20. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 20 AVCI AĞI VE YALNIZ ULAK
Yer: Aethelgard - Zehirli Orman / Sahil Hattı Geçişi
Tarih: 3 Nisan 2026
Saat: 08.45
Durum: Beklenmedik Pusu ve Kritik Tahliye
Aethelgard’ın kömürleşmiş, zehirli ormanının içinde zaman algısı tamamen yitirilmişti. Mızrak Ucu timi, güney sahiline inen devasa koalisyon ordusuna ulaşmak ve onları bekleyen o sinsi tuzağa karşı uyarmak için insanüstü bir gayretle ilerliyordu.
Gökyüzündeki mor bariyerin çatlağından içeri sızan çıkarma gemilerinin ve nakliye helikopterlerinin o güven verici gürültüsü, ormanın derinliklerine girdikçe yerini uğursuz, boğucu bir sessizliğe bırakmıştı. Ağaçların o siyah, yapraksız dalları, gökyüzünü bir kafes gibi örterken, zemindeki kalın kül tabakası yirmi beş askerin ayak seslerini tamamen yutuyordu.
Sefa Yücel, elinde kalan son birkaç merminin bulunduğu tüfeğiyle en önde yürüyordu. Tüm duyuları sonuna kadar açıktı. Ormanın fazla sessiz olduğunu biliyordu. Bir adada, hele ki Sıfır’ın kontrolündeki bir adada, on binlerce asker kıyıya çıkarken içerideki savunma sistemlerinin bu kadar tepkisiz kalması eşyanın tabiatına aykırıydı.
“Yüzbaşı...” diye fısıldadı Sarah Miller, nefes nefese. Bileğine sardığı kırık tabletin ekranında cızırtılı dalgalanmalar vardı. “Sinyal alamıyorum ama havadaki statik elektrik yoğunluğu inanılmaz derecede artıyor. Tüylerim diken diken oldu. Etrafımızda devasa bir manyetik alan oluşuyor.”
Kang-Dae aniden durdu, elini kaldırarak timi durdurdu. Gözlerini etraftaki kalın ağaç gövdelerine dikmişti. “Rüzgâr kesildi... Orman nefes almıyor.”
Ve o anda, cehennemin kapıları bir kez daha ama bu sefer tamamen sessizce açıldı.
Yukarıdan, ağaçların o kömürleşmiş kalın dallarından aşağıya doğru bir şeyler dökülmeye başladı. Birer gölge gibi esnek, örümcekler kadar sessizdiler. Zemine düştüklerinde kül tabakası bile havalanmadı.
Bunlar antrepoda karşılaştıkları o hantal, ağır zırhlı cyborglar değildi. Bunlar, Sıfır’ın bizzat sahaya sürdüğü Model-02 Avcı Birimleriydi. İnsan anatomisine çok daha yakın, mat siyah renkte, aerodinamik ve ölümcül birer makineydiler. Ellerinde ateşli silah yoktu. Bunun yerine kollarından uzanan elektromanyetik şok kırbaçları ve parmak uçlarında parlayan titanyum pençeleri vardı.
“PUSU! TEMAS!” diye kükredi Sefa, tüfeğini doğrultarak.
Ancak tetiği çekmeye fırsat bulamadan, ağaçların arasından fırlatılan ağ benzeri parlayan bir kement, Polonyalı keskin nişancı Jan’ın boynuna dolandı. Ağ, anında binlerce voltluk bir elektrik şoku vererek Jan’ı kasılmış bir hâlde yere yıktı.
“Ateş serbest! Ateş serbest!” diye bağırdı Nikolai, elindeki makineli tüfeğin son kurşunlarını ağaçlardan süzülen bu siyah iblislere doğru boşaltırken. Mermiler, Model-02’lerin göğüs zırhlarından kıvılcımlar çıkararak sekti. Sadece bir saniye sonra, iki cyborg Nikolai’nin üzerine atlayıp devasa Rus askerini yere çiviledi. Nikolai tüfeğini bir balyoz gibi savurup birinin kafasını ezdi ama üçüncüsü arkasından gelip şok jopunu Nikolai’nin ensesine sapladı. Dev adam, boğuk bir iniltiyle dizlerinin üzerine çöktü.
Li Wei ve İtalyan Luigi, sırt sırta vermiş, ellerindeki taktik bıçaklarla bu mekanik kâbuslara direnmeye çalışıyordu. “Silah kullanmıyorlar!” diye bağırdı Wei, bir cyborgun kolunu kendi etrafında çevirip ekleminden kırarken. “Bizi öldürmeye çalışmıyorlar, esir alıyorlar!”
