Biz Büyürken kitap kapağı

9. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN

İlk kez bana "hocam" dediklerinde arkamı döndüm.

Gerçekten.

Çünkü insanın yirmi altı yıllık hayatında kendisine söylenmediğinden emin olduğu bazı kelimeler vardı.

Benim için bunlardan biri:

**Hocam.**

Diğeri:

**Sakin ol.**

Üçüncüsü de annemin ağzından:

**Tok olabilirsin.**

Laboratuvarın kapısında duran çocuk tekrar:

"Hocam?"

dedi.

Arkamda kimse yoktu.

Bana diyordu.

Elimdeki dosyalarla ona baktım.

"Efendim?"

"Biz hangi masada olacağız?"

Masalara baktım.

Sonra öğrencilere.

Sonra tekrar masalara.

"Şurada."

"Tamam hocam."

Çocuk gitti.

Ben olduğum yerde kaldım.

Aslı yanımdan geçerken omzuma vurdu.

"Alış."

"Çok kötü."

"Nesi kötü?"

"Yaşlandım."

"Yirmi altı yaşındasın."

"Az önce biri bana hocam dedi."

"Çünkü hocasın."

"Değilim."

"Araştırma görevlisisin."

"Bu beni psikolojik olarak hazırlamadı."

Aslı güldü.

"Beş dakika sonra on iki kişi daha diyecek."

Dehşetle ona baktım.

"İstifa ediyorum."

***

İstifa etmedim.

Çünkü on dakika sonra öğrenciler laboratuvara doldu ve panik yapacak zamanım kalmadı.

Selim Hoca birkaç gün önce beni odasına çağırmıştı.

"Perşembe günü üçüncü sınıfların laboratuvar uygulamasını sen yapacaksın."

demişti.

Ben de:

"Ben mi?"

diye son derece akademik bir karşılık vermiştim.

"Evet."

"Tek başıma mı?"

"Aslı da olacak."

Rahatlamıştım.

Sonra Aslı'nın yalnızca ilk yirmi dakika kalabileceğini öğrenmiştim.

Rahatlığım ölmüştü.

Şimdi on dört öğrenci karşımda oturuyordu.

On dördü de bana bakıyordu.

Hayatımda aynı anda bu kadar insanın bana bakmasından hiç hoşlanmadığımı fark ettim.

Sempozyumda üç yüz kişinin karşısında konuşmuştum.

Ama onlar uzaktaydı.

Bunlar yakındı.

Ve soru sorabiliyorlardı.

"Öncelikle..."

dedim.

Sesim gayet normal çıktı.

Güzel.

"Bugün geçen hafta teorik olarak gördüğünüz sistemi uygulama üzerinden inceleyeceğiz."

Bir öğrenci elini kaldırdı.

Daha başlamadım.

"Efendim?"

"Hocam, rapor teslimi ne zaman?"

Tabii.

Bilim ikinci plandaydı.

Not önemliydi.

"Cuma."

"Bu cuma mı?"

"Hayır, 2047."

Sınıf güldü.

Çocuk da güldü.

Ben gözlerimi kapattım.

"Bu cuma."

Aslı arka taraftan başparmağını kaldırdı.

Başlamıştık.

***

İlk yarım saat biraz gergindim.

Sonra bir şey değişti.

Anlatmaya başladım.

Gerçekten anlatmaya.

Grafiğin neden o şekilde çıktığını.

Modelde hangi varsayımları kullandığımızı.

Bir değerin neden diğerinden daha kritik olduğunu.

Bir öğrenci soru sordu.

Cevapladım.

Başka biri başka bir soru sordu.

Onu da cevapladım.

Sonra en öndeki kızlardan biri:

"Hocam, sizin doktora çalışmanız da bununla mı ilgili?"

diye sordu.

Bir an durdum.

"Evet. Benzer bir sistem üzerinde çalışıyorum ama biraz daha..."

Anlatmaya başladım.

Ve fark etmeden heyecanlandım.

