Biz Büyürken kitap kapağı

10. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ

Almanya'ya gitmenin en zor kısmının Almanya'ya gitmek olduğunu sanıyordum.

Değilmiş.

En zor kısmı evrakmış.

İnsan bir ülkeye altı aylığına araştırma yapmaya gitmek isteyince bilimsel yeterliliğinin yanında doğumundan itibaren varlığını da belgelemek zorundaymış gibi hissediyordu.

Diploma.

Transkript.

Öğrenci belgesi.

Araştırma önerisi.

Dil belgesi.

Referans.

Pasaport.

Sonra bütün bunların farklı formatları.

PDF.

Islak imza.

Elektronik imza.

Onaylı örnek.

Tercüme.

Bir noktadan sonra benden kan grubumu ve üçüncü sınıftaki beden eğitimi notumu istemelerini bekliyordum.

Cuma sabahı Selim Hoca'nın odasından çıktığımda elimde yeni bir liste vardı.

Aslı koridorda beni bekliyordu.

"Ne oldu?"

Listeyi uzattım.

Okudu.

"Bu ne?"

"Almanya'nın bana şahsi düşmanlığı."

"Ek belge mi istemişler?"

"Evet."

"Bu iyi bir şey olabilir."

"Nesi iyi?"

"Dosyana bakıyorlar demek."

Durup ona baktım.

Bu ihtimali düşünmemiştim.

"Öyle mi?"

"Bilmem."

"Aslı."

"Motivasyon vermeye çalışıyorum."

"Bir daha çalışma."

Listeyi geri aldım.

Diplomamın ve transkriptimin İngilizce örnekleri vardı ama program koordinatörlüğü ek olarak bazı belgelerin onaylı tercümelerini istemişti.

Teslim için dört günüm vardı.

Dört.

Çünkü akademide bir şey size üç hafta boyunca gelmezdi ama geldiği anda sizden kırk sekiz saat içinde cevap beklenirdi.

"Yeminli tercüman bulmam lazım."

dedim.

Aslı:

"İnternetten bak."

"Bakarım."

"Ya da..."

"Ne?"

"Avukat tanıdığın yok mu?"

Ona baktım.

Aslı'nın yüzünde hiçbir şey yoktu.

Benim beynimde ise gereksiz yere bir isim belirdi.

"Avukatların hepsi yeminli tercüman tanımıyor."

"Ben tanıyorlar demedim."

"Öyle baktın."

"Nasıl baktım?"

Bu cümleyi son zamanlarda çok duyuyordum.

"Boş ver."

Telefonumu çıkardım.

Önce internetten baktım.

Gerçekten.

Altay'a yazmadım.

Çünkü dünyada yaklaşık sekiz milyar insan vardı ve bunların hepsinin sorununu Altay Karahan çözmek zorunda değildi.

On dakika sonra üç ayrı tercüme bürosuyla konuşmuş, birinden pazartesiye kadar randevu alamamış, diğerinden fiyat duymuş ve üçüncüsünde telefondaki adamın neden bana kızdığını anlayamamıştım.

Doruk'a yazdım.

**Ben:** Yeminli tercüman tanıyor musun?

Cevap iki dakika sonra geldi.

**Doruk:** Niye?

**Ben:** Meraktan. Akşam çaya çağıracağım.

**Doruk:** Ne bileyim kızım.

**Ben:** O zaman niye cevap veriyorsun?

**Doruk:** Altayların çalıştığı biri vardı.

Gözlerimi kapattım.

Tabii.

**Ben:** Altay dünyadaki bütün meslek gruplarını mı tanıyor?

**Doruk:** Avukat.

**Ben:** Bu açıklama değil.

**Doruk:** Ona yazsana.

Telefonu masaya bıraktım.

Aslı karşıdan bana bakıyordu.

"Ne?"

dedim.

"Hiç."

"Sen de annem gibi hiç deme."

"Altay mı?"

"Hayır."

"Kim?"

"Papa."

Aslı güldü.

"Yaz."

"Yazacağım zaten."

"Ee?"

"Psikolojik hazırlık yapıyorum."

"Adamla mesajlaşıyorsunuz zaten."

Haklıydı.

Bu da sinir bozucuydu.

Telefonu tekrar aldım.

**Ben:** Avukat Bey.

Cevap neredeyse hemen geldi.

**Altay:** Hayırdır bilim insanı?

**Ben:** Yeminli tercüman tanıyor musun?

Bir dakika.

