Biz Büyürken kitap kapağı

1. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK

Bizim mahallede sır saklamak zordu.
Hatta zordan ziyade imkânsızdı.
Sabah saat sekizde apartmanın önüne yabancı bir araba park etse, dokuz buçukta arabanın kime ait olduğu öğrenilir, on birde sahibinin medeni hâli araştırılır, öğlen ezanından önce de Nermin Teyze tarafından arabanın buraya geliş amacı hakkında en az üç farklı teori üretilirdi.
Mahallemizin kendine ait bir istihbarat ağı vardı.
Balkonlar.
Özellikle de karşılıklı balkonlar.
Annem balkondan Neriman Teyze'ye seslenir, Neriman Teyze aşağıdaki bakkala bağırır, bakkalın önünde oturan emekli amcalar konuya dâhil olur ve siz daha evden çıkmadan hakkınızda verilmesi gereken bütün kararlar çoktan verilmiş olurdu.
Geçtiğimiz yaz üçüncü kattaki Merve Abla'nın nişanlısından ayrıldığını öğrenmemiz tam olarak on yedi dakika sürmüştü.
Üstelik Merve Abla henüz ayrıldığını bilmiyordu.
Nermin Teyze, nişanlısının sosyal medyada başka bir kızın fotoğrafını beğendiğini görmüş, meseleyi balkon toplantısında gündeme getirmiş ve iki gün sonra gerçekten ayrılmışlardı.
O günden beri Nermin Teyze'nin geleceği görme gibi bir yeteneği olduğundan şüpheleniyordum.
Bu nedenle onun bulunduğu ortamlarda mümkün olduğunca az konuşuyordum.
Çünkü bizim mahallede birine iki kere günaydın demek bile tehlikeliydi.
Üçüncü gün nişan tarihiniz konuşulmaya başlanabilirdi.
Ben bu mahallede büyümüştüm.
Bisiklete binmeyi şu anda arabaların park ettiği kaldırımın kenarında öğrenmiş, ilkokula köşedeki pembe apartmanda oturan Ece'yle el ele gitmiş, üniversite sınav sonucumu bütün mahalle benden önce öğrenmişti.
Şimdi yirmi altı yaşındaydım.
Mühendistim.
Ve nedense bu bilgi mahallede kimseyi tatmin etmiyordu.
Çünkü mühendislik doktorası yapıyordum.
Bu da komşularımızın gözünde eğitim hayatımın hâlâ bitmediği anlamına geliyordu.
Doğruydu gerçi.
Benim gözümde de bitmiyordu.
Bazen hiç bitmeyeceğinden ciddi ciddi şüpheleniyordum.
Özellikle de şu anda.
Bilgisayar ekranında yaklaşık on dakikadır aynı paragraf açıktı.
Bir cümleyi üç kere okumuş ve üçünün sonunda da ne okuduğumu anlamamıştım.
Masamın üzerinde yarısı içilmiş, çoktan soğumuş bir kahve; dört farklı renkte fosforlu kalem; açık iki kitap ve geçen hafta düzenlemeye başlayıp yarısında bıraktığım notlar vardı.
Ekranın sağ köşesinde saat 16.47'yi gösteriyordu.
İmleç önümde sabırla yanıp sönüyordu.
Sanki o da beni yargılıyordu.
"Bakıyorum," dedim bilgisayara.
Doktora yapmanın insana kazandırdığı kötü alışkanlıklardan biri cansız nesnelerle konuşmaktı.
Telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Prof. Dr. Selim Arslan
İçime kötü bir his doğdu.
Danışmanınızdan mesai saatinin bitmesine on üç dakika kala gelen hiçbir mesaj iyi haber taşımazdı.
E-postayı açtım.
Devrim, son gönderdiğin sonuçları inceledim. Bazı değerleri tekrar kontrol etmemiz gerekiyor. Yarın öğleden sonra odama uğra.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra gözlerimi kapattım.
Harika.
Gerçekten harika.
Bazen üniversiteye gitmek yerine köyde keçi yetiştirmeyi tercih edebileceğimi düşünüyordum.
Keçiler en azından simülasyon sonuçlarını sorgulamıyordu.
"DEVRİM!"
Aşağıdan annemin sesi geldi.
Cevap vermedim.
Belki duymamış gibi yaparsam—
"DEVRİM!"
Olmadı.
"Efendim anne?"
"Bir aşağı gelsene!"
"Çalışıyorum!"
"İki dakikalık iş!"
Gözlerimi kapattım.
Annemin "iki dakikalık iş" tanımının gerçek zamanla hiçbir ilgisi yoktu.
Geçen hafta yine iki dakikalık bir iş için aşağı inmiş, kendimi kırk dakika sonra mutfak dolabının üst rafındaki kavanozları dizerken bulmuştum.
Üstelik kavanozları dizdikten sonra yerlerini beğenmeyip yeniden kendisi dizmişti.
"Ne yapacağım?"