“Öyleyse onlara kan verin!” diye emretti Sefa. Tüfeğinin mermisi bittiğinde onu bir kenara fırlattı ve çift bıçağını çekti. Üzerine sıçrayan bir Model-02’nin altından kayarak geçti, yaratığın diz ardındaki hidrolik kabloları tek bir hamlede kesti. Cyborg yere kapaklandığında, Sefa bıçağını onun optik lensinin tam ortasına sapladı.
Ancak sayıları inanılmazdı. Toprağın altından, ağaçların tepesinden, zehirli sisin içinden durmaksızın çıkıyorlardı. Her bir Mızrak Ucu askerinin etrafını en az beş cyborg sarmıştı.
Mermilerin bittiği yerde saf insan iradesi ve çelik çarpışıyordu. Alman Hans, boşalan roketatarını fırlatıp bir cyborgun üzerine atladı, çıplak elleriyle yaratığın boyun zırhını sökmeye çalışıyordu. Ta ki bir şok kırbacı sırtında şaklayıp onu felç edene kadar.
İngiliz Arthur, ormanın karanlığını kendi avantajına kullanmaya çalışarak gölgelerin arasına dalıp çıkıyor, her çıkışında bir makinenin kritik bir kablosunu kesiyordu. Fakat Model-02’lerin termal vizörleri ondan çok daha hızlıydı. Bir cyborg, Arthur’u havada yakalayıp acımasızca bir ağaç gövdesine fırlattı. Arthur’un kaburgalarından gelen kırılma sesi çatışmanın gürültüsüne karıştı.
Tim eriyordu. 25 kişi olarak girdikleri bu pusuda, her saniye bir elit asker daha elektrik şoklarıyla, ağır fiziksel darbelerle yere seriliyor ve mekanik kollar tarafından sürüklenerek karanlığın içine çekiliyordu.
Sefa Yücel, etrafındaki üç cyborgla boğuşurken acı gerçeği fark etti. Bu savaşı kazanamayacaklardı. Mühimmat yoktu, düşman ise yorulmuyordu. Sıfır onları tam olarak istediği yere, o siyah kuleye götürmek için ağını kapatmıştı.
Ama Sıfır’ın bilmediği bir şey vardı: Bir Türk subayı, düşerken bile düşmanına en büyük zararı vermenin bir yolunu bulurdu.
Sefa’nın gözleri, çatışmanın arka saflarında, iki cyborgun arasında kalmış ama henüz yere düşmemiş olan Üsteğmen Emre’yi buldu. Emre, Hakkâri’den beri Sefa’nın yanından ayrılmayan, timin en genç, en hızlı ve en çevik adamıydı.
Sefa, üzerine gelen bir şok darbesini savuşturdu ve var gücüyle bağırarak Emre’ye doğru atıldı. “Emre! Buraya gel!”
Emre, elindeki boş tabancanın kabzasıyla bir cyborgu itip Sefa’nın yanına koştu. İkili, kalın bir kül ağacının gövdesine sırtlarını verdiler. Etraflarındaki çember hızla daralıyordu. Kang-Dae, Sarah ve Wei de son güçleriyle Sefa ve Emre’nin etrafında etten bir kalkan oluşturdular.
“Komutanım! Herkes düşüyor!” dedi Emre, yüzünden sızan kanı koluyla silerken. Gözlerinde korku değil, sonuna kadar savaşacak bir askerin ateşi vardı. “Süngü takıp yaracağız! Başka yolu yok!”
“Hayır!” Sefa, Emre’nin omuzlarından sıkıca tuttu. Gözlerinin içine öyle bir baktı ki, ormandaki tüm kaos o saniyeliğine sustu. “Biz yaramayacağız. Biz burada kalıyoruz. Sen gideceksin.”
Emre donakaldı. “Ne? Asla komutanım! Sizi bırakmam!”
“Bu bir emir!” diye kükredi Sefa. Sesi, ormanın derinliklerinde bir gök gürültüsü gibi yankılandı. “Sıfır bizi öldürmüyor, bizi kuleye götürüyor! Ama sahil hattındaki o koca ordu, bizim daha önce karşılaştığımız o ‘tam sürüm’ ölüm makinelerinin ormanda pusu kurduğunu bilmiyor! Eğer donanma bu ormana hazırlıksız girerse, on binlerce asker katledilecek!”
Sefa, boynundaki askerî künyelerden birini kopardı ve Emre’nin avucunun içine sıkıştırdı. “Sahile koşacaksın. Nefesin kesilene, bacakların kopana kadar koşacaksın! Ömer Paşa’yı veya General Vance’i bul. Onlara Mızrak Ucu’nun esir düştüğünü, Sıfır’ın kulede olduğunu ve ormanın cyborglarla kaynadığını söyle. Sakın durma!”