**Altay:** Hangi dil?

**Ben:** İngilizce.

**Altay:** Ne için?

**Ben:** Almanya ek belge istedi.

Bu kez cevap biraz daha geç geldi.

**Altay:** İstediler mi?

Ekrana baktım.

Cümlenin sonundaki soru işareti gereksiz yere heyecanlandırdı beni.

**Ben:** Evet ama kabul değil. Evrak.

**Altay:** Biliyorum. Bekle.

Beş dakika sonra telefonum çaldı.

Altay.

Açtım.

"Efendim?"

"Neredesin?"

"Üniversitede."

"Bugün gelebilir misin?"

"Nereye?"

"Büroya."

Duraksadım.

"Niye?"

"Çalıştığımız tercüman dörtte buraya gelecek. Belgeleri yanında getir, bakar."

Saate baktım.

Üçü on geçiyordu.

"Rahatsız olmayacak mı?"

"Aradım, sordum."

"Ne ara?"

"Sen bana mesaj attıktan sonra."

"Hızlısın."

"Mesleki deformasyon."

Gülümsedim.

"Tamam. Gelirim."

"Adres atıyorum."

"Adresini bilmiyorum sanma."

"Hiç geldin mi?"

Sustum.

"...Hayır."

Altay güldü.

"Adres atıyorum."

Telefon kapandı.

Aslı karşımdan sırıtıyordu.

"Bir şey söyleme."

"Ağzımı açmadım."

"Açma."

"Tamam."

Belgelerimi toplamaya başladım.

"Devrim."

"Aslı."

"Avukat Bey'e selam söyle."

Dosyayı ona fırlattım.

***

Altay'ın bürosunun olduğu sokağa daha önce onlarca kez gelmiştim.

Hatta binanın önünden geçmiş olma ihtimalim bile vardı.

Ama hiç yukarı bakmamıştım.

Arabadan indiğimde baktım.

Dördüncü katta, koyu harflerle yazılmış bir tabela vardı.

**KARAHAN & AKSOY
HUKUK BÜROSU**

Bir süre tabelaya baktım.

Saçmaydı.

Altay'ın hukuk bürosu olduğunu biliyordum.

Elbette biliyordum.

Adam otuz iki yaşındaydı.

Yıllardır avukatlık yapıyordu.

Kendi bürosu vardı.

Dosyaları vardı.

Müvekkilleri vardı.

Duruşmaları vardı.

Ama nedense kapısında soyadını görünce tuhaf geldi.

Bizim evde annemin:

"Altay, gelirken iki yoğurt al."

diye telefon açtığı adamın dışarıda tabelası vardı.

Üstelik tabelada gayet ciddi görünüyordu.

Telefonumu çıkarıp fotoğrafını çekmeyi düşündüm.

Sonra Altay'ın bunu hayatım boyunca yüzüme vuracağını düşünüp vazgeçtim.

Binaya girdim.

Dördüncü kata çıktım.

Kapının yanında aynı isim tekrar yazıyordu.

Zili çalmama gerek kalmadan kapı açıldı.

Genç bir kadın elinde dosyalarla çıkıyordu.

"Buyurun."

dedi.

"Altay Bey'le görüşecektim."

"Randevunuz var mı?"

Ağzımı açtım.

Bu soruya hayatımda ilk kez cevap verecektim.

Altay'la görüşmek için randevum var mıydı?

"Şey..."

İçeriden tanıdık bir ses geldi.

"Devrim?"

Başımı uzattım.

Kerem.

Geçen gün Altay'ın yanında gördüğüm adam.

Beni görünce gülümsedi.

"Gerçekten geldin."

Kaşlarımı çattım.

"Gelmemem mi gerekiyordu?"

"Yok. Altay geleceğini söyledi."

Sonra kapıdaki kadına döndü.

"Derya, Devrim Hanım bizim misafirimiz."

Hanım mı?

Ben mi?

Derya gülümsedi.

"Buyurun Devrim Hanım."

İçeri girdim.

Kerem'e yaklaşıp alçak sesle:

"Bir daha bana hanım dersen giderim."

dedim.

Güldü.

"Doruk'un kardeşi daha mı iyi?"

"Benim bir adım var."

"Biliyorum."

"Gelişme var."

Kerem kahkaha attı.

Ofise baktım.

Beklediğimden daha genişti.

Açık renk duvarlar.

Ahşap mobilyalar.

Cam bölmeler.

Duvarlarda çerçevelenmiş diplomalar.

Bir tarafta toplantı odası.

Diğer tarafta birkaç çalışma masası.