"Aşağı gel, söyleyeceğim!"
Tabii.
Yukarı bağırarak ne yapacağımı söylerse Türk aile yapısının temel taşlarından biri zarar görebilirdi.
Sandalyemi geriye ittim.
Ayağa kalktığımda belimi esnetip pencereye doğru yürüdüm.
Odamız üçüncü kattaydı ve pencerem doğrudan sokağa bakıyordu.
Perdeyi hafifçe araladım.
Ekim güneşi apartmanların arasına eğik vuruyordu. Yazın kavurucu sıcağı sonunda çekilmiş, akşamüstleri insanı ince bir hırka aramaya zorlayan o serinlik başlamıştı.
Karşı apartmanın balkonunda beyaz çarşaflar sallanıyordu.
Bir grup çocuk kaldırımın kenarına iki taş koyup kale yapmış, top oynuyordu.
Köşedeki fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu açık pencereden odama kadar ulaşıyordu.
Bakkalın önündeki üç plastik sandalye yine doluydu.
Her şey bildiğim gibiydi.
Tanıdıktı.
Güvenliydi.
Burası benim mahallemdi.
Üniversite için başka bir şehre gittiğimde en çok buranın sesini özlemiştim.
Sabahları kepenk açan dükkânların metal sesini.
Öğleden sonra sokakta top oynayan çocukların bağırışlarını.
Akşamları açık pencerelerden yükselen yemek kokularını.
Bir de insanın nereye giderse gitsin geri döndüğünde bıraktığı yerden devam edebildiği hissini.
Sokağın başında siyah bir araba durdu.
Gözlerim istemsizce oraya kaydı.
Arabayı tanıyordum.
Mahalledeki çoğu kişi de tanıyordu zaten.
Sürücü kapısı açıldı.
Önce koyu renk kumaş pantolonlu uzun bir bacak göründü.
Ardından Altay.
Elinde telefonu vardı. Diğer kolunun üzerine ceketini atmıştı. Beyaz gömleğinin yakasındaki kravatı hafifçe gevşemişti.
Arabadan indikten sonra kapıyı kapatıp başını geriye atarak saçlarının önünü eliyle düzeltti.
Telefonuna baktı.
Sonra bizim apartmana yöneldi.
Perdeyi bıraktım.
Neden yaptığımı bilmiyordum.
Sanki adam üçüncü kata bakacak, beni pencerenin önünde görecek ve bütün sokağın ortasında:
"Devrim, beni mi izliyorsun?"
diye bağıracaktı.
Saçmalık.
Onu izlemiyordum.
Sadece dışarı bakıyordum.
Altay da dışarıdaydı.
Coğrafi bir tesadüf.
"DEVRİM!"
"Geliyorum anne!"
Kapıyı açıp odadan çıktım.
Merdivenlerden inerken aşağıdan erkek sesleri gelmeye başladı.
Birisi abimdi.
Diğerini tanımak için görmeme gerek yoktu.
Altay'ın sesi çocukluğumdan beri evimizin içinde duyduğum seslerden biriydi.
"Ben sana o arabayı alma demedim mi?"
Doruk.
"Arabanın ne suçu var?"
Altay.
"Üç ayda üç kere servise gitti."
"İki."
"Üç."
"İki."
"Altay, üçüncüde seni ben götürdüm."
"Bakım için."
"Servise gittin mi?"
"Gittim."
"O zaman üç."
"Senin matematik anlayışınla hukuk konuşmayalım."
"Ne alakası var lan?"
Son basamakta durup gülümsedim.
Altay ile Doruk'un tartışmaları yıllardır aynıydı.
Konu değişirdi.
Ses tonları değişmezdi.
Çocukken hangi takımın daha iyi olduğunu tartışırlardı.
Lisede kimin daha iyi araba kullandığını.
Şimdi otuzlu yaşlarında hâlâ aynı ciddiyetle bir arabanın kaç kere servise gittiğini tartışıyorlardı.
Doruk'la Altay ilkokuldan beri arkadaştı.
Ama "arkadaş" kelimesi ikisini anlatmaya biraz yetmiyordu.
Birlikte büyümüşlerdi.
Aynı sokakta top oynamış, aynı okulda kavga etmiş, aynı lise sıralarında uyumuşlardı.
Üniversitede farklı şehirlere gitmişler ama arkadaşlıkları değişmemişti.
Benim çocukluğumun da büyük bir bölümünde Altay vardı.
Sekiz yaşındaki doğum günü fotoğrafımda Doruk'la arka tarafta birbirlerine pasta fırlatıyorlardı.
On yaşında bisiklet sürmeyi öğrenirken selemin arkasından tutan Doruk değil, Altay'dı.
Gerçi bir noktada ellerini bırakmış, ben bunu fark edince panikleyip doğruca Nermin Teyze'nin sardunyalarına girmiştim.
Altay yaklaşık on dakika boyunca gülmüştü.
Ben onunla üç gün konuşmamıştım.
