22. bölüm / 22
Biz BüyürkenBÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR
- 1 BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK3.564 kelime
- 2 BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN3.514 kelime
- 3 BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ2.624 kelime
- 4 BÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK3.218 kelime
- 5 BÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA3.028 kelime
- 6 BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR2.727 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — BANA NE?2.763 kelime
- 8 BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE2.126 kelime
- 9 BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN2.749 kelime
- 10 BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ3.226 kelime
- 11 BÖLÜM 11 — GAYET NORMAL4.099 kelime
- 12 BÖLÜM 12 — GİTMİYORUM4.064 kelime
- 13 BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ2.443 kelime
- 14 BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU3.760 kelime
- 15 BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN3.008 kelime
- 16 BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ3.450 kelime
- 17 BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM3.735 kelime
- 18 BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ3.497 kelime
- 19 BÖLÜM 19 — ON BİR3.194 kelime
- 20 BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM3.729 kelime
- 21 BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)3.317 kelime
- 22 BÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR3.596 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Almanya’ya gitmeme altı gün kaldığını annemin akraba grubuna attığı mesajdan öğrendim.
Ben günleri sayıyordum.
Annem organizasyon yapıyordu.
Aramızdaki temel fark buydu.
Cumartesi sabahı saat dokuzu on iki geçe, kahvemi henüz yarılamışken telefonum art arda titremeye başladı. Önce teyzem bir kalp gönderdi. Sonra kuzenim uçak emojisi attı. Ardından yıllardır yalnızca bayramlarda gördüğüm bir akrabamız “Rabbim yolunu açık etsin kızım” yazdı. Kim olduğunu anlayabilmek için profil fotoğrafına yaklaşık on saniye baktım. Son olarak annemin mesajını gördüm.
**Sevil Aydemir:** Yarın öğleden sonra bizdeyiz kızlar, Devrim gitmeden hep beraber oturalım ❤️
Kaşlarımı çattım.
Mutfakta annem vardı.
Telefonla mesaj atmasına gerek yoktu.
Karşımdaydı.
“Anne.”
“Hı?”
“Bu ne?”
“Ne?”
Telefonu ona çevirdim.
Gözlüğünün üzerinden baktı.
“Mesaj.”
“Onu anladım.”
“E?”
“Kim geliyor?”
“Birkaç kişi.”
Annemin “birkaç kişi” tanımıyla benim “birkaç kişi” tanımımın tarih boyunca hiçbir zaman örtüşmediğini biliyordum.
“Kaç?”
“Ne kaç?”
“İnsan.”
“Saymadım.”
Bu kötüydü.
“Anne.”
“Abartma.”
“Kim geliyor?”
Tezgâhın üzerindeki maydanozları ayıklamaya devam etti.
“Teyzenler, halanlar, kuzenler, Münevverler gelir, Nermin zaten gelir, Aylin'e de söyledim…”
Elimdeki fincan havada kaldı.
“Aylin Teyze?”
Annem bana baktı.
“Evet.”
“Altay’ın annesi?”
“Başka Aylin mi var?”
“Yok da…”
“Eski komşumuz kızım. Kaç yıllık arkadaşım.”
“Biliyorum.”
“Neyi soruyorsun o zaman?”
Aslında ben de bilmiyordum.
Aylin Teyze’yi çocukluğumdan beri tanıyordum. Altay’ın annesiydi. Yıllarca birkaç sokak ötemizde yaşamış, sonra mahalleden taşınmıştı. Annemle hâlâ görüşürlerdi. Bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde, bazen sebepsiz kahvelerde yollarımız kesişirdi. Onun gelmesinde tuhaf olan hiçbir şey yoktu.
Altı gün sonra Almanya’ya gidecek olan ben, iki gün önce Altay’a sarhoşken iki kere “Beni seviyor musun?” diye sormuş olan da bendim.
Tuhaf olan bendim.
“Altay da gelecek mi?”
Soru ağzımdan çıktıktan sonra annemin kaşı kalktı.
“Bilmem.”
“Öylesine sordum.”
“Ben bir şey demedim.”
“Yüzün dedi.”
“Yüzüm ne dedi?”
“Anne.”
Gülümsedi.
“Altay’ı çağırmadım.”
Nedense içimde küçük bir hayal kırıklığı oldu.
Sonra annem ekledi.
“Zaten Aylin getirir.”
Kahvemi yanlış yere yuttum.
Öksürmeye başladım.
Annem sırtıma vurdu.
“Sen Almanya’da tek başına nasıl yaşayacaksın?”
“Anne, sevgilim geliyor diye boğuldum. Almanya'yla ilgisi yok.”
Sessizlik.
Gözlerimi kapattım.
Annemin eli sırtımda durdu.
Yavaşça bana baktı.
“Ne?”
“Hiç.”
“Az önce ne dedin?”
“Hiçbir şey.”
“Sevgilim dedin.”
“Sen zaten biliyorsun.”
“Biliyorum ama senden ilk kez duyuyorum.”
Fincanımı alıp mutfaktan çıkmaya yöneldim.
Arkamdan sesi geldi.
“Yakıştı.”
“ANNE.”
Gülmeye başladı.
Salona geçtiğimde Doruk koltukta oturmuş bilgisayarına bakıyordu.
Son birkaç gündür aramızdaki buz tamamen erimemişti ama en azından aynı odada bulunduğumuzda atmosfer artık insan hayatını tehdit etmiyordu. Girls night gecesi beni kapıda karşılamasından sonra birkaç küçük konuşmamız olmuştu. Almanya için priz dönüştürücü alıp almadığımı sormuştu. Ben de onun dudağının iyileşip iyileşmediğini sormuştum.
Özür yoktu.
Altay konusu yoktu.
Ama yeniden kardeş gibi konuşmaya başlamanın kenarlarında dolaşıyorduk.
Doruk bilgisayardan başını kaldırmadan:
“Ne bağırıyorsun?”
dedi.
“Hiç.”
“Annem yine ne yaptı?”
“Yarın bütün sülaleyi çağırmış.”
“Biliyorum.”
“Sen niye biliyorsun?”
“Bu evde yaşıyorum.”
“Ben de yaşıyorum.”
“Sen son zamanlarda başka şeylerle meşgulsün.”
Bakışımı ona çevirdim.
O da başını kaldırdı.
Bir saniye.
İki saniye.
“Ne demek istiyorsun?”
dedim.
Doruk bilgisayarına döndü.
“Hiç.”
“Doruk.”
“Devrim.”
“Bak yine başlama.”
“Başlamıyorum.”
“İyi.”
“İyi.”
Üst kata çıkmaya başladım.
Arkamdan:
“Altay da mı gelecekmiş?”
dedi.
Durmadım.
“Bilmiyorum.”
Cevap vermedi.
Ben de dönüp yüzüne bakmadım.
Ama merdivenleri çıkarken, evin içindeki havanın bir anda neden birkaç derece soğuduğunu gayet iyi biliyordum.
***
Pazar günü saat ikiye kadar evimiz bir ev olmaktan çıkıp orta ölçekli bir organizasyon şirketine dönüştü.
Annem sabah yedide kalkmıştı.
Babam dokuzda kaçmaya çalışmıştı.
Başaramamıştı.
Saat onda elinde üç poşetle eve dönmüştü.
“Bunların hepsi niye?”
diye sorduğumda annem mutfaktan:
“Yetmez onlar.”
diye bağırmıştı.
Babam bana baktı.
“Ben üç kere gittim.”
“Dördüncü olacak.”
“Evlilik zor.”
“Bunu her seferinde söylüyorsun.”
“Her seferinde doğru.”
Saat bir buçukta ilk zil çaldı.
Nermin Teyze.
Davet saatinden kırk beş dakika önce.
Şaşırmadım.
Kapıyı açar açmaz beni iki yanağımdan öptü.
“Almancı kız!”
“Daha gitmedim Nermin Teyze.”
“Gideceksin.”
“Elimde olmayan bir bilgi değil.”
“Orada bizi unutma.”
“Altı ay.”
“Altı ayda insan neler unutur.”
Arkasından annem geldi.
“Nermin, kız daha kapıda.”
“Ne var? Özlüyorum şimdiden.”
Sonra beni baştan aşağı süzdü.
“Zayıflamışsın.”
Annem:
“Zayıflamadı.”
“Bana öyle geldi.”
“Geçen hafta gördün.”
“İnsan bir haftada da zayıflar.”
Almanya’ya gitmeden önce son kez ülkemin değişmez fizik yasalarından biriyle karşılaşmıştım:
Bir Türk kadını başka bir Türk kadınını gördüğünde kilosuyla ilgili fikir beyan etmek zorundaydı.
Saat ikiye doğru insanlar gelmeye başladı.
Teyzem.
Halam.
Kuzenler.
Münevver Teyze.
Babamın bir kuzeni.
Annemin eski iş arkadaşı.
Kim olduğunu hâlâ tam çıkaramadığım ama bana üç kere sarılan bir kadın.
Ev doldukça ben bir koltuktan diğerine aktarılıyordum.
“Orası çok soğukmuş.”
“Kalın giyin.”
“Vitamin al.”
“Gece tek başına dolaşma.”
“Çantanı önüne tak.”
“Pasaportunu kaybetme.”
“Almanlar disiplinli olur.”
“Ekmekleri güzelmiş.”
“Domuz eti yeme.”
Bu noktada dayanamadım.
“Ben araştırma programına gidiyorum.”
dedim.
Halam:
“Evet kızım, araştır ama yediğine dikkat et.”
Babam arkasını dönüp güldü.
Bir başka akrabamız:
“Oradan Alman damatla dönme da.”
dedi.
Salon bir an sessizleşti.
Elimdeki çay tabağını masaya bıraktım.
Doruk karşı koltukta başını kaldırdı.
Annem mutfak kapısında dondu.
Babam öksürdü.
Nermin Teyze'nin gözlerinde ise hayat ışığı yandı.
“Niye?”
dedi Nermin Teyze.
“Bir şey mi var?”
“Yok.”
dedim hemen.
Annem:
“Nermin.”
“Neyi Nermin? Sordum.”
Halam bana döndü.
“Var mı biri?”
İnsan bazen kendi evinde kaçabileceği hiçbir yer olmadığını fark ediyordu.
“Şey…”
Kapı zili çaldı.
O kadar hızlı ayağa kalktım ki dizimi sehpaya vurdum.
“BEN AÇARIM.”
Arkamdan babam:
“Yavaş kızım.”
diye seslendi.
Kapıya koştum.
Açtım.
Karşımda Aylin Teyze vardı.
Ve yanında Altay.
Evrenin mizah anlayışı gerçekten berbattı.
Bir saniye Altay’a baktım.
O da bana baktı.
Kaşındaki yara artık bant gerektirmiyordu ama ince bir iz hâlâ görünüyordu.
Aylin Teyze kollarını açtı.
“Almancı kız!”
Gülerek ona sarıldım.
“Aylin Teyze.”
“Sen gerçekten gidiyormuşsun.”
“Altı ay.”
Annem salondan:
“Ben de onu söylüyorum!”
diye bağırdı.
Aylin Teyze sesini yükseltti.
“Sevil, sen bana sanki kız süresiz göç ediyormuş gibi anlattın.”
“ALTI AY KISA MI AYLİN?”
Aylin Teyze kulağıma doğru eğildi.
“Başladı mı?”
“Sabah yediden beri.”
“Allah kurtarsın.”
Güldüm.
Sonra Altay’a baktım.
“Merhaba.”
“Merhaba.”
Sadece merhaba.
Dört gün önce sevgilim olmuştu.
Üç gün önce abimle yumruk yumruğa kavga etmişti.
İki gün önce sarhoşken ona beni sevip sevmediğini sormuştum.
Şimdi kapımızda annesinin yanında durmuş bana “merhaba” diyordu.
Hayat çok katmanlıydı.
Altay hafifçe eğildi.
“Başın?”
Gözlerimi kıstım.
“Geçti.”
“Su içtin mi?”
“Kapıyı yüzüne kapatabilirim.”
Ağzının kenarı kıvrıldı.
Aylin Teyze ikimizin arasında baktı.
Bir şey söylemedi.
Ama annelerin sessizliğinin uluslararası bir dil olduğundan o an şüphelenmeye başladım.
***
Aylin Teyze içeri girer girmez evin eski düzeninden bir parça geri gelmiş gibi oldu.
Annem ona sarıldı.
Babam:
“Aylin, hoş geldin.”
dedi.
Nermin Teyze hemen yer açtı.
Altay ayakkabılarını çıkardı.
Her zamanki gibi.
Salona girdi.
Her zamanki gibi.
Sonra Doruk’la göz göze geldi.
Ve hiçbir şey her zamanki gibi olmadı.
Doruk koltuğun kenarında oturuyordu.
Altay birkaç adım ötede durdu.
“Selam.”
dedi.
Doruk:
“Selam.”
dedi.
Bu kadar.
Babam ikisine baktı.
Sonra bana.
Ben hemen başka tarafa baktım.
Aylin Teyze henüz bir şey fark etmemiş gibi davranıyordu ama onun da bakışının oğlunun yüzünde yarım saniye fazla kaldığını gördüm.
Annem Altay’a:
“Gel oğlum, otur.”
dedi.
Oğlum.
Doruk'un yüzü değişmedi.
Ama ben gördüm.
Altay da duymuştu.
O da hiçbir şey belli etmedi.
Yan taraftaki koltuğa oturdu.
Ben tepsiyi mutfağa götürdüm.
Arkamdan halamın sesi geldi.
“Devrim’e diyorduk, Alman damatla gelmesin.”
Gözlerimi kapattım.
Allah’ım.
Aylin Teyze:
“Niye?”
dedi.
Nermin Teyze anında:
“Ben de onu sordum.”
Annem:
“Nermin.”
“Ne var Sevil?”
Salona dönmek istemiyordum.
Ama merakım ahlakımdan güçlüydü.
Kapının yanında kaldım.
Halam:
“Şaka yaptık canım.”
Aylin Teyze çayını aldı.
“Devrim kimi isterse onunla gelir.”
Sonra gözleri bir an Altay’a kaydı.
Ben bunu gördüm.
Altay da gördü mü bilmiyordum.
Doruk kesinlikle gördü.
Çünkü çenesinin sıkıldığını fark ettim.
Nermin Teyze ise artık ortamda bir şey olduğundan emindi.
Bu kadın mahalle dedikodu servisinin istihbarat başkanıydı.
Tehlike seviyemiz yükselmişti.
***
Yaklaşık yarım saat sonra Aylin Teyze oğlunun kaşını fark etti.
Daha doğrusu muhtemelen eve gelirken de fark etmişti ama kalabalığın ortasında sormayı seçti.
Bu, anne taktiğiydi.
Kaçış alanını kapat.
“Altay.”
“Hı?”
“Kaşına ne oldu?”
Salondaki konuşmaların bir kısmı yavaşladı.
Altay elini kaşına götürdü.
“Bir şey yok.”
Aylin Teyze bana baktı.
Sonra oğluna.
“Bir şey yok diye bir yara çeşidi yok.”
“Çarptım.”
Çayımı ağzıma götürdüm.
Doruk karşı tarafta oturuyordu.
Aylin Teyze'nin gözü o anda onun dudağına takıldı.
Bir saniye.
Altay’ın kaşı.
Doruk’un dudağı.
Altay.
Doruk.
Ben.
Tekrar Altay.
“Birbirinize mi vurdunuz?”
Çayı yanlış yere yuttum.
Öksürmeye başladım.
Babam:
“Ne?”
dedi.
