19. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 19 ZEHİRLİ ORMANIN KALBİNDE
Yer: Aethelgard - Zehirli Orman / Gizli Kamp
Tarih: 3 Nisan 2026
Saat: 07.15
Durum: Toparlanma ve İkmal Kontrolü
Güney sahillerindeki o devasa askeri çıkarmadan kilometrelerce uzakta, Aethelgard’ın o kömürleşmiş, güneş görmeyen ormanının derinliklerinde, 25 hayalet hayatta kalma mücadelesi veriyordu.
Son yirmi dört saat, Mızrak Ucu timi için bir cehennem maratonu olmuştu. Tünelden kaçtıktan sonra hiç durmadan ormanın derinliklerine yürümüş, devasa bir kaya yarığının içine gizlenmişlerdi. Zehirli sarı sisin içinde nöbetleşe uyumuşlar, vücutlarındaki kesikleri ve yanıkları ellerindeki kısıtlı sıhhiye malzemeleriyle sarmışlardı.
Sefa Yücel, kayalığın hemen girişinde bağdaş kurmuş, taktik bıçağını kalın bir kumaş parçasıyla temizliyordu. Yüzü kül ve kurumla kaplanmıştı ama gözlerindeki o keskin irade zerre kadar körelmemişti.
“Durum raporu.” dedi Sefa, sesini alçak tutarak.
İngiliz Arthur, elindeki son su matarasını yaralı İspanyol Carlos’a uzattıktan sonra ayağa kalktı. “Fiziksel olarak tükendik ama kimsenin pes etmeye niyeti yok. Carlos’un ateşi düştü, enfeksiyonu durdurduk. Ancak asıl sorunumuz cephane ve mide.”
Çinli Li Wei, sırt çantasını yere boşalttı. İçinden sadece birkaç paket askeri rasyon (MRE) ve enerji barı çıktı. “Yirmi beş kişiye sadece on iki paket yemeğimiz kaldı. Suyu ise ormandaki asidik birikintileri arıtma tabletleriyle temizleyerek elde etmeye çalışıyoruz ama filtrelerimiz tıkanmak üzere.”
Alman Hans, şarjörlerini dizmiş, içindeki mermileri tek tek sayıyordu. “Roketatarım artık sadece sırtımda bir ağırlık. Sıfır mühimmat. Taarruz tüfeklerinde adam başı ortalama on beş mermi kaldı. Tabancalarımızda ikişer şarjör var. Nikolai’nin durumu hepimizden kötü.”
Rus Nikolai, devasa PKP makineli tüfeğine acıyarak baktı. “Yarım şerit. En fazla üç saniyelik bir atış sağlar. Ondan sonra bu bebeği sadece balyoz olarak kullanabilirim. Eğer o teneke heriflerle bir kez daha karşılaşırsak, işimiz dualara kalır.”
Sefa bıçağını kılıfına soktu ve ayağa kalktı. “Dualarla buraya kadar gelmedik Nikolai. Kaslarımızla, aklımızla ve birbirimizle geldik. Bir gün dinlendik, yaralarımızı sardık. Bugün ava çıkma vakti. O kuleye gitmeden önce bariyeri tamamen indirmemiz lazım.”
Kang-Dae, yere çizdiği kaba ada haritasını gösterdi. “Jeneratörler, adanın merkezindeki kuleyi besleyen bir pentagram (beşgen) şeklinde dizilmiş durumda. Güneybatıdakini biz yok ettik. Buna en yakın olanı, muhtemelen Kuzeybatı veya Doğu sektöründeki eski maden ocaklarının içine gizlenmiştir.”
Sarah Miller, tableti paramparça olduğu için bileğindeki küçük taktik ekranla uğraşıyordu. Cihazı, el yapımı bir antene bağlamıştı. “Ana şebekeye giremiyorum, girersem konumumuzu anında bulurlar. Ama... Pasif bir manyetik rezonans taraması yapabilirim. O devasa jeneratörler yerin altından kalın plazma kablolarıyla birbirine bağlı. Eğer o kabloların yaydığı manyetik ısıyı bulabilirsek, kabloyu takip edip bir sonraki jeneratöre ulaşabiliriz.”
Sefa başıyla onayladı. “Güzel fikir Sarah. Hiroshi, ona yardım et. Kabloların izini bulur bulmaz hareket edeceğiz. Gündüz vakti orman daha tehlikeli ama o kuledeki herif, 8 Nisan gelmeden bu adayı mezarımıza çevirmeye yeminli.”
Tam o sırada, Japon uzman Hiroshi elini aniden havaya kaldırdı. “Sessizlik!”
Herkes olduğu yerde dondu. Ormanın o boğucu rüzgâr sesinin ve uzaktan gelen dalga uğultularının arasında, çok tanıdık, mekanik olmayan ve ritmik bir ses duyuluyordu.
“Pıt-pıt-pıt-pıt...”
“Helikopter rotoru.” diye fısıldadı Arthur, kulaklarına inanamayarak. Hemen kayalığın tepesine tırmandı ve zehirli ağaçların kurumuş dallarının arasından gökyüzüne baktı.
Gördüğü manzara, yirmi dört saattir ormanda hayatta kalmaya çalışan tim için tam bir şoktu. Adanın güney semaları, yüzlerce taarruz ve nakliye helikopteriyle doluydu. Ufukta, bariyerin açıldığı o büyük yırtığın içinden durmaksızın zırhlı çıkarma gemileri giriyordu.
Arthur hızla aşağı atladı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. “Donanma... Yüzbaşı, donanma çıkarma yapıyor! Binlerce asker sahile inmiş, iç kesimlere doğru ilerliyorlar!”
Nikolai’nin yüzünde devasa, yorgun bir gülümseme belirdi. “Sonunda! Kahrolası süvariler geldi! Artık mermi saymamıza gerek yok Yüzbaşı! Radyodan onlara ulaşıp koordinat verelim, bizi buradan alsınlar!”
Timin geri kalanında bir rahatlama, derin bir nefes alma dalgası yayıldı. İki gündür taşıdıkları o dünyanın yükü, bir anlığına omuzlarından kalkmış gibiydi.
Ancak Sefa Yücel gülümsemiyordu. Aksine, yüzü bir kâğıt kadar beyazlamıştı. Gözlerini yere dikmiş, zihninde taşları yerine oturtuyordu. Jeneratör dairesindeki o ani taktik değişimi... Cyborgların silahlarını bırakıp üzerlerine bir sürü gibi çullanması... Sıfır’ın kalkanı neden onarmadığı...
“Sinyal göndermek yok.” dedi Sefa, sesi o kadar soğuk ve gergindi ki, timdeki herkesin kutlama hevesi kursağında kaldı.
“Neden komutanım?” diye sordu Üsteğmen Emre şaşkınlıkla. “Bizi kurtarmaya geldiler!”
“Bizi kurtarmaya gelmediler Emre, kendi mezarlarını kazmaya geldiler.” dedi Sefa, yumruklarını sıkarak. “Sıfır kalkanı onarabilirdi. O çatlağı bilerek açık bıraktı. Onları bilerek içeri aldı.”
Kang-Dae, Sefa’nın ne demek istediğini anında anladı ve dehşetle fısıldadı: “Truva atı... Ama atın içindekiler onlar değil, sahilin kendisi.”
“Dinleyin beni!” diye bağırdı Sefa, timinin etrafına toplanmasını sağlayarak. “O donanmadaki askerler klasik bir savaşa geldiklerini sanıyorlar. Karşılarında siper almış insanlar veya teröristler arayacaklar. On binlerce cyborgun yerin altından, ağaçların tepesinden sessizce çıkıp onları canlı canlı parçalayacağından haberleri yok! Mermilerinin o zırhlara işlemeyeceğinden haberleri yok!”
Sarah elini ağzına götürdü. “Tanrım... Sıfır tüm orduyu aynı anda tek bir tuzağa çekti. Eğer ormanda pusuya düşerlerse, saatler içinde on binlerce asker katledilir.”
Sefa silahını sırtına astı ve göğüs yeleğini sıktı. “Eğer o donanma düşerse, kuleye asla ulaşamayız. O generallerin neyle karşı karşıya olduklarını öğrenmeleri lazım.”
“Yüzbaşı, mermimiz yok, cephanemiz bitti!” dedi Nikolai. “Eğer sahile doğru gidersek ve o teneke heriflerle karşılaşırsak kendimizi koruyamayız!”
“Gerekirse bıçakla yolumuzu açacağız Nikolai!” Sefa’nın gözlerinde, Hakkâri’de Ali ve Murat’ı kaybettiği o günkü o durdurulamaz yangın vardı. “O sahile inenler bizim kardeşlerimiz. Amerikalı, Rus veya Türk olmaları umurumda değil. Onlar insan! Ve bu adanın onlara ne hazırladığını bilmiyorlar.”
Sefa, elindeki son sis bombasını kemerine taktı. “Yeni hedefimiz sahil hattı! Ormanı yarıp öncü birliklere ulaşacağız. Donanmaya, bu adanın kurallarını anlatmamız lazım. Mızrak Ucu, toparlanın! Çıkıyoruz!”
Ormanın sessizliği, uzaktan gelen ilk helikopter sesleriyle bozulurken, 25 aç, yorgun ama sarsılmaz asker, kendilerini kurtarmaya gelen orduyu kurtarmak için ölüme doğru koşmaya başladı. Sıfır’ın o devasa örümcek ağına takılmadan önce zamanla yarışıyorlardı. Çünkü ağın ucundaki av, bu kez sadece kendileri değil, insanlığın son ordusuydu.