Sessiz değildi ama düzenli bir hareket vardı.

Telefonlar çalıyor, insanlar alçak sesle konuşuyor, yazıcı çalışıyordu.

Ve bütün bunların ortasında...

Altay yoktu.

"Nerede?"

dedim.

Kerem kaşını kaldırdı.

"Kim?"

Ona baktım.

Gülümsedi.

"Toplantı odasında."

"Ben tercüman için geldim."

"Ben bir şey demedim."

"Yüzün dedi."

Kerem eliyle oturma grubunu gösterdi.

"Gel. Kahve?"

"Olur."

"Nasıl?"

"Americano. Şekersiz."

Kerem durdu.

Sonra yüzünde tuhaf bir gülümseme oluştu.

"Ne?"

dedim.

"Hiç."

"Bu ofiste herkes niye hiç diyor?"

"Kahveni getiriyorum."

Gitti.

Ben oturdum.

Dosyamı dizlerimin üzerine koydum.

Tam o sırada toplantı odasının cam kapısı açıldı.

Altay çıktı.

Ve...

Bir an onu tanımıyormuşum gibi hissettim.

Saçma.

Çok saçma.

Aynı Altay'dı.

Sabah annemin telefon açıp ekmek aldırabileceği Altay.

Doruk'la maç izleyen Altay.

Benim arabamın kaputunun başında bana gülen Altay.

Ama üzerinde koyu renk takım elbise vardı.

Kravatı düzgündü.

Elinde dosya vardı.

Yüzünde bizim evde neredeyse hiç görmediğim ciddi bir ifade.

Arkasından altmışlı yaşlarında bir kadın çıktı.

Kadın endişeli görünüyordu.

"Altay Bey, şimdi benim tekrar bir şey yapmam gerekiyor mu?"

Altay durdu.

Kadına döndü.

"Hayır. Şu aşamada siz hiçbir şey yapmayacaksınız."

"Ama karşı taraf..."

"Onu biz takip edeceğiz."

"Ya tekrar ararlarsa?"

"Beni arayın."

Kadın başını salladı.

"Ben sizi çok uğraştırdım."

Altay'ın yüzü yumuşadı.

"İşimiz bu."

Kadın yine de endişeli görünüyordu.

Altay dosyayı kolunun altına aldı.

"Bakın, bugün eve gidiyorsunuz. Bu konuyla ilgili kim ararsa arasın cevap vermiyorsunuz. Bana yönlendiriyorsunuz. Tamam mı?"

Kadın sonunda biraz rahatladı.

"Tamam."

"Ben sizi gelişme olursa arayacağım."

"Sağ olun."

"Rica ederim."

Kadını kapıya kadar geçirdi.

Sonra döndü.

Beni gördü.

Yüzündeki ifade değişti.

Çok az.

Ama değişti.

"Gelmişsin."

dedim.

Sonra kendime kızdım.

Tabii ki gelmişti.

Burası onun bürosuydu.

Altay kaşını kaldırdı.

"Ben burada çalışıyorum."

"Fark ettim."

Yanıma geldi.

"Belgeler?"

Dosyayı kaldırdım.

"Burada."

"Bakayım."

"Merhaba sana da."

Bir saniye durdu.

Sonra gülümsedi.

"Merhaba Devrim."

"Şimdi oldu."

Dosyayı ona verdim.

Sayfaları hızlıca gözden geçirdi.

Ben de onu izledim.

İzlemiyordum.

Bakıyordum.

İnsanlar konuşurken birbirine bakardı.

Normaldi.

"Şunların hepsini mi istediler?"

"Evet."

"Bu zaten İngilizce."

"Onu da yüklememi istemişler."

Başını salladı.

"Tamam."

Kerem kahveyle geldi.

Bana uzattı.

"Americano, şekersiz."

"Teşekkür ederim."

Altay Kerem'e baktı.

Kerem Altay'a baktı.

Ben ikisine baktım.

"Ne?"

dedim.

Kerem:

"Hiç."

Altay:

"Hiç."

Aynı anda.

Gözlerimi kıstım.

"Siz çok sinir bozucusunuz."

Kerem:

"Ben daha az."

dedi.

Altay:

"Tartışılır."

Dosyamı tekrar bana uzattı.

"Figen Hanım birazdan gelir."

"Tamam."

"Benim on dakika işim var."

"İşini yap."

"Emredersiniz."

Döndü.

Bir çalışan yanına geldi.

"Altay Bey, şu dilekçeye bakabilir misiniz?"

Altay dosyayı aldı.

