5. bölüm / 22
Biz BüyürkenBÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA
- 1 BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK3.564 kelime
- 2 BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN3.514 kelime
- 3 BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ2.624 kelime
- 4 BÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK3.218 kelime
- 5 BÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA3.028 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR2.727 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — BANA NE?2.763 kelime
- 8 BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE2.126 kelime
- 9 BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN2.749 kelime
- 10 BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ3.226 kelime
- 11 BÖLÜM 11 — GAYET NORMAL4.099 kelime
- 12 BÖLÜM 12 — GİTMİYORUM4.064 kelime
- 13 BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ2.443 kelime
- 14 BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU3.760 kelime
- 15 BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN3.008 kelime
- 16 BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ3.450 kelime
- 17 BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM3.735 kelime
- 18 BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ3.497 kelime
- 19 BÖLÜM 19 — ON BİR3.194 kelime
- 20 BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM3.729 kelime
- 21 BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)3.317 kelime
- 22 BÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR3.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan bazı kararları büyük bir özgüvenle alıyordu.
Sonra ertesi sabah uyanıp:
*Ben ne yaptım?*
diye düşünüyordu.
Benim için o sabah tam olarak böyle başladı.
Gözlerimi açtım.
Tavana baktım.
Üç saniye boyunca hayatım son derece normaldi.
Dördüncü saniyede hatırladım.
Almanya.
Başvuru.
Form.
Doğruldum.
"Allah'ım."
Telefonumu aldım.
Saat 07.18.
Gece yatmadan önce programın başvuru formunu açmış, kişisel bilgilerimi doldurmuş, eğitim bilgilerimi eklemiş ve sonra önümde beliren:
**Motivasyon Mektubu**
başlığını görünce bilgisayarı kapatmıştım.
Çünkü insanın kendisini bir kuruma neden istediğini anlatması kadar aşağılayıcı çok az şey vardı.
*Beni alın çünkü iyiyim.*
Bunu akademik bir dille üç sayfa yazmanız gerekiyordu.
Telefonuma baktım.
Ece'den gece mesaj gelmişti.
**Ece:** Başvurdun mu?
Cevap yazdım.
**Devrim:** Formu açtım.
Hemen cevap geldi.
Bu kız uyumuyor muydu?
**Ece:** Bu başvurmak değil.
**Devrim:** Sabahın yedisinde kavga etmeyelim.
**Ece:** Motivasyon mektubunu yaz.
**Devrim:** Seni engelliyorum.
Telefonu bıraktım.
Tam yataktan çıkacaktım ki aşağıdan annemin sesi geldi.
"DEVRİM!"
Gözlerimi kapattım.
Yeni bir gün.
Aynı düzen.
"EFENDİM?"
"UYANDIN MI?"
"EVET!"
"EMİN MİSİN?"
Kaşlarımı çattım.
"ANNE?"
"SESİN UYKULU GELİYOR!"
Yorganı üzerimden attım.
Bu evden altı aylığına gitmek belki de gerçekten iyi bir fikirdi.
***
Mutfağa indiğimde Doruk kahvaltı yapıyordu.
Bu başlı başına şüpheliydi.
Çünkü Doruk hafta içi sabahları iki şekilde görünürdü:
Ya geç kalmış olurdu.
Ya çok geç kalmış olurdu.
Bugün ise saçları yapılmış, gömleğini giymiş, sakin sakin çay içiyordu.
Karşısına oturdum.
"Seni kovdular mı?"
Başını kaldırdı.
"Niye?"
"Bu saatte hazırsın."
"Toplantım var."
"Hı."
"Ne hı?"
"Hiç."
"Sabah sabah sinir bozma."
Annem önüme tabak koydu.
"Yumurta ye."
"Yiyorum."
"Yemiyorsun."
"Anne daha oturalı dört saniye oldu."
Doruk çayını içerken:
"Almanya'ya gidince seni kim besleyecek?"
Annemin elindeki çatal durdu.
Benim de elim durdu.
Mutfak sessizleşti.
Yavaşça Doruk'a baktım.
Doruk'un yüzündeki ifade değişti.
Belli ki dün geceki konuşmayı anneme henüz söylemediğimi yeni anlamıştı.
Gözlerimi kıstım.
Doruk:
"Şey..."
dedi.
Annem bana döndü.
"Ne Almanya'sı?"
Derin bir nefes aldım.
Doruk'a bakmaya devam ettim.
"Seni öldüreceğim."
"Ben nereden bileyim söylemediğini?"
"Ne Almanya'sı?"
Annemin sesi yükselmişti.
"Anne, bir program var."