Bilgisayardan kendi çalışmama ait eski bir grafiği açtım.

Onlara gösterdim.

Bir öğrenci:

"Bu gerçek veriler mi?"

dedi.

"Evet."

"Çok iyiymiş."

Gülümsedim.

"Ben de öyle düşünüyorum."

Ders bittiğinde iki öğrenci yanıma gelip doktora hakkında soru sordu.

Birisi yüksek lisans düşündüğünü söyledi.

Diğeri yurt dışı programlarını sordu.

Almanya başvurumdan bahsetmedim.

Ama anlatırken içimde garip bir şey oldu.

Bunu seviyordum.

Gerçekten.

Araştırmayı.

Anlatmayı.

Bir şey bilip başka birine aktarabilmeyi.

Bir sorunun cevabını bilmiyorsam gidip öğrenmeyi.

Bütün o uykusuz gecelere, bozulan verilere, bitmeyen düzeltmelere rağmen...

Ben bunu istiyordum.

Öğrenciler çıktıktan sonra boş laboratuvara baktım.

Aslı kapıda belirdi.

"Nasıl geçti hocam?"

"Kes."

"Devrim Hocam?"

"Çık."

Güldü.

Sonra yüzüme baktı.

"Sevdin."

"Hayır."

"Sevdin."

Çantamı toplarken gülümsedim.

"Biraz."

"Biliyordum."

"Çok garip."

"Ne?"

"İnsanlara bir şey anlatmak."

"Sen zaten sürekli bize bir şey anlatıyorsun."

"Size bağırıyorum."

"Doğru."

Bilgisayarımı kapattım.

"Galiba gerçekten bunu yapmak istiyorum."

Aslı'nın gülümsemesi yumuşadı.

"Akademiyi?"

Başımı salladım.

"Evet."

Sonra ekledim:

"Galiba."

"Bu kadar galiba yeter."

Güldüm.

***

Öğleden sonra ortak proje toplantımız vardı.

Selim Hoca'nın başka bir üniversiteden iki araştırmacıyla yürüttüğü çalışmanın dönem değerlendirmesi.

Bunlardan birini daha önce tanıyordum.

**Mert.**

Mert Yalçın.

Otuzuna yaklaşmış, başka bir üniversitede araştırma görevlisi, toplantılara her zaman son dakika yetişen ve buna rağmen hiçbir zaman stresli görünmeyen insanlardan biriydi.

İlk tanıştığımızda bana:

"Akademide hayatta kalmanın iki yolu var."

demişti.

"Nedir?"

"Bir: Her şeyi zamanında yapmak."

"İki?"

"Birinciyi yapamıyorsan kahve içmek."

Mert ikinci yöntemi benimsemişti.

Toplantıya elinde kahveyle girdi.

"Özür dilerim."

Selim Hoca saatine baktı.

"Beş dakika."

"Benim için rekor."

Selim Hoca başını iki yana salladı.

Ben gülmemek için önüme baktım.

Mert yanıma otururken:

"Sen gül. Selim Hoca bana alıştı."

dedi.

Selim Hoca:

"Alışmadım."

Mert:

"Henüz."

dedi.

Bu kez ben gerçekten güldüm.

***

Toplantı iki buçuk saat sürdü.

Bittiğinde beynimin yarısı çalışmıyordu.

Mert çantasını omzuna taktı.

"Kahve?"

"Şu an damar yoluyla almam lazım."

"Karşıda yeni yer açılmış."

Aslı telefonuna baktı.

"Ben gelemem. Annem aradı, çıkmam lazım."

"Baran?"

"Bugün yok."

Mert bana baktı.

"İki kişi kahve içmek yasak mı?"

"Akademik etik kuruluna soralım."

"Ben başvuruyu hazırlarım."

Güldüm.

"Tamam."

Üniversiteden çıktık.

Hava serindi.

Güneş batmak üzereydi.

Ağaçların yaprakları kaldırıma dökülmüştü.

Mert yürürken toplantıdaki bir maddeden bahsediyordu.

