Biz Büyürken kitap kapağı

14. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU

Beklemek, insanın yapabileceği en yorucu eylemsizlik biçimiydi.

Hiçbir şey yapmıyordum.

Ama sürekli bir şey yapıyormuşum gibi yoruluyordum.

Mail kutumu açıyordum.

Kapatıyordum.

Beş dakika sonra yeniden açıyordum.

Yeni mail yoktu.

On dakika sonra tekrar bakıyordum.

Yine yoktu.

Sanki Almanya’daki kurum çalışanları benim on ikinci kontrolümde:

**Aa, Devrim yine baktı. Artık sonucu gönderelim.**

diyeceklerdi.

Demiyorlardı.

Sonuç gelmiyordu.

Mülakatın üzerinden on iki gün geçmişti.

İlk üç gün mantıklıydım.

“Değerlendirme süreci zaman alabilir,” diyordum.

Beşinci gün akademik kurumların işleyişini anlayışla karşılıyordum.

Yedinci gün mail sunucusunun bozuk olabileceğini düşündüm.

Dokuzuncu gün spam klasörünü kontrol etmeye başladım.

On birinci gün Baran beni yakaladı.

“Yine mi?”

Başımı bilgisayardan kaldırdım.

“Ne?”

“Mail.”

“Hayır.”

Baran ekranıma baktı.

Mail kutum açıktı.

“Devrim.”

“Başka maile bakıyorum.”

“Hangisine?”

“Bir maile.”

“Gelen kutunda toplam dört okunmamış mail var ve üçünün konusu konferans duyurusu.”

Aslı masanın diğer tarafından:

“Dördüncüsü ne?”

Baran eğildi.

“Üniversite yemekhanesi memnuniyet anketi.”

Aslı:

“Onu cevapla.”

“Niye?”

“Hayatında kontrol edebileceğin bir şey olsun.”

İkisine de baktım.

“Ben çok sakinim.”

Baran sandalyesine yaslandı.

“Hocam geçen hafta spam klasöründe Nijeryalı prens aradın.”

“Belki Almanya maili yanlışlıkla oraya düşmüştür.”

“Almanya üniversitesi sana ‘Tebrikler, bir milyon euro kazandınız’ diye mi yazacak?”

“Bilmiyorum Baran. Belki fonları iyidir.”

Aslı gülmeye başladı.

Ben maili kapattım.

Tam o sırada telefonum titredi.

Kalbim refleks olarak hızlandı.

Ekranı açtım.

Altay.

**Altay:** Sonuç?

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Yok.

Cevap hemen geldi.

**Altay:** Maili kaç kere kontrol ettin?

Başımı kaldırıp etrafa baktım.

Adam burada değildi.

Nasıl biliyordu?

**Ben:** Bir.

Üç nokta.

**Altay:** Devrim.

**Ben:** Yedi.

Aslı ekrana doğru eğildi.

Telefonu hemen kendime çektim.

“Ne yapıyorsun?”

“Kim?”

“Kim ne?”

“Kim yazdı?”

“Kimse.”

Baran başını kaldırdı.

“Altay abi.”

Donup ona baktım.

“Sen nereden biliyorsun?”

“Yüzünden.”

“Benim yüzümde ne var?”

Baran birkaç saniye beni inceledi.

“Normal insan ifadesi.”

“Ne demek o?”

“Aslı’yla konuşurken kavga edecek gibisin. Benimle konuşurken öldürecek gibisin. Telefona bakarken normal görünüyorsun.”

Aslı kahkahayı bastı.

“Baran bazen çok tehlikeli biçimde doğru konuşuyor.”

Telefonu masaya ters koydum.

“İkiniz de çalışın.”

Baran:

“Ben çalışıyorum.”

“Ekranında futbol sitesi açık.”

“Transfer de veri.”

“Defol.”

Telefon tekrar titredi.

Bakmadım.

On saniye.

Yirmi.

Otuz.

Sonunda aldım.

**Altay:** Yedi olduğuna da inanmıyorum.

İstemeden gülümsedim.

**Ben:** Sen işine bak.

**Altay:** Bakıyorum.

**Ben:** Müvekkillerine yaz.

**Altay:** Onlar daha az stresli.

**Ben:** Seni engelleyeceğim.

**Altay:** Sonuç gelince haber ver.

Parmaklarım durdu.

Bu cümlede garip olan hiçbir şey yoktu.

Zaten haber verecektim.

Muhtemelen.

Belki.

Telefonu kapattım.

Sonra fark ettim.

Altay’a son birkaç gündür neredeyse her gün yazmıştım.

Daha doğrusu...

O bana yazmıştı.

Ben cevap vermiştim.

Bazen ben yazmıştım.

Ama bunlar önemli şeyler değildi.

Bir gün Almanca bir kelime sormuştum.

Bir gün o bana hastane sonrası su içip içmediğimi sormuştu.

Bir gün Kerem’in ofiste Baran’ın hediye ettiği **HOCAM** kupasının fotoğrafını çekip:

**Bunu ofise ne zaman getiriyorsun?**

diye yazmıştı.

Ben de:

**Ölünce miras bırakacağım.**

demiştim.

Sonra konu bir şekilde Doruk’un çocukken kırdığı cama gelmişti.

Yirmi dakika mesajlaşmıştık.

Ama bunun bir anlamı yoktu.

İnsanlar mesajlaşırdı.

Telefonlar bunun içindi.

***

Doruk ile Aslı meselesi ise artık kontrolümden tamamen çıkmıştı.

Bunu kabul etmek istemiyordum.