On üç yaşındayken Doruk'la kavga edip odama kapandığımda kapının önüne çikolata bırakıp üzerine:
Abin gerizekâlı olabilir ama sen de az değilsin.
yazan da oydu.
Bazı insanlar bir eve misafir olarak girerdi.
Altay hiçbir zaman tam anlamıyla misafir olmamıştı.
Buzdolabını izinsiz açardı.
Babamın tuttuğu takım kaybettiğinde onunla dalga geçerdi.
Annem sofraya kaç tabak koyacağını hesaplarken Altay'ın orada olup olmadığını sormazdı bile.
Varsa bir tabak daha koyardı.
Çünkü Altay zaten vardı.
Hep vardı.
"Devrim kızım."
Annemin sesiyle düşüncelerim dağıldı.
Mutfak kapısında durmuş bana bez bir çanta uzatıyordu.
"Marketten şunları alıver."
Elindeki listeyi aldım.
Bir kez okudum.
Sonra bir daha.
"Anne."
"Efendim?"
"Bunlar iki poşet tutar."
"E?"
"İki dakikalık iş demiştin."
"Markete yürümek bir dakika zaten."
"Alışveriş?"
"Gençsin."
Bu cümleyle nasıl mücadele edileceğini bilmiyordum.
Çantayı aldım.
Salondan Doruk çıktı.
Elinde çay bardağı vardı.
Üzerinde gri eşofman ve yıllardır atılması gerektiğini düşündüğüm lacivert tişörtü vardı.
"Bana da cips al."
"Almayacağım."
"Parasını veririm."
"Geçen sefer de öyle dedin."
"Kaç para lan bir cips?"
"Mevzu para değil. Prensip."
Doruk gözlerini devirdi.
"Doktora yapınca böyle oldu bu."
Ayakkabılarımı giyerken başımı kaldırdım.
"Sen de üniversite okudun. Bir faydasını göremedik."
Mutfaktan annemin kahkahası duyuldu.
Doruk anneme döndü.
"Anne, sen niye buna gülüyorsun?"
"Komik söyledi."
"Ben senin oğlunum."
"O da benim kızım."
"Ama ben önce doğdum."
Annem hiç düşünmeden cevap verdi.
"Ben mi istedim?"
Kahkahayı tutamadım.
Doruk anneme ihanete uğramış gibi bakarken balkon kapısı açıldı.
Altay içeri girdi.
Ceketini çıkarmıştı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, kravatını biraz daha gevşetmişti.
Muhtemelen adliyeden ya da bürodan çıkıp doğrudan buraya gelmişti.
Saçlarının ön tarafı günün yorgunluğuyla hafifçe dağılmıştı.
Beni görünce çenesini kaldırdı.
"Oo, bilim insanı."
Kaşlarımı çattım.
İşte buydu.
Altay Karahan'ın gözünde iki farklı kimliğim vardı.
Doruk'un kardeşi.
Ya da bilim insanı.
Üçüncü bir kategoriye geçebilmem için sanırım Nobel almam gerekiyordu.
"Avukat Bey."
Ayakkabımın bağcığını bağlamaya devam ettim.
"Doktora bitti mi?"
"Altay, doktoranın ne olduğunu biliyorsun değil mi?"
"Uzun süren bir şey olduğunu biliyorum."
Doruk güldü.
Altay ceketini koltuğun kenarına bıraktı.
"Kaç yıldır okuyorsun sen?"
Doğruldum.
"Sen kaç yıldır insanların kavgasını dinleyip para alıyorsun?"
Bir saniye sessizlik oldu.
Doruk kahkahayı patlattı.
Altay'ın ağzının kenarı yukarı kıvrıldı.
"İyiymiş."
"Teşekkür ederim."
"Tezde kullan bunu."
"Kesinlikle. Kaynakçada da seni gösteririm."
Annem mutfaktan seslendi.
"Altay oğlum, yemek yedin mi?"
"Yedim Sevil Teyze."
Annem hemen mutfaktan çıktı.
"Ne yedin?"
Altay sustu.
Kapının kolunu tutmuşken arkama döndüm.
Altay'ın yüzünde mahkemede hâkim karşısında bile oluşmadığına emin olduğum hafif bir tedirginlik belirdi.
"Dışarıda bir şeyler yedim."
"Ne?"
"Şey..."
Doruk hiç düşünmeden arkadaşını sattı.
"Tost yemiş."
Altay başını ona çevirdi.
Doruk çayından son derece masum bir yudum aldı.
Annemin yüzü düştü.
"Tost yemek mi oğlum?"
Altay derin bir nefes aldı.
"Sevil Teyze, öğlen yedim zaten."
"Akşam sofraya oturuyorsun."
"Gerçekten gerek—"
"Altay."
"Tamam."
Gülmemek için başımı çevirdim.
Bizim evde anneme karşı hukuk işlemiyordu.
Kapıyı açtım.
Arkamdan Doruk seslendi.
"Devrim!"
Döndüm.
"Cips."
"Unutacağım."
"Unutma."
"Özellikle unutacağım."
Kapıyı kapattım.
Merdivenlerden inerken içeriden bir telefon sesi yükseldi.
Ardından Altay'ın sesini duydum.
"Efendim?"
Adımlarımı yavaşlatmadan devam ettim.
"Dosya arabada kaldı. Beş dakikaya bakıp dönerim."
Apartmandan çıktım.
Mahallenin akşamüstünü seviyordum.
Güneş apartmanların arkasına doğru inerken sokağın rengi değişirdi.
Gündüz göze çarpan eski duvarlar, çatlak kaldırımlar ve birbirine fazla yakın balkonlar sarı ışığın altında daha güzel görünürdü.
Fırından yeni çıkmış ekmek kokusu geliyordu.
Bir evden kızarmış soğan kokusu yükseliyordu.
Köşedeki apartmanın önünde Münevver Teyze ile Neriman Teyze sandalyelerini çıkarmış çekirdek çitliyordu.
Görmemiş gibi yapmayı düşündüm.
Başaramadım.
"Devrim kızım!"
Durup gülümsedim.
"Efendim Münevver Teyze?"
Kadın beni baştan aşağı süzdü.
"Okul bitmedi mi senin hâlâ?"
İşte doktora eğitiminin mahalle versiyonu.
"Bitti. Doktora yapıyorum."
"Yine mi okuyorsun yani?"
"Evet."
"Bu kadar okuyunca ne oluyorsun?"
Bu sorunun cevabını vermek istemiyordum.
Çünkü geçen sefer "doktor olacağım" dediğimde tansiyon ilacını sormuşlardı.
"Akademisyen olmayı düşünüyorum."
"Öğretmen yani?"
Bir an düşündüm.
"Evet Münevver Teyze. Öyle bir şey."
Kadın memnuniyetle başını salladı.
"İyi iyi. Devlet kapısı olsun da."
Yanındaki Neriman Teyze çekirdeğini kırdı.
"Kaç yaşına geldin sen?"
Tehlikeli bölge.
"Yirmi altı."
Münevver Teyze kaşlarını kaldırdı.
"Annen sana kısmet bakıyor mu?"
İşte.
Geldik.
"Yok teyze."
"Niye bakmıyor?"
"Bilmem."
"Benim yeğenim var."
Allah'ım.
Lütfen.
"Çok iyi çocuktur. Bankada çalışıyor."
"Sağ ol teyze ama ben şu an evlenmeyi düşünmüyorum."
"Tanışmadan nereden biliyorsun?"
Buna verilebilecek mantıklı bir cevap yoktu.
"Tezim var."
Münevver Teyze kaşlarını çattı.
"Tez evlenmene engel mi kızım?"
Bence tez yaşamama bile engeldi ama bunu söylemedim.
"Ben markete yetişeyim. Annem bekliyor."
"İyi kızım. Annene selam söyle."
Hızlı adımlarla uzaklaştım.
Bizim mahallede yirmi beş yaşını geçen bekâr kadınların iki seçeneği vardı.
Ya evlenmek.
Ya da neden evlenmediklerini her gün farklı bir komşuya açıklamak.
Ben üçüncü bir seçenek üzerinde çalışıyordum.
Yurt dışına kaçmak.
Sokağın köşesini dönmüştüm ki arkamdan bir motor sesi geldi.
Refleksle kenara çekildim.
Siyah araba yavaşça yanımdan geçti.
Altay.
Demek dosya gerçekten arabadaymış.
Camı açıktı. Araç sisteminden biriyle konuşuyordu.
Beni fark etmedi.
Ya da fark ettiyse belli etmedi.
"Hayır, dilekçeyi bugün göndermeyin. Sabah ben tekrar göreceğim."
Araba birkaç metre ileride boşalan park yerine yanaştı.
Kapı açıldı.
Altay indi.
Arka koltuktan siyah deri çantasını aldı. Telefon hâlâ kulağındaydı.
"Dosyayı şimdi açıyorum. Beş dakika sonra ararım."
Yürümeyi yavaşlattığımı fark edince kendime kızdım.
Ne yapıyordum ben?
Adamın telefon konuşmasını mı dinliyordum?
Önüme döndüm.
Garipti.
İnsanları çocukluğundan beri tanıyınca onların başka hayatları olduğunu bazen unutuyordu.
Benim için Altay; Doruk'la salonda maç izleyen, annemin yaptığı sarmaları bitiren, çocukken saçımı çektiğim için beni balkonda kovalayan adamdı.
Ama başka bir yerde Avukat Altay Karahan'dı.
İnsanlar ona Altay Bey diyordu.
Dosyalarını ona emanet ediyor, fikrini soruyor, söylediği şeyi dikkate alıyorlardı.
Bense beş dakika önce yüzüne insanların kavgasını dinleyip para aldığını söylemiştim.
Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.
Belki de onu hâlâ çocukluğumdaki hâliyle gören bendim.
Markete girdim.
Eve döndüğümde iki elim de poşet doluydu.
Apartmanın kapısını dirseğimle açmaya çalışırken poşetlerden biri bacağıma çarptı.
"Harika."
Merdivenleri çıkmaya başladım.
Daha ikinci kata gelmeden annemin sesini duydum.
"Ben diyorum ki insan otuzundan sonra daha dikkatli olacak."
Ardından Altay'ın sesi geldi.
"Sevil Teyze, otuz iki yaşındayım."
"E işte."
"Ne işte?"
"Otuzundan sonra dedim."
Kapı açıktı.
İçeri girdim.
"Ben geldim."
Annem mutfaktan seslendi.
"Hoş geldin kızım!"
Ayakkabılarımı çıkarıp poşetleri mutfağa taşıdım.
Kapıda durdum.
Sonra gözlerimi kırpıştırdım.
Altay mutfak masasının başında oturmuş fasulye ayıklıyordu.
Bir daha baktım.
Yanlış görmüyordum.
Mahkemelerde takım elbiseyle dolaşan Avukat Altay Karahan, annemin çiçekli masa örtüsünün başında fasulye ayıklıyordu.
Beyaz gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvalıydı.
Önünde iki ayrı kap vardı.
Büyük bir ciddiyetle fasulyelerin uçlarını kırıyordu.
Telefonumu çıkardım.
Başını kaldırdı.
Gözleri doğrudan telefonuma kaydı.
"Devrim."
"Efendim?"
"Ne yapıyorsun?"
"Hiç."
Telefonu biraz daha kaldırdım.
Kaşlarını çattı.
"Çekersen dava açarım."
"Bu görüntünün kamu yararı var."
"Devrim."
Fotoğrafı çektim.
Altay sandalyesinden kalktı.
Gülerek masanın diğer tarafına geçtim.
"Yaklaşma!"
"Telefonu ver."
"Vermiyorum."
"Sil onu."
"Bir avukatın delil karartmaya çalışması çok üzücü."
Altay masanın çevresinden bana doğru yürüdü.
Ben diğer tarafa kaçtım.
Annem elinde tabaklarla mutfağa girdi.
İkimizi görünce durdu.
"Ne yapıyorsunuz siz?"
"Telefonumu almaya çalışıyor."
"Fotoğraf çekti."
Annem Altay'a baktı.
"Çeksin oğlum, ne olacak?"
"Sevil Teyze—"
"Yakışıklı çıkmışsındır."
Sessizlik.
Altay gözlerini kapattı.
Kahkahayı tutamadım.
"Ben bir daha bu eve gelmeyeceğim," dedi.
Annem tabakları masaya bıraktı.
"Yarın mantı yapacağım."
Altay gözlerini açtı.
"Kaçta?"
Bu kez hepimiz güldük.
Akşam yemeği bizim evde hiçbir zaman sessiz yenmezdi.
Babam işten dönmüş, Doruk televizyonun sesini kısmamak için annemden iki kere azar işitmişti.
Altay masadaki son köfteyi almaya çalışırken babamla aynı anda çatallarını uzatmıştı.
İkisi birkaç saniye birbirlerine baktılar.
Babam:
"Ben büyüğüm."
dedi.
Altay çatalını çekti.
"Afiyet olsun Hakan Amca."
Doruk hemen köfteyi kendi tabağına aldı.
"Sağ olun."
Üçümüz aynı anda ona baktık.
Doruk köfteyi ağzına attı.
"Ne?"
Annem mutfaktan seslendi.
"Doruk!"
"Yedim artık anne."
Babam başını salladı.
"Ben bunu nerede yanlış yetiştirdim?"
"Ben de onu düşünüyorum," dedim.
Doruk bana baktı.
"Sen sus."
"Niye?"
"Benim cipsimi almadın."
"Unuttum."
"Yalan söylüyor," dedi Altay.
Ona döndüm.
"Nereden biliyorsun?"
"Kapıdan çıkarken özellikle unutacağım dedin."
Bir an sustum.
"Detaylara çok takılıyorsun."
"Meslek hastalığı."
Babam güldü.
Bir süre sonra konu Altay'ın işine geldi.
"Büro nasıl gidiyor oğlum?" diye sordu babam.
"Yoğun Hakan Amca. Bu hafta iki duruşma daha var."
"Yanına birini alsana."
"Bakıyorum. Birkaç görüşme yaptım."
Doruk araya girdi.
"Ben bununla çalışmam."
Altay başını kaldırdı.
"Sana teklif eden mi var?"
"Önden söylüyorum."
"Çok üzüldüm."
"Üzül tabii. Benim gibi adamı nereden bulacaksın?"
Altay son derece ciddi bir ifadeyle:
"Allah bir daha karşıma çıkarmasın."
dedi.
Babam kahkahayı patlattı.
Ben de güldüm.
Doruk itiraz etmeye hazırlanırken annem:
"Yemek yiyin."
dedi.
Bizim evde bütün tartışmaların nihai çözümü buydu.
Bir süre sonra babam Altay'a bir dosyasını sordu.
Ben başta pek dinlemiyordum.
Çatalımla tabağımdaki salatalıkları bir kenara topluyordum.
Sonra Altay anlatmaya başladı.
İşinden bahsederken sesinin değiştiğini fark ettim.
Evdeki rahat tavrı biraz kayboluyor, daha sakin ve ölçülü konuşuyordu.
Kelimelerini seçiyordu.
Bir noktada babam bir şey sordu.
Altay cevap verirken istemsizce başımı kaldırdım.
O sırada göz göze geldik.
Bir saniyelik bir şeydi.
Belki daha kısa.
Altay konuşmaya devam etti.
Ben de önüme baktım.
Neden baktığımı bilmiyordum.
Neden gözlerimi kaçırdığımı da.
Saçmaydı.
Bu adamla çocukluğumdan beri aynı masada yüzlerce kez yemek yemiştim.
Belki bin.
"Devrim."
Başımı kaldırdım.
Altay bana bakıyordu.
"Ne?"
"Sen ne düşünüyorsun?"
"Ben mi?"
"Yok, annen."
Annem mutfaktan seslendi.
"Ben düşüncemi söyledim. İkiniz de düzgün yemek yemiyorsunuz."
Güldüm.
"Benim hukuk bilgim yok."
"Olmasına gerek yok. Mantık yürüt."
Konuyu daha basit biçimde anlattı.
Dinledim.
Sonra aklıma gelen ilk ihtimali söyledim.
Altay birkaç saniye düşündü.
"Olabilir."
Ardından neden hukuken sorun çıkabileceğini anlattı.
Ben başka bir soru sordum.
O cevapladı.
Ben itiraz ettim.
O yeniden açıkladı.
Bir noktada Doruk sandalyesine yaslandı.
"Yeter ya."
İkimiz de ona baktık.
"Yemek masasında da mı çalışacaksınız?"
Altay güldü.
"Sen de bir işe yarasaydın seni de dâhil ederdik."
Doruk bana döndü.
"Bak, bu adam benim arkadaşım. Sen taraf değiştiremezsin."
Omuz silktim.
"Ben bilimsel verilerle hareket ediyorum."
Altay başını salladı.
"Doğru yaklaşım."
Doruk ellerini iki yana açtı.
"Anne, bunlar birleşti."
Annem önüne salata tabağını itti.
"Sen de şundan ye."
Konu kapandı.
Ben istemeden gülümsedim.
Yemekten sonra odama çıktım.
Bilgisayarımı yeniden açtığımda saat dokuzu geçmişti.
Aşağıdan ara sıra kahkaha sesleri geliyordu.
Doruk'un sesini Altay'ınkinden ayırt edebiliyordum.
Kulaklığımı taktım.
Danışmanımın e-postasını yeniden açtım.
Sonuç tablolarını kontrol etmeye başladım.
Yaklaşık yarım saat sonra telefonum titredi.
Ece.
Mesajı açtım.
Ece: Yarın akşam yedi uygun mu?
Devrim: Uygun.
Ece: Sana bir şey soracağım.
Devrim: Sor.
Birkaç saniye üç nokta göründü.
Sonra mesaj geldi.
Ece: Senin abinin arkadaşı Altay'ın sevgilisi var mı?
Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu.
Mesajı bir kez daha okudum.
Sonra kaşlarımı çattım.
Devrim: Hangi Altay?
Gönder tuşuna bastığım anda kendime kızdım.
Hangi Altay mı?
Sanki hayatımızda on yedi tane Altay vardı.
Ece: Devrim, kaç tane Altay tanıyoruz?
Devrim: Ne bileyim. Niye sordun?
Ece: Bir arkadaşım merak etmiş.
Devrim: Hangi arkadaşın?
Ece: Üniversiteden.
Devrim: Tanıyor muyum?
Ece: Hayır.
Devrim: Nereden görmüş?
Bu kez cevap biraz gecikti.
Ece: Instagram'dan görmüş. Yakışıklı bulmuş.
Telefon ekranına baktım.
Sonra nedensizce dudaklarımı birbirine bastırdım.
Altay yakışıklıydı.
Yani...
Objektif olarak.
İki gözü, bir burnu vardı.
Gayet simetrikti.
İnsanlar beğenebilirdi.
Bunda şaşıracak bir şey yoktu.
Ece: Sevgilisi var mı?
Bir süre düşündüm.
Bilmiyordum aslında.
Altay'ın özel hayatını Doruk'la konuşmuyordum.
Eskiden birkaç sevgilisini duymuştum.
Hatta üniversitedeyken birini görmüştüm.
Ama son zamanlarda?
Devrim: Bildiğim kadarıyla yok.
Ece hemen cevap verdi.
Ece: Tamamdır. Söylerim.
Telefonu masaya bıraktım.
Bilgisayarıma döndüm.
Üç satır okudum.
Telefonu yeniden aldım.
Mesajlara baktım.
Sonra kendime kızıp tekrar bıraktım.
Ne yapıyordum?
Hiç.
Sadece...
Ece'nin arkadaşını tanımıyordum.
İnsan tanımadığı birini merak edebilirdi.
Son derece normaldi.
Bilgisayarıma döndüm.
Beş dakika sonra aynı paragrafı üçüncü kez okuduğumu fark ettim.
"Harika."
Sandalyemde geriye yaslandım.
Kesinlikle danışmanım yüzünden gerilmiştim.
Başka açıklaması yoktu.
Saat ona doğru susadığımı fark edip aşağı indim.
Salon boşalmıştı.
Babam televizyon karşısında uyukluyordu.
Annem mutfakta bulaşıkları yerleştiriyordu.
Doruk'un odasından bilgisayar oyununun sesleri geliyordu.
Sürahiyi elime aldım.
"Altay gitti mi?"
Soru ağzımdan düşünmeden çıktı.
Annem başını kaldırdı.
"Az önce."
"Hı."
Bardağıma su doldurdum.
"Neden?"
Elim havada kaldı.
"Ne neden?"
"Altay'ı sordun."
"Arabası kapının önündeydi de."
Annem kaşlarını kaldırdı.
"Sen nereden gördün?"
Bir saniye.
"Camdan."
"Hı."
O "hı"yı sevmedim.
"Ne?"
"Bir şey demedim."
"Yüzün dedi."
Annem gülümsedi.
"Git dersini çalış kızım."
Bardağımla yukarı çıktım.
Odaya girdiğimde perdeyi araladım.
Altay'ın arabası hâlâ park ettiği yerdeydi.
Demek ki henüz gitmemişti.
Sonra kendime kızdım.
Beni ne ilgilendiriyordu?
Perdeyi kapatmak üzereydim ki sokakta birini gördüm.
Altay.
Karşı apartmanın önünde Rıza Amca'yla yürüyordu.
Daha doğrusu Rıza Amca yürüyor, Altay da onun hızına ayak uyduruyordu.
İki elinde market poşetleri vardı.
Rıza Amca bastonuyla ağır ağır ilerlerken bir şey anlattı.
Altay güldü.
Apartmanın önüne geldiklerinde kapıyı açıp poşetleri içeri taşıdı.
Birkaç dakika sonra yeniden dışarı çıktı.
Ellerini pantolonunun ceplerine sokup arabasına doğru yürüdü.
Ben hâlâ pencerenin önündeydim.
Neden?
Hiçbir fikrim yoktu.
Belki de insan çocukluğundan beri tanıdığı birini izlerken bunu garip bulmuyordu.
Ya da ben kendime bahane buluyordum.
Altay arabasının kapısını açtı.
Tam binecekken başını kaldırdı.
Refleksle perdenin arkasına çekildim.
Kalbim anlamsız biçimde hızlandı.
Bir saniye bekledim.
Sonra kendi kendime kızdım.
"Gerçekten gerizekâlısın."
Perdeyi yeniden araladım.
Araba hâlâ oradaydı.
Ama Altay içine binmişti.
Biraz sonra farlar yandı.
Siyah araba ağır ağır sokağın sonuna doğru ilerledi.
Ben perdeyi kapattım.
Masama döndüm.
Ekranda yarım bıraktığım paragraf duruyordu.
Telefonum titredi.
Doruk.
Doruk: Cipsimi almadın.
Gözlerimi devirdim.
Devrim: Unuttum.
Doruk: Bilerek unuttun.
Devrim: Kanıtla.
Cevap anında geldi.
Doruk: Avukatım var.
Gülümsedim.
Devrim: O avukat fasulye ayıklıyor.
Öğleden sonra çektiğim fotoğrafı mesajın altına ekledim.
Gönderdim.
Doruk'un cevabı birkaç saniye sonra geldi.
Doruk: AHAHAHAHAHAHAHAHA
Ardından:
Doruk: ALTAY'A ATIYORUM
Gözlerim büyüdü.
Devrim: SAKIN
Mesaj iletildi.
Ardından okundu.
Üç nokta belirdi.
Doruk: Geç.
"Gerizekâlı."
Devrim: Niye attın?
Doruk: Komik çünkü.
Devrim: Seni evlatlıktan reddedeceğim.
Doruk: Annem beni daha çok seviyor.
Devrim: Hayallerini yıkmak istemiyorum.
Aşağıdan Doruk'un kahkahası yükseldi.
Başımı salladım.
Telefonu masaya bıraktım.
Altay'dan mesaj gelmedi.
Zaten neden gelsindi?
Fotoğrafı çeken bendim.
Doruk ona göndermişti.
Muhtemelen yarın geldiğinde telefonumu almaya çalışacak, ben de kaçacaktım.
Her zamanki gibi.
Bilgisayarıma döndüm.
Bu kez gerçekten çalışmaya karar verdim.
Telefonum yeniden titredi.
Ece.
Bakmamayı düşündüm.
Sonra baktım.
Ece: Bu arada kız çok güzel.
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.
Devrim: Bana niye söylüyorsun?
Ece: Ne bileyim.
Devrim: Uyu Ece.
Ece: Sinirlendin mi sen?
Hızla yazdım.
Devrim: Niye sinirleneyim?
Ece mesajı gördü.
Üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Yeniden belirdi.
Sonunda:
Ece: Hiç :)
Telefonu ters çevirdim.
Sinirlenmemiştim.
Gerçekten.
Sadece Ece'nin gecenin bu saatinde tanımadığım bir kadının güzelliği hakkında bana bilgi vermesinin son derece gereksiz olduğunu düşünüyordum.
Hepsi buydu.
Hem Altay istediği kişiyle görüşebilirdi.
Beni ilgilendirmezdi.
Zaten niye ilgilendirsindi?
Altay benim...
Duraksadım.
Altay benim neyimdi?
Hiçbir şeyim.
Abimin arkadaşıydı.
Çocukluğumdan beri tanıdığım biriydi.
Evimizin buzdolabını izinsiz açabilecek kadar aileden sayılan ama aslında aileden olmayan biriydi.
Bazen beni sinir eden.
Bazen güldüren.
Çocukken bisikletimin arkasından tutan.
Şimdi her gördüğünde bana "bilim insanı" diye takılan biriydi.
Hepsi buydu.
Bilgisayarı kapattım.
Bugünlük yeterince çalışmıştım.
Yatağıma uzandım.
Telefonumu komodinin üzerine bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
Yaklaşık on saniye sonra açtım.
Tavana baktım.
Sonra tamamen anlamsız bir merakla düşündüm.
Altay nasıl kadınlardan hoşlanıyordu?
Kaşlarımı çattım.
"Hayır."
Sesim karanlık odada gereğinden yüksek çıktı.
Yastığımı düzelttim.
Benim yarın danışmanımla görüşmem vardı.
Tezim vardı.
Kariyerim vardı.
Yapmak istediğim şeyler vardı.
Belki önümüzdeki yıl yurt dışında bir araştırma programına başvuracaktım.
Altay Karahan'ın nasıl kadınlardan hoşlandığı, ilgilenmem gereken konular listesinde yaklaşık sekiz yüz yetmiş dördüncü sıradaydı.
Belki daha da aşağıda.
Kararımı vermiştim.
Bir daha düşünmeyecektim.
Gözlerimi kapattım.
Bir dakika geçti.
Sonra iki.
Uykuya dalmak üzereyken aklıma Ece'nin mesajı geldi.
Bu arada kız çok güzel.
Gözlerimi yeniden açtım.
"Allah'ım, tezden kafayı yedim."
Yorganı başıma kadar çektim.
Başka bir açıklaması olamazdı.
Dışarıda mahallenin sesleri yavaş yavaş azalıyordu.
Bir balkon kapısı kapandı.
Uzakta bir köpek havladı.
Sokağın başından geçen arabanın farları perdelerin arasından bir anlığına odanın tavanında gezindi ve kayboldu.
Ben bu sokakta büyümüştüm.
Doruk da.
Altay da.
Çocukken hayatımızın değiştiğini anlamak daha kolaydı.
Boyumuz uzardı.
Ayakkabılarımız küçülürdü.
Okulumuz değişirdi.
Doğum günü pastasının üzerindeki mumlar çoğalırdı.
Büyüdüğümüzü görürdük.
Sonra bir yaşa geliyorduk ve değişiklikler sessizleşiyordu.
Aynı sokaktan geçiyor, aynı insanlarla aynı sofralara oturuyor, her şeyin eskisi gibi olduğunu sanıyorduk.
Belki de bu yüzden bazı şeylerin ne zaman değiştiğini fark etmek bu kadar zordu.
Ben o gece hiçbir şeyin değiştiğini düşünmüyordum.
Altay hâlâ Altay'dı.
Doruk'un en yakın arkadaşı.
Bizim evin davetsiz misafiri.
Annemin mantısına hayır diyemeyen avukat.
Çocukluğumdan beri tanıdığım adam.
Ve ben hâlâ bendim.
Onun gözünde muhtemelen Doruk'un küçük kardeşi.
Bilim insanı.
İnatçı Devrim.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
En azından ben öyle sanıyordum.
Çünkü insan bazen bir hikâyenin başladığını, ancak çok sonra geriye dönüp baktığında anlayabiliyordu.
Bizimki de öyle başladı.
Büyük bir olayla değil.
Bir itirafla hiç değil.
Aynı sokakta.
Aynı evde.
Aynı yemek masasının etrafında.
Çocukluğumuzdan beri yüzlerce kez yaşadığımız sıradan bir günde.
Tek fark şuydu:
Biz artık çocuk değildik.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.