Biz Büyürken kitap kapağı

8. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE

Sabah uyandığımda verdiğim ilk karar şuydu:

Dün geceyi unutacaktım.

İkinci kararım:

Altay hakkında düşünmeyecektim.

Üçüncü kararım:

İkinci kararı vermiş olmam bile saçmaydı çünkü zaten Altay hakkında düşünmüyordum.

Gayet başarılı bir başlangıçtı.

Yataktan kalktım.

Perdeyi açtım.

Sokağa baktım.

Altay'ın arabası yoktu.

...

Perdeyi kapattım.

"Gerizekâlı."

Bunu kendime söyledim.

Çünkü dışarı bakmamın Altay'la hiçbir ilgisi yoktu.

Sabahları perde açılırdı.

İnsan dışarı bakardı.

Sokakta araba olurdu ya da olmazdı.

Bu kadar.

Banyoya gittim.

***

Kahvaltıda Doruk yoktu.

Babam işe erken çıkmıştı.

Annemle karşılıklı oturuyorduk.

Annem peynir tabağını önüme itti.

"Ye."

"Yiyorum."

"Bir şey yemiyorsun."

Elimde ekmek vardı.

"Bu ne?"

"Ekmek."

"Yanına peynir al."

Peynir aldım.

"Zeytin de."

Zeytin aldım.

Annem ancak o zaman rahatladı.

Bir süre sessizce yedik.

Sonra:

"Dün Selin'i sevdin mi?"

Az kalsın zeytin çekirdeğini yutuyordum.

Öksürdüm.

Annem suyu uzattı.

"Ne oldu?"

"Bir şey yok."

Suyu içtim.

"Niye sordun?"

"Öylesine."

"Anne."

"Ne?"

"Sabah sekizde bana neden Selin'i soruyorsun?"

Annem çayını karıştırdı.

"İyi kız."

"Evet."

"Çok terbiyeli."

"Evet."

"Mesleği de güzel."

Kaşlarımı çattım.

"Anne."

"Ne var?"

"Sen de mi?"

"Neyim?"

"Nermin Teyze'ye dönüşme."

Annem güldü.

"Ben bir şey demedim."

"Bu evde bu cümle yasaklanmalı."

"Ne dedim?"

"Hiçbir şey."

"Ee?"

"Hiçbir şey."

Kahvaltıma döndüm.

Annem birkaç saniye sustu.

Sonra:

"Altay'la da yakışırlar aslında."

Çatal elimde durdu.

Bu kez öksürmedim.

Sadece...

Durdu.

Sonra peyniri aldım.

Ağzıma attım.

"Olabilir."

dedim.

Sesim gayet normaldi.

Gerçekten.

Annem bana baktı.

Ben peyniri çiğnedim.

"Ne?"

dedim.

"Bir şey demedim."

"Anne!"

Güldü.

"Tamam, tamam."

Çayımı içtim.

Olabilir.

Gerçekten olabilirdi.

Altay yakışıklıydı.

Selin güzeldi.

İkisi de kendi işini yapıyordu.

İkisi de otuzlarına yakındı.

Ya da Selin kaç yaşındaydı bilmiyordum.

Uyumlu görünebilirlerdi.

Bunda sorun yoktu.

Hiç.

Annem reçeli uzattı.

"Bu arada Altay dün gece Doruk'u aramış."

Başımı kaldırmamam gerekiyordu.

Kaldırdım.

"Niye?"

Annem omuz silkti.

"İş için herhalde."

"Hı."

Reçelden aldım.

Neden sormuştum?

Altay Doruk'u her gün arıyordu.

Yirmi beş yıllık arkadaşlardı.

Benim bu bilgiye verdiğim tepkinin:

*Niye?*

olmaması gerekirdi.

*Normal.*

olması gerekirdi.

Kendi zihnimden yorulmaya başlamıştım.

***

Üniversiteye vardığımda kendime yeni bir görev verdim.

Çalış.

Bu kadar.

Çalışırsam düşünmezdim.

Laboratuvara girdim.

Baran yoktu.

Aslı bilgisayar başındaydı.

"Günaydın."

"Günaydın."

Çantamı bıraktım.

Bilgisayarımı açtım.

Mail.

Bakmayacaktım.

Mail'e baktım.

Yeni mesaj yoktu.

Başvurudan da yoktu.

Programın sonuç açıklamasına daha haftalar vardı.

Bunu biliyordum.

Yine de içimde küçücük bir hayal kırıklığı oldu.

Aslı başını kaldırmadan:

"Kontrol ettin."

dedi.

"Sen beni mi izliyorsun?"

"Hayır. Klavye sesinden anlıyorum."

"Rahatsız edicisin."

"Teşekkür ederim."

Dosyalarımı açtım.

O gün gerçekten çalıştım.

İki saat boyunca dünyada Almanya yoktu.

Altay yoktu.

Selin yoktu.

Nermin Teyze hiç yoktu.

Sadece veriler vardı.

Grafikler.

Kod.

Sonuçlar.

Ve sonunda...

Bir hata.

Ekrana yaklaştım.

"Hayır."

Aslı:

"Ne?"

"Hayır."

"Ne oldu?"

"Bu değer burada olmamalı."

Yanıma geldi.

Ekrana baktı.

"Belki veri..."

"Hayır."

Dosyayı açtım.

Bir tane daha.

Sonra başka.

Midem düştü.

"Aslı."

"Hı?"

"Burada bir şey yanlış."

Yaklaşık yirmi dakika sonra Baran geldi.

Kapıyı açar açmaz:

"Günaydın güzellikler."

dedi.

İkimiz aynı anda:

"Gel buraya."

dedik.

Durdu.

"Ne yaptım?"

"Henüz bilmiyoruz."

"Ben daha yeni geldim."

"Gel."

Baran çantasını bırakıp yanımıza geldi.

Ekrana baktı.

"Bu ne?"

"Onu sana soruyoruz."

"Niye bana?"

Aslı:

"Çünkü geçen hafta sistemi kurcaladın."

dedi.

"Kurcalamadım."

"Bir şeyleri değiştirdin."

"Optimize ettim."

"Baran."

"Tamam, biraz kurcaladım."

Gözlerimi kapattım.

"Ne değiştirdin?"

Hatırlamıyordu.

Tabii ki.

***

Öğlen birde üçümüz hâlâ aynı bilgisayarın başındaydık.

Selim Hoca geldi.

Durumu anlattık.

Ekrana baktı.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Bu, bağırmasından daha kötüydü.

Sonunda:

"Yedeğiniz var mı?"

dedi.

Baran:

"Var hocam."

Selim Hoca bana baktı.

"Ne kadar veri etkilenmiş?"

"Henüz bilmiyoruz."

"Bulun."

"Tamam hocam."

"Bugün."

"Tamam."

Gitti.

Baran sandalyesine çöktü.

"Ben akademiyi bırakıp kafe açacağım."

Aslı:

"Kahve yapmayı biliyor musun?"

"Hayır."

"Orada da sistemi bozarsın."

Ben ekrana bakıyordum.

İçimde stres yavaş yavaş yükseliyordu.

Almanya başvurusu.

Tez.

Veriler.

Yayın.

Her şey aynı anda kafamın içine doluştu.

Telefonum masada titredi.

Ekrana baktım.

Ece.

Mesajı açmadım.

Telefonu ters çevirdim.

"Tamam."

dedim.

Aslı bana baktı.

"Ne?"

"Çözeceğiz."

Baran:

"Ben korktum."

dedi.

"İyi."

"Niye?"

"Bir işe yara."

***

Akşam altıyı geçtiğinde laboratuvardaydık.

Saatlerce uğraştık.

Sonunda hatanın kaynağını bulduk.

Baran'ın yaptığı değişiklik değildi.

Bu bilgi onu gereğinden fazla mutlu etti.

"Özür bekliyorum."

dedi.

Başımı kaldırmadan:

"Bekle."

"Kalbimi kırdınız."

Aslı:

"Bir daha kırarız."

dedi.

Asıl sorun eski bir veri aktarımındaydı.

Düzeltilebilirdi.

Ama iki günlük iş çıkaracaktı.

Selim Hoca'ya mail attım.

Cevap kısa sürede geldi.

**Tamam. Yarın konuşuruz. Panik yapma.**

Panik yapma.

Akademide en çok paniğe yol açan iki kelime.

Bilgisayarımı kapattım.

Aslı montunu giydi.

"Bir şeyler yiyelim mi?"

"Ben eve gideceğim."

"İyi misin?"

"İyiyim."

Gerçekten iyiydim.

Sadece yorulmuştum.

Ve eve gitmek istiyordum.

Bizim eve.

Annemin yemek kokusuna.

Babamın televizyonuna.

Doruk'un bağırmasına.

Garipti.

Almanya'ya gitmek isteyen ben, kötü bir günün sonunda yine aynı yere dönmek istiyordum.

Belki insanın gitmek istemesi, dönecek bir yeri olmadığı anlamına gelmiyordu.

***

Sokağa girdiğimde hava kararmıştı.

Bakkalın ışıkları yanıyordu.

Rıza Amca kapının önünde biriyle konuşuyordu.

Münevver Teyze balkondan çamaşır topluyordu.

Nermin Teyze'nin perdesi açıktı.

Her şey normaldi.

Eve girdim.

Ayakkabılarımı çıkardım.

Mutfaktan annemin sesi geldi.

"Geldin mi?"

"Yok."

"Çok komik."

Mutfağa girdim.

Annem tencerenin başındaydı.

"Ne var?"

"Mercimek."

"Tavuk?"

"Var."

Gülümsedim.

"Sen benim en sevdiğim insansın."

"Sabah Nermin'e dönüşme diyordun."

"Geçmiş geçmişte kaldı."

Annem güldü.

"Elini yıka."

Salona baktım.

Babam koltuktaydı.

Doruk yerde oturmuş bir şeylerle uğraşıyordu.

Sehpanın yanında bir sandalye boştu.

Normal sandalye.

Her zaman oradaydı.

Ama nedense ilk kez...

Boş olduğunu fark ettim.

Gözüm birkaç saniye üzerinde kaldı.

Sonra kendime kızdım.

Ne bekliyordum?

Altay'ın her akşam bizim evde olması mı?

Adamın kendi evi vardı.

İşi vardı.

Hayatı vardı.

Üstelik bugün hafta içiydi.

"Ne bakıyorsun?"

Doruk sordu.

"Hiç."

"Yine başladınız."

Babam televizyona bakarken:

"Bu evde herkes birbirine hiç diyor."

dedi.

Güldüm.

Çantamı bıraktım.

"Altay gelmiyor mu?"

Soru ağzımdan çıktı.

Bir anda.

Plansız.

Doruk başını kaldırdı.

"Yok."

"Hı."

Telefonuyla uğraşmaya devam etti.

Ben mutfağa yürüdüm.

İki adım sonra Doruk:

"Niye?"

dedi.

Arkamı dönmedim.

"Ne niye?"

"Altay."

"Ne olmuş?"

"Niye sordun?"

Buzdolabını açtım.

İçinde ne aradığımı bilmiyordum.

"Normalde geliyor."

Doruk birkaç saniye sustu.

"Bugün işi var."

"Tamam."

Dolabı kapattım.

Bitti.

Gerçekten.

Bu kadar.

Ama mutfağa geçerken kendime kızıyordum.

Çünkü boş sandalyeyi fark etmiştim.

Ve daha kötüsü...

Kimin oturmadığını da.

***

Yemekte annem günümü sordu.

Anlattım.

Doruk:

"Baran kim?"

dedi.

"Arkadaşım."

"Erkek mi?"

Ona baktım.

"Hayır, Golden Retriever."

Babam güldü.

Doruk:

"Normal sordum."

"Erkek."

"Ne zamandır arkadaşsınız?"

"Yıllardır."

"Hı."

Çatalımı bıraktım.

"Senin bu hılarını yasaklayacağım."

"Ben bir şey demedim."

"Erkek arkadaşım olamaz mı?"

"Olabilir."

"Ee?"

"Merak ettim."

"Ben senin arkadaşlarını sorguluyor muyum?"

Doruk düşünmeden:

"Altay'ı sorguluyorsun."

Masada sessizlik.

Bir saniye.

Belki iki.

Annem tabağına yemek koyuyordu.

Babam su içiyordu.

Ben Doruk'a baktım.

"Ben Altay'ı sorgulamıyorum."

Doruk da bana baktı.

"Şaka yaptım."

"Komik değil."

"Niye gerildin?"

"Gerilmedim."

Doruk sırıttı.

"Gerildin."

Elime peçeteyi aldım.

Ona fırlattım.

"Kes."

Peçete yüzüne çarptı.

Babam:

"Yemek masasında kavga etmeyin."

dedi.

Annem:

"Salatadan alın."

dedi.

Konu kapandı.

Ama yanaklarım ısınmıştı.

Sinirden.

Kesinlikle.

***

Altay'ı o gün görmedim.

Ertesi gün de.

Sonraki gün de.

Bu bilgiyi neden saydığımı bilmiyorum.

Saymıyordum zaten.

Sadece...

Farkındaydım.

Üç gün.

Üç gün boyunca hayat gayet normal devam etti.

Üniversite.

Laboratuvar.

Veri düzeltme.

Selim Hoca.

Aslı.

Baran.

Ev.

Aile.

Ece.

Mahalle.

Altay yoktu.

Ve bu gayet normaldi.

Eskiden haftalarca görmediğim olurdu.

Üniversitedeyken aylarca doğru düzgün karşılaşmadığımız zamanlar olmuştu.

Kimse ölmemişti.

Ben de gayet iyi yaşamıştım.

Dolayısıyla üçüncü günün akşamı Ece'yle kafede otururken telefonuma baktığımda onun adını aramıyordum.

Ece pipetini bardağında çevirdi.

"Telefonla evleneceksen ben gideyim."

Telefonu masaya bıraktım.

"Bir şeye bakıyordum."

"Neye?"

"Mail."

"WhatsApp'tan Almanya sonucu mu geliyor?"

Yakalandım.

"Sonra WhatsApp'a geçtim."

"Hı."

"Sen de yapma."

"Ne?"

"Hı."

Ece güldü.

"Ne oldu?"

"Hiç."

"Devrim."

"Ne?"

"Bir tuhafsın."

"Yorgunum."

"Olabilir."

Kahvesini içti.

Ben de içtim.

Sonra çok normal bir sesle:

"İdil Altay'ı takipten çıkmış."

dedi.

Bardağım dudağımda durdu.

"Niye?"

Ece'nin kaşları kalktı.

Ben hemen:

"Yani... geçen konuşuyordunuz."

"Ben konuşmuyordum. İdil konuşuyordu."

"Tamam işte."

"Niye merak ettin?"

"Merak etmedim."

"Niye diye sordun."

"İnsan sorar."

Ece güldü.

"Altay bir şey yapmamış. İdil sıkılmış herhalde."

"Hı."

"Bir de Selin var tabii."

Bardağımı masaya koydum.

"Ece."

"Ne?"

"Selin'in hiçbir şeyi yok."

"Nereden biliyorsun?"

"Tanıştım."

Ece'nin yüzü aydınlandı.

"NE?"

Yan masadaki insanlar baktı.

"Ece!"

Sesini kıstı.

"Ne zaman?"

"Nermin Teyze'nin doğum gününde."

"Altay da orada mıydı?"

"Evet."

"Tanıştırıldılar mı?"

"Evet."

"Sonra?"

"Sonra ne?"

"Ne oldu?"

"Hiçbir şey."

Ece bana uzun uzun baktı.

"Ne?"

dedim.

"Sen anlat."

"Neyi?"

"Yüzünü."

"Yüzümde ne var?"

"Bir şey var."

"Yok."

"Selin nasıl?"

"Çok tatlı."

Ece bir an durdu.

"Bu kötü."

"Niye kötü?"

"Senin için."

Kalbim bir an...

Hayır.

"Benim için niye kötü olsun?"

Ece omuz silkti.

"Bilmem. Sen söyle."

"Ece, saçmalama."

"Tamam."

Kahvesine döndü.

Bu kadar kolay vazgeçmesi daha sinir bozucuydu.

"Gerçekten çok tatlı biri."

dedim.

"Tamam."

"Güzel de."

"Tamam."

"Kendi muayenehanesi var."

"Devrim."

"Ne?"

"Ben Selin'le evlenmeyeceğim."

Sustum.

Ece gülmeye başladı.

Ben de istemeden güldüm.

"Salak."

"Sen anlatıyorsun."

"Konuyu sen açtın."

"İdil'i açtım."

"İdil de beni ilgilendirmiyor."

"Selin?"

"Hiç ilgilendirmiyor."

"Altay?"

"Ece."

"Tamam, tamam."

Konu kapandı.

Ama eve dönerken bir şey fark ettim.

Altay'ı üç gündür görmemiştim.

Ve Ece ismini söylediğinde...

Sanki uzun zamandır duymadığım bir şey söylenmiş gibi gelmişti.

Bu düşünceden hiç hoşlanmadım.

***

Dördüncü gün cumaydı.

Üniversiteden eve erken geldim.

Saat altı bile olmamıştı.

Annem mutfaktaydı.

Babam henüz gelmemişti.

Doruk duş alıyordu.

Ben üstümü değiştirdim.

Aşağı indim.

"Yardım edeyim mi?"

dedim.

Annem bana baktı.

"Sen iyi misin?"

"Niye?"

"Kendin söyledin."

"Anne."

Güldü.

"Şunu doğra."

Domatesleri aldım.

Doğramaya başladım.

Kapı çaldı.

Annem:

"Devrim, bak."

dedi.

Elimi yıkadım.

Kapıya yürüdüm.

Kapıyı açtım.

Altay.

Bir an...

Sadece bir an...

Beklemediğim birini görmüş gibi oldum.

Saçmaydı.

Çünkü Altay'ın bizim kapıda olması dünyadaki en normal şeylerden biriydi.

Üzerinde takım elbise vardı.

Kravatını gevşetmişti.

Bir elinde dosya çantası, diğerinde market poşeti.

Bana baktı.

"Ne?"

Kaşlarımı çattım.

"Ne ne?"

"Yüzüme niye öyle baktın?"

"Nasıl baktım?"

"Bilmiyorum."

"Senin paranoyan."

Poşeti kaldırdı.

"Annen süt istedi."

İstemeden güldüm.

"Yine mi?"

"Bu evde market alışverişi benden soruluyor."

Kapıyı açtım.

"Buyurun kurye bey."

İçeri girdi.

Ayakkabılarını çıkardı.

"Araban çalışıyor mu?"

"Çalışıyor."

"Akü?"

"Kontrol ettirdim."

"Sonuç?"

"Değişmesi gerekmiyormuş."

Başını salladı.

"İyi."

Mutfaktan annemin sesi geldi.

"Altay mı?"

Altay:

"Benim Sevil Teyze."

"Gel oğlum."

Bana baktı.

"Bak. 'Oğlum.'"

"Ben yıllardır söylüyorum, annem seni bizden çok seviyor."

"Doğru kadın."

"Çık evimizden."

Gülümsedi.

Mutfak tarafına yürüdü.

Ben kapıyı kapattım.

Ve...

Bir şey oldu.

Hiçbir şey olmadı aslında.

Sadece ev bir anda...

Normal geldi.

Bu düşünce beni olduğum yerde durdurdu.

Ne demek normal?

Üç gündür de normaldi.

Altay yokken de evimiz evdi.

Tabii ki.

Saçmalıyordum.

Mutfağa geçtim.

Annem Altay'ın elindeki poşeti alıyordu.

"Niye iki tane aldın?"

"Bir daha çağırmayın diye."

Annem:

"Yarın yoğurt lazım."

dedi.

Kahkahayı patlattım.

Altay gözlerini kapattı.

"Ben niye geldim?"

"Geçmiş olsun."

dedim.

Bana baktı.

Sonra:

"Sen niye bu kadar neşelisin?"

Gülüşüm durdu.

"Ben hep neşeliyim."

"Değilsin."

"Ne demek değilim?"

"Değilsin işte."

"Sen beni nereden biliyorsun?"

Soru çıktı.

Yine.

Altay'ın yüzünde çok küçük bir ifade değişti.

Belki de bana öyle geldi.

Sonra son derece normal bir sesle:

"Yirmi yıldır tanıyorum."

dedi.

Sustum.

Haklıydı.

Tabii ki.

"On dokuz."

dedim.

Kaşını kaldırdı.

"Ne?"

"Yirmi değil."

"Saydın mı?"

"Hayır."

"Saymışsın."

"Matematik."

"Bilim insanı."

"Avukat."

Annem araya girdi.

"İkiniz de şunu sofraya götürün."

Ve an bitti.

Zaten an falan da değildi.

Normal bir konuşmaydı.

***

Akşam Doruk'la Altay maç açtı.

Babam da onlara katıldı.

Ben mutfakta anneme yardım ettim.

Sonra odama çıkıp bilgisayarımı aldım.

Aşağı indim.

Salondaki masaya oturdum.

Çalışmaya başladım.

Altay'ın her zamanki sandalyesi doluydu.

Bu kez bunu fark etmemem gerekiyordu.

Fark ettim.

Ama sadece çünkü geçen gün boş olduğunu fark etmiştim.

Hepsi bu.

Bir süre sonra Altay:

"Almanya'dan haber var mı?"

diye sordu.

Ekrandan gözümü kaldırdım.

"Yok."

"Ne zaman?"

"Üç dört hafta."

Başını salladı.

"Beklemek zor."

"Sen nereden biliyorsun?"

"Sonuç beklemeyi mi?"

"Evet."

Güldü.

"Avukatım Devrim."

"Haklısın."

Doruk televizyona bakarak:

"Bu kız maili günde yüz kere kontrol ediyor."

Başımı ona çevirdim.

"Sen nereden biliyorsun?"

"Annem söyledi."

Anneme baktım.

Mutfaktan:

"Ben bir şey demedim!"

diye bağırdı.

Altay güldü.

Ben gözlerimi devirdim.

"Bu evde özel hayat diye bir şey yok."

Altay:

"Yeni mi fark ettin?"

dedi.

Ona baktım.

"Sen de mağdursun."

"Nermin Teyze yüzünden mi?"

İstemeden Selin aklıma geldi.

"Mesela."

Altay'ın yüzünde hiçbir şey değişmedi.

Ya da ben göremedim.

Televizyona döndü.

Ben de bilgisayarıma.

Ve garip bir şekilde rahatladım.

Neden?

Bilmiyordum.

Belki konuşma Selin'e gitmediği için.

Belki gitse rahatsız olacağım için.

Belki de sadece çalışmam gerektiği için.

Kendime üçüncü seçeneği seçtim.

En mantıklısı oydu.

***

Gece Altay giderken ben mutfaktan su alıyordum.

Kapıda ayakkabılarını giydi.

Doruk salondan bağırdı:

"Yarın ararım."

Altay:

"Sabah duruşmam var."

"Öğlen."

"Tamam."

Kapıyı açtı.

Sonra bana baktı.

"Görüşürüz bilim insanı."

"Görüşürüz."

Çıktı.

Kapıyı kapattım.

Bu kadar.

Mutfaktan suyu aldım.

Odama çıktım.

Telefonuma bakmadım.

Mesaj beklemedim.

Zaten mesaj atması için bir sebep yoktu.

Ve o gece gerçekten mesaj atmadı.

Ben de atmadım.

Bunun da hiçbir anlamı yoktu.

Ama yatağa girdiğimde fark ettiğim bir şey vardı.

Altay'ı üç gün görmemiştim.

Eskiden bunu fark etmezdim.

Şimdi etmiştim.

Hepsi buydu.

Özlemek değildi.

Kesinlikle.

Sadece bir insan hayatınızın belli bir yerine yeterince uzun süre oturduğunda, o yer boş kalınca gözünüz takılıyordu.

Tıpkı salondaki sandalye gibi.

Sandalye aynı sandalyeydi.

Ev aynı evdi.

Hayat aynı hayattı.

Sadece bazen...

Bir şeyin eksik olduğunu fark etmek için önce orada olmasına alışmanız gerekiyordu.

Ben Altay'a alışık değildim.

Zaten yıllardır hayatımdaydı.

Belki sorun da tam olarak buydu.

Onun varlığına o kadar uzun zamandır alışmıştım ki...

Yokluğunu ilk kez fark etmem biraz geç olmuştu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.