Ama gerçek buydu.

Cuma akşamındaki yemek iyi geçmişti.

Bunu Doruk’tan öğrenmemiştim.

Çünkü kendisine:

“Nasıl geçti?”

diye sorduğumda:

“İyi.”

demişti.

Erkeklerin kelime dağarcığı romantik ilişkiler başladığında neden dramatik biçimde küçülüyordu bilmiyordum.

Aslı ise pazartesi sabahı laboratuvara geldiğinde daha açıklayıcı olmuştu.

“Güzeldi.”

Bu kadar.

İki taraftan topladığım toplam veri iki kelimeydi.

**İyi. Güzel.**

Bilim bu şartlarda ilerleyemezdi.

Üstelik artık mesajlaşmayı saklamıyorlardı.

Aslı’nın telefonu titriyor, ekrana bakıp gülümsüyor, ben ona bakınca da:

“Bakma.”

diyordu.

Doruk akşamları telefonuyla salonda oturuyor, normalde attığım videolara üç saat sonra bakan adam bir mesaja on saniyede cevap veriyordu.

Bir akşam yanına oturdum.

Telefonunu hemen kapattı.

“Ne yapıyorsun?”

“Hiç.”

“Aslı’yla mı konuşuyorsun?”

“Evet.”

Bu kadar rahat söylemesi planımı bozdu.

“Ne konuşuyorsunuz?”

“Şu an seni.”

Gözlerim büyüdü.

“NE?”

Gülmeye başladı.

“Şaka.”

Bir yastık alıp vurdum.

“İkiniz de aynı şakayı yaptınız!”

Doruk gülmeyi bıraktı.

“Aslı da mı yaptı?”

“Evet.”

Yüzünde aptal bir gülümseme oluştu.

Bunu gördüm.

“İğrenç.”

“Ne?”

“Yüzün.”

“Git başımdan.”

“Sen bayağı hoşlanıyorsun.”

Bu kez cevap vermedi.

Sadece telefonuna baktı.

Bu, cevaptan daha kötüydü.

Bir an onu izledim.

Doruk’un birinden hoşlandığını daha önce de görmüştüm. Üniversitede sevgilileri olmuştu. Birkaç ilişkisinden haberdardım. Ama yıllardır onu bu kadar... hevesli görmemiştim.

Belki de uzun zamandır dikkat etmiyordum.

Sonra aklıma Altay geldi.

Bu tamamen bağlantısız bir düşünceydi.

Hemen ayağa kalktım.

“Ben gidiyorum.”

Doruk telefondan başını kaldırmadan:

“Nereye?”

“Odama.”

“Güle güle.”

“İnşallah Aslı seni reddeder.”

“Az önce yüzümden hoşlandığını çıkardın.”

“Fikrimi değiştirdim.”

Merdivenlere yürürken arkamdan güldüğünü duydum.

***

Çarşamba günü öğleden sonra Altay’ı mahallede gördüm.

Bu cümlenin hiçbir olağanüstü tarafı yoktu.

Altay’ı mahallede yaklaşık yirmi yıldır görüyordum.

Sorun, onu gördüğüm anda artık bunu fark ediyor olmamdı.

Bakkaldan çıkıyordum.

Elimde annemin verdiği liste vardı.

Süt.

Yoğurt.

Maydanoz.

Bulaşık tableti.

Ve listeye sonradan farklı kalemle eklenmiş:

**Çikolata — Hakan**

Babamın gizli operasyonu.

Poşetleri alıp dükkândan çıktığımda yolun karşısında Altay’ın arabasını gördüm.

Kendisi kapının yanında durmuş telefonla konuşuyordu.

Üzerinde takım elbise yoktu.

Koyu renk bir pantolon, açık renk bir gömlek vardı. Gömleğinin kolları yine dirseklerine kadar sıvalıydı.

Bu adamın uzun kollu bir gömleği tam koluyla giydiğini hiç görmüş müydüm?

Bilmiyordum.

Bunu neden düşündüğümü de bilmiyordum.

Karşıya geçecektim.

Sonra durdum.

Çünkü Altay beni görmüştü.

Telefonla konuşmaya devam ederken başıyla selam verdi.

Ben de verdim.

Yol boşalınca karşıya geçtim.

Konuşmasını bitirdi.

“Ne yapıyorsun?”

Elimdeki poşetleri kaldırdım.

“Uluslararası ticaret.”

“Maydanoz mu?”

Poşete baktım.

“Stratejik ürün.”

Güldü.

“Sonuç geldi mi?”

“Hayır.”

“Bugün kaç kere baktın?”

“Senin başka konuşacak konun yok mu?”

“Var.”

“Konuş.”

“Böbreğin nasıl?”

Ona baktım.

“Bunu mu seçtin?”

“Evet.”

“Gayet iyi.”

“Su?”

“İçiyorum.”

“Kaç litre?”

“Sen gerçekten çok sıkıcısın.”

“Demek içmiyorsun.”

“İçiyorum!”

Altay poşetlerden birini elimden aldı.

Refleks olarak:

“Ben taşıyorum.”

dedim.

“Görüyorum.”

“E niye aldın?”

“Yoğurt ağır.”

“Bir kilo.”

“Devrim.”

“Ne?”

“Poşet kavgası mı edeceğiz?”

Elimi bıraktım.

“Etmeyeceğiz.”

Birlikte bizim eve doğru yürümeye başladık.

Yaklaşık on saniye sonra fark ettim.

“Sen nereye gidiyorsun?”

“Size.”

“Niye?”

“Doruk evde mi?”

“Hayır.”

“Sevil Teyze?”

“Evde.”

“Tamam.”

“Ne tamam?”

“Annen geçen gün dosya bırakmamı istedi.”

Şüpheyle baktım.

“Ne dosyası?”

“Babanın bir evrakı.”

“Bana verebilirsin.”

“Olur.”

Yürümeye devam ettik.

“E o zaman niye eve geliyorsun?”

Altay durup bana baktı.

Ben de durdum.

Soruyu söyledikten sonra ne kadar tuhaf olduğunu fark ettim.

“Yani... dosyayı bana verebilirsin anlamında.”

“Verebilirim.”

“E?”

“Çay içerim.”

“Bizim ev kafe mi?”

“Yirmi yıldır öyle kullanıyorum.”

Haklıydı.

Sinir bozucu biçimde.

Yürümeye devam ettik.

Mahallenin köşesinde Münevver Teyze balkonundan seslendi.

“Devrim!”

Başımı kaldırdım.

“Efendim?”

“İyi oldun mu kızım?”

“Oldum, sağ olun!”

“Su iç!”

Yanımdaki adamın güldüğünü duydum.

Başımı ona çevirdim.

“Tek kelime etme.”

Altay iki elini kaldırdı.

“Etmedim.”

Münevver Teyze bu kez:

“Altay!”

“Efendim Münevver Teyze?”

“Kızı çok yürütme!”

Gözlerimi kapattım.

“Allah’ım.”

Altay yukarı baktı.

“Tamam!”

Ona döndüm.

“Niye tamam diyorsun?”

“Kadına ne diyeyim?”

“Hiçbir şey deme!”

“Bağırıyor.”

“Sen de bağırma.”

“Sen niye bana kızıyorsun?”

“Çünkü sana kızmak kolay.”

Cümle ağzımdan düşünmeden çıktı.

Altay birkaç saniye bana baktı.

Sonra ağzının kenarı kıvrıldı.

“Biliyorum.”

Nedense o cevap bütün yol boyunca aklımda kaldı.

***

Annem kapıyı açtığında önce bana baktı.

Sonra Altay’a.

Sonra Altay’ın elindeki market poşetine.

Sonra tekrar bana.

Bu bakış sıralamasını hiç sevmedim.

“Beraber mi geldiniz?”

“Hayır.”

dedim.

Altay aynı anda:

“Evet.”

dedi.

Ona döndüm.

“Hayır.”

“Yolda karşılaştık.”

“Bu beraber gelmek sayılmaz.”

Altay anneme baktı.

“Yolda karşılaştık.”

Annemin yüzünde anlaşılmaz bir ifade oluştu.

“Tamam.”

Bu ailede herkes son zamanlarda çok fazla **tamam** diyordu.

İçeri girdik.

Altay dosyayı anneme verdi. Annem poşetleri aldı. Sonra:

“Çay koyayım.”

dedi.

“Ben birazdan çıkarım Sevil Teyze.”

“Birazdan içersin.”

Konu kapandı.

Altay ayakkabılarını çıkardı.

Ben ona baktım.

“Direnmedin bile.”

“Tecrübeyle sabit.”

Salona geçtik.

Annem mutfakta çay hazırlarken ben koltuğa oturdum. Altay karşıdaki tekli koltuğa geçti.

Normalde televizyon açılırdı.

Doruk olurdu.

Babam olurdu.

Birileri konuşurdu.

Bu kez ev garip biçimde sessizdi.

Altay telefonuna baktı.

Ben kendi telefonuma baktım.

Sonuç yoktu.

Kapattım.

Altay:

“Bakmadım demeyeceksin herhâlde.”

dedi.

“Sen benim ekranımı mı izliyorsun?”

“Yüzünü.”

“Yüzümden mail kontrol ettiğimi nasıl anlıyorsun?”

“Kaşın.”

“Ne olmuş kaşıma?”

“Mail yoksa böyle oluyor.”

Kaşlarımı çattım.

Altay işaret etti.

“Bak.”

“Gerizekâlı.”

Güldü.

Annem çaylarla geldi.

Benim önüme de çay koydu.

“Ben kahve içecektim.”

“Çay iç.”

“Neden?”

“Böbrek.”

Her şeyin cevabı böbrek olmuştu.

Altay çayını aldı.

Annem oturmadı.

“Ben Nermin’e geçiyorum.”

Başım anında kalktı.

“Niye?”

Annem bana baktı.

Bu sahneyi yaşamıştık.

“Ne demek niye?”

“Az önce çay koydun.”

“E?”

“Şimdi gidiyorsun.”

“Çayı size koydum.”

“Sen içmeyecek misin?”

“Orada içerim.”

Altay fincanın arkasına saklanıyordu.

Gülüyordu.

Biliyordum.

“Anne.”

“Kızım ne var?”

“Hiç.”

“E tamam.”

Çantasını aldı.

Kapıya yöneldi.

“Bir şeye ihtiyacınız var mı?”

“Yok.”

Altay:

“Yok Sevil Teyze, sağ ol.”

Annem ona gülümsedi.

Sonra bana baktı.

“Su iç.”

Kapı kapandı.

Sessizlik.

Altay çayından bir yudum aldı.

Ben kapıya baktım.

Sonra ona.

“Bir şey söyleme.”

“Bir şey söylemedim.”

“Yüzün söylüyor.”

“Bu lafı senden öğrendim.”

“Annem son zamanlarda çok tuhaf.”

Altay omuz silkti.

“Bence normal.”

“Sen fark etmiyorsun.”

“Neyi?”

“Hiç.”

Konu kapandı.

Çünkü açıklayacak olsam ne diyecektim?

**Annem bizi yalnız bırakıyor gibi hissediyorum ve bunun neden beni gerdiğini bilmiyorum.**

Hayır.

Ölmeyi tercih ederdim.

***

Altay gerçekten birazdan gitmedi.

Bir çay daha içti.

Sonra babamın dosyasıyla ilgili bir şeyi anlattı.

Sonra ben Almanya’dan bahsettim.

Sonra konu bir şekilde onun üniversite yıllarına geldi.

“Sen üniversitede nasıldın?”

diye sordum.

Altay bana baktı.

“Nasıl yani?”

“Nasıl biriydin?”

“Aynı.”

“İnanmıyorum.”

“Niye?”

“Kesin daha sinir bozucuydun.”

“Sen beni tanıyordun.”

“Ben çocuktum. Doruk’la eve geliyordunuz, odanıza kapanıyordunuz.”

“Sen kapıyı dinliyordun.”

“Dinlemiyordum.”

“Bir kere bardakla dinledin.”

Ağzım açık kaldı.

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Kapıyı açtım, içeri düştün.”

Hatırladım.

Allah kahretsin.

“Dokuz yaşındaydım.”

“On bir.”

“Daha kötü.”

Altay güldü.

“Ne merak ettin?”

Soruyu kendime de sormam gerekiyordu.

Ne merak etmiştim?

“Bilmiyorum.”

“Güzel soru.”

“Mesela üniversitede sevgilin var mıydı?”

Cümle ağzımdan çıktığı anda zamanı geri almak istedim.

Altay’ın kaşı kalktı.

Ben hemen çayımdan içtim.

Sıcaktı.

Dilimi yaktım.

Belli etmedim.

“Bu nereden çıktı?”

“Genel soru.”

“Genel sorular böyle mi oluyor?”

“İnsanların üniversitede sevgilisi olur.”

“Senin oldu mu?”

“Konuyu bana çevirme.”

“Sen sordun.”

“Önce sen cevap ver.”

Altay birkaç saniye beni izledi.

“Oldu.”

Bunu biliyor olmalıydım.

Otuz iki yaşında, normal, sosyal, yakışıklı bir adamın geçmişte sevgilisi olması şaşırtıcı değildi.

Hiç değildi.

Son derece mantıklıydı.

Buna rağmen içimde küçücük, anlamsız bir rahatsızlık oldu.

Bilimsel olarak gaz olabilirdi.

Böbrek de olabilirdi.

Son günlerde bütün sorunları böbreğe bağlamak işe yarıyordu.

“Kaç tane?”

Altay kahkaha attı.

“Devrim.”

“Ne?”

“Bu sorgu mu?”

“Merak.”

“Kaç tane olduğunu mu merak ediyorsun?”

“Hayır.”

“Az önce sordun.”

“Fikrimi değiştirdim.”

“Geç.”

Gözlerimi kıstım.

“Sen çok sinsisin.”

“Avukatım.”

“Yine.”

“İşe yarıyor.”

“Peki ciddi biri oldu mu?”

Bu kez gülmedi.

Bir an düşündü.

“Oldu.”

İçimdeki anlamsız rahatsızlık biraz büyüdü.

Bu kesinlikle böbrekti.

“Ne oldu?”

“Bitti.”

“Onu anladım.”

“Başka ne olsun?”

“Niye bitti?”

Altay başını hafifçe yana eğdi.

“Sen bugün gerçekten meraklısın.”

Sustum.

Haklıydı.

Fazla meraklıydım.

Ve en kötüsü, nedenini biliyor olabilirdim.

Bunu kabul etmeyecektim.

“Boş ver.”

dedim.

Altay bir süre bana baktı.

Sonra:

“Hayatlar farklı yerlere gidiyordu.”

dedi.

Başımı kaldırdım.

“Nasıl?”

“Ben burada kalıyordum. O gitmek istiyordu.”

Bir an sessiz kaldım.

“Almanya?”

“Hayır.”

“Yurt dışı?”

“Bir süre.”

“Sen gitmedin.”

“Gitmedim.”

Nedense hastanenin önünde söylediği cümle aklıma geldi.

**Gitmeni istemekle gitmene üzülmek aynı şey değil.**

Fincanı masaya bıraktım.

“Üzüldün mü?”

Altay’ın bakışı yüzümde durdu.

“Tabii.”

Bu kadar basit söyledi.

Ne dramatikleşti.

Ne konuyu değiştirdi.

“Sonra geçti mi?”

“Geçiyor.”

“Her şey mi?”

Bir an sustu.

“Çoğu şey.”

Neden bilmiyorum ama bu cevap içimde bir yere dokundu.

Belki ilk kez Altay’la çocukluk anıları dışında gerçekten geçmişinden konuşuyorduk.

Bir zamanlar birini sevmiş olabileceğini düşünmek tuhaftı.

Birinin onun hayatında benden, Doruk’tan, bizim aileden bağımsız bir yeri olduğunu düşünmek daha da tuhaftı.

Ama olması gereken buydu.

Altay otuz iki yaşındaydı.

Benden önce başlamış bir hayatı vardı.

Ben sadece bazı bölümlerini bilmiyordum.

“Sen?”

diye sordu.

“Ne ben?”

“Ciddi biri oldu mu?”

“Oldu.”

Bu kez onun yüzünü izledim.

Hiçbir şey değişmedi.

Ya da ben göremedim.

“Ne oldu?”

“Bitti.”

Ağzının kenarı kıvrıldı.

“Başka ne olsun?”

Ona baktım.

Benim cevabımı bana karşı kullanmıştı.

“Çok komiksin.”

“Biliyorum.”

“Senin kadar uzun sürmedi.”

“Ne kadar sürdüğünü söylemedim.”

“Doğru.”

Bir an birbirimize baktık.

Sonra ikimiz de güldük.

Ve o an fark ettim.

Altay’la oturup eski ilişkilerimizden konuşuyorduk.

Bu, hayatımda yapacağımı düşündüğüm şeyler listesinde yoktu.

Garip olan konuşmanın kendisi değildi.

Garip olan...

Garip gelmemeye başlamasıydı.

***

Altay kalktığında hava kararmıştı.

Kapıya kadar geçirdim.

Ayakkabılarını giydi.

“Sonuç gelirse haber ver.”

“Biliyorum.”

“Gece üçte de olsa.”

“Sen niye gece üçte uyanık olacaksın?”

“Avukatım.”

“Bir daha bunu söylersen baroya şikâyet edeceğim.”

Güldü.

Kapıyı açtım.

Tam çıkacaktı.

“Altay.”

Döndü.

Ne diyeceğimi bilmiyordum.

Sadece adını söylemiştim.

Bu son zamanlarda başıma çok geliyordu.

“Ne?”

“Hiç.”

Kaşını kaldırdı.

“İyi geceler o zaman.”

“İyi geceler.”

Kapıyı kapattım.

Arkamı döndüm.

Annem salonda oturuyordu.

Sıçradım.

“ANNE!”

“Ne?”

“Elinde kalp krizi geçireceğim.”

“Niye?”

“Ne zamandır buradasın?”

“Yeni geldim.”

Yüzüne baktım.

“Ne?”

dedi.

“Hiç.”

“Altay gitti mi?”

“Gitti.”

“Çay içti mi?”

“İçti.”

“İki bardak?”

Şüpheyle baktım.

“Sen kameradan mı izliyorsun?”

Annem güldü.

“Çaydanlıkta ne kadar kaldığını görüyorum.”

“Psikopatsınız.”

“Terbiyesiz.”

Yanından geçecektim.

“Devrim.”

Durup döndüm.

“Ne?”

Annem televizyonun sesini biraz kıstı.

“Altay iyi çocuktur.”

Bütün vücudum gerildi.

“Ne alaka?”

Annem bana baktı.

Sonra yüzünde çok hafif bir gülümseme oluştu.

“Ne ne alaka?”

“Niye bir anda Altay iyi çocuktur dedin?”

“İyi çocuk olduğu için.”

“Yirmi yıldır biliyoruz.”

“Evet.”

“E?”

“Bir şey demedim kızım.”

“Anne.”

“Ne?”

“Bir şey diyeceksen de.”

“Demiyorum.”

Televizyonun sesini tekrar açtı.

Olduğum yerde birkaç saniye kaldım.

“Çok sinir bozucusun.”

“Sağ ol.”

Odama çıktım.

Ama merdivenleri çıkarken annemin gülümsediğini gördüğüme emindim.

Bu evde artık kimseye güvenilmiyordu.

***

Ertesi gün cumartesiydi.

Sabah Doruk’un telefon konuşmasıyla uyandım.

Daha doğrusu koridorda fısıldamaya çalışırken normal insan sesinden daha yüksek konuşmasıyla.

“Tamam, on bir gibi alırım.”

Sessizlik.

“Yok, sorun değil.”

Sessizlik.

Sonra güldü.

Yatağımda gözlerimi açtım.

Saat dokuzdu.

Kapımı açtım.

Doruk tam odasına girecekti.

“Aslı mı?”

Sıçradı.

“Sen şeytan mısın?”

“Günaydın.”

“İnsan kapısını böyle açar mı?”

“Kendi kapımı açtım.”

“Dinliyordun.”

“Sen bağırıyordun.”

“Fısıldıyordum.”

“Senin fısıltın belediye anonsu.”

Doruk odasına girdi.

Arkasından yürüdüm.

“Nereye gidiyorsunuz?”

“Sanane?”

“Aslı benim arkadaşım.”

“Bu cümleyi yasaklatacağım.”

“On birde alırım dedin.”

“Evet.”

“Nereye?”

Doruk gardırobunu açtı.

“Bir yere.”

“Çok açıklayıcı.”

“Devrim.”

“Ben de geleyim.”

Bana öyle bir baktı ki gülmeye başladım.

“Şaka yaptım.”

“Allah korusun.”

“Çok ayıp.”

“Senin hayatın yok mu?”

Ağzımı açtım.

Sonra kapattım.

“Var.”

“Git onu yaşa.”

“Yaşıyorum.”

“Şu an benim odamdasın.”

Haklıydı.

Bu ailede herkes son zamanlarda çok fazla haklıydı.

Odadan çıktım.

Aşağı inerken telefonum titredi.

Altay.

**Altay:** Uyanık mısın?

Merdivenin ortasında durdum.

Dün akşam bizim evden gitmişti.

Bugün sabah bana yazıyordu.

Ortada Almanca yoktu.

Hastane yoktu.

Dosya yoktu.

Doruk yoktu.

Sonuç da gelmemişti.

Yani...

Bahane yoktu.

Ekrana baktım.

Sonra cevap verdim.

**Ben:** Artık evet.

**Altay:** Kahve?

Kaşlarım hafifçe kalktı.

Bir süre sadece o kelimeye baktım.

**Kahve?**

İki hece.

Bir soru işareti.

İnsan hayatını bu kadar gereksiz biçimde zorlaştırmamalıydı.

**Ben:** Nerede?

Cevap geldi.

Mahallede yeni açılan küçük bir kahvecinin adını yazdı.

Biliyordum.

Yürüyerek on dakika.

**Altay:** Yarım saate?

Telefonu elimde tutarken mutfağa girdim.

Annem tezgâhın başındaydı.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

Bana baktı.

“Niye gülümsüyorsun?”

Yüzüm anında düzeldi.

“Gülümsemiyorum.”

“Gülümsüyordun.”

“İnsan sabahları gülümseyebilir.”

“Sen gülümsemezsin.”

Bu evde karakter suikastına uğruyordum.

“Dışarı çıkacağım.”

“Doruk’la mı?”

“Hayır.”

Annem yumurtayı tavaya kırdı.

“Ece?”

“Hayır.”

Sessizlik.

Ben dolaptan su aldım.

Annem arkasını dönmedi.

“Aslı?”

“Doruk’la.”

“Ha.”

O **ha** hiç hoşuma gitmedi.

“Altay’la kahve içeceğiz.”

Neden söyledim bilmiyorum.

Sormamıştı.

Gerçekten sormamıştı.

Annem sadece yumurtayı çevirdi.

“Tamam.”

Bu sefer o tamamın içinde en az on yedi farklı anlam vardı.

“Ne?”

“Ne ne?”

“Öyle tamam deme.”

“Nasıl diyeyim?”

“Normal.”

“Tamam.”

Gözlerimi kapattım.

“Anne.”

Güldü.

“Git hazırlan kızım.”

***

Yarım saat sonra kahveciye vardığımda Altay çoktan gelmişti.

Dışarıdaki masalardan birinde oturuyordu.

Beni görünce telefonunu masaya bıraktı.

“Geç kaldın.”

Saate baktım.

“Üç dakika.”

“Geç.”

“Sen avukat olduğun için zaman algın bozulmuş.”

“Sen akademisyen olduğun için üç dakikayı hata payı sanıyorsun.”

Sandalyeye oturdum.

Garson geldi.

Sipariş verdim.

Sonra Altay’a baktım.

“Niye kahve?”

“Çay mı istiyordun?”

“Hayır. Niye çağırdın?”

Soruyu söylediğim anda fazla doğrudan olduğunu düşündüm.

Ama geri alamazdım.

Altay’ın yüzünde belirgin bir değişiklik olmadı.

“Kahve içmek istedim.”

“Tek başına içemiyor musun?”

“İçebiliyorum.”

“E?”

“Seninle içmek istedim.”

Sustum.

Bu adam son zamanlarda benim sinir sistemimle bilinçli biçimde oynuyor olabilirdi.

“Niye?”

Altay kaşını kaldırdı.

“Devrim.”

“Ne?”

“İnsanlar bazen birbirleriyle kahve içer.”

Bu cümleyi son haftalarda herkes bana söylüyordu.

Önce Aslı.

Sonra Doruk.

Şimdi Altay.

Kahvenin toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisi hakkında akademik çalışma yapılması gerekiyordu.

“Tamam.”

dedim.

Altay güldü.

“Öyle tamam deme.”

Başımı kaldırdım.

Benim cümlemi bana karşı kullanmıştı.

“Çok komiksin.”

“Biliyorum.”

Kahvem geldi.

Bir süre gerçekten sadece kahve içtik.

Mahalleden konuştuk.

Kerem’den.

Doruk’tan.

Aslı’dan bahsetmedik çünkü Doruk beni öldürebilirdi.

Baran’dan bahsettik.

Altay:

“Çocuk iyi.”

dedi.

“Bunu ona söyleme.”

“Niye?”

“Şımarır.”

“Zaten şımarık.”

“İşte.”

Sonra konu Almanya’ya geldi.

Bu kez sonucu sormadı.

Ben kendim açtım.

“Beklemek çok kötü.”

“Biliyorum.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Dava sonucu bekliyorum.”

“Senin her şeye hukuki bir örneğin var mı?”

“Evet.”

“Çok sıkıcı.”

“Senin her şeye akademik örneğin var.”

“Benimkiler bilim.”

“Benimkiler hukuk.”

“Bilim daha iyi.”

“Bunu mahkemede söyle.”

“Gelmem.”

Güldü.

Bir ara sustuk.

Ama sessizlik rahatsız edici değildi.

İşte asıl sorun buydu.

Altay’la sessiz kalabiliyordum.

Yirmi yıldır kalabiliyordum gerçi.

Ama eskiden sessizlik, birbirimizi önemsemediğimiz için rahattı.

Şimdi...

Şimdi neden rahat olduğunu bilmiyordum.

Altay kahvesinden içti.

Ben masanın üzerindeki küçük şeker paketleriyle oynadım.

“Devrim.”

“Hı?”

“Gerçekten korkuyor musun?”

“Neyden?”

“Kabul gelmesinden.”

Elimdeki paket durdu.

Başımı kaldırdım.

“Niye kabul gelmesinden korkayım?”

“Son günlerde sonucu beklemekten çok sonuç gelince ne olacağını düşünüyorsun gibi.”

Ona baktım.

Bazen Altay’ın beni tanıması çok sinir bozucuydu.

“Biraz.”

dedim sonunda.

“Gitmek istemiyor musun?”

“İstiyorum.”

Bu kez tereddüt etmedim.

“Çok istiyorum.”

Başını salladı.

“E o zaman?”

Sokağa baktım.

Karşı kaldırımda bir çocuk bisiklete biniyordu. Bir kadın elinde pazar çantalarıyla yürüyordu. Bakkalın önünde Rıza Amca sandalyesine oturmuş çay içiyordu.

Benim dünyam.

Küçük.

Tanıdık.

Bazen boğucu.

Çoğu zaman güvenli.

“Gitmek istemekle...” dedim yavaşça.

Sonra durdum.

Altay bekledi.

Ona baktım.

“...gitmeye üzülmek aynı şey değil galiba.”

Kendi cümlesini ona geri vermiştim.

Altay’ın bakışı birkaç saniye yüzümde kaldı.

Sonra çok hafif gülümsedi.

“Değil.”

“Bunu senden öğrendim.”

“Fatura yollarım.”

“Romantik bir anı mahvettin.”

Cümle ağzımdan çıktı.

İkimiz de sustuk.

Ben donup kaldım.

Altay’ın kaşı hafifçe kalktı.

Beynim bedenimi terk etti.

“Romantik derken—”

“Demedim.”

“Dedin.”

“Genel anlamda.”

“Ne genel anlamı?”

“Kelimelerin genel anlamları vardır.”

“Devrim.”

“Sus.”

Altay gülmeye başladı.

“Gülme.”

“Gülmüyorum.”

“Dişlerini görüyorum.”

“Doğal yapım.”

Kahvemi aldım.

İçtim.

Sıcaktı.

Yine dilimi yaktım.

Bu adamın yanında sıcak içecek tüketmeyi bırakmam gerekiyordu.

Altay konuyu uzatmadı.

İyi ki uzatmadı.

Ama yüzündeki küçük gülümseme yaklaşık beş dakika daha kaldı.

Nefret ettim.

Biraz.

***

Kahveden sonra kalktık.

Ben eve döneceğimizi sanıyordum.

Altay:

“Yürü.”

dedi.

“Nereye?”

“Biraz.”

“Bu nasıl mesafe birimi?”

“On dakika.”

“Niye?”

“Böbrek.”

Ona baktım.

“Böbreğimi kullanarak beni manipüle etmeyi bırak.”

“Doktor hareket et dedi.”

“Sen doktor değilsin.”

“Nermin Teyze de aynısını söyledi mi?”

Gülmemek için kendimi tuttum.

“Çok kötüsün.”

Yürümeye başladık.

Mahallenin dışına doğru çıktık. Daha geniş, ağaçlı bir caddeye geldik. Hava güzeldi. Sonbaharın serinliği yeni başlamıştı. Güneş yakmıyor, sadece aydınlatıyordu.

Altay bir şey anlatıyordu.

Kerem’in yanlışlıkla bir müvekkile başka dosyanın toplantı saatini gönderdiğini.

Ben güldüm.

Sonra kendi üniversite rezilliklerimden birini anlattım.

Bir keresinde konferansta yanlış salona girip on dakika boyunca tamamen farklı bir alanın sunumunu dinlediğimi.

“Niye çıkmadın?”

“Utandım.”

“On dakika sonra çıkınca daha mı az utandın?”

“Hayır.”

“Bilim insanı.”

“Kes.”

Yürüdük.

Bir saat.

Belki biraz daha fazla.

Hiçbir yere gitmedik.

Hiçbir şey yapmadık.

Sadece yürüdük.

Bu kadar.

Ama eve yaklaştığımızda garip biçimde günümün çok güzel geçtiğini düşündüm.

Bu düşünce beni korkutmadı.

Asıl korkutucu olan buydu.

***

Sokağın başına geldiğimizde Altay’ın telefonu çaldı.

Ekrana baktı.

Yüzü hemen ciddileşti.

“Kerem.”

dedi.

Açtı.

Ben birkaç adım önde yürüdüm.

Konuşmanın tamamını duymadım.

Bir dosya.

Bir müvekkil.

Pazartesi sabahı yapılacak bir görüşme.

Altay’ın sesi değişmişti.

Kahvede benimle uğraşan adam gitmiş, yerine hukuk bürosunda gördüğüm kişi gelmişti.

Profesyonel.

Kısa.

Net.

Telefonu kapattığında:

“Gitmen mi lazım?”

dedim.

“Evet.”

“Nereye?”

“Ofise.”

“Cumartesi.”

“Maalesef.”

“Avukatım deme.”

Ağzını açtı.

“Deme.”

Güldü.

Sokağın köşesinde durduk.

“Buradan giderim.”

dedim.

Altay başını salladı.

“Tamam.”

Bir an ikimiz de kıpırdamadık.

Sonra ben:

“Bugün güzeldi.”

dedim.

Neden söylediğimi bilmiyordum.

Söylemem gerekmiyordu.

Ama söyledim.

Altay bana baktı.

“Güzeldi.”

Bu kadar.

Sonra arabasına doğru yürüdü.

Ben eve doğru.

On adım gittim.

Telefonum titredi.

Altay.

Başımı çevirip arkasına baktım.

O da yürüyordu.

Mesajı açtım.

**Altay:** Eve girince yaz.

Gözlerimi devirdim.

**Ben:** Ev 200 metre.

**Altay:** Devrim.

**Ben:** Tamam.

Bir saniye sonra:

**Altay:** Öyle tamam deme.

Sokağın ortasında güldüm.

Gerçekten güldüm.

***

Eve girdiğimde annem salondaydı.

Ayakkabılarımı çıkardım.

“Geldim.”

“Hoş geldin.”

Telefonumu çıkardım.

**Ben:** Eve girdim.

Altay’dan başparmak emojisi geldi.

Telefonu cebime koydum.

Annem bana bakıyordu.

“Ne?”

“Hiç.”

“Öyle bakma.”

“Nasıl bakıyorum?”

“Ece gibi.”

Annem kaşlarını çattı.

“Ece nasıl bakıyor?”

“Boş ver.”

Mutfağa geçtim.

Arkamdan geldi.

“Güzel miydi?”

Buzdolabını açtım.

“Ne?”

“Kahve.”

“Güzeldi.”

“İki saat sürdü.”

Başımı dolabın içinden çıkardım.

“Sen saat mi tuttun?”

“Çıktığın saati biliyorum.”

“Anne.”

“Ne?”

“Senin hobin yok mu?”

“Varsa da sana söylemem.”

Buzdolabından suyu aldım.

Annem bana baktı.

Sonra hiçbir şey söylemeden gülümsedi.

“Ne?”

“Bir şey yok.”

“Anne.”

“Su iç.”

Ve gitti.

Elimde şişeyle mutfakta kaldım.

Bu evde herkes benden bir şey saklıyordu.

Ya da ben kendimden saklıyordum.

Hangisinin daha kötü olduğuna karar veremiyordum.

***

O gece yatağa girdiğimde maili kontrol ettim.

Sonuç yoktu.

İlk kez bu beni o kadar rahatsız etmedi.

Telefonumu komodine bıraktım.

Sonra yeniden aldım.

Altay’la konuşmamızı açtım.

Bugünkü mesajlara baktım.

**Uyanık mısın?**

**Kahve?**

İki basit mesaj.

Ortada hiçbir sebep yoktu.

Almanca çalışmamıştık.

Hastaneye gitmemiştik.

Doruk yoktu.

Ailemizin bir işi yoktu.

Dosya yoktu.

Market yoktu.

Tesadüfen aynı yerde bulunmamıştık.

Altay bana yazmıştı.

Ben gitmiştim.

İki saatten fazla beraber vakit geçirmiştik.

Çünkü...

Birbirimizle vakit geçirmek istemiştik.

Bu düşünceyi zihnimde kurduğum anda telefonumu kapattım.

Tavana baktım.

Hayır.

Bunun üzerine düşünmeyecektim.

Bir insanla kahve içmek herhangi bir şey ifade etmek zorunda değildi.

Aslı’yla Doruk da önce kahve içmişti.

Kaşlarımı çattım.

Bu örnek hiç yardımcı olmadı.

Başka örnek.

Baran’la da kahve içiyordum.

Evet.

Harika.

Baran.

Altay’la Baran aynı kategorideydi.

Beynim bile bu yalana inanmadı.

Yastığı yüzüme kapattım.

“Allah kahretsin.”

diye mırıldandım.

Telefonum tekrar titredi.

Yastığı kaldırdım.

Altay.

**Altay:** Son bir kere bakıp uyu.

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Neye?

**Altay:** Maile.

**Ben:** Niye?

**Altay:** Yoksa on kere bakacaksın.

Haklıydı.

Nefret ettim.

Maili açtım.

Sonuç yoktu.

**Ben:** Yok.

**Altay:** Tamam. Şimdi uyu.

**Ben:** Emredersiniz.

**Altay:** İyi geceler bilim insanı.

Ekrana baktım.

Sonra:

**Ben:** İyi geceler avukat bey.

Telefonu kapattım.

Bu kez gerçekten uyudum.

***

Pazar sabahı mail yoktu.

Pazartesi yoktu.

Salı da yoktu.

Çarşamba öğleden sonra artık sonucu beklememeye karar verdim.

Bu karar yaklaşık kırk dakika sürdü.

Perşembe günü laboratuvarda yoğun bir gündü. Selim Hoca yeni bir analiz istemişti. Baran bir kod hatasıyla uğraşıyor, Aslı başka bir toplantıya hazırlanıyordu.

Saat dört civarı telefonum titredi.

Bakmadım.

Beş dakika sonra tekrar titredi.

Yine bakmadım.

Sonra bilgisayarımın sağ üst köşesinde mail bildirimi çıktı.

Göndereni gördüm.

Elim mouse’un üzerinde durdu.

Kalbim bir anda hızlandı.

Aslı başını kaldırdı.

“Ne oldu?”

Cevap veremedim.

Baran sandalyesini çevirdi.

“Devrim?”

Ekrandaki gönderen adına baktım.

Almanya.

Sonuç.

Mail gelmişti.

Elim hâlâ mouse’un üzerindeydi.

Ama tıklamadım.

Bir anda cumartesi sabahı aklıma geldi.

Kahve.

Yürüyüş.

Altay’ın gülüşü.

**Bugün güzeldi.**

**Güzeldi.**

Hastanenin önü.

**Gitmeni istemekle gitmene üzülmek aynı şey değil.**

Doğum günü defteri.

**Büyüyünce yapacaklarına devam et.**

Ve ilk kez bir şeyi çok net fark ettim.

Aylarca bu mailin gelmesini istemiştim.

Bunun için çalışmıştım.

Başvurmuştum.

Belgeler toplamıştım.

Mülakata hazırlanmıştım.

Almanca konuşmuştum.

Kendimi anlatmıştım.

Gitmek istemiştim.

Hâlâ istiyordum.

Ama mouse’a tıklamadan önce içimden geçen ilk şey:

**Ya kabul edildiysem?**

oldu.

Eskiden bu cümle heyecan olurdu.

Şimdi içinde başka bir şey daha vardı.

Korku değildi.

Pişmanlık değildi.

Vazgeçmek hiç değildi.

Sadece...

Artık gideceğim yer kadar,

**geride bırakacağım bir şey de vardı.**

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.