Doruk:
“Anne—”
dedi.
Sonra durdu.
Aylin Teyze ona baktı.
“Bana mı anne dedin?”
Doruk gözlerini kapattı.
Ben öksürürken gülmeye başladım.
Altay başını öne eğdi.
Aylin Teyze:
“Otuz yaşından sonra da insanın dili sürçüyormuş demek.”
Doruk:
“Aylin Teyze…”
“Evet?”
Doruk sustu.
Aylin Teyze oğluna döndü.
“Otuz iki yaşındasın.”
Altay:
“Biliyorum anne.”
“Emin olmak istedim.”
Babam ikisinin yüzüne baktı.
Sonra anneme.
“Bunlar gerçekten kavga mı etti?”
Annem derin bir nefes aldı.
“Hakan.”
“Ben bilmiyorum.”
“Çünkü sana söylemedik.”
“Neden?”
Ben:
“Çünkü huzurluydun baba.”
Babam bana döndü.
“Ben hâlâ huzurluyum.”
Doruk'un dudağına baktı.
Altay’ın kaşına baktı.
“Biraz daha az.”
Nermin Teyze:
“Niye kavga ettiniz?”
Hepimiz ona döndük.
“Nermin.”
dedi annem.
“Ne var? Kavga etmişler.”
Aylin Teyze:
“Ben de merak ettim.”
Altay:
“Anne.”
“Ne?”
“Sonra.”
Aylin Teyze oğluna birkaç saniye baktı.
“Peki.”
Ve gerçekten sustu.
Ama yüzündeki ifadeden, o “sonra”nın mutlaka geleceğini anladım.
Doruk ayağa kalktı.
“Ben bir kahve alacağım.”
Mutfağa geçti.
Altay olduğu yerde kaldı.
Peşinden gitmedi.
Bu küçücük şey nedense içime oturdu.
Çünkü normalde Doruk kalksa Altay da kalkardı.
Biri mutfağa gitse diğeri peşinden giderdi.
Çocukluklarından beri.
Şimdi aralarında beş metre vardı.
Ve beş metre, yirmi beş yıldan daha uzun görünüyordu.
***
Kalabalık arttıkça sorgular da çeşitlendi.
Bir kuzenim Almanya’da internet paketlerini araştırıp araştırmadığımı sordu.
Bir başkası Erasmus’a gittiği üç aylık dönemi Avrupa diplomatik misyonu gibi anlatmaya başladı.
Münevver Teyze çantamda taşıyacağım ilaçların listesini yapmak istedi.
Nermin Teyze hâlâ Alman damat konusundan vazgeçmemişti.
“Senin orada kalma ihtimalin var mı?”
diye sordu.
“Şimdilik altı aylık program.”
“Sonra?”
“Bilmiyorum.”
“İş verirlerse?”
“Bakarım.”
Annem mutfaktan:
“Neye bakıyorsun?”
diye bağırdı.
“ANNE.”
Aylin Teyze güldü.
“Sevil, kız araştırmacı. Gitsin görsün.”
Annem elinde tabakla çıktı.
“Gitsin zaten. Gitmesin demiyorum.”
“Ses tonun başka bir şey diyor.”
“Ben anneyim.”
Aylin Teyze başını salladı.
“Ben de.”
Göz göze geldiler.
O an birbirlerini benden ve Altay’dan çok daha iyi anladıklarından şüphelendim.
Altay yan tarafta oturuyordu.
Bakışlarımız kesişti.
Gülümsedi.
Ben de istemsizce gülümsedim.
Sonra boynumdaki yıldız elimde döndü.
Aylin Teyze'nin gözü oraya kaydı.
Sadece bir saniye.
Belki iki.
Sonra Altay’a baktı.
Altay annesine bakmadı.
Ben kolyeyi bıraktım.
Tehlike seviyesi yeniden yükseldi.
***
Akşamüstüne doğru insanlar yemeklere saldırınca evin içinde nispeten serbest dolaşım başladı.
Ben mutfakta tabakları düzenliyordum.
Altay içeri girdi.
Kapının yanında durdu.
“Yardım?”
“Sen?”
“Evet.”
“Misafirsin.”
Kaşını kaldırdı.
“Yirmi yıldır ilk kez mi?”
Haklıydı.
Elindeki boş tabakları tezgâha bıraktı.
Yan yana durduk.
Salondan sesler geliyordu.
Annemin kahkahası.
Nermin Teyze'nin bir şey anlatırken yükselen sesi.
Babamın televizyonun sesini kısmaya çalışması.
Doruk'un bir kuzenimizle konuşması.
Altay bana baktı.
Ben tabağa baktım.
“Ne?”
dedi.
“Hiç.”
“İki gündür bu konuda çok iyisin.”
“Nede?”
“Hiç demekte.”
Ona baktım.
Gülüyordu.
“Bir şey soracaktın.”
Elimdeki çatal düştü.
Metal tezgâha çarpıp ses çıkardı.
Altay aşağı baktı.
Sonra bana.
“Ne?”
dedim.
“Soracaktın.”
“Hayır.”
“Dün sabah hatırlıyordun.”
“Tekrar unuttum.”
“Bu kadar hızlı mı?”
“Yaşlanıyorum.”
“Yirmi yedi.”
“Zihin gider.”
Bir adım yaklaştı.