Ben yarısını dinliyordum.

Diğer yarım:

*Bugün bir öğrenci bana hocam dedi.*

düşüncesine takılmıştı.

"Bu arada."

dedi Mert.

"Hı?"

"Almanya başvurunu duydum."

"Kimden?"

"Selim Hoca söyledi."

"Tabii."

Bu şehirde iki istihbarat teşkilatı vardı.

Birincisi üniversite.

İkincisi Nermin Teyze.

"Umarım olur."

"Teşekkür ederim."

"Ben geçen sene benzer programa başvurdum."

Başımı çevirdim.

"Ciddi misin?"

"Evet."

"Ne oldu?"

"Yedek."

"Sonra?"

"Gitmedim."

"Üzüldün mü?"

Mert omuz silkti.

"İlk gün evet. Sonra başka proje çıktı."

Bir süre yürüdük.

Sonra:

"Olmazsa dünyanın sonu değil."

dedi.

Gülümsedim.

Bu cümleyi son zamanlarda ikinci kez duyuyordum.

"Birileri bana sürekli bunu söylüyor."

"Akıllı insanlarmış."

"Bundan emin değilim."

"Ben kendimi de dahil ettim."

"Fark ettim."

Güldü.

Kahveciye yaklaşmıştık ki karşı kaldırımda tanıdık birini gördüm.

Önce siyah palto.

Sonra yürüyüş.

Sonra yüz.

Altay.

Yanında daha önce görmediğim bir adam vardı.

İkisi konuşarak bize doğru geliyordu.

Bir an duraksadım.

Sonra:

"Altay?"

dedim.

Altay başını çevirdi.

Beni gördü.

Adımları yavaşladı.

"Devrim."

Karşı karşıya geldik.

Altay önce bana baktı.

Sonra bakışı yanımdaki Mert'e kaydı.

Çok kısa sürdü.

Gerçekten.

Belki iki saniye.

Belki daha az.

Sonra tekrar bana baktı.

Normal bir bakıştı.

Sanırım.

Son zamanlarda insanların bakışlarına gereğinden fazla anlam yüklemeye başladığım için kendi gözlem yeteneğime güvenmiyordum.

"Burada ne yapıyorsun?"

dedim.

"Toplantı vardı."

Yanındaki adamı gösterdi.

"Kerem."

Adam gülümsedi.

Otuzlu yaşlarının başındaydı. Altay'ın aksine kravatını çoktan çıkarmış, gömleğinin ilk düğmesini açmıştı.

"Kerem Aksoy."

Elini uzattı.

"Devrim."

Kerem'in yüzünde bir an tanıma ifadesi oluştu.

"Devrim?"

Başımı salladım.

"Doruk'un kardeşi?"

Altay'a baktım.

Altay:

"Maalesef."

dedi.

"Maalesef sensin."

dedim.

Kerem güldü.

"Adını çok duydum."

Bu kez Altay'a daha sert baktım.

"Neler anlattınız?"

Kerem cevap verecekken Altay:

"Hiçbir şey."

dedi.

Kerem:

"Ben bir şey demedim."

Gözlerimi kapattım.

"Bu cümleden kaçamıyorum."

Mert yanımda hafifçe güldü.

O an tanıştırmadığımı fark ettim.

"Bu da Mert. Ortak projeden."

Mert elini uzattı.

"Memnun oldum."

Altay elini sıktı.

"Altay."

Kerem'le de tanıştılar.

Her şey son derece normaldi.

Dört yetişkin insan kaldırımda karşılaşmıştı.

Tanışmıştı.

Bitti.

Sonra Mert saate baktı.

"Kahve kapanmadan yetişelim. Ben alıyorum."

Bana döndü.

"Seninki aynı, değil mi?"

"Americano."

"Şekersiz."

"Evet."

Mert birkaç adım öne geçti.

Ben de gidecektim.

Altay:

"Ortak projeden?"

dedi.

Durdum.

"Evet."

"Yeni mi?"

"Mert mi?"

Başını salladı.

"Yok. Daha önce de toplantılara geliyordu. Başka üniversitede."

"Hı."

Ona baktım.

Altay bana baktı.

"Ne?"

dedim.

"Ne?"

"Bir şey soracakmışsın gibi."

"Yok."

"Baktın."

"Nasıl baktım?"

"Bilmiyorum."

Kerem ikimize bakıyordu.

Sonra çok bilinçli biçimde telefonuna baktı.

Sanki hiçbir şey duymuyormuş gibi.

Altay:

"Akşam da beraber misiniz?"

diye sordu.

Bir an durdum.

"Kim?"

"Proje ekibi."

"Ha. Evet. Yemek yiyeceğiz."

Altay başını salladı.

"Anladım."

Bu kadar.

Ne Mert kaç yaşındaydı diye sordu.

Ne nereden tanıyordum.

Ne de başka bir şey.

Telefonuna baktı.

"Biz de geç kaldık."

Kerem:

"On beş dakika önce geç kalmıştık."

dedi.

Altay ona baktı.

Kerem sustu.

Gülmemek için dudağımı ısırdım.

"Görüşürüz."

dedim.

Altay:

"Görüşürüz."

dedi.

Sonra:

"Devrim."

Döndüm.

"Efendim?"

"Aküyü kontrol ettirdin mi?"

Bir saniye ona baktım.

Sonra kahkahayı patlattım.

"Ettirdim!"

"Tamam."

"Kaç gündür söylüyorum."

"Unuttum."

"Yalancı."

"Git kahveni iç."

"Emredersiniz."

Mert'in arkasından yürüdüm.

Birkaç metre sonra dönüp bakmadım.

Gerçekten.

Ama insan bazen arkasında birinin bakıp bakmadığını merak edebiliyordu.

Bu, dönüp bakmak anlamına gelmiyordu.

Ben de bakmadım.

***

Mert kahvemi uzattı.

"Şekersiz."

"Sağ ol."

Bir yudum aldım.

Birlikte yürümeye başladık.

"Arkadaşın mı?"

dedi.

"Kim?"

"Altay."

Cevap hiç düşünmeden çıktı.

"Abimin arkadaşı."

Mert başını salladı.

"Eski arkadaş belli."

Kaşlarımı çattım.

"Nereden?"

"Ne nereden?"

"Eski arkadaş olduğu."

Omuz silkti.

"Bilmem. Konuşmanızdan."

"Hı."

"Birbirinize laf sokuyorsunuz."

"Çocukluktan beri tanıyorum."

"Anlaşılıyor."

Kahvemi içtim.

"Yanındaki kimdi?"

"Kerem."

"Onu anladım."

Güldüm.

"Tanımıyorum."

Mert başını salladı.

Konu kapandı.

Ama birkaç dakika sonra nedense Altay'ın:

**Akşam da beraber misiniz?**

sorusunu hatırladım.

Sonra kendime kızdım.

Proje ekibini sormuştu.

Normal.

Belki sohbet olsun diye.

Belki Doruk olsa o da sorardı.

Hatta annem olsa Mert'in anne kızlık soyadına kadar öğrenirdi.

Altay gayet makul kalmıştı.

Bu aile standartlarına göre adam neredeyse ilgisizdi.

Rahatladım.

Niye rahatladığımı düşünmedim.

***

Akşam ekipçe yemek yedik.

Selim Hoca ilk yarım saat bizimle kaldı.

Sonra ayrıldı.

Mert, ben ve projedeki diğer iki araştırmacı masada kaldık.

Konu çoğunlukla akademiydi.

Sonra saçma hoca hikâyelerine geçti.

Sonra üniversitelerdeki kahve makinelerinin neden toplu olarak bozuk olduğuna.

Mert komikti.

Bunu kabul ediyordum.

Ama benim için yalnızca Mert'ti.

Birlikte çalıştığım biri.

Bundan fazlası aklıma bile gelmemişti.

