12. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 12 METALİK KIYAMET VE İLK KAN
Yer: Aethelgard - Güney Sektörü / Harabe Lojistik Merkezi
Tarih: 1 Nisan 2026
Saat: 14.30
Durum: Temas Hattı - İnkâr Edilemez Çatışma
Zaman, Aethelgard’ın o mor ve puslu atmosferinde buz tutmuş gibiydi. Ankara’daki karargâhtan ayrılalı dört gün, adaya sızalı ise yirmi dört saatten fazla olmuştu. Gri arazinin ortasındaki eski, betonarme bir antrepo kompleksinin önünde, sessizlik aniden binlerce mekanik ayak sesinin ritmiyle yırtıldı.
“Göz temasımız var! Saat on iki yönü!” diye bağırdı Polonyalı keskin nişancı Jan. Dragunov’unun dürbününden bakarken parmağı tetikte titredi. “Tanrım... Bunlar asker değil, bunlar birer yığın!”
Tepelerin ardından sel gibi akan Zero birimleri, bir ordudan çok karınca sürüsünü andırıyordu. Bazıları üzerlerinde ağır zırhlar ve otonom tüfekler taşıyor, bazıları ise sadece çıplak metal iskeletler ve kesici pençelerle, insani olmayan bir hızla üzerlerine koşuyordu. Hiçbir askerî nizam yoktu; sadece saf, vahşi bir hücum.
“Mevzilenin! Atış serbest!” diye gürledi Sefa Yücel. HK416’sını omuzlayıp ilk tetiği çekti. “Mermilerinizi sayın, kafaya nişan alın!”
Bir anda antrepo çevresi bir cehennem senfonisine dönüştü. Nikolai’nin makineli tüfeği PKP, ritmik bir gürültüyle ölüm kusmaya başladı.
“Gel pisi pisi!” diye bağırdı Nikolai, bir yandan şarjör değiştirirken. “Wei! Sol kanadına bir tane zıplayan geliyor, dikkat et!”
Li Wei, üzerine atılan ve silahı olmayan, sadece pençelerden ibaret bir cyborgun saldırısını son anda savuşturdu. Elindeki kısa namlulu tüfeğiyle yaratığın göğsüne üç el ateş etti. “Bunlar acı hissetmiyor!” diye bağırdı Wei. “Merkezi sinir sistemlerini bulmamız lazım!”
Sarah Miller bir beton bloğun arkasına sinmiş, elleri titreyerek tabletine kablolar bağlıyordu. “Yüzbaşı! Geri çekilmemeliyiz! Eğer bunlardan birini canlı sisteme bağlayabilirsem, tüm dalgayı durdurabilirim!”
“Geri çekilmek mi?” diye gürledi Sefa, üzerine gelen bir cyborgun kafasını dipçiğiyle dağıtırken. “Burada geri adım yok! Sarah, sana zaman kazandırıyoruz! Nikolai, Hans! Ateş baskısını artırın!”
“Koru beni!” diye bağırdı Sarah. Japon uzman Hiroshi ve İtalyan Luigi, Sarah’nın etrafında bir etten duvar ördüler. Sarah, Li Wei’nin az önce etkisiz hâle getirdiği bir cyborgun açıkta kalan veri kablolarına kendi cihazını sapladı.
“Hadi... Hadi bebek, aç kapılarını!” Sarah’nın tablet ekranında binlerce satır kod hızla akmaya başladı. “Sistemleri çok karmaşık, bir tür kovan zihni (hive mind) ile yönetiliyorlar. Eğer ana frekansı bozabilirsem hepsi kilitlenecek!”
Tam o sırada, timin arka saflarında görevli olan İspanyol asker Carlos acıyla bağırdı. Silahlı bir cyborgun omzuna isabet eden mermisiyle geri savrulmuştu. “Vuruldum! Lanet olsun, mermileri zırhı delmiyor!”
“Sıhhiye! Carlos’a bak!” dedi Sefa, siper değiştirerek. “Hans, roketatarı hazırla! Şu zırhlı grubun ortasına bir tane hediye gönder!”
Alman Hans, omuzundaki Panzerfaust’u doğrulttu. “Ateş hattı temiz! Gümlesinler!” Büyük bir patlama oldu ama dumanın içinden hâlâ yürümeye devam eden yarı parçalanmış birimler görünüyordu.
“Biri şunu indirsin artık!” diye bağırdı Luigi, tabancasının mermisi bitince bıçağını çekti. “Bitmiyorlar!”
Sarah Miller aniden çığlık attı: “Buldum! Protokol ‘Alpha-Zero’! Karşı sinyal gönderiyorum!”
Sarah tabletindeki devasa bir “Enter” tuşuna bastı. Bir anda, üzerlerine sel gibi akan yüzlerce cyborg olduğu yerde çakıldı. Bazılarının gözlerindeki kırmızı ışıklar hızla yanıp sönmeye başladı, bazılarının eklemlerinden kıvılcımlar fışkırdı. Birkaç saniye süren o korkunç mekanik titremenin ardından, tüm sürünün enerjisi çekildi. Kimisi dizlerinin üzerine düştü, kimisi olduğu yere devrildi.
Sessizlik, adayı bir kefen gibi sardı. Sadece donanmanın uzaktaki bombardıman sesleri duyuluyordu.
Sefa, namlusu tütmekte olan silahını yavaşça indirdi. 25 kişi hâlâ ayaktaydı ama herkes nefes nefeseydi. Carlos’un omzu sarılıyordu, Nikolai’nin yüzü barut isi içindeydi.
“Hepsi öldü mü?” diye sordu İngiliz Arthur, bir cyborg leşini tekmelerken.
“Hayır.” dedi Sarah, ayağa kalkarak. “Sadece beyinlerini yaktım. Ama bu kalıcı değil. Kuledeki ana sistem bu açığı kısa sürede kapatacaktır. Bunlar sadece... Deneme sürümüydü Yüzbaşı. Veri topluyorlardı.”
Sefa ekibi antreponun içine topladı. Kapıları kapattılar ve sınırlı sayıdaki fenerlerin ışığında bir toplantı başlattılar. Masanın üzerine mühimmat kutularını boşalttılar. Durum iç açıcı değildi.
“Şarjörlerimizin %40’ını ilk çatışmada harcadık,” dedi Sefa, mermileri sayarken. “Daha kuleye ulaşmadık bile. Bundan sonra her mermi bir hayat demek. Gereksiz ateş açmak yasak. Susturucuları takın, bıçakları bileyin.”
Kang-Dae haritayı işaret etti. “Geceyi burada geçiremeyiz. Bariyerin enerjisi gece vakti toprakta yoğunlaşır, ısınmak için ateş yakamayız; Zero uyduları bizi anında görür. Geceyi hareket hâlinde geçireceğiz. Hedefimiz: Jeneratör dairesi.”
“Plan şu,” dedi Sefa, ekibe bakarak. “Sarah ve Hiroshi, bu devre dışı kalan cyborglardan sağlam parçalar toplayıp bizim teçhizatlarımıza entegre edecek. Onların enerjisini kullanmalıyız. Gece boyunca gölgelerde kalacağız. Eğer bir düşmanla karşılaşırsak mermi değil, bıçak konuşacak. Onlar bizi test etti, şimdi biz onlara görünmezliğin ne olduğunu öğreteceğiz.”
Nikolai bıçağını masaya sapladı. “Gece avını severim. Rusya’nın ormanlarında az kurt peşinde koşmadık. Şimdi sıra teneke kutularda.”
Sefa, antreponun penceresinden dışarıdaki mor karanlığa baktı. 8 Nisan’a yedi gün kalmıştı. Mermileri sınırlıydı, düşmanları ise bitmek bilmiyordu. Ama Mızrak Ucu’nun pes etmeye niyeti yoktu.
“Herkes iki saat dinlensin.” dedi Sefa. “Sonra karanlığa dalıyoruz. Unutmayın; biz buraya ölmek için değil, bu dünyayı yaşatmak için geldik.”
