriyle 15. katın zeminine düştüler. Artık orduyla aynı durumdaydılar: Zırhsız, yorgun ve etten kemikten ibaret.
Selim, nefes nefese ayağa kalktı. Şaşkınlıktan donakalmış piyadelere aldırmadan, bileğindeki analog telsizi çıkardı. Bu, kuleye girmeden önce kullandıkları Koalisyon frekansıydı.
“TCG Anadolu, burası Mızrak-İki. Komuta merkezine, Paşa’ya bağlayın beni.”
Zemin kattaki derme çatma komuta merkezinde, devasa haritanın başında gözleri kan çanağına dönmüş hâlde bekleyen Ömer Paşa, telsizden gelen o sesi duyduğunda olduğu yerde donakaldı. Bu ses, günlerdir ölü olduklarını sandığı evlatlarından birine aitti.
Paşa, telsizi âdeta muhabere subayının elinden kopardı. “Selim? Selim sen misin evlat?” Sesindeki o sarsılmaz komutan tınısı kırılmış, yerine evladının sesini duyan bir baba gelmişti.
“Benim komutanım.” dedi Selim, kırık kaburgasını tutarak. “42. kattan aşağıya doğru indik. Önünüzdeki tüm patlama kapılarını devre dışı bıraktık. Ama zırhlarımızı kaybettik Paşam. Yola yaya olarak, piyadelerle devam edeceğiz.”
“Sefa...” dedi Paşa heyecanla. “Sefa nerede?”
“Sefa yüzbaşı, çekirdek timle birlikte tırmanmaya devam etti komutanım.” dedi Selim hızlıca. “Ama tam olarak kaçıncı katta olduklarını bilmiyorum. Onlar da bizim gibi ölümüne yorgun, zırhları muhtemelen çoktan tükenmiştir.”
Paşa derin bir nefes aldı. “Tamam evlat. Önümüzü açtınız. Şimdi o Sıfır denen teröristi kendi ininde bulup kafasına sıkma vakti geldi.”
“Komutanım, bekleyin!” Selim’in sesi radyoda aniden ciddileşti. “Sıfır diye biri yok. Karşımızdaki adam sıradan bir terörist değil. Her şeyi öğrendik.”
Ömer Paşa’nın kaşları çatıldı. TCG Anadolu’daki diğer müttefik generaller (Vance ve Volkov) de telsizin başına toplanmıştı. “Ne demek Sıfır yok? Kim o zaman bu adam?”
“Onun adı Silas Vane komutanım.” dedi Selim, her kelimenin üzerine basarak.
Paşa’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Vane mi? Şu yıllar önce kaybolan Silikon Vadisi delisi mi? Bu kuleyi o mu yapmış?”
“Evet komutanım. Ve bu kule bir karargâh değil... Bu devasa bir makine. Silas, dünyayı ‘Birinci Sunucu’ olarak gören hastalıklı bir dahi. Bugün, 8 Nisan güneş tutulmasında, bu kulenin enerjisini kullanarak ‘İkinci Sunucu’ adını verdiği başka bir boyuta, başka bir evrene kapı açacak. Dünyayı o boyuttan gelecek karanlıkla sıfırlamayı planlıyor. Eğer o taht odasına Sefa’dan önce ulaşamazsak ve o kapı açılırsa, ne donanmanın ne de tankların bir önemi kalmayacak!”
Komuta merkezine ölümcül bir sessizlik çöktü. Paşa, Vance ve Volkov birbirlerine baktılar. Günlerdir küresel bir siber teröristle savaştıklarını sanıyorlardı. Oysa karşılarındaki tehdit, evrenin dokusunu yırtmaya çalışan bir tanrı kompleksiydi.
Paşa, tam bir şeyler söylemek için ağzını açmıştı ki... Tarih 8 Nisan, saat 11:15’i gösterdiğinde kule aniden durdu.
Bu bir sarsıntı değildi. Kulenin temelindeki yerçekimi bir anlığına dalgalandı. Merdiven boşluğundaki kan damlaları ve Selim’in çıkardığı zırhın koptuk parçaları saniyeliğine havaya doğru süzüldü ve sonra sertçe yere çarptı. Acil durum aydınlatmaları tamamen sönüp, yerini duvarlardan sızan, mantığa sığmayan, kör edici koyu mor bir ışığa bıraktı.
Havada saf bir ozon kokusu belirdi. Kulenin en üstünden aşağıya doğru, insan kulağının duyamayacağı ama iliklerde hissedilen korkunç, kozmik bir uğultu yayılıyordu.
“Neler oluyor?” diye bağırdı Selim telsize.
Dışarıda bekleyen Ömer Paşa, gökyüzüne baktı. Güneş tutulmasına henüz üç saat vardı. Ay, güneşin sadece küçük bir kısmını kapatmıştı. Ama kule zirvesinde, havada uzay ve zaman kelimenin tam anlamıyla yırtılıyordu. Siyah bir girdap, mor şimşekler kusarak gökyüzünde dönmeye başlamıştı.
“Kapıyı zorluyor...” diye fısıldadı Paşa, kanı donarak. Silas, kulenin düştüğünü ve Sefa’nın yaklaştığını anladığı için sistemi aşırı yüklemiş ve boyut kapısını tutulmadan önce, şu an açmaya başlamıştı.
Paşa telsizi kavradı, dişleri sıkılıydı. Artık taktik yoktu, saklanmak yoktu.
“Selim! Bütün ağırlıklarınızı atın!” diye kükredi Paşa, sesi o devasa mor fırtınanın uğultusunu bastırarak. “Sefa o kapıya zırhsız ve yalnız gidiyor! Bütün taburlara emrimdir! 42. kata kadar kapılar açık, sonrasında ne çıkarsa çıksın ezip geçeceksiniz! Koşun evlatlarım! Sadece koşun!”
Aşağıda on binlerce asker, yukarıda yorgunluktan ölen Sefa ve ortada zırhlarını kaybetmiş Selim’in ekibi... Hepsi, gökyüzünü yırtan o mor cehenneme, İkinci Sunucu’nun açılan o kanlı ağzına doğru çaresiz ama ölümcül bir hızla tırmanışa geçtiler.
Zaman bitmemişti. Zaman tamamen kırılmıştı.