Yürürken okumaya başladı.

Ben kahvemden içtim.

Kerem karşıma oturdu.

"Şaşırdın."

"Neye?"

"Altay'a."

"Niye şaşırayım?"

"Bilmem."

"Adamın avukat olduğunu biliyorum."

Kerem güldü.

"Ben de onu demedim."

"Sen ne diyorsun?"

"Hiçbir şey."

"Kerem Bey."

"Evet Devrim Hanım?"

"Sinirimi bozuyorsunuz."

"Altay haklıymış."

Kahveyi masaya bıraktım.

"Ne konuda?"

Kerem'in yüzünde bir anlık *eyvah* ifadesi belirdi.

İşte.

Yakaladım.

"Ne konuda?"

"Bir şey yok."

"Az önce Altay haklıymış dedin."

"Genel."

"Genel diye bir konu yok."

"Avukat mısın?"

"Doktora yapıyorum. Sorgulama yeteneğim gelişti."

Kerem güldü.

"Çocukken de böyleymişsin."

Durdum.

"Ne?"

Kerem de durdu.

Sonra:

"Şey..."

"Kerem."

"Altay anlatmıştı."

İçimde anlamsız bir merak yükseldi.

"Neyi?"

"Bisiklet olayını."

Bir an düşündüm.

Sonra gözlerim büyüdü.

"Nermin Teyze'nin sardunyaları mı?"

Kerem kahkahayı patlattı.

"Evet."

"Allah kahretsin."

"Sen gidonu bırakmışsın."

"Ben dokuz yaşındaydım!"

"Altay da aynı şeyi söyledi."

Duraksadım.

"Ne zaman anlattı bunu?"

Kerem omuz silkti.

"Çok eski. Üniversitedeyken herhalde."

"Üniversitedeyken?"

"Evet."

Bir şey demedim.

Garip bir histi.

Ben dokuz yaşındayken yaşanmış saçma bir olayın Altay'ın üniversite yıllarında başka bir şehirde, benim hiç tanımadığım insanlara anlatılmış olması.

Benim hatırladığım şeyleri onun da hatırladığını biliyordum.

Tabii ki biliyordum.

Ama...

Bilmiyordum.

Bunu bilmek farklıydı.

"Başka ne anlattı?"

dedim.

Kerem sırıttı.

"Onu söylemem."

"Niye?"

"Meslek sırrı."

"Sen onun avukatı değilsin."

"Ortağıyım."

"Kerem."

"Devrim."

"Anlat."

"Hayır."

"Bir kahve daha söyle."

"Rüşvet mi?"

"Evet."

"Ucuzmuşsun."

Tam cevap verecektim ki arkamızdan Altay'ın sesi geldi.

"Kerem."

İkimiz de döndük.

Altay birkaç metre ötede durmuş bize bakıyordu.

Kerem son derece masum:

"Efendim?"

"İşin yok mu senin?"

"Var."

"O zaman?"

Kerem ayağa kalktı.

Bana eğilip:

"Sonra devam ederiz."

dedi.

Altay:

"Etmezsiniz."

Kerem gülerek uzaklaştı.

Ben Altay'a baktım.

"Niye?"

"Ne niye?"

"Niye devam etmiyoruz?"

"Kerem çok konuşur."

"Ben sevdim."

"Şaşırmadım."

"Niye?"

"Sen de çok konuşuyorsun."

"Benim ofise gelmemden pişman oldun."

"Henüz değil."

"Olursun."

"Muhtemelen."

Gülmemek için kahveme döndüm.

***

Figen Hanım yirmi dakika sonra geldi.

Belgelerime baktı.

Nelerin çevrilmesi gerektiğini tek tek anlattı.

Teslim süresini söylediğimde:

"Pazartesi öğleden sonra hazır ederiz."

dedi.

Rahatladım.

"Çok teşekkür ederim."

"Altay Bey rica etti. Hızlandırırız."

Başımı Altay'a çevirdim.

O masasında telefonla konuşuyordu.

Beni görmedi.

Ya da gördü, bilmiyorum.

Figen Hanım'la ücret ve diğer detayları konuştuk.

İş hallolmuştu.

Gerçekten.

İki saattir omuzlarımda taşıdığım stres bir anda azaldı.

Altay telefonunu kapattığında yanına gittim.

"Teşekkür ederim."

Başını bilgisayardan kaldırdı.

"Ne için?"

"Tercüman."

"Bir şey yapmadım."

"Aradın."

"Telefon ettim."

"Bu da bