11. bölüm / 22
Biz BüyürkenBÖLÜM 11 — GAYET NORMAL
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 11 — GAYET NORMAL
- 1 BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK3.564 kelime
- 2 BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN3.514 kelime
- 3 BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ2.624 kelime
- 4 BÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK3.218 kelime
- 5 BÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA3.028 kelime
- 6 BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR2.727 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — BANA NE?2.763 kelime
- 8 BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE2.126 kelime
- 9 BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN2.749 kelime
- 10 BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ3.226 kelime
- 11 BÖLÜM 11 — GAYET NORMAL4.099 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 BÖLÜM 12 — GİTMİYORUM4.064 kelime
- 13 BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ2.443 kelime
- 14 BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU3.760 kelime
- 15 BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN3.008 kelime
- 16 BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ3.450 kelime
- 17 BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM3.735 kelime
- 18 BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ3.497 kelime
- 19 BÖLÜM 19 — ON BİR3.194 kelime
- 20 BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM3.729 kelime
- 21 BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)3.317 kelime
- 22 BÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR3.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan yirmi altı yaşında kendini tanıdığını sanıyordu.
Ben mesela kendimle ilgili bazı temel gerçeklerden emindim. Kahvemi şekersiz içerdim. Sabah erken kalkmaktan nefret ederdim ama kalktıktan sonra tekrar uyuyamazdım. Doruk'un odasına izinsiz girerdim, Doruk benim odama izinsiz girerse bunu kişisel hak ve özgürlüklerime saldırı sayardım. Annemin “Bir şey yemeyecek misin?” sorusunun hiçbir zaman gerçek bir soru olmadığını bilirdim. Akademide kalmak istiyordum. Almanya'ya gitmek istiyordum. Nermin Teyze'nin karşısında telefonla konuşulmaması gerektiğini, çünkü dudak okuyamasa bile dudak okuyabildiğine inanacak özgüvene sahip olduğunu biliyordum.
Bir de Altay vardı.
Altay'ı da tanıyordum.
En azından geçen haftaya kadar öyle sanıyordum.
Son birkaç gündür bu konuda bazı teknik aksaklıklar yaşıyordum.
Sorun Altay'ın değişmesi değildi. Daha doğrusu, sadece o değildi. Adam bir gecede otuz iki yaşında olmamıştı. Bir gecede avukat olmamıştı. Bir gecede takım elbise giymeye, parfüm kullanmaya, insanlara ciddi ciddi hukuki tavsiyeler vermeye başlamamıştı. Bütün bunlar yıllardır vardı. Ben sadece Altay'ı çoğunlukla bizim mutfakta annemin yaptığı sarmayı yerken, Doruk'la maç yüzünden kavga ederken veya Nermin Teyze'den kaçmaya çalışırken görüyordum. Dolayısıyla beynim onu bir şekilde o çerçevede saklamıştı.
Sonra hukuk bürosuna gitmiştim.
Sonra asansör olmuştu.
Asansörün herhangi bir suçu yoktu.
Bunu özellikle belirtmek istiyordum.
Metal bir kutuydu.
Görevini yapmıştı.
Sorun tamamen bendeydi.
Bu nedenle üç gün sonra Figen Hanım arayıp belgelerimin hazır olduğunu ve hukuk bürosuna bıraktığını söylediğinde verdiğim ilk tepkinin:
“Büroya mı?”
olması kesinlikle anlamsızdı.
“Evet,” dedi kadın. “Bugün öğleden sonra alabilirsiniz.”
“Tamamdır, çok teşekkür ederim.”
Telefonu kapattım.
Karşımda bilgisayarına gömülmüş Aslı başını kaldırdı.
“Ne oldu?”
“Belgeler hazır.”
“Güzel.”
“Bürodaymış.”
“Evet?”
“Hiç.”
Aslı birkaç saniye yüzüme baktı, sonra yeniden ekranına döndü.
Ben de çalışmaya döndüm.
Üç dakika sonra:
“Kurye göndersem mi?”
dedim.
Aslı'nın parmakları klavyede durdu.
Başını yavaşça kaldırdı.
“Niye?”
“İşim var.”
“Bugün?”
“Evet.”
“Az önce dörtte çıkacağını söyledin.”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Devrim.”
“Ne?”
“Git belgelerini al.”
“Alacağım zaten.”
“E o zaman?”
“Sen niye benimle kavga ediyorsun?”
“Ben etmiyorum.”
Tam o sırada laboratuvarın kapısı açıldı ve Baran elinde iki kahveyle içeri girdi. Bizi bir süre izledi, sonra kahvelerden birini masama bıraktı.
“Yine ne yaptınız?”
Aslı hiç düşünmeden:
“Devrim belge almaya gitmek istemiyor.”
dedi.
Baran montunu sandalyeye attı.
“Nereden?”
“Hukuk bürosundan.”
Baran bana baktı.
“Polislik bir şey mi?”
“Niye polislik olsun?”
“Ne bileyim, hukuk bürosu dediniz. Sen son zamanlarda gizemlisin.”
“Ben ne zaman gizemli oldum?”
Baran kahvesinden içti.
“Değilsin zaten. O yüzden şaşırdım.”
Masamdaki kalemi ona fırlattım.
Baran eğildi.
“Şiddet! Aslı şahit.”
Aslı:
“Görmedim.”
“Arkadaşlığınız çok toksik.”
Ben ayağa kalktım.
“Gidiyorum.”
Baran arkamdan:
“Nereye?”
“Cinayet işlemeye.”
“Kalemi bana attığın için mi başladın?”
“İlk sıradasın.”
Kapıdan çıkarken arkamdan Aslı'nın güldüğünü duydum.
Gayet normaldim.
Herkes saçmalıyordu.
---
Binanın girişine geldiğimde asansör tam karşımdaydı.
Ben asansöre baktım.
Asansör bana bakmadı.
Çünkü gözleri yoktu.
Bu durum aramızdaki ilişkinin sağlıklı tarafıydı.
Dördüncü kat düğmesine basmam gerekiyordu. Bu kadar basitti. Her gün milyonlarca insan asansöre biniyordu. Ben de geçen hafta binmiştim. Sağ salim aşağı inmiştim. Kimse ölmemişti. Kimsenin hayatı değişmemişti. Bir adam koluma dokunmuş, sonra ben aynı adama çarpmıştım.
Adam da Altay'dı.
Bu kısmın konuyla ilgisi yoktu.
Asansörün çağırma düğmesine uzandım.
Parmağım havada durdu.
Sağımdaki merdivenlere baktım.
Dört kat.
Doktora yapan bir insan dört kat merdiven çıkabilirdi.
Hatta çıkmalıydı.
Akademik hayat hareketsizdi. Sürekli bilgisayar başında oturuyordum. Kalp-damar sağlığımı düşünmem gerekiyordu. Dünya Sağlık Örgütü muhtemelen benim merdiven çıkmamı desteklerdi.
Merdivenlere yöneldim.
İkinci katta pişman oldum.
Üçüncü katta Dünya Sağlık Örgütü'ne küstüm.
Dördüncü kata ulaştığımda ise nefesimi toparlamak için kapının önünde yaklaşık otuz saniye beklemek zorunda kaldım.
Tam normal görünmeye başladığımı düşündüğüm sırada kapı açıldı.
Kerem çıktı.
Beni gördü.
Sonra merdivenlere baktı.
Sonra tekrar bana.
“Elektrikler mi kesik?”
“Neden?”
“Asansör çalışmıyor mu?”
“Çalışıyor.”
“Dördüncü kata merdivenle mi çıktın?”
“Evet.”
“Niye?”
“Sağlık.”
Kerem birkaç saniye sustu.
“Birden?”
“Kalp sağlığı önemli.”
“Devrim, iyi misin?”
“Çok iyiyim.”
“Yüzün kırmızı.”
“Sen niye benim yüzüme bakıyorsun?”
Kerem iki elini kaldırdı.
“Tamam.”
Yanından geçip içeri girdim.
Arkamdan:
“Altay!”
diye bağırdı.
Bir anda döndüm.
“Niye bağırıyorsun?”
Kerem'in yüzündeki sırıtış büyüdü.
“Ben çıkıyorum diye haber verecektim.”
“Ver.”
“Verdim.”
Senden nefret ediyorum dememek için kendimi tuttum.
Ofiste Derya beni görünce gülümsedi.
“Hoş geldiniz Devrim Hanım.”
“Hoş buldum.”
Hanım kısmıyla mücadele etmeyi bırakmıştım. Bazı savaşların kazanılamayacağını kabul etmek yetişkinliğin parçasıydı.
Altay kendi odasından çıktı. Bu kez kravatı yoktu; gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı ve elinde birkaç sayfa vardı. Beni görünce önce normal baktı, sonra kaşları hafifçe çatıldı.
“Koştun mu?”
Kerem kapıdan:
“Merdiven.”
dedi.
Gözlerimi kapattım.
Altay bana baktı.
“Niye?”
“Sağlık.”
Bir saniye.
Sonra ağzının kenarı kıvrıldı.
“Tabii.”
“Ne tabii?”
“Hiç.”
“Sen de başlama.”
Kerem kahkaha atarak çıktı.
Altay bir süre daha bana baktı ama bir şey söylemedi. İyi ki söylemedi. Çünkü açıklayacak hiçbir şeyim yoktu ve açıklayacak hiçbir şeyi olmayan insanların en büyük problemi genellikle çok fazla açıklama yapmalarıydı.
Figen Hanım'ın bıraktığı zarfı getirdi. Belgeleri beraber kontrol ettik ama bu kez masasının öbür tarafında durdum. Bilinçli değildi. Masa oradaydı. Ben de oradaydım. İnsanlar masaların farklı taraflarında durabilirdi.
Altay sayfaları çevirirken:
“Şunları taratıp sisteme yükle. Orijinalleri de sakla.”
dedi.
“Biliyorum.”
“Geçen sefer pasaportunun fotokopisini kaybetmiştin.”
“Kaybetmedim. Bulamadım.”
“Farkı nedir?”
“Bulamadığın şey kayıp değildir.”
“Bu hukuken savunulabilir bir görüş değil.”
“Ben hukukçu değilim.”
“Belli.”
“Altay.”
Güldü.
Belgeleri zarfa geri koydu.
“Başka bir şey var mı?”
“Yok.”
“Tamam.”
Bu kadar.
Normal.
Son derece normal.
Zarfı çantama koydum. Tam çıkacaktım ki duvardaki masanın üzerinde rulo hâlinde birkaç büyük çizim gördüm. Üzerlerinde Doruk'un ofisinin logosu vardı.
Durup baktım.
“Bunlar Doruk'un mu?”
Altay başını çevirdi.
“Evet.”
“Niye sende?”
“Yeni projelerinden birinin sözleşmesine bakıyorum.”
Ruloyu elime almadan biraz eğildim. Doruk'un adını görünce istemsizce gülümsedim.
Doruk mimardı. Bu bilgi bizim evde o kadar sıradandı ki üzerine hiç düşünmezdik. Ama mesleğinin aile hayatımıza çok belirgin etkileri vardı. Salon masasının yemek masası olma hakkı dönem dönem elinden alınır, yerine planlar, eskizler, numune katalogları ve Doruk'un kahve bardakları yerleşirdi. Bir yere gittiğimizde normal insanlar manzaraya bakarken Doruk tavana bakar, sonra “Bu aydınlatmayı buraya koyan kim?” diye sinirlenirdi. İki arkadaşıyla beraber birkaç yıl önce küçük bir mimarlık ofisi kurmuştu; başlangıçta üç masa ve sürekli bozulan bir yazıcıdan ibaret olan yer, son zamanlarda daha ciddi projeler almaya başlamıştı. Bununla birlikte Doruk'un gece yarısı müşterilerden “Salon iki santim daha büyük olabilir mi?” mesajı alma oranı da artmıştı.
“Ne projesi?”
diye sordum.
“Yeni bir konut işi.”
“Bana anlatmadı.”
Altay omuz silkti.
“Yoğun.”
“Son zamanlarda sürekli şantiyede.”
“Biliyorum.”
Ona baktım.
“Sen benim abimle benden daha çok konuşuyorsun.”
“Yirmi küsur yıllık arkadaşım.”
“Ben doğduğundan beri kardeşiyim.”
“Bu cümlede matematik problemi var.”
Bir saniye düşündüm.
“Ne demek istediğimi anladın.”
“Maalesef.”
Zarfı çantama daha sert soktum.
“Gidiyorum.”
“Asansör aşağıda.”
Durup ona baktım.
Altay'ın yüzünde hiçbir şey yoktu.
Hiçbir şey.
“Biliyorum.”
“Merdiven de var tabii.”
Şerefsiz.
Gözlerimi kıstım.
“Sağlık önemli.”
“Kesinlikle.”
Arkamı döndüm.
Bu kez asansöre bindim.
Tek başıma.
Sırf ona inat.
---
Cuma öğleden sonra laboratuvarda Aslı'yla bir veri setinin başında çalışıyorduk. Baran karşı masada bilgisayarına bakıyor, arada kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Selim Hoca toplantıdaydı ve odanın içindeki huzur, Baran konuşana kadar yaklaşık yedi dakika sürmüştü.
“Yarın kaçta—”
Aslı'nın başı bilgisayardan fırladı.
“BARAN.”
Baran sustu.
Ben ikisine baktım.
“Yarın kaçta ne?”
Baran'ın gözlerinde hayatın bütün anlamını sorgulayan bir ifade oluştu.
“Kaçta...”
Bekledim.
“...uyanacaksın?”
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Yarın kaçta uyanacaksın?”
“Sen benim uyku düzenimi niye merak ediyorsun?”
“İnsan arkadaşını merak eder.”
Aslı alnını avucunun içine aldı.
Ben Baran'a baktım.
“Bir şey mi yaptın?”
“Hayır.”
“Projede bir şeyi mi bozdun?”
“Niye herkes ilk bunu düşünüyor?”
“Tecrübe.”
“Bir kere yazılımı çökerttim.”
“Üç kere.”
“İkincisi benim değildi.”
“Loglarda adın vardı.”
Baran sandalyesini çevirdi.
“Konuyu değiştirmeye çalışma.”
“Konuyu sen açtın!”
Aslı araya girdi.
“İkiniz de susun.”
Sonra Baran'a öyle bir baktı ki Baran gerçekten sustu.
Şüphelendim.
Ama Almanya belgelerini yüklemem, hafta sonu yetiştirmem gereken analiz ve Selim Hoca'nın pazartesi istediği rapor yüzünden şüphemin üzerine gidecek enerjim yoktu.
Büyük hata.
---
Yirmi yedinci yaşıma Doruk'un kapımı sabah dokuz buçukta yumruklamasıyla girdim.
“Devrim.”
Yastığı kafama çektim.
“Git.”
“Devrim.”
“Öldüm.”
Kapı açıldı.
“Ölüler konuşmaz.”
Yastığı kaldırdım.
Doruk kapının önünde pijamasıyla duruyordu. Saçları bir tarafa yatmıştı.
“İyi ki doğdun.”
Ona baktım.
“Bu kadar mı?”
“Nice senelere.”
“Hediyem?”
“Sağlık.”
Yastığı fırlattım.
Kapıyı kapatıp kaçtı.
“ANNE!”
Koridordan annemin sesi geldi.
“DOĞUM GÜNÜNDE BAĞIRMA!”
“ABİMİ EVLATLIKTAN REDDEDİYORUM!”
Doruk uzaktan:
“BEN BÜYÜĞÜM, SEN REDDEDEMEZSİN!”
Babam:
“Sabah sabah ne oluyor?”
Annem:
“Kızın doğdu!”
Babam:
“Biliyorum Sevil, oradaydım!”
Yatağımda oturup gülmeye başladım.
Bizim evde romantik doğum günü sabahları yaşanmazdı.
Ama güzel sabahlar yaşanırdı.
Aşağı indiğimde annem kahvaltı masasının ortasına küçük bir pasta koymuştu. Nermin Teyze bizden önce gelmiş, elinde bir tepsi börekle salonda oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı, sarıldı, yanağımdan iki kere öptü ve daha ben teşekkür edemeden:
“Akşam nereye gidiyorsunuz?”
diye sordu.
İşte Nermin Teyze.
Öncelikler.
“Ece'yle yemek yiyeceğiz.”
“Nerede?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Ece ayarlayacak.”
“Neresiymiş?”
“Nermin Teyze, gerçekten bilmiyorum.”
Şüpheyle baktı.
Sanki gizli bir devlet operasyonu yürütüyordum.
“Doruk biliyor mu?”
Doruk ağzındaki zeytinle boğulacak gibi oldu.
Ben ona baktım.
“Neyi biliyor mu?”
Doruk su içti.
“Ben nereden bileyim?”
Nermin Teyze:
“Ben bir şey demedim.”
dedi.
Annem tezgâhın başından:
“Nermin.”
diye uyardı.
Bir şeyler dönüyordu.
Ama ailemde her zaman bir şeyler döndüğü için üzerinde durmadım.
---
Akşam Ece beni almaya geldiğinde fazla şıktı.
Kapıyı açar açmaz baştan aşağı süzdüm.
“Biz nereye gidiyoruz?”
“Yemeğe.”
“Cumhurbaşkanı da mı gelecek?”
“Kızım, doğum günün.”
“Sen niye böyle giyindin?”
“Böyle nasıl?”
“Saçını yaptırmışsın.”
“Canım istedi.”
“Ece.”
“Devrim.”
Şüpheyle baktım.
O da bana baktı.
“Hazır mısın?”
“Bir şey saklıyorsun.”
“Evet.”
Gözlerimi büyüttüm.
Ece çantasını düzeltti.
“Yeni ruj aldım.”
“Gerizekâlı.”
“Çok yakıştı ama.”
Gülerek çıktık.
Mekânı gördüğümde şüphem biraz azaldı. Şehrin daha sakin tarafında, bahçesi geniş, açık hava masaları ağaçların arasına dağılmış güzel bir restorandı. Ağaçların üzerinde küçük sarı ışıklar vardı; masaların arasından hafif müzik geliyordu. Hava serinlemeye başlamıştı ama üşütecek kadar değildi. Ece önden yürüyordu ve garson bizi ana bölüm yerine bahçenin arka tarafına yönlendirdiğinde yeniden şüphelendim.
“Ece.”
“Hı?”
“Nereye gidiyoruz?”
“Masaya.”
“Masa niye Irak sınırında?”
“Yürü.”
Bir köşeyi döndük.
Işıklar yandı.
“SÜRPRİZ!”
Gerçekten sıçradım.
İlk gördüğüm şey Doruk'un aptal sırıtışıydı.
Sonra annem.
Babam.
Aslı.
Baran.
Üniversiteden birkaç arkadaşım.
Ve biraz arkalarında...
Altay.
Bir an durdum.
Herkes aynı anda konuşuyor, alkışlıyor, Ece yanımda kahkaha atıyordu. Annem gözleri dolmuş hâlde bana doğru gelirken babam telefonuyla video çekmeye çalışıyordu.
“Baba,” dedi Doruk. “Kamerayı çevir.”
“Çekiyorum.”
“Bizi değil, kendini çekiyorsun.”
Babam ekrana baktı.
“Allah Allah.”
Gülmeye başladım.
Annem bana sarıldı.
“İyi ki doğdun kuzum.”
“Anne, siz de mi?”
“Ben ne?”
“Biliyordun.”
“Tabii biliyordum.”
“Sabah rol yaptınız.”
Doruk araya girdi.
“Ben çok iyiydim.”
“Senin hediyen sağlık.”
“Gerçek hediyeyi sonra vereceğim.”
“Geç kaldın.”
Ece:
“Ben olmasam hiçbiriniz yapamazdınız.”
Aslı uzaktan:
“Mekânı ben buldum.”
Doruk:
“Rezervasyonu ben yaptım.”
Altay:
“Rezervasyonu ben düzelttim.”
Doruk ona döndü.
“Sen sus.”
Baran elini kaldırdı.
“Ben de pasta konusunda fikir verdim.”
Aslı:
“Sen çikolatalı olsun dedin.”
“Bu fikir değil mi?”
Hepsine baktım.
Sonra yeniden gülmeye başladım.
O sırada gözüm istemeden Altay'a gitti.
Kalabalığın biraz arkasında durmuştu. Üzerinde koyu renk bir gömlek vardı, kolları yine dirseklerine kadar sıvalıydı. Bana bakıyordu.
Göz göze geldiğimizde gülümsedi.
Ben de gülümsedim.
Biraz fazla mı?
Bilmiyorum.
Ama tam o sırada annemin yüzünü gördüm.
Bana bakıyordu.
Sonra bakışı çok kısa bir an Altay'a kaydı.
Sonra yeniden bana.
İçimde bir şey hafifçe kıpırdadı.
Başımı çevirdim.
---
Partinin ilk bir saati nasıl geçti, çok net hatırlamıyordum. Herkes aynı anda konuşuyor, hediyeler bir köşede birikiyor, Ece sürekli fotoğraf çekiyor, annem restoranda olmamıza rağmen garsona “Kızım bir şey yemedi” diyordu. Baran babamla beş dakika içinde arkadaş olmuştu ve bunun nasıl gerçekleştiğini bilmiyordum.
Sonra Baran'ı Doruk ve Altay'la aynı masanın kenarında gördüm.
Bu tehlikeliydi.
Yanlarına gittim.
“Ne konuşuyorsunuz?”
Doruk beni görünce sırıttı.
“Golden Retriever.”
Donup kaldım.
Baran bana döndü.
“Bak! Ben de tam bunu soruyordum.”
Doruk'a baktım.
“Sen bunu nereden biliyorsun?”
“Sen söyledin.”
“Ben sana bunu ne zaman söyledim?”
“Yemekte.”
Altay bardağından bir yudum aldı.
“Bence doğru.”
Baran ona döndü.
“Siz de mi?”
Altay elini uzattı.
“Altay.”
Baran elini sıktı.
“Baran. Hakkımda sistematik bir karalama kampanyası yürütülüyor.”
“Bir kere laboratuvarda numune kabından kahve içti.”
dedim.
Baran hemen:
“Temizdi.”
Doruk:
“Niye?”
“Bardak yoktu.”
Altay başını salladı.
“Golden Retriever.”
Doruk:
“Kesin.”
Baran ikisine baktı.
Sonra bana döndü.
“Arkadaş çevren korkunç.”
“Sen de içindesin.”
Bir an düşündü.
“Doğru.”
İçimde kötü bir his oluştu.
Altay ve Baran'ın anlaşması kişisel güvenliğim açısından son derece sakıncalıydı. Biri çocukluğumun bütün rezilliklerini biliyordu, diğeri doktora dönemindekileri. Bu iki veri setinin aynı ortamda birleştirilmesine etik kurulun izin vermemesi gerekirdi.
Tam onları ayırmanın bir yolunu düşünürken Aslı yanımıza geldi.
“Doruk, bir şey soracağım.”
Doruk anında ona döndü.
“Sor.”
“Telefondaki projeyi Ece'ye gösteriyordum da şu cephe kısmı—”
“Gel, göstereyim.”
Doruk kalktı.
Aslı'yla beraber birkaç adım ötedeki masaya geçtiler.
Ben arkalarından baktım.
Sonra bir şey fark ettim.
“Aslı benim arkadaşımdı,” dedim.
Baran:
“Evet.”
“Doruk benim abim.”
“Bunu da biliyoruz.”
“Bu ikisi ne zamandan beri birbirine proje gösteriyor?”
Baran bir anda sustu.
Altay bardağını masaya bıraktı.
Üçümüz aynı anda Doruk ile Aslı'ya baktık.
Doruk telefonunda bir şey gösteriyordu. Aslı omzunun üzerinden ekrana eğilmişti. Doruk bir şey söyledi. Aslı güldü.
Baran:
“Hıı.”
dedi.
Ona döndüm.
“Ne hıı?”
“Hiç.”
“Sen bir şey biliyor musun?”
“Ben neden bileyim?”
“Dün Aslı sana niye bağırdı?”
Baran'ın yüzü değişti.
“Parti yüzünden.”
“Başka?”
“Başka ne?”
Altay araya girdi.
“Bence bir şey var.”
Hemen ona döndüm.
“Sen de mi gördün?”
“Doruk saçını düzeltti.”
Üçümüz tekrar baktık.
Doruk gerçekten saçını düzeltti.
Ağzım açıldı.
“Allah'ım.”
Baran heyecanlandı.
“Ben bu hıyı tanıyorum.”
“Ne hıyı?”
“Bu hı.”
“Baran.”
“Devrim, adam flört ediyor.”
“Benim abim.”
Altay:
“Otuz yaşında.”
“Bana ne?”
“Şu an bayağı sana.”
Baran güldü.
Altay'a baktım.
“Sen hangi taraftasın?”
“Aslı'nın.”
“Niye?”
“Doruk'u yirmi yıldır tanıyorum.”
Baran sandalyesini Altay'a yaklaştırdı.
“Abi.”
“Sen de başlama.”
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
Bir yandan Doruk'la Aslı'yı izlemek tuhaf geliyordu, bir yandan da komikti. Doruk'un mimarlık ofisinden bahsettiğini duydum. Aslı gerçekten ilgili görünüyordu. Doruk normalde biri mesleğiyle ilgili soru sorduğunda uzun uzun anlatırdı ama bu kez anlatırken karşısındakini dinleyip dinlemediğini kontrol ediyor, arada ona soru soruyordu.
Şüpheliydi.
Kesinlikle şüpheliydi.
Ve hayatımda ilk kez abimin benim dışımda, ailemin dışında, Altay'ın dışında kendine ait bir dünyası olduğunu bu kadar net düşündüm. Elbette hep vardı. Ofisi, ortakları, şantiyeleri, arkadaşları, benden habersiz yaptığı planları vardı. Ama insan kardeşlerini de bazen çocukluklarındaki hâlleriyle donduruyordu galiba.
Belki hepimiz birbirimize bunu yapıyorduk.
---
Annemle babam gece ilerlemeden kalkmaya karar verdiler. Babam ertesi sabah erken bir işi olduğunu söyledi; annem ise üç kere “Çok geç kalmayın” dedikten sonra bana sarıldı.
“Eğlen.”
“Eğleniyorum.”
“Belli.”
Gülümsedim.
Annem saçımı kulağımın arkasına itti.
Sonra bakışı bir an arkamdaki masaya kaydı.
Dönmedim.
Kimin orada olduğunu biliyordum.
Bilmek istemiyordum.
Annem tekrar bana baktı.
“İyi ki doğdun.”
“Sağ ol anne.”
Babam yanağımdan öptü. İkisini uğurladık.
Geri döndüğümde Ece koluma girdi.
“Şimdi gerçek parti başlayabilir.”
“Annem duysa seni öldürür.”
“Annen beni seviyor.”
“Öldürürken de sever.”
Müzik biraz yükselmişti. İnsanlar masalardan kalkmaya başlamıştı. Ece beni çekiştirip diğerlerinin yanına götürdü. Ben dans konusunda hiçbir zaman grubun en heveslisi değildim ama doğum günü sahibinin iradesi o gece demokratik sistemin dışında bırakılmıştı.
Bir süre sonra sıcakladım.
Sonra saçlarım yüzüme gelmeye başladı.
Elimi enseme götürdüğümde bir şeyin çektiğini hissettim.
“Ah.”
Ece yanımda değildi.
Saçımı öne alıp kolyeyi çözmeye çalıştım ama zincirin bir kısmı ense tarafında saçlarıma dolanmıştı. Ne kadar uğraşırsam o kadar çekiyordu.
“Ne yapıyorsun?”
Ses arkamdan geldi.
Altay.
“Saçım takıldı.”
“Nereye?”
“Kolye.”
Elimi enseme götürmeye çalıştım.
“Dur.”
Bu kelimeyi ondan ikinci kez duyduğumda nedense asansörü hatırladım.
Hatırlamamak için özel bir çaba göstermiş olmamın bunda payı olabilirdi.
Altay arkamda durdu.
“Saçını çekme.”
“Çekmiyorum.”
“Çekiyorsun.”
“Çözmeye çalışıyorum.”
“Daha çok doluyorsun.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Görüyorum.”
Sonra parmakları saçlarımın arasına geldi.
Ve ben sustum.
Bir anda.
Altay saçlarımı enseden yana aldı. Parmaklarının ucu çok hafif biçimde tenime değdi.
O kadar hafifti ki normal şartlarda fark etmemem gerekirdi.
Fark ettim.
Hem de fazlasıyla.
Müzik devam ediyordu. Birkaç metre ötede Baran'ın Ece'ye bir şey anlatırken ellerini gereğinden fazla kullandığını görüyordum. Doruk ile Aslı hâlâ konuşuyordu. Masalardan tabak sesleri geliyordu. Bahçedeki küçük ışıklar rüzgârda hafifçe sallanıyordu.
Dünya son derece normal biçimde devam ediyordu.
Benim bütün dikkatimin ensemde olması dışında.
“Kıpırdama.”
dedi Altay.
“Kıpırdamıyorum.”
“Kıpırdıyorsun.”
“Nefes alıyorum.”
“Onu yapabilirsin.”
“Sağ ol.”
Güldüğünü duydum.
“Bunu nasıl yaptın?”
“Ben yapmadım.”
“Kolye kendi kendine saçına mı girdi?”
“Evet.”
“Tabii.”
Biraz daha uğraştı.
Sonra zincir gevşedi.
“Oldu.”
Rahatlayıp dönecektim.
“Dur.”
Yine durdum.
“Ne?”
“Saçın hâlâ altında.”
Elimi kaldırdım.
“Ben—”
“Dur.”
Bu kez saçlarımı kendim tuttum.
Altay zinciri düzeltti. Parmaklarının sırtı ensemden geçti.
Bir saniye.
Belki daha az.
Sonra tek bir saç tutamını kolyenin altından çekip omzumun üzerine bıraktı.
“Tamam.”
Döndüm.
Aramızda normal bir mesafe vardı.
Gayet normal.
“Teşekkür ederim.”
Altay'ın kaşı kalktı.
“Ne?”
dedim.
“Hiç.”
“Hayır, bir şey diyeceksin.”
“Sen son zamanlarda çok kibarlaştın.”
“Ne alaka?”
“Pardonlar, teşekkürler.”
“İnsan teşekkür eder.”
“Sen etmiyordun.”
“Terbiyelendim.”
“Yirmi yedi yaş işe yaradı demek.”
“Git.”
Güldü.
“Doğum günün kutlu olsun.”
“Onu da söyledin.”
“İkinci kez söylemek yasak mı?”
“Değil.”
Bir an birbirimize baktık.
Sonra Altay'ın bakışı omzumun üzerinden başka bir yere kaydı.
Ben de döndüm.
Ece.
Bize bakıyordu.
Daha doğrusu bana bakıyordu.
Göz göze geldiğimizde kaşını kaldırdı.
Ben kaşlarımı çattım.
O hiçbir şey yapmadı.
Sadece içeceğinden bir yudum aldı.
Harika.
Şimdi bir de Ece başlamıştı.
Yanına gittiğimde daha ağzını açmadan:
“Ne?”
dedim.
“Hiç.”
“Öyle bakma.”
“Nasıl bakıyorum?”
“Annem gibi.”
Ece'nin ağzının kenarı kıvrıldı.
“Ben hiçbir şey demedim.”
“Deme.”
“Demiyorum.”
“İyi.”
“Devrim.”
“Ne?”
“Niye sürekli ensene dokunuyorsun?”
Elim havada kaldı.
Gerçekten ensemdeydi.
Hemen indirdim.
“Dokunmuyorum.”
“Şu an dokunuyordun.”
“Kolye rahatsız ediyor.”
Ece kolyeye baktı.
“Bu kolyeyi yıllardır takıyorsun.”
“Bugün rahatsız ediyor.”
“Tamam.”
“Öyle tamam deme.”
“Nasıl diyeyim?”
“Hiç deme.”
Ece güldü.
Ben masadan suyumu aldım.
Gayet normaldim.
---
Pasta geldiğinde herkes yeniden masanın etrafında toplandı. Baran pastanın çikolatalı olmasının tamamen kendi başarısı olduğunu iddia ediyordu. Aslı onun karar sürecine tek katkısının “çikolatalı olsun” demek olduğunu söylüyordu. Doruk mumları yerleştirirken birini ters taktı. Ece onu kovdu. Altay biraz geride durmuş hepsini izliyordu.
“Dilek tut!”
diye bağırdı biri.
Gözlerimi kapattım.
Ne dilediğimi söylemeyecektim.
Zaten dileklerin anlatılırsa gerçekleşmediğine inanmak bilimsel düşünceyle çelişiyordu ama bazı konularda bilim insanlarının da sınırları vardı.
Gözlerimi açtım.
Kalabalığa baktım.
Ve nedense ilk Altay'ı gördüm.
Tam karşı tarafta.
Bana bakıyordu.
Gülümsedi.
Ben de gülümsedim.
Sonra mumları üfledim.
Alkış koptu.
Ece boynuma sarıldı. Baran “Konuşma!” diye bağırdı. Doruk telefonuyla çekim yapıyordu.
O sırada annem çoktan gitmişti.
Ama birkaç dakika önce bizi uğurlarkenki bakışı aklıma geldi.
İlk kez ona neden öyle baktığını sormak istemedim.
Çünkü...
Verebileceği cevabı duymaktan biraz korkuyor olabilirdim.
Bu düşünceyi anında kafamdan attım.
Pasta yedim.
İşe yaradı.
Kısmen.
---
Hediyeler konusu gecenin sonuna doğru açıldı.
Ece parfüm almıştı. Aslı uzun zamandır istediğim bir kitap setini bulmuştu. Doruk sonunda sabahki “sağlık” hediyesini telafi edip bir süredir bakıp almaya kıyamadığım kulaklığı vermişti.
Baran'ın paketi en büyüğüydü.
Bu hiçbir zaman iyiye işaret değildi.
“Bundan korkuyorum.”
dedim.
Baran gururla:
“Özel yaptırdım.”
Paketi açtım.
İçinden büyük beyaz bir kupa çıktı.
Üzerinde kocaman:
**HOCAM**
yazıyordu.
Kahkaha attım.
“Baran!”
“Çevir.”
Kupayı çevirdim.
Diğer tarafında:
**Doç. Dr. Devrim Aydemir**
yazıyordu.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra herkes gülmeye başladı.
“BEN DAHA DOKTOR BİLE DEĞİLİM!”
Baran son derece ciddi:
“Vizyon.”
Aslı:
“Ben engellemeye çalıştım.”
“Yalan söylüyor.”
“Baran, doçentliği nereden çıkardın?”
“İleriye yatırım.”
Doruk kupayı elimden aldı.
“Profesör yazdırsaydın.”
Baran:
“Otuzuncu yaş hediyesi.”
“Hayır!”
Altay gülüyordu.
Ona döndüm.
“Sen niye gülüyorsun?”
“Hocam sakin olun.”
“Sen de mi?”
“Saygısızlık etmeyeyim.”
“Bu kupayı ofisine bırakırım.”
“Kerem kullanır.”
“İkiniz de nefret listesindesiniz.”
Baran elini uzattı.
“Abi.”
Altay elini sıktı.
Bitti.
İttifak kurulmuştu.
Ben kaybetmiştim.
---
Gece bittiğinde hediyeleri Doruk'un arabasına taşırken küçük, koyu renkli bir paket gördüm.
Üzerinde sadece:
**Devrim'e**
yazıyordu.
Altay'ın yazısını tanıdım.
Paketi elimde tutarken arkamdan sesi geldi.
“Onu evde aç.”
Döndüm.
“Neden?”
“Öyle.”
“İçinde bomba mı var?”
“Evet.”
“Çok komik.”
“Biliyorum.”
Paketi çantama koydum.
“Teşekkür ederim.”
Altay bana baktı.
Sonra başını iki yana salladı.
“Yine.”
“Ne?”
“Teşekkür.”
“Allah Allah, etmeyeyim mi?”
“Alışık değilim.”
“Bundan sonra hiçbir şeyine teşekkür etmiyorum.”
“Daha iyi.”
“Rica ederim.”
Güldü.
Doruk uzaktan:
“ALTAY! ŞUNU TUTSANA!”
Altay bana bakıp:
“Gördün mü? Mesleğimi yine yapamıyorum.”
dedi.
Sonra Doruk'a yardım etmeye gitti.
Ben onu izledim.
Sadece birkaç saniye.
Sonra Ece yanıma geldi.
“Gidelim mi?”
“Gidelim.”
Bana baktı.
Ben de ona baktım.
Hiçbir şey söylemedi.
Bu, Ece için son derece tehditkâr bir davranıştı.
---
Eve geldiğimizde gece yarısını geçmişti.
Doruk hediyeleri odama bırakıp:
“Ben yatıyorum.”
dedi.
“Bir dakika.”
Kapıda durdu.
“Aslı'yla ne konuştun?”
Yüzü hiç değişmedi.
“Mimarlık.”
“İki saat?”
“Mesleğim kapsamlı.”
“Doruk.”
“Devrim.”
“Benim arkadaşıma mı yürüyorsun?”
Kahkaha attı.
“On iki yaşında mısın?”
“Cevap ver.”
“İyi geceler.”
“DORUK.”
Kapıyı kapattı.
Arkasından yastık atamadım çünkü kapı kapalıydı.
Ama yarın vardı.
Yatağın üzerine oturdum.
Hediyelere baktım.
Sonra koyu renkli küçük paketi gördüm.
Altay'ınki.
Bir süre açmadım.
Neden bilmiyorum.
Sonra paketi aldım.
İçinden sade, koyu yeşil kapaklı güzel bir defter çıktı. Kalın, çizgisiz sayfaları vardı. Araştırma notları için tam sevdiğim türdendi.
Gülümsedim.
Kapağını açtım.
İlk sayfada bir cümle vardı.
Altay'ın el yazısıyla.
**Büyüyünce yapacaklarına devam et.**
**— A.**
Uzun süre baktım.
Sonra hatırladım.
On yaşındaydım.
Doruk'un odasında yerde oturuyorduk. Doruk ve Altay bilgisayarda bir oyun oynuyor, ben de onları rahatsız ediyordum. Sonunda Doruk bana bir kâğıt ve kalem verip:
“Git bir şey çiz.”
demişti.
Ben resim çizmek yerine sayfanın en üstüne büyük harflerle:
**BÜYÜYÜNCE YAPACAKLARIM**
yazmıştım.
Altına maddeler sıralamıştım.
Mühendis olmak.
Çok önemli bir şey icat etmek.
Başka ülkelere gitmek.
Kendi paramı kazanmak.
Bir köpek almak.
Ve Doruk'tan daha zengin olmak.
Son madde yüzünden Doruk benimle kavga etmişti.
Altay ise kâğıdı elimden alıp okuyarak gülmüştü.
On yedi yıl önce.
Ben o listeyi neredeyse unutmuştum.
Altay unutmamıştı.
Parmaklarımı yazının üzerinde gezdirmedim.
Çünkü bunu yapmak fazla dramatik olurdu.
Ama defteri kapatmadım.
Uzun süre açık tuttum.
Asansördeki temas tuhaftı.
Bu akşam ensemde hissettiğim parmakları daha da tuhaftı.
Ama beni asıl huzursuz eden bunlar değildi.
Altay'ın on yaşındaki hâlimin söylediği saçma bir şeyi hatırlamasıydı.
Çünkü birine dokunmak kolaydı.
Birini yıllar boyunca hatırlamak...
Nedense daha kişisel geliyordu.
---
Ertesi sabah telefonumun mail sesiyle uyandım.
Saat sekizi on iki geçiyordu.
Gözlerimi yarım açıp ekrana baktım.
Gönderen kurumun adını görünce uykum tamamen kaçtı.
Yatakta doğruldum.
Maili açtım.
Bir kez okudum.
Sonra ikinci kez.
Sonra üçüncü.
Başvurunun ön değerlendirme aşamasını geçmiştim.
Çevrim içi görüşmeye davet ediliyordum.
Akademik görüşmenin büyük bölümü İngilizce yapılacaktı. Ancak ev sahibi ekiple yapılacak kısa tanışma bölümünün bir kısmı Almanca yürütülebilirdi.
Tarihe baktım.
İki hafta sonra.
Kalbim hızlandı.
Yirmi yedi yaşıma gireli yaklaşık on iki saat olmuştu.
Hayat bana kutlama süresi olarak bunu uygun görmüştü.
Yataktan kalkıp koridora çıktım.
“ANNE!”
Aşağıdan:
“NE OLDU?”
“DORUK!”
Doruk'un odasından:
“ÖLDÜM!”
“ALMANYA!”
Kapısı açıldı.
Saçları darmadağınıktı.
“Ne Almanya?”
“Görüşmeye çağırdılar.”
Bir anda uyandı.
“Ciddi misin?”
Telefonu uzattım.
Okudu.
Sonra yüzü aydınlandı.
“Lan.”
“Doruk.”
“Çok iyi.”
Bana sarıldı.
Gerçekten sarıldı.
Sonra iki saniye sonra:
“Odana ne zaman geçebilirim?”
Göğsüne yumruk attım.
“GERİZEKÂLI!”
Aşağı indiğimizde annem ağladı.
Babam gözlüğünü takıp maili kendisi okumak istedi.
Kahvaltı masasında herkes aynı anda konuşuyordu.
Ben ise arada telefonuma bakıyordum.
Ece'ye yazdım.
Aslı'ya yazdım.
Baran'a yazdım.
Baran anında:
**HOCAM ALMANYA**
diye cevap verdi.
Güldüm.
Sonra ekranı kapattım.
Beş saniye sonra tekrar açtım.
Altay'ın sohbeti yukarıdaydı.
Dün gece doğum gününden sonra yazışmamıştık.
Zaten Doruk muhtemelen birazdan ona söyleyecekti.
Söylemesine gerek yoktu.
Altay öğrenecekti.
Telefonu masaya bıraktım.
Sonra tekrar aldım.
Annem karşımdan bana baktı.
“Altay'a mı yazacaksın?”
Başım bir anda kalktı.
“Ne?”
Annem reçeli ekmeğine sürüyordu.
“Doruk söyler şimdi diyecektim. Sen söyleyeceksen o söylemesin.”
“Ben...”
Doruk telefondan başını kaldırdı.
“Ben daha yazmadım.”
“Kimse sana sormadı.”
dedim.
Annem:
“Yaz kızım, ne var?”
“Bir şey yok zaten.”
“Ben de onu diyorum.”
Telefonuma baktım.
Sonra anneme.
Annem gayet sakin kahvaltısını yapıyordu.
Nefret ettim.
**Ben:** İkinci aşamaya geçmişim.
Gönderdim.
Telefonu masaya ters koydum.
İki dakika sonra çaldı.
Ekranda:
**Altay**
yazıyordu.
Doruk gördü.
“Bak, ben aramadan öğrenmiş.”
Annem hiçbir şey söylemedi.
Ama bana baktı.
Telefonu alıp mutfaktan çıktım.
“Efendim?”
“İkinci aşama ne demek?”
Sesi uykulu değildi. Muhtemelen çoktan uyanmıştı.
“Kısa liste gibi. Görüşme yapacaklar.”
“Ne zaman?”
“İki hafta sonra.”
“Güzel.”
“Güzel.”
“Heyecanlandın mı?”
Merdivenlere oturdum.
“Biraz.”
“Yalan.”
Gülümsedim.
“Çok.”
Altay güldü.
“Hazırlanırsın.”
“Ya batırırsam?”
“Batırmazsın.”
“Nereden biliyorsun?”
Cevabı hiç düşünmeden verdi.
“Seni tanıyorum.”
Sustum.
Altay da sustu.
Sonra hemen şakaya kaçtım.
“Dokuz yaşındaki hâlimi tanıman akademik yeterliliğimi kanıtlamıyor.”
“On yaşında sardunyaları bisikletle biçen hâlini tanıyorum. Bundan da çıkarsın.”
“Bunu Kerem'e anlattığın için seni hâlâ affetmedim.”
“Affetme.”
Maili tekrar açtım.
“Bir kısmı Almanca olabilir diyor.”
“Almancan ne durumda?”
“Gut.”
Altay güldü.
“Bu kadar mı?”
“Danke.”
“Başka?”
Biraz düşündüm.
“Scheiße.”
Bu kez gerçekten kahkaha attı.
“Harikasın.”
“B1 sertifikam var ama konuşmayalı uzun zaman oldu.”
“İki haftada toparlarsın.”
“Sen çok biliyorsun.”
Altay Almanca kısa bir cümle söyledi.
Donup kaldım.
“Ne dedin?”
Tekrar söyledi.
Bu kez birkaç kelimeyi yakaladım.
“Sen Almanca mı biliyorsun?”
“Biraz.”
“Üç hafta Almanya'da kaldın diye mi?”
“Gitmeden önce ders almıştım.”
Kaşlarım çatıldı.
“Bunu bilmiyordum.”
Altay birkaç saniye sustu.
Sonra son derece sakin:
“Benimle ilgili bilmediğin çok şey var.”
dedi.
Bir şey söylemedim.
Aşağıdan annemin tabak sesi geliyordu. Doruk bir şeye bağırıyordu. Sokaktan araba geçti. Mahalle her zamanki pazar sabahlarından birini yaşıyordu.
Ama ben merdivende oturmuş, telefonu kulağımda tutuyordum.
Altay'ı neredeyse yirmi yıldır tanıyordum.
Bisikletten nasıl düştüğünü biliyordum.
Çayı nasıl içtiğini biliyordum.
Doruk'la kavga ettiğinde ne kadar uzun süre küs kalabildiğini biliyordum.
Annemin sarmasını kaç tane yiyebildiğini biliyordum.
Sinirlendiğinde çenesini sıktığını, gerçekten güldüğünde başını hafifçe geriye attığını biliyordum.
Ama Almanca bildiğini bilmiyordum.
Ofiste nasıl biri olduğunu daha geçen hafta görmüştüm.
Üniversitedeyken neler istediğini bilmiyordum.
Nelerden vazgeçtiğini bilmiyordum.
Kimlere çocukluğumuzdan bahsettiğini bilmiyordum.
Belki mesele Altay'ın değişmiş olması değildi.
Belki ben onu yıllardır aynı yerde bıraktığımı yeni fark ediyordum.
Çocukluğumun içinde.
Doruk'un yanında.
Bizim mutfakta.
Mahallenin ortasında.
Oysa o da ben bakmıyorken büyümüştü.
Ben de büyümüştüm.
Ve son zamanlarda en çok kafamı karıştıran şey, tanıdığım Altay'la...
**tanımaya başladığım Altay'ın aynı adam olmasıydı.**
Bölüm etkileşimi