Bu nedenle Altay'ın onu gördüğünde neden o küçücük duraksamayı yaptığını düşünmemin de hiçbir anlamı yoktu.

Belki duraksamamıştı bile.

Ben son zamanlarda kafamda olay üretiyordum.

***

Mahalleye döndüğümde bütün sokak karanlıktı.

Arabadan inerken ilk düşündüğüm:

*Elektrik kesilmiş.*

İkinci düşündüğüm:

*Annem şu an buzdolabı için yas tutuyordur.*

Telefonumun fenerini açtım.

Sokağa girdim.

Balkonlardan sesler geliyordu.

"HER YERDE Mİ YOK?"

"RIZA, SİGORTAYA BAKTIN MI?"

"BEN BAKTIM!"

"NE OLDU?"

"BİR ŞEY YOK!"

"EE?"

"ELEKTRİK YOK!"

Teşekkürler Rıza Amca.

Sorun çözülmüştü.

Apartmanın önüne geldiğimde sandalyeler çıkarılmıştı.

Tabii.

Bizim mahallede elektrik kesilince yapılacak ilk şey elektrik şirketini aramak değildi.

Sandalye çıkarmaktı.

Nermin Teyze, Münevver Teyze, Rıza Amca, annem ve birkaç komşu kapının önündeydi.

"Anne."

"Devrim!"

Annem beni görünce ayağa kalktı.

"Buzdolabı kapanmış."

Biliyordum.

"Elektrik kesildiği için."

"Etler var."

"Kapısını açmazsan bir şey olmaz."

"Ya uzun sürerse?"

"Nereden bileyim?"

"Altay aradı mı?"

Durup anneme baktım.

"Altay niye beni arasın?"

"Doruk'u aramış."

"Hı."

İşte.

Hı.

Bu kelimeden kurtulamayacaktım.

"Sen niye dışarıdasın?"

dedim.

"İçerisi karanlık."

Sanki dışarısı güneşliydi.

Tam o sırada apartman kapısından biri çıktı.

Altay.

Elinde telefon feneri.

Gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamıştı.

Bir an durdum.

"Sen ne yapıyorsun burada?"

O da bana baktı.

"Rıza Amca'nın sigortasına baktım."

Rıza Amca arkadan:

"BEN DE BAKTIM!"

Altay:

"Biliyorum Rıza Amca."

"Sigortadan değilmiş."

"Değilmiş."

Ben güldüm.

"Sen elektrikçi de mi oldun?"

"Bu mahallede avukatlık yapmama izin vermiyorsunuz."

"Yoğurt, süt, araba, sigorta..."

"CV'ye ekleyeceğim."

"Çok yönlü."

Altay bana baktı.

"Yeni mi geldin?"

"Evet."

Başını salladı.

"He."

Bu kadar.

Ne nereden geldiğimi sordu.

Ne yemek nasıl geçti dedi.

Ne de Mert'in adını andı.

Rıza Amca o sırada:

"ALTAY, ŞUNA DA BAK!"

diye bağırdı.

Altay gözlerini kapattı.

Ben güldüm.

"Git."

"Beni kurtar."

"Hayır."

"Çok kötü insansın."

"Yeni mi fark ettin?"

Yanımdan geçerken:

"Eskiden böyle değildin."

dedi.

Kaşlarımı çattım.

"Nasıl?"

Ama yürümüş gitmişti.

"Altay!"

Elini kaldırdı.

"Sonra."

Sinir bozucu.

***

Elektrik yarım saat daha gelmedi.

Sonunda mahallede herkes durumu kabullendi.

Annem yukarı çıkıp mum getirdi.

Münevver Teyze çekirdek çıkardı.

Nermin Teyze nereden bulduğunu bilmediğim bir termos çay getirdi.

Rıza Amca hâlâ elektrik arızasının sebebi hakkında teoriler üretiyordu.

Doruk henüz gelmemişti.

Babam yan apartmandaki yaşlı bir komşunun jeneratörüyle uğraşıyordu.

Ben apartman girişinin merdivenine oturdum.