Geri çekilmedim.
“Korktun mu?”
Gözlerimi kıstım.
“Hayır.”
“Yalan.”
“Misafir var.”
“Farkındayım.”
“Annen var.”
“Onun da farkındayım.”
“Ben sana hiçbir şey sormadım.”
“İki kere sordun.”
Yüzüm yandı.
“Birini alkole say.”
“Diğeri?”
“Onu da.”
“İkisi de alkollüyken.”
“İşte.”
Altay'ın ağzının kenarı kıvrıldı.
“Matematiğin bozulmuş.”
“Ben mühendisim.”
“Belli.”
Dirseğimle hafifçe koluna vurdum.
Tam o sırada salondan:
“DEVRİM!”
diye annem bağırdı.
İkimiz de irkildik.
“Ne?”
“ÇAY!”
Altay güldü.
“Romantizm.”
“Sus.”
Tepsiyi almaya yöneldim.
Bileğimden tutmadı.
Belime dokunmadı.
Sadece ben yanından geçerken başını eğip kulağıma yakın:
“Kaçamazsın.”
dedi.
Durdum.
O çoktan tepsiyi almıştı.
“Ben taşırım.”
“Altay.”
“Hı?”
“Sinir bozucusun.”
“Biliyorum.”
Salona çıktı.
Ben mutfakta birkaç saniye tek başıma kaldım.
Altı gün sonra başka bir ülkede olacaktım.
Ve şu an en büyük sorunlarımdan biri sevgilime ayıkken “Beni seviyor musun?” diye sorup soramayacağımdı.
Bilim insanlığının geldiği nokta buydu.
***
Bir ara babamla Aylin Teyze eski mahalle hikâyelerine başladı.
Bu her eski komşu buluşmasında kaçınılmazdı.
“Bunlar küçükken…”
diye başlayan her cümle çocuklar için tehditti.
Doruk:
“Başlamayın.”
dedi.
Babam:
“Niye?”
“Çünkü anlatacağınız şeyi biliyorum.”
“Hangisini?”
“Fark etmez.”
Aylin Teyze güldü.
“Altay zaten eve gelmezdi ki.”
Halam:
“Nereye giderdi?”
Aylin Teyze eliyle bizim evi gösterdi.
“Buraya.”
Annem:
“Çocuğun yarısı bizde büyüdü.”
Babam:
“Yarısı mı?”
Altay:
“Hakan Amca.”
Babam güldü.
“Doruk neredeyse Altay orada. Bir ara bunların hangisinin bizim çocuk olduğunu karıştırıyorduk.”
Doruk hafifçe gülümsedi.
Altay da.
Sonra göz göze geldiler.
İki gülümseme de kayboldu.
Aylin Teyze bunu gördü.
Bu kez emin oldum.
Bir an sessiz kaldı.
Sonra:
“İyi ki de öyle olmuş.”
dedi.
Sesinde bir şey vardı.
Çok küçük.
Ama yakaladım.
Annem de yakalamış olmalıydı çünkü Aylin Teyze'nin koluna dokundu.
Kimse devamını getirmedi.
Bir süre sonra mutfağa geçtim.
Aylin Teyze de arkamdan geldi.
“Yardım edeyim.”
“Misafirsiniz.”
“Ben de Altay gibi yirmi yıldır mı misafirim?”
Güldüm.
“Bugün herkes aynı şeyi söylüyor.”
Yan yana tabakları yerleştirdik.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra merakıma yenildim.
“Aylin Teyze.”
“Hı?”
“Az önce…”
“Ne?”
“Altay’ın burada büyümesiyle ilgili söylediğiniz.”
Eli durdu.
Bana baktı.
“Ne oldu?”
“Bir şey olmadı. Sadece…”
Nasıl soracağımı bilemedim.
“Altay hiç anlatmaz.”
Aylin Teyze hafifçe güldü.
“Altay’a sorarsan hayatında hiçbir şey zor olmamıştır.”
Bu cümle o kadar Altay’dı ki ben de güldüm.
“Doğru.”
Aylin Teyze bir tabağı kuruladı.
“Babasıyla ayrıldığımızda on altı yaşındaydı.”
Bunu biliyordum.
Ama yalnızca bilgi olarak.
Altay’ın anne babası boşanmıştı.
Yıllar önce.
Bundan fazlasını hiç düşünmemiştim.
“Zor olmuş muydu?”
diye sordum.
Aylin Teyze bir an düşündü.
“Bana sorarsan evet.”
“Altay’a sorarsam?”
“İyiyim der.”
İçim sıkıştı.
Aklıma hastanedeki sesi geldi.
*İyiyim.*
Benim cevabım.
*İyi değilsin. İyi olacaksın. İkisi farklı şey.*
Aylin Teyze devam etti.
“Babası kötü bir adam değildi. Hâlâ değil. Biz sadece birlikte iyi değildik. Ama bunu on altı yaşındaki çocuğa anlatmak başka.”
Başını hafifçe salladı.
“Bir süre evin içinde çok sessizlik vardı.”
Ben sustum.
“Altay da sessizleşti.”
Bunu hayal etmeye çalıştım.
On altı yaşındaki Altay.
Doruk’la aynı yaşlarda.
Ben daha küçüktüm.
O yılları hatırlıyordum ama çocuk aklımla.
Altay zaten hep vardı.
Doruk’un yanında.
Bizim masada.
Bahçede.
Salonda.
“Sonra buraya gelmeye başladı.”
dedi Aylin Teyze.
“Zaten geliyordu ama daha çok.”
Gülümsedi.
“Sevil hiç sormadı.”
“Ne sormadı?”
“Neden geldin diye.”
Boğazım düğümlendi.
“Yemek koydu.”
Aylin Teyze'nin gözleri salona kaydı.
Annem uzaktan birine tabak uzatıyordu.
“Hakan da eve geldiğinde ‘Oğlum sen de mi buradasın?’ deyip geçti.”
Gülümsedi.
“Doruk zaten kardeşiydi.”
O kelime içime takıldı.
Kardeş.
Doruk’un sesi geldi aklıma.
*Sen onun abisi gibiydin.*
Altay’ın cevabı.
*Değilim.*
Aylin Teyze fark etmeden devam etti.
“Bazen çocuklar kendi evlerinden çok başka bir evde güvende hissedebiliyor.”
Başımı kaldırdım.
O bana bakmıyordu.
“Ben o zaman buna üzülüyordum.”
dedi.
“Şimdi minnettarım.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Annemler onu çok seviyor.”
“Biliyorum.”
“Babam da.”
“Biliyorum.”
“Doruk da.”
Bu kez Aylin Teyze bana baktı.
Birkaç saniye.
“Onu da biliyorum.”
Sesinde soru yoktu.
Ama bildiği şeyin yalnızca eski arkadaşlık olmadığını hissettim.
Tam o sırada Altay mutfağın kapısında belirdi.
“Anne.”
İkimiz de ona baktık.
“Ne?”
“Anahtarın bende mi?”
“Çantamda.”
“Tamam.”
Gitmedi.
Bakışları bende kaldı.
Sonra annesinde.
“Ne konuşuyorsunuz?”
Aylin Teyze hiç tereddüt etmeden:
“Seni.”
dedi.
Altay'ın yüzü değişti.
“Niye?”
“Canımız istedi.”
“Tehlikeli.”
“Geç kaldın.”
Ben güldüm.
Altay bana baktı.
“Ne anlattı?”
“Her şeyi.”
“Devrim.”
“On altı yaşında çok ağlıyormuşsun.”
Aylin Teyze bana döndü.
“Ben öyle bir şey demedim.”
Altay gözlerini kıstı.
“Komik.”
“Bence.”
Ağzının kenarı kıvrıldı.
“Sonra görüşürüz.”
deyip çıktı.
Aylin Teyze oğlunun arkasından baktı.
Sonra bana.
“Çok ağlamazdı.”
dedi.
“Biliyorum.”
“Keşke biraz ağlasaydı.”
Bu kez gülmedim.
***
Akşamüstü kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Herkes giderken yeniden sarılıyordu.
Sanki havaalanına gidiyordum.
Halam elime bir zarf sıkıştırmaya çalıştı.
“Bu ne?”
“Harçlık.”
“Ben yirmi yedi yaşındayım.”
“Ne olmuş?”
“Çalışıyorum.”
“Al.”
“Almam.”
Annem uzaktan:
“AL.”
Zarfı aldım.
Kuzenim:
“Euro mu?”
diye sordu.
Halam:
“Sana ne?”
Nermin Teyze en son çıkanlardan biriydi.
Beni öptü.
“Oradan fotoğraf at.”
“Atarım.”
“Altay’a da—”
Annem kolundan tuttu.
“Hadi Nermin.”
“Ne dedim?”
“Nermin.”
Kapı kapandı.
Derin nefes aldım.
“Bu kadın bir şey anladı.”
dedim.
Annem:
“O doğduğundan beri bir şeyler anlıyor.”
Haklıydı.
Salona döndüğümde Aylin Teyze çantasını topluyordu.
Altay montunu giymişti.
Doruk balkon kapısının yanında duruyordu.
Aralarındaki mesafe yine vardı.
Aylin Teyze bana yaklaştı.
“Ben sana bir şey getirdim.”
Çantasından küçük bir paket çıkardı.
“Aylin Teyze, gerek yoktu.”
“Sus.”
Paketi açtım.
Koyu bordo, sade bir deri pasaport kılıfı.
Parmaklarımı üzerinde gezdirdim.
“Çok güzel.”
“Beğendin mi?”
“Çok.”
“Pasaportunu kaybetme diye.”
“Annem sizi mi aradı?”
“Hayır.”
“Emin misiniz?”
“Sevil pasaport konusunda da mı başladı?”
“Üç haftadır.”
Güldü.
Ona sarıldım.
“Teşekkür ederim.”
“Güle güle kullan.”
Geri çekildiğinde eli boynumdaki kolyeye değdi.
Yıldızı parmaklarının arasında tuttu.
“Bu da güzelmiş.”
Donup kaldım.
“Evet.”
“Yeni.”
“Evet.”
Başını kaldırdı.
Gözlerinde küçük bir gülümseme vardı.
“Altay aldı, değil mi?”
Boğazımı temizledim.
“Şey…”
Aylin Teyze biraz daha gülümsedi.
“Ben aldım onunla.”
Birkaç saniye yüzüne baktım.
“Ne?”
“Fotoğrafını gönderdi.”
“Size mi?”
“Hayır, belediyeye.”
“Aylin Teyze.”
Güldü.
“İki tane arasında kaldı. Bana attı.”
Yüzümün ısındığını hissettim.
“Size ne için olduğunu söyledi mi?”
“Hayır.”
“Nereden—”
Kaşını kaldırdı.
“Altay benim oğlum.”
Bir saniye sustu.
“Söylemesine gerek yoktu.”
Anneler.
Gerçekten ayrı bir türdüler.
“Beğendin mi?”
“Çok.”
“Altay’ı?”
Ağzım açıldı.
“Aylin Teyze!”
Masum bir yüz yaptı.
“Kolye demedim.”
Yüzümü kapattım.
Güldü.
Sonra yüzündeki ifade yumuşadı.
“Mutlu musun?”
Elimi indirdim.
Bu soruyu son birkaç günde ikinci kez duyuyordum.
Ve cevabım değişmemişti.
“Evet.”
“Güzel.”
Bir an durdu.
“Gitmek istiyor musun?”
Bu kez cevabım daha da kolay çıktı.
“Evet.”
Başını salladı.
“Daha güzel.”
Kaşlarımı çattım.
“Niye?”
“Çünkü ikisi birbirine engel değil.”
Sustu.
“Olmasın da.”
Altay birkaç metre ötede babamla konuşuyordu.
Ona baktım.
Aylin Teyze de baktı.
“Birini sevmenin en kötü hâli, onu yanında tutmak için küçültmek.”
Kalbim bir an hızlandı.
Bana döndü.
“Git.”
dedi.
“Çalış. Öğren. Gez. Dönmek istersen dön. Kalmak istersen onu da düşün.”
Sonra gülümsedi.
“Oğlumun canını biraz sıkarsın.”
Güldüm.
“Şimdiden sıkıyorum.”
“Fark ettim.”
“Aylin Teyze…”
“Hı?”
“Altay size söyledi mi?”
“Neyi?”
“Bizim…”
Kelimeyi söylemek hâlâ tuhaf geliyordu.
“Sevgili olduğumuzu.”
Aylin Teyze'nin yüzünde gerçekten şaşkınlık gördüm.
“Sevgili misiniz?”
Bu kez ben şaşırdım.
“Bilmiyor muydunuz?”
“Hayır.”
“Az önce—”
“Bir şey olduğunu anlamak başka, oğlumun bana bilgi vermesi başka.”
Altay’a baktı.
Sesini yükseltti.
“ALTAY.”
Altay uzaktan başını kaldırdı.
“Ne?”
“Sonra seninle konuşacağız.”
Altay önce annesine baktı.
Sonra bana.
Ben dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Devrim.”
dedi uzaktan.
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
Aylin Teyze:
“Yaptın.”
Altay gözlerini kapattı.
Babam:
“Ne yaptı?”
Hepimiz aynı anda:
“Hiçbir şey.”
dedik.
***
Giderlerken kapıda toplandık.
Annem Aylin Teyze’ye bir kap yemek vermeye çalışıyordu.
Aylin Teyze:
“Sevil, istemiyorum.”
“Al.”
“Evde yemek var.”
“Altay yer.”
“Altay kendi evine gidiyor.”
“Yarın yer.”
Altay poşeti aldı.
“Ver anne.”
Aylin Teyze:
“Sen niye alıyorsun?”
“Bu tartışmanın biteceğine inanmıyorum.”
Babam:
“Tecrübeli çocuk.”
dedi.
Bir an her şey eskisi gibiydi.
Altay bizim kapıda.
Annem eline yemek tutuşturuyor.
Babam gülüyor.
Doruk birkaç adım ötede.
Ben merdivenin yanında.
Sonra Altay Doruk’a baktı.
Eski hâl kayboldu.
“Görüşürüz.”
dedi.
Doruk:
“Görüşürüz.”
İki kelime.
Ama girls night gecesindeki “iyi geceler”den sonra bir adım daha.
Aylin Teyze ikisine baktı.
Hiçbir şey söylemedi.
Altay bana döndü.
“Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Gözlerini kıstı.
“Bir şey soracak mısın?”
Yüzüm yandı.
Doruk oradaydı.
Annem oradaydı.
Babam oradaydı.
Aylin Teyze oradaydı.
Allah da muhtemelen özellikle izliyordu.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Altay.”
“Tamam.”
Ağzının kenarı kıvrıldı.
Merdivenlerden inmeye başladı.
Arkasından:
“Korkmadım.”
dedim.
Durdu.
Başını çevirip bana baktı.
“Ben bir şey demedim.”
“Yüzün dedi.”
Gülümsedi.
“İyi geceler Devrim.”
“İyi geceler.”
Gittiler.
Kapı kapandı.
Arkamı döndüm.
Dört kişi bana bakıyordu.
Annem.
Babam.
Doruk.
Ve mutfağa gitmemiş olan Sevil Aydemir'in merakı.
Babam kaşlarını çattı.
“Ben bir şey mi kaçırıyorum?”
Üçümüz aynı anda:
“Evet.”
dedik.
Babamın yüzü düştü.
“Bu evde herkes benden bir şey saklıyor.”
Annem koluna girdi.
“Gel Hakan.”
“Nereye?”
“Çay içeceğiz.”
“Bana neyi anlatacaksın?”
“Her şeyi değil.”
“SEVİL.”
Gülerek mutfağa gittiler.
Doruk'la yalnız kaldık.
Birkaç saniye sessiz durduk.
“Annesi biliyor muymuş?”
diye sordu.
“Artık biliyor.”
Başını salladı.
“İyi.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“İyi mi?”
“Ne diyeyim?”
“Bilmiyorum.”
Doruk ellerini cebine soktu.
“Devrim.”
“Hı?”
Bir şey söyleyecek sandım.
Altay’la ilgili.
Bizimle ilgili.
Kavgayla ilgili.
Söylemedi.
“Priz dönüştürücüyü aldın mı?”
Gözlerimi devirdim.
“Aldım.”
“İki tane al.”
“Niye?”
“Biri bozulur.”
“Doruk.”
“Ne?”
“Beni özleyeceksin.”
Yüzü değişti.
“Saçmalama.”
“Özleyeceksin.”
“Altı ay.”
“Az önce herkes altı ay çok uzun dedi.”
“Bana kısa.”
“Yalancı.”
Yanımdan geçerken saçımı bozdu.
Haftalardır yapmadığı kadar tanıdık bir hareketti.
“Valizini bitir.”
“Emretme.”
“Rica ediyorum.”
“Öyle de olmadı.”
Merdivenlere yöneldi.
Arkasından baktım.
“Doruk.”
Döndü.
“Ben de seni özleyeceğim.”
Bir an yüzü tamamen yumuşadı.
Sonra hemen toparladı.
“Gitmeden kavga ederiz daha.”
Gülümsedim.
“Kesin.”
Odasına çıktı.
Ben salonda tek başıma kaldım.
Ev hâlâ kalabalığın izlerini taşıyordu. Masanın üzerinde yarım bırakılmış çay bardakları, sehpanın kenarında unutulmuş bir peçete, mutfaktan gelen tabak sesleri, kapının yanında Nermin Teyze'nin yanlışlıkla bıraktığı şemsiye.
Boynumdaki yıldızı tuttum.
Altay’ın annesini yıllardır tanıyordum.
Onun yaptığı kısırı yemiştim.
Çocukken evlerine gitmiştim.
Bayramlarda elini öpmüştüm.
Altay’ın anne babasının boşandığını biliyordum.
Altay’ın bizim evden çıkmadığını biliyordum.
Doruk’la kardeş gibi büyüdüğünü biliyordum.
Ama bilmek bazen yalnızca bir olayın adını öğrenmekti.
O gün ilk kez on altı yaşındaki Altay’ı düşündüm.
Kendi evindeki sessizlikten çıkıp bizim evin gürültüsüne gelen Altay’ı.
Annemin önüne yemek koyduğu çocuğu.
Babamın sorgulamadan “oğlum” dediği çocuğu.
Doruk’un yanına oturan çocuğu.
Benim çocukluğumun arka planında hep duran çocuğu.
Belki de Doruk’un öfkesi bu yüzden bu kadar büyüktü.
Belki Altay’ın sessizliği de.
Bu onların kavgasını haklı çıkarmıyordu.
Ama bazı yaraların nereden geldiğini bilmek, neden bu kadar derine indiğini açıklıyordu.
Telefonum titredi.
Altay.
**Altay:** Annem beni sorguluyor.
Gülümsedim.
**Ben:** Hak ettin.
**Altay:** Ne anlattın?
**Ben:** Sevgilin olduğumu.
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra:
**Altay:** Güzel.
**Ben:** Ne güzel?
**Altay:** Sevgilim olman.
İstemeden güldüm.
**Ben:** Bunu bilerek yapıyorsun.
**Altay:** Bazen.
Başımı koltuğun arkasına yasladım.
Ch17.
*Bazen.*
*Hoşuma gidiyor seni utandırmak.*
Telefon tekrar titredi.
**Altay:** Bu arada.
**Ben:** Ne?
**Altay:** Altı gün.
Gülümsemem biraz azaldı.
**Ben:** Biliyorum.
Bir süre sonra:
**Altay:** Korkuyor musun?
Bu kez sorunun neyle ilgili olduğunu bilmiyordum.
Almanya mı?
Gitmek mi?
Biz mi?
Dün gece sorduğum soru mu?
Belki hepsi.
Parmaklarımı ekranda tuttum.
Sonra yazdım.
**Ben:** Biraz.
Cevap hemen gelmedi.
Bekledim.
**Altay:** Ben de.
Ekrana uzun süre baktım.
Ne için korktuğunu sormadım.
Çünkü cevabını bilmiyordum.
Ve onun yerine düşünemezdim.
Telefonu bıraktım.
Boynumdaki yıldıza dokundum.
Altı gün sonra gidiyordum.
Altay’ın ailesini yıllardır tanıyordum.
Ama o gün ilk kez Altay’ın ailesini tanımaya başlamıştım.
Belki büyümek biraz da buydu.
Çocukluğundan beri bildiğini sandığın insanların, sen bakmayı öğrendikçe yeniden yabancılaşması.
Sonra yavaş yavaş yeniden tanıdık hâle gelmesi.
Altı gün.
Ve galiba gitmeden önce öğreneceğim daha çok şey vardı.
Bölüm etkileşimi
