26. bölüm · Kan ve Krallıklar 1
BÖLÜM 26NÜKLEER KİLİT VE KÖR ORDULARIN YÜRÜYÜŞÜ
Yer: Aethelgard - Merkez Kule / “Genesis” Ana Laboratuvarı
Tarih: 6 Nisan 2026
Saat: 12.45
Durum: Tutsaklığın Fısıltıları ve Zindana Nakil (Kalan Süre: 39 Saat)
Silas Vane’in bindiği cam asansör, laboratuvarın tavanındaki karanlık boşluğa doğru süzülüp gözden kaybolduğunda, geride sadece devasa ekranlardan yükselen kıyamet sesleri kalmıştı. Dünyanın dört bir yanındaki barajların patlama anları, sular altında kalan metropoller ve insanların çaresiz çığlıkları, Genesis laboratuvarının o soğuk ve steril duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.
Mızrak Ucu timinin sağ kalan on dokuz üyesi, etraflarını saran manyetik güç çemberinin içinde, elleri arkalarından kelepçelenmiş hâlde birbirlerine bakıyordu. Fiziksel yaralarının ötesinde, ruhlarında Silas’ın o acımasız şovunun yarattığı ağır bir yorgunluk vardı.
“Manyetik kilitler...” diye fısıldadı Sarah Miller, bileklerini saran mavi enerji halkalarını zorlayarak. “Fiziksel bir anahtar deliği yok. Doğrudan kulenin ana reaktörüne bağlılar. Onları kırmak için kollarımızı koparmamız gerekir.”
Nikolai, o devasa cüssesiyle kelepçelere bir kez daha asıldı. Boynundaki damarlar çatlayacak gibi şişti, yüzü kıpkırmızı oldu ama enerji halkaları zerre kadar esnemedi. “Lanet olası herif! Dışarıda dünya boğuluyor, biz burada cam fanustaki böcekler gibi bekliyoruz. Buradan nasıl çıkacağız Yüzbaşı? Hiçbir şansımız yok mu?”
Sefa Yücel, gözlerini etraflarını saran o devasa, organik Model-04 ve Model-05 yaratıklarının bulunduğu cam tüplerden ayırıp ekibine döndü. Yüzünde teslimiyetin kırıntısı bile yoktu. Aksine, zihnindeki o tehlikeli çarklar son hızla dönüyordu.
“Bir sistem ne kadar mükemmel olursa olsun, mutlaka bir kör noktası vardır.” dedi Sefa, sesini otonom muhafızların duyamayacağı bir fısıltı seviyesinde tutarak. “Silas kendini tanrı sanıyor, her şeyi hesapladığını düşünüyor. Ama benim zihnimdeki o şeye, o ‘İkinci Sunucu’ anomalisine fazlasıyla güveniyor. Onu entegre edebileceğini sanıyor. Eğer o anomali beni bu makinelerin ağına bağlayabiliyorsa, zamanı geldiğinde o ağı içeriden yakmak için de kullanılabilir.”
“Komutanım...” dedi Kang-Dae, endişeli bir sesle. “O şey her neyse, sizi ele geçirmesinden korkmuyor musunuz? Eğer o boyuttan gelen kod zihninizi parçalarsa...”
“Eğer bu kafesten çıkıp Silas’ın gırtlağını sıkmamı sağlayacaksa, zihnimin parçalanmasına seve seve razıyım Kang-Dae.” dedi Sefa, buz gibi bir kararlılıkla. “Dinleyin beni. Bizi şimdi hücre bloklarına veya test odalarına götürecekler. Silas’ın egosu bizi hemen öldürmesine izin vermez. Bizim üzerimizde deneyler yapmak, o ‘evrimi’ kendi gözleriyle görmek istiyor. O an gelene kadar gücünüzü toplayın. Çember zayıfladığı an ilk hedefiniz silah bulmak değil, iletişim ağını çökertmek olacak. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı Yüzbaşı!” diye onayladı on sekiz asker, tek bir ağızdan.
Tam o sırada, laboratuvarın kapılarından dört adet Model-03 muhafızı içeri girdi. Omuzlarındaki plazma topları pasif durumdaydı ama devasa pençeleri, herhangi bir isyan girişimini anında ezeceklerini gösteriyordu. Muhafızlar, manyetik çemberin güç alanını hafifçe daraltarak, timi birbirine sıkıştırdı ve onları ite kaka laboratuvarın çıkışındaki karanlık transfer tünellerine doğru yürütmeye başladılar.
Sefa, laboratuvardan çıkmadan önce son bir kez arkasına, o devasa dünya haritasına baktı. Ülkesinin ve dünyanın geri kalanının sular altında kalışını izlerken kalbi acıyla sıkıştı.
“Dayan Ömer Paşam.” diye geçirdi içinden. “Karanlığa teslim olma. Kuleye geliyoruz.”