Telefonumun şarjı yüzde on sekizdi.

Feneri kapattım.

Sokak, alışık olduğumdan çok daha karanlıktı.

Ama gökyüzü daha aydınlık görünüyordu.

Şehirde yıldız görmek için elektriklerin kesilmesi gerekiyormuş demek.

Yanıma biri oturdu.

Bakmadan kim olduğunu anladım.

Altay.

Elinde iki bardak çay vardı.

Birini bana uzattı.

"Annen."

Aldım.

"Teşekkür ederim."

Bir süre konuşmadık.

Önümüzde mahalle vardı.

Karanlık pencereler.

Telefon ışıkları.

Mumlar.

İnsan sesleri.

Nermin Teyze'nin uzaktan gelen kahkahası.

Bir çocuk koşturuyordu.

Bir köpek havladı.

Altay:

"Hatırlıyor musun?"

dedi.

"Neyi?"

"Eskiden elektrik kesilince Doruk korku hikâyesi anlatırdı."

Gülümsedim.

"Sen anlatırdın."

"Ben anlatmazdım."

"Sen yardım ederdin."

"Doruk anlatırdı."

"Sen kapının arkasına saklanıp ses çıkarırdın."

Altay güldü.

"Bir kere."

"Bir kere mi?"

"İki."

"Ben aylarca karanlıkta tuvalete gidemedim."

"Sen zaten her şeye inanıyordun."

Ona döndüm.

"Sekiz yaşındaydım."

"Şimdi de çok değişmemişsin."

Ağzım açıldı.

"Ne demek o?"

Çayından içti.

"Bir şey demedim."

"Sen de başladın."

"Neye?"

"Bu aileye fazla karıştın."

Güldü.

Ben de çayımdan içtim.

Sonra birkaç saniye sonra:

"Az önce ne dedin?"

dedim.

"Ne zaman?"

"İçeri girerken."

"Ne dedim?"

"Eskiden böyle değildin."

"Haa."

"Nasıl değildim?"

Bir süre düşündü.

Gerçekten düşündü.

Sonra bana baktı.

"Bu kadar ciddi değildin."

Kaşlarımı çattım.

"Ben ciddi miyim?"

"Bazen."

"Ne zaman?"

"İş konuşurken."

"İşim ciddi."

"Onu demiyorum."

"Neyi diyorsun?"

Omuz silkti.

"Bilmem."

"Harika açıklama Avukat Bey."

"Sen sordun."

"Sen söyledin."

"Büyümüşsün işte."

Cümle çok basitti.

Ama nedense birkaç saniye cevap veremedim.

Altay önümdeki sokağa bakıyordu.

Ben de ona bakmayı bırakıp karşıya döndüm.

"Sen de eskiden böyle değildin."

dedim.

"Nasılmışım?"

"Daha eğlenceliydin."

Başını bana çevirdi.

"Ne?"

Kahkahayı zor tuttum.

"Daha eğlenceliydin."

"Ben hâlâ eğlenceliyim."

"Hayır."

"Devrim."

"Avukat oldun, bütün kişiliğini kaybettin."

"Çok ağır bir itham."

"Gerçekler."

"Dava açarım."

"Delilin yok."

"Tanığım var."

"Kim?"

"Doruk."

Kahkahayı patlattım.

"Doruk seni satar."

"Satmaz."

"Annem bir tabak sarma koysun önüne, seni nüfustan sildirir."

Altay da güldü.

"Haklısın."

Bir süre daha sessiz kaldık.

Bu sessizlik rahatsız değildi.

Belki çocukluktan beri tanıdığınız biriyle sessiz kalmanın en iyi tarafı buydu.

Bir şey söylemek zorunda değildiniz.

Nermin Teyze uzaktan birilerine sesleniyordu.

Rıza Amca yine sigortadan bahsediyordu.

Altay:

"Almanya'yı düşünüyor musun?"

dedi.

"Her gün."

"Kabulü mü?"

"Her şeyi."

Çayıma baktım.

Sonra neden söylediğimi bilmiyorum ama:

"Bazen kabul edilmesini istemiyormuşum gibi geliyor."

Altay cevap vermedi.

Devam ettim.

"Yani istiyorum. Gerçekten istiyorum. Ama..."

"Gerçek olursa gitmen gerekecek."

Başımı kaldırdım.

"Evet."

"Bundan mı korkuyorsun?"

"Bilmiyorum."

Bir süre düşündüm.

"Galiba."

Karanlıkta yüzünü tam seçemiyordum.

Bu iyi miydi kötü müydü bilmiyorum.

"Gidip altı ay sonra dönmek dünyanın en büyük şeyi değil."

dedi.

"Biliyorum."

"Ama senin için büyük."

Bu kez ona baktım.

"Biraz."

Başını salladı.

"Normal."

"Nesi normal?"

"Gitmek istemekle korkmak."

Sustum.

Altay çayından içti.

"İkisi aynı anda olabilir."

Basit bir cümleydi.

Ama nedense içimde bir yere oturdu.

"Sen gitmekten korkmuş muydun?"

"Almanya'ya mı?"

"Evet."

Güldü.

"Üç haftalığına gidiyordum."

"Yine de."

Bir süre düşündü.

"Biraz."

İlk kez bunu söylüyordu.

"Doruk biliyor muydu?"

"Dalga geçerdi."

Gülümsedim.

"Kesin."

"Kimseye söyleme."

"Şu an elimde çok büyük bir koz var."

"Devrim."

"Avukat Altay Karahan, Almanya'ya giderken korkmuş."

"On dokuz yaşındaydım."

"Ben sekiz yaşındayken korku hikâyesi anlatman için yaşımı bahane kabul etmedin."

"Bu başka."

"Değil."

"Şantaj mı yapıyorsun?"

"Bilgi bilgidir."

Bir an sustu.

Sonra bana baktı.

"Bu lafı nereden öğrendin?"

"Neyi?"

"Bilgi bilgidir."

Omuz silktim.

"Kendim."

"Tehlikeli."

"Ben zaten tehlikeliyim."

Altay güldü.

"Eskiden de öyleydin."

Bu kez ben de güldüm.

***

Elektrikler geldiğinde bütün mahalle alkışladı.

Gerçekten.

Bir anda pencereler aydınlandı.

Sokak lambaları yandı.

Televizyon sesleri evlerden dışarı taştı.

Nermin Teyze:

"GELDİ!"

diye bağırdı.

Annem:

"BUZDOLABINA BAKIN!"

diye bağırdı.

Rıza Amca:

"BEN DEMİŞTİM!"

diye bağırdı.

Doruk tam o sırada sokağa girdi.

Etrafa baktı.

"Ne oldu?"

Hepimiz aynı anda:

"ELEKTRİK GELDİ!"

dedik.

Doruk:

"Görüyorum."

Altay ayağa kalktı.

Ben de kalktım.

Elimizde boş çay bardakları.

Bir an önceki sessizlik sanki ışıklarla birlikte ortadan kaybolmuştu.

Doruk yanımıza geldi.

"Naber?"

Altay:

"Sen neredesin?"

"İşim vardı."

Sonra bana baktı.

"Sen geldin mi?"

"Hayır, hologramım."

"Çok komik."

Eve doğru yürümeye başladık.

Ben tam apartmana girecekken Altay:

"Devrim."

dedi.

Döndüm.

"Efendim?"

Bir an durdu.

Sonra:

"Yemek nasıldı?"

Kaşlarım hafifçe kalktı.

Yemeği hatırlamıştı.

"Güzeldi."

Başını salladı.

"Güzel."

Doruk ikimize baktı.

"Ne yemeği?"

"Üniversiteden."

dedim.

Altay başka hiçbir şey söylemedi.

Doruk'la yürümeye devam etti.

Ben birkaç adım geride kaldım.

Altay Mert'i sormamıştı.

Kim olduğunu sorgulamamıştı.