"Ne programı?"
"Üniversite."
"Nerede?"
Sorunun cevabını biliyordu.
Yine de sordu.
"Almanya'da."
"Ne kadar?"
"Altı ay."
Annemin yüzü değişti.
"Altı ay mı?"
"Başvurmadım daha."
Doruk araya girdi.
"Başvuracak."
Ona döndüm.
"Sen susar mısın?"
"Ben destekliyorum."
"Kimse senden destek istemedi."
Annem sandalyeye oturdu.
"Altı ay ne yapacaksın Almanya'da?"
"Anne, araştırma."
"Burada yok mu araştırma?"
Doruk ağzını kapattı.
Gülüyordu.
Ona sertçe baktım.
Annem devam etti.
"Nerede kalacaksın?"
"Bilmiyorum."
"Ne yiyeceksin?"
İşte.
Beklediğim soru.
Doruk başını masaya eğdi.
Omuzları titriyordu.
"Niye gülüyorsun?"
dedi annem.
Doruk başını kaldırdı.
"Hiç."
Annem tekrar bana döndü.
"Tek başına mı?"
"Muhtemelen."
"Orada tanıdığın var mı?"
"Anne daha kabul edilmedim."
"Başvurunca kabul ederler."
Bu özgüvene sahip olmak isterdim.
"Öyle çalışmıyor."
"Sen başarılısın."
Bir an sustum.
İşte anneler.
Önce yurt dışına gitmenizi istemezlerdi.
Sonra dünyadaki bütün üniversitelerin sizi kapıda beklediğine inanırlardı.
"Başvuracağım sadece."
Annemin yüzü biraz düştü.
"Altı ay uzun."
Dün aynı şeyi ben söylemiştim.
Bu kez Doruk:
"Çabuk geçer."
dedi.
Annem ona baktı.
"Sen kolay söylüyorsun."
Doruk omuz silkti.
"Ne yapalım? İyi fırsatsa gitmesin mi?"
Annem sustu.
Sonra bana baktı.
"İyi bir şey mi gerçekten?"
"Evet."
"İşine yarar mı?"
"Çok."
Bir süre daha sustu.
Sonra önümdeki tabağı bana doğru itti.
"Yumurtanı ye."
Gülümsedim.
Bizim evde bazı duygusal konuşmalar böyle biterdi.
*Seni seviyorum.*
yerine:
*Yumurtanı ye.*
***
Kahvaltının sonlarına doğru annem Almanya fikrine alışmanın ilk aşamasına geçmişti.
Yani lojistik planlamaya.
"Kalın montun var mı?"
"Anne, daha başvurmadım."
"Almanya soğuk."
"Programın hangi şehirde olduğunu bile söylemedim."
"Almanya'nın her yeri soğuk."
Doruk:
"Anne, çöl değil ama kutup da değil."
dedi.
Annem onu görmezden geldi.
"Valiz lazım."
"Valizimiz var."
"O küçük."
"Altı aylığına gidiyorum, göç etmiyorum."
"Altı ay az mı?"
Başımı masaya bıraktım.
Doruk kulağıma doğru eğildi.
"Akşama kadar sana ev tutar."
"Sus."
Tam o sırada Doruk'un telefonu çaldı.
Ekrana baktı.
"Altay."
Annem anında:
"Aç."
Doruk kaşlarını çattı.
"Niye?"
"Bir şey diyeceğim."
Benim içimde kötü bir his oluştu.
"Anne."
Doruk telefonu açtı.
"Efendim?"
Altay'ın ne dediğini duyamadım.
Doruk:
"Evdeyim."
dedi.
Sonra birkaç saniye dinledi.
"Tamam, bırak."
Annem elini uzattı.
"Ver."
"Anne adamla konuşuyorum."
"Ver."
Doruk telefonu anneme verdi.
Ben gözlerimi kapattım.
Annem:
"Altay?"
dedi.
Kısa bir sessizlik.
"Akşama geliyor musun?"
Bir şey söyledi.
"Gel oğlum, börek var."
Doruk bana baktı.
Dudaklarıyla:
*Börek.*
dedi.
Ben güldüm.
Annem devam etti.
"Bir de Devrim Almanya'ya gidiyormuş."
Başımı masaya vurdum.
"ANNE!"
Doruk kahkahayı patlattı.
Annem elini bana salladı.
"Başvuracakmış."
Altay telefonda bir şey söyledi.
Annem:
"Ben de yeni öğrendim."
dedi.
Harika.
Mahalle bülteni yayına başlamıştı.
Biraz daha konuşup telefonu Doruk'a verdi.
Doruk:
"Akşam görüşürüz."
deyip kapattı.
Ben anneme baktım.
"Niye Altay'a söyledin?"
Annem şaşırdı.
"Ne var?"
"Bir şey yok da niye söyledin?"
"Konuşuyorduk."
"On saniyedir."
"E?"
Cevap veremedim.
Çünkü annemin dünyasında bu gerçekten normaldi.
Doruk ayağa kalktı.
"Ben gidiyorum."
Arkasından:
"Seni hâlâ öldüreceğim."
dedim.
"Almanya'dan dönünce."
"Gitmeden."
Ayakkabılarını giyerken güldü.
***
Üniversitedeki günümün büyük bölümü Almanya başvurusuyla geçti.
Aslı motivasyon mektubumun ilk paragrafını okudu.
Sonra bana baktı.
"Bu çok kötü."
Elinden bilgisayarı aldım.
"Teşekkür ederim."
"Kendinden nefret ediyor gibi yazmışsın."
"Çünkü kendimden bahsetmekten nefret ediyorum."
"Burada kendini övmen lazım."
"Yapamıyorum."
Baran sandalyesiyle yanımıza geldi.
"Ver ben yazarım."
"Hayır."
"Neden?"
"Seni tanıyorum."
"Ne yazacağımı biliyorum."
"Ne yazacaksın?"
Boğazını temizledi.
Son derece ciddi bir sesle:
"Ben Devrim. Çok zekiyim. Beni almazsanız kaybedersiniz."
Aslı kahkahayı patlattı.
Ben Baran'a baktım.
"Git."
"Gayet güçlü giriş."
"Git."
"Özgüven."
"Baran."
"Tamam."
Sandalyesini itip uzaklaştı.
Aslı bilgisayarı tekrar önüme koydu.
"Bak, neden gitmek istediğini anlat."
"Biliyorum."
"Neden istiyorsun?"
Sustum.
Bu soru sandığımdan zordu.
"Kendimi geliştirmek."
"Bu klişe."
"Biliyorum."
"Başka?"
Ekrana baktım.
"Başka bir yerde nasıl olduğumu görmek."
Aslı sustu.
Ben devam ettim.
"Burada her şeyi biliyorum."
"Neyi?"
"Her şeyi işte. Üniversiteyi. İnsanları. Mahallemi. Evimi. Hangi otobüs nereden geçiyor, annem hangi gün ne pişiriyor, Nermin Teyze saat kaçta balkona çıkıyor..."
Aslı güldü.
"Sonuncuyu yazma."
"Yazmayacağım."
Bir an düşündüm.
"Belki biraz bilmediğim bir yerde olmak istiyorum."
Aslı başını salladı.
"İşte bunu yaz."
Ona baktım.
"Akademik dille."
"Tabii."
"Çünkü 'Nermin Teyze'den kaçıyorum' yazarsam kabul etmezler."
"Belki ederler."
Güldüm.
Ve ilk kez motivasyon mektubunun başına ne yazacağımı biliyordum.
***
Akşam üniversiteden çıktığımda hava beklediğimden kötüydü.
Sabah güneş vardı.
Akşama doğru gökyüzü tamamen kapanmıştı.
Rüzgâr sertleşmiş, ince bir yağmur başlamıştı.
Arabama yürürken montumun yakasını kaldırdım.
Kumandaya bastım.
Hiçbir şey olmadı.
Bir daha bastım.
Yine olmadı.
Arabaya yaklaştım.
Anahtarla açtım.
Şoför koltuğuna oturdum.
Anahtarı çevirdim.
Tık.
Sessizlik.
Bir daha.
Tık.
"Hayır."
Üçüncü kez denedim.
Tık.
Direksiyona baktım.
"Bak."
Arabam beni dinlemedi.
"Bugün yapma."
Tık.
"Gerçekten yapma."
Tık.
Başımı direksiyona bıraktım.
Yağmur cama biraz daha sert vurmaya başladı.
Telefonumu çıkardım.
Kimi arayacaktım?
Doruk.
Aradım.
Çaldı.
Çaldı.
Çaldı.
Açmadı.
Bir daha aradım.
Bu kez meşgule attı.
Gözlerimi kıstım.
**Devrim:** ARABAM ÇALIŞMIYOR.
Mesaj iletildi.
Cevap yok.
Babamı arayabilirdim.
Ama işteydi ve bulunduğu yer üniversiteye uzaktı.
Yol yardımı.
Evet.
Normal bir yetişkin gibi davranacaktım.
Tam numarayı ararken telefon çaldı.
Doruk.
Açtım.
"Neredesin?"
Arka taraftan kalabalık sesi geliyordu.
"Toplantıdayım. Ne oldu?"
"Arabam çalışmıyor."
"Akü mü?"
"Ben nereden bileyim?"
"Marşa bas."
"Bastım."
"Ne ses geliyor?"
"Tık."
"Akü."
"Harika. Ne yapacağım?"
"Ben gelemem."
"Fark ettim."
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra:
"Altay yakınlarda."
Kaşlarımı çattım.
"Ee?"
"Onu arayayım."
"Hayır."
"Neden?"
"Yol yardımını ararım."
"Yağmur yağıyor."
"Arabada beklerim."
"Devrim."
"Ne?"
"Altay zaten adliyeden çıkmış, üniversite tarafına geçecek."
"Nereden biliyorsun?"
"Az önce konuştuk."
"Ben yol yardımını ararım."
"Tamam, sen ara."
"Tamam."
"Ben de Altay'ı arıyorum."
"Doruk!"
Telefon kapandı.
Ekrana baktım.
"Pislik."
***
Yol yardımını aradım.
Yoğunluk vardı.
Tahmini bekleme:
**Bir saat.**
Harika.
Yağmur şiddetlendi.
On dakika geçti.
Doruk'tan mesaj geldi.
**Doruk:** Geliyor.
**Devrim:** Seni öldüreceğim.
**Doruk:** Sıraya gir.
**Devrim:** Kim var sırada?
**Doruk:** Annem.
Gülmemek için kendimi tuttum.
Yirmi dakika sonra siyah bir araba benimkinin birkaç metre önünde durdu.
Gözlerimi kapattım.
Altay arabadan indi.
Üzerinde takım elbisesinin üzerine giydiği koyu renk bir palto vardı.
Bir elinde telefon.
Diğerinde araba anahtarı.
Yağmurda bana doğru yürüdü.
Ben camı indirdim.
"Merhaba."
Camdan içeri baktı.
"Bilim insanı."
"Avukat."
"Arabanla bilimsel bir anlaşmazlık mı yaşıyorsun?"
"Git."
Güldü.
"Kaputu aç."
"Nasıl?"
Yüzündeki gülümseme büyüdü.
"Şaka yapıyorsun."
"Kaputu hiç açmadım."
"Devrim."
"Ne?"
"Araba kullanıyorsun."
"Evet."
"Kaputu açmayı bilmiyorsun."
"Araba kullanmak için kaput açmak gerekmiyor."
"Bir gün yolda kalırsan?"
Kollarımı iki yana açtım.
"Bugün."
Başını eğip güldü.
"İn."
"Yağmur yağıyor."
"Fark ettim."
Arabadan indim.
Kaputu nasıl açacağımı gösterdi.
"Şu."
"Tamam."
"Bir daha lazım olur."
"Olmaz."
"Bence olur."
Kaputu kaldırdı.
Ben yanında dikildim.
Motorun içine baktım.
Hiçbir şey anlamadım.
Altay bana baktı.
"Ne görüyorsun?"
"Motor."
"Çok iyi."
"Teşekkür ederim."
"Akü bitmiş olabilir."
"Ben de Doruk'tan öğrendim."
"Şaşırdım."
"Neye?"
"Doruk'un bir şey bilmesine."
Güldüm.
"Onun yanında söylesene."
"Söylüyorum."
Kendi arabasını yaklaştırdı.
Bagajından kablo çıkardı.
Ben yağmurun altında bekliyordum.
Bir süre sonra bana baktı.
"Sen niye burada duruyorsun?"
"Yardım ediyorum."
"Neye?"
"Manevi destek."
"Arabaya geç."
"Sen ıslanıyorsun."
"Devrim."
"Ne?"
"Arabaya geç."
"Tamam."
Kendi arabama oturdum.
Camdan onu izledim.
Sonra fark ettim.
İzliyordum.
Hemen telefonuma baktım.
Ece'den mesaj vardı.
**Ece:** Başvuru ne oldu?
Cevap yazdım.
**Devrim:** Şu an arabam öldü.
**Ece:** NE?
**Devrim:** Akü.
**Ece:** Neredesin?
**Devrim:** Üniversite.
**Ece:** Tek misin?
Bir saniye durdum.
**Devrim:** Altay geldi.
Üç nokta.
Sonra:
**Ece:** AAAAAAAAA
Gözlerimi devirdim.
**Devrim:** Abim çağırdı.
**Ece:** Ben bir şey demedim.
**Devrim:** Demeden söyledin.
Telefonu kapattım.
Camıma vuruldu.
Sıçradım.
Altay.
Camı indirdim.
"Marşa bas."
Bastım.
Araba çalıştı.
Gözlerim büyüdü.
"Çalıştı!"
Altay son derece ciddi:
"Ben de duydum."
dedi.
"Gerçekten çalıştı."
"Devrim, mucize gerçekleştirmedim."
"Ben bir saattir burada bekliyordum."
"Yirmi sekiz dakika."
"Nereden biliyorsun?"
"Doruk söyledi."
Elbette.
Altay kabloları topladı.
Sonra yanıma geldi.
"Şimdi hemen kapatma."
"Tamam."
"Bir süre kullanman lazım."
"Ne kadar?"
"Yirmi dakika falan."
Başımı salladım.
"Tamam."
Arabasına doğru yürüdü.
Ben de emniyet kemerimi taktım.
Sonra durdu.
Geri döndü.
"Benim arkamdan gel."
"Nereye?"
"Biraz dolaşırız. Sonra eve."
Kaşlarımı çattım.
"Kaybolmam."
"Kaybolacağını söylemedim."
"Niye arkandan geliyorum?"
"Araba tekrar durursa diye."
Mantıklıydı.
Bundan nefret ettim.
"Tamam."
Altay arabasına bindi.
Ben de arkasından çıktım.
***
Sadece yirmi dakika sürecekti.
En azından plan buydu.
Yağmur biraz azalmıştı.
Altay önde.
Ben arkada.
Şehrin akşam trafiğine karıştık.
İlk beş dakika normaldi.
Altıncı dakikada kırmızı ışıkta durduk.
Telefonum çaldı.
Altay.
Arabada eller serbest sistemine bağladım.
"Efendim?"
"Ses geliyor mu?"
"Evet."
"Araba normal mi?"
"Normal."
"Hararet?"
Göstergeye baktım.
"Normal."
"Tamam."
"Bu kadar mı?"
"Evet."
"Telefon açmana gerek var mıydı?"
"Senin kaput açmayı bilmediğini öğrendikten sonra güvenim azaldı."
Gözlerimi devirdim.
"Telefonu kapat."
"Başvurdun mu?"
Elim direksiyonda durdu.
"Neye?"
"Almanya."
Işık yeşile döndü.
Altay hareket etti.
Ben de arkasından.
"Annem söyledi."
"Biliyorum."
"Hayır, daha göndermedim."
"Neden?"
"Hazırlıyorum."
"Hı."
Bu kez onun "hı"sı sinir bozucuydu.
"Hı ne?"
"Hiç."
"Herkes niye böyle yapıyor?"
"Nasıl?"
"Hı deyip susuyor."
"Gidecek misin?"
"Başvuru kabul olursa."
"Onu sormadım."
Kaşlarımı çattım.
"Ne sordun?"
"Gitmek istiyor musun?"
Bir süre cevap vermedim.
Yağmur sileceklerin altında iki yana savruluyordu.
Sokak lambaları ıslak asfaltta uzun sarı çizgiler oluşturmuştu.
"İstiyorum."
dedim sonunda.
Altay'ın sesi hoparlörden geldi.
"O zaman başvur."
Gülümsedim.
"Bugün bunu söyleyen dördüncü kişisin."
"Demek ki diğer üç kişi de zeki."
"Birisi Baran."
"Onu tanımıyorum."
"Sempozyumda tanıştınız."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Telefonla oynayan çocuk mu?"
Kahkahayı patlattım.
"Hatırladın mı?"
"Sunum boyunca telefonuna bakıyordu."
"Not aldığını iddia ediyor."
"Yalan söylüyor."
"Ben de öyle düşünüyorum."
Trafik biraz yavaşladı.
Altay'ın sesi yeniden geldi.
"Altı ay uzun değil."
"Annem öyle düşünmüyor."
"Sevil Teyze sen markete gitsen uzun buluyor."
Güldüm.
"Haklısın."
"Sen zaten hep gitmek istemiyor muydun?"
Bu kez şaşırdım.
"Sen nereden biliyorsun?"
"Ne bileyim. Yıllardır bir şeyler anlatıyorsun."
"Sen dinliyor muydun?"
"Arada."
"Ben senin dinlemediğini sanıyordum."
"Çoğunu dinlemiyorum."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Gülümsedim.
Sonra düşündüm.
Altay gerçekten biliyor muydu?
Ben lisans yıllarında bile bazen yurt dışından, yüksek lisanstan, akademiden bahsetmiştim.
Ama bunları söylediğimde Altay çoğu zaman Doruk'la başka bir şey konuşuyor olurdu.
Ya da telefona bakardı.
Ya da benimle dalga geçerdi.
Demek bazı şeyleri duymuştu.
Bu düşünce tuhaf biçimde hoşuma gitti.
Hemen başka bir şeye odaklandım.
"Sen hiç gitmek istemedin mi?"
"Nereye?"
"Başka bir yere."
"Yaşamak için mi?"
"Evet."
Bir süre cevap vermedi.
"Üniversitedeyken istedim."
"Sonra?"
"Büro çıktı. İşler çıktı. Hayat çıktı."
"Bu çok yaşlı bir cevap."
"Otuz iki yaşındayım."
"Tamam dede."
"Altı yaş var aramızda."
"Altı yıl çok."
"Sen yirmi altısın."
"Gençlik."
Altay güldü.
"Sen kendini ne sanıyorsun?"
"Genç."
"Geçen gün belim ağrıyor diyordun."
"Doktora kaynaklı."
"Tabii."
"Bilimsel."
"Her şeye bilimsel diyorsun."
"İşe yarıyor."
Trafik açıldı.
Konuşma bir süre kesildi.
Garip değildi.
En şaşırtıcı kısmı buydu.
Altay'la baş başa kaldığımızı düşündüğümde aklıma ilk gelen şey, ne konuşacağımızı bilemeyeceğimiz olmuştu.
Çünkü yıllardır hep birileri vardı.
Doruk.
Annem.
Babam.
Mahalleden biri.
Biz hiçbir zaman özellikle birbirimizi seçip oturmamıştık.
Ama sessizlik rahatsız edici değildi.
Tanıdık bir sessizlikti.
Belki insan birini çocukluğundan beri tanıyınca konuşmasa da yabancı hissetmiyordu.
Telefon hoparlöründen sesi geldi.
"Devrim."
"Efendim?"
"Araba nasıl?"
Göstergeye baktım.
"Normal."
"Tamam."
"Sen gerçekten arabadan mı bahsediyorsun?"
"Neden?"
"Bir anda ciddi söyledin."
"Arabanın durmasını istemiyorum."
"Ben de istemiyorum."
"Çünkü bir daha itmem."
"İtmedin ki."
"Kablo taktım."
"Onu da çok büyütme."
"Kaputu bile ben açtım."
"Tamam, yeter."
Güldüğünü duydum.
***
Yirmi dakika dolduğunda mahalleye yaklaşmıştık.
Altay telefonu kapattı.
Ben arkasından sürmeye devam ettim.
Bizim sokağın başına geldiğimizde bir araba yolun yarısını kapatmıştı.
Altay durdu.
Ben de arkasında durdum.
Camı açtım.
Öndeki araç Münevver Teyze'nin oğlunundu.
Bagajdan koli indiriyorlardı.
Altay camdan başını çıkardı.
"Kolay gelsin."
Adam bizi görünce el salladı.
"İki dakika Altay."
İki dakika.
Bizim mahallede bu kelime yine karşıma çıkmıştı.
Motoru çalışır durumda tuttum.
Altay arabadan indi.
Ben de indim.
"Niye indin?"
"Bekliyoruz."
"Arabada bekle."
"Emir vermeyi bırak."
"Alışkanlık."
"Mahkemede misin?"
"Orada daha az itiraz ediyorlar."
"Ben müvekkilin değilim."
"Çok şükür."
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Ben olsam seni tutmazdım."
"Ben de seni almazdım."
"Niye?"
"Çok konuşuyorsun."
"Bu hukuken ret sebebi mi?"
"Benim büromda evet."
Sokak lambasının altında karşılıklı duruyorduk.
Yağmur neredeyse tamamen durmuştu.
Çatılardan hâlâ su damlıyordu.
Islak asfalt sokak lambalarının ışığını yansıtıyor, bakkalın önündeki tenteden düzenli aralıklarla damlalar düşüyordu.
Sokağın bir yerinden yemek kokusu geliyordu.
Bir televizyon sesi açıktı.
Uzakta bir çocuk ağlıyordu.
Her şey tanıdıktı.
Her şey yıllardır olduğu gibiydi.
Altay ellerini paltosunun ceplerine soktu.
Sonra bana baktı.
"Bu arada."
"Ne?"
"Başvur."
Gözlerimi devirdim.
"Yine mi?"
"Ciddiyim."
"Fark ettim."
"Git."
"Altı ay sonra mahalle beni unutursa?"
Altay etrafına baktı.
Sonra apartmanlara.
Sonra bana.
"Bu mahalle mi?"
Güldüm.
"Haklısın."
"Nermin Teyze seni Almanya'da bile bulur."
Kahkahayı patlattım.
"Sus."
Tam o sırada yukarıdan bir pencere açıldı.
İkimiz de başımızı kaldırdık.
Nermin Teyze.
Elbette.
"Altay!"
Yanımdaki adam gözlerini kapattı.
Ben dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Gülme."
"Gülmüyorum."
"Gülüyorsun."
Nermin Teyze yukarıdan seslendi.
"Oğlum, dün konuştuğumuz kızı düşündün mü?"
Bitti.
Ben başımı çevirdim.
Omuzlarım titriyordu.
Altay dişlerinin arasından:
"Devrim."
dedi.
"Ben bir şey yapmadım."
"Sen gülüyorsun."
"Çünkü komik."
Nermin Teyze tekrar:
"SELİN'İN FOTOĞRAFINI ATAYIM MI?"
Artık dayanamadım.
Arabanın kapısına tutunup gülmeye başladım.
Altay başını kaldırdı.
"Nermin Teyze, sonra konuşuruz!"
"NİYE SONRA?"
Altay bana baktı.
Yüzündeki ifade çaresizdi.
Bu daha da komikti.
"Yardım et."
"Neyi yapayım?"
"Bir şey söyle."
Başımı kaldırdım.
"Nermin Teyze!"
"Efendim kızım?"
"Altay utanıyor!"
Altay'ın yüzü bana döndü.
Gözlerim büyüdü.
Yanlış cevap.
"Sen..."
Ben çoktan arabamın etrafından kaçıyordum.
"DEVRİM!"
Kahkaha atarak apartmana doğru koştum.
Arkamdan sesi geldi.
"BURAYA GEL!"
"Nermin Teyze'yle konuş!"
"Senin yüzünden!"
"Ben kız bulmadım!"
Kapıya ulaştım.
Arkamı döndüm.
Altay hâlâ arabanın yanında duruyordu.
Nermin Teyze yukarıdan konuşmaya devam ediyordu.
Münevver Teyze'nin oğlu koli taşımayı bırakmış bizi izliyordu.
Bakkal kapıdan bakıyordu.
Rıza Amca sandalyesinde oturmuş gülüyordu.
İşte.
Bizim mahalle.
Hiç kimsenin özel hayatının özel kalamadığı yer.
Altay bana uzaktan parmağını salladı.
"Seninle sonra görüşeceğiz."
Kapıyı açarken:
"Avukatımla konuş!"
diye bağırdım.
"Avukatın benim!"
Bir an durdum.
Sonra başımı kapıdan çıkarıp:
"O zaman başka avukat tutarım!"
dedim.
Rıza Amca kahkahayı bastı.
Altay da sonunda güldü.
Kapıyı kapattım.
***
Eve çıktığımda annem salondaydı.
Beni görünce:
"Altay nerede?"
dedi.
Ayakkabılarımı çıkarırken hâlâ gülüyordum.
"Nermin Teyze'yle."
Annem:
"Ne yapıyor?"
"Selin'i konuşuyorlar."
Annem hemen pencereye yöneldi.
"Anne!"
"Ne var?"
"Bakma."
"Niye?"
"Mahallece yeterince bakıyoruz zaten."
Annem yine de perdeyi araladı.
Ben başımı iki yana sallayıp yukarı çıktım.
Odama girdiğimde telefonum titredi.
Ekrana baktım.
**Altay Karahan**
Durup kaldım.
Mesaj.
Altay bana daha önce elbette yazmıştı.
Bayram mesajı.
Doğum günü.
Aile grubunda bir şey.
Bazen Doruk'a ulaşamadığında:
*Abin nerede?*
gibi.
Ama böyle...
Az önce yaşanan bir şeyin devamı olarak mesajlaşmak farklı geldi.
Mesajı açtım.
**Altay:** Bunun hesabını vereceksin.
Gülümsedim.
Parmaklarımı klavyeye götürdüm.
**Devrim:** Müvekkiliniz kim?
Cevap hemen geldi.
**Altay:** Ben.
**Devrim:** Kendini temsil eden avukatın müvekkili aptaldır diye bir söz yok mu?
Üç nokta.
**Altay:** Amerikan dizilerini azalt.
**Devrim:** Hukuk bilgimi küçümseme.
**Altay:** Kaput açmayı öğren önce.
Ağzım açık kaldı.
**Devrim:** Konuyla ilgisi yok.
**Altay:** Ben bağlantı kurdum.
**Devrim:** Seni Nermin Teyze'ye şikâyet ederim.
Uzun süre cevap gelmedi.
Sonra:
**Altay:** İyi geceler Devrim.
Kahkahayı patlattım.
**Devrim:** Korktun.
**Altay:** Çok.
**Devrim:** Selin Hanım'a iyi geceler :)
Bu kez üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
Sonra:
**Altay:** Başvurunu yap.
Gülümsemem biraz azaldı.
Mesaja baktım.
Bir anda konu değişmişti.
**Devrim:** Yapacağım.
**Altay:** Güzel.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra:
**Devrim:** Araba için teşekkür ederim bu arada.
Cevap hemen gelmedi.
Bir dakika sonra geldi.
**Altay:** Rica ederim bilim insanı.
Telefonu bıraktım.
Sonra tekrar aldım.
Konuşmayı baştan okumadım.
O kadar da değildi.
Sadece son mesaja baktım.
*Rica ederim bilim insanı.*
Telefonu masaya koydum.
Bilgisayarımı açtım.
Almanya başvurusu hâlâ oradaydı.
Motivasyon mektubu.
Boş sayfa.
İmleç yanıp sönüyordu.
Bu kez yazmaya başladım.
Başka bir yerde nasıl biri olacağımı görmek istediğimi yazdım.
Kendi alanımda ilerlemek istediğimi.
Alıştığım çevrenin dışına çıkmanın beni hem akademik hem kişisel olarak geliştireceğini düşündüğümü.
Yeni bir araştırma kültürünün parçası olmak istediğimi.
Bir saat sonra ilk taslak bitmişti.
Dosyayı kaydettim.
Sonra sandalye arkalığına yaslandım.
Bugünü düşündüm.
Sabah annemin Almanya'yı öğrenmesini.
Üniversiteyi.
Arabayı.
Yağmuru.
Altay'ın kaputu açmayı bilmediğim için benimle dalga geçmesini.
Yirmi dakika boyunca ayrı arabalarda telefonda konuşmamızı.
Nermin Teyze'nin pencereden Selin diye bağırmasını.
Ve mesajları.
Büyük bir şey olmamıştı.
Gerçekten.
Altay hâlâ Altay'dı.
Ben hâlâ bendim.
Aramızda hiçbir şey değişmemişti.
Ama ilk kez...
Onunla konuşmak için Doruk'a ihtiyacımız olmamıştı.
Annem masada değildi.
Babam televizyonda değildi.
Mahalle başımızda değildi.
Gerçi Nermin Teyze sonradan yetişmişti.
Ama yine de.
Yıllardır birbirimizi tanıyorduk.
Yıllardır aynı evlerde, aynı sofralarda, aynı sokakta bulunuyorduk.
Ve bugün ilk kez yalnızca...
Konuşmuştuk.
Hepsi buydu.
Bunun üzerinde durmaya gerek yoktu.
Durmadım da.
En azından kendime öyle söyledim.
Telefonum yeniden titredi.
İçimde anlamsız bir refleksle hemen baktım.
Ece.
Nedense çok hafif hayal kırıklığına uğradım.
Bu saçmaydı.
Mesajı açtım.
**Ece:** Araba ne oldu?
Cevap verdim.
**Devrim:** Çalıştı.
**Ece:** Altay yaptı yani :)
Gözlerimi devirdim.
**Devrim:** Aküye kablo bağladı. Kalp nakli yapmadı.
**Ece:** Tamam sinirlenme.
**Devrim:** Sinirlenmiyorum.
**Ece:** Başvuru?
Bilgisayarıma baktım.
Sonra gülümsedim.
**Devrim:** Yapıyorum.
Ece kalp gönderdi.
Telefonu kapattım.
Pencereye gittim.
Perdeyi araladım.
Sokak aşağıda sessizdi.
Altay'ın arabası artık yoktu.
Nermin Teyze'nin ışığı yanıyordu.
Muhtemelen hâlâ Selin için strateji geliştiriyordu.
Gülümsedim.
Perdeyi kapattım.
O gece ilk kez şunu düşündüm:
Belki büyümek yalnızca gitmek değildi.
Bazen yıllardır yanınızda olan insanlarla aranızdaki mesafenin de değişmesiydi.
Bir anda değil.
Fark edilecek kadar bile değil.
Sadece birkaç santim.
Bir konuşma kadar.
Bir mesaj kadar.
Yağmurlu bir akşamda...
Sadece yirmi dakika kadar.
Ve insan bazen en küçük mesafelerin bile ne zaman kapandığını fark etmiyordu.
Bölüm etkileşimi