“Komutanım lütfen...” Emre’nin gözleri dolmuştu. Bir askeri, komutanını savaş alanında bırakıp gitmeye zorlamak, ona kurşun sıkmaktan daha ağır bir yüktü.
“Benim için değil, dünya için koşacaksın Emre! ŞİMDİ!”
Sefa, Kang-Dae, Li Wei ve yarı baygın hâldeki Arthur’a döndü. “Kardeşlerim! O ulak buradan çıkacak! Bana bir koridor açın!”
Kalan son birkaç Mızrak Ucu askeri, tüm güçlerini, tüm nefretlerini ve son enerjilerini toplayarak güney yönündeki cyborg çemberine doğru eşi benzeri görülmemiş bir intihar saldırısına kalktı. Li Wei, elindeki iki bıçakla dönerek üç cyborgun arasına daldı. Kang-Dae, öfke çığlıklarıyla mekanik kalkanları yumrukluyordu. Sefa ise bir cyborgun şok kırbacını havada yakaladı, kendi vücuduna giren binlerce volta rağmen yaratığı kendine çekip kafasını kopardı.
Çemberde birkaç saniyelik, daracık bir boşluk açıldı.
“GİT!” diye bağırdı Sefa.
Emre, dişlerini sıktı, gözünden düşen yaşı sildi ve açılan o küçük koridordan bir ok gibi fırladı. Arkasına bakmadı. Bakamazdı. Eğer bakarsa geri döneceğini biliyordu.
Emre ormanın karanlığına doğru hızla uzaklaşırken, arkasındaki direniş yavaş yavaş kırıldı.
Li Wei, göğsüne yediği ağır bir tekmeyle yere serildi. Kang-Dae, boynuna dolanan bir şok kementiyle yere yığıldı. En son Sefa Yücel kalmıştı. Etrafını saran altı adet Model-02 cyborg, aynı anda şok joplarını Sefa’nın sırtına, omuzlarına ve bacaklarına sapladılar.
Milyonlarca voltluk akım Sefa’nın vücudundan geçerken, dünya kararadan önce duyduğu son ses, Emre’nin uzaklaşan ayak sesleriydi. Görevini yapmıştı. Sefa Yücel, bilincini kaybedip küllerin üzerine yığıldığında, yüzünde hafif, mağrur bir tebessüm vardı.
Ormanda kilometrelerce ötede, Üsteğmen Emre durmaksızın koşuyordu. Ciğerleri yanıyor, dallar yüzünü yırtıyor, çamur botlarını ağırlaştırıyordu. Ormanın zehirli sisi nefes almasını zorlaştırıyordu ama o, avucunun içindeki Sefa’nın künyesini öyle sıkı tutuyordu ki, metali etine batıyordu.
Arkasından gelen metalik tıkırtılar kesilmişti. Cyborglar onu takip etmemişti. Emir belliydi: Çekirdek ekibi canlı yakalamak.
Dakikalar saatler gibi geldi. Emre’nin bacakları artık onu taşımayı reddediyordu ama zihninde komutanının o son emri yankılanıyordu: Nefesin kesilene kadar koş!
Aniden, önündeki ağaç örtüsü seyrekleşti. Burnuna deniz tuzu ve yanan dizel yakıtının kokusu geldi. Ormanın sınırından dışarı fırladığında, gri kumların üzerinde devasa bir çelik ormanıyla karşılaştı.
Yüzlerce amfibi tank, binlerce asker, havada dönen helikopterler... Koalisyon ordusu, sahil hattını tamamen ele geçirmiş, ormana girmek üzere nizam alıyordu.
Emre, ormandan üstü başı parçalanmış, kan içinde fırladığında, en yakındaki Amerikan siperindeki askerler silahlarını ona doğrulttu.
“Dur! Ellerini kaldır!” diye bağırdı bir deniz piyadesi.
Emre, tükenmiş bir hâlde kumların üzerine diz çöktü. Avucundaki kanlı künyeyi havaya kaldırdı. Sesi, boğazının yırtılmasını umursamadan, tüm gücüyle sahilde yankılandı:
“Mızrak Ucu! Ben Mızrak Ucu’ndan Üsteğmen Emre! Ömer Paşa’yı bulun! Tanrı aşkına o generalleri buraya getirin! Ormana girmeyin... Orman bir tuzak!”
Emre kumların üzerine kapaklanırken, sahil hattındaki koalisyon birliklerinin arasında bir fırtına koptu. İnsanlık, bu adanın ne kadar acımasız olduğunu ve asıl savaşın şimdi, tam bu sahilde başlayacağını en acı şekilde öğrenmek üzereydi. Sefa ve ekibi düşmüştü ama yalnız ulak, mesajı yerine ulaştırmıştı.