Kaç yaşında olduğunu, ne kadar zamandır tanıştığımızı, neden kahvemi bildiğini sormamıştı.

Zaten neden sorsundu?

Ama saatler önce kaldırımda ayaküstü söylediğim şeyi hatırlamıştı.

Üstelik mahalleye geldiğimde nereden geldiğimi bile sormamıştı.

Yine de aklında kalmıştı.

Bunun da hiçbir anlamı olmak zorunda değildi.

İnsanlar konuşulan şeyleri hatırlardı.

Son derece normal bir insan davranışıydı.

Benim son zamanlarda normal insan davranışlarını delil dosyasına çeviriyor olmam ise tamamen başka bir problemdi.

***

Odamda eski fotoğraf albümünü bulmamın elektrik kesintisiyle hiçbir ilgisi yoktu.

En azından kendime böyle söyledim.

Dolabın alt rafında duruyordu.

Tozluydu.

Yatağa oturdum.

Açtım.

İlk sayfalarda bebeklik fotoğraflarım vardı.

Sonra okul.

Doruk.

Annem.

Babam.

Mahalle.

Doğum günleri.

Piknikler.

Bir fotoğrafta Nermin Teyze'nin saçları siyahtı.

Telefonumu alıp fotoğrafını çekmeyi düşündüm.

Sonra yaşamak istediğime karar verdim.

Sayfayı çevirdim.

Ve Altay.

Tabii.

Bir fotoğrafta Doruk'la yan yanaydılar.

İkisi de ergenlik döneminin insanlığa karşı işlenmiş suçlarından biri olan bol tişörtleri giymişti.

Güldüm.

Başka sayfa.

Üçümüz.

Ben küçüktüm.

Saçlarım iki yandan toplanmıştı.

Doruk arkamda garip bir yüz yapıyordu.

Altay kafama bir şapka geçirmişti.

Fotoğraftaki ben sinirli görünüyordum.

Altay gülüyordu.

Parmağımı fotoğrafın üzerinde gezdirdim.

Garipti.

Altay gerçekten hayatımın ne kadar uzun bir kısmında vardı?

O kadar uzun zamandır tanıyordum ki ne zaman hayatımıza girdiğini hatırlamıyordum.

Sanki hep oradaydı.

Doruk gibi.

Nermin Teyze gibi.

Sokağımız gibi.

Ama fotoğraftaki Altay'a bakınca hiçbir şey hissetmedim.

O Altay...

Çocukluğumun Altay'ıydı.

Beni bisikletle gezdiren.

Doruk'la kavga eden.

Korku hikâyeleri anlatan.

Annemin yaptığı keki yiyen.

Sonra aklıma birkaç saat önce karanlıkta yanımda oturan Altay geldi.

Gömleğinin kolları sıvalı.

Elinde çay.

Otuz iki yaşında.

Bana:

**Büyümüşsün işte.**

diyen Altay.

Fotoğrafı biraz daha uzun tuttum.

Sonra albümü kapattım.

Altay değişmişti.

Ben de değişmiştim.

Bunu zaten biliyordum.

Bilmediğim şey...

İki insanın ayrı ayrı değişmesinin bir gün aralarındaki şeyi de değiştirip değiştiremeyeceğiydi.

Bunu düşünmek istemedim.

Çünkü düşünürsem devamı gelecekti.

Mert'i gören Altay.

"Akşam da beraber misiniz?" diye soran Altay.

Saatler sonra yemeği hatırlayan Altay.

Belki hiçbir şeydi.

Büyük ihtimalle hiçbir şeydi.

Ben zaten son günlerde gereğinden fazla şey düşünüyordum.

Albümü dolaba geri koydum.

Işığı kapattım.

Yatağa girdim.

Ve kendime son derece mantıklı, son derece güvenilir ve nedense hiç inandırıcı gelmeyen bir cümle söyledim.

**Altay sadece Altay'dı.**

Sorun şuydu:

Son zamanlarda bu cümleyi kendime ne kadar çok söylersem...

O kadar az inanıyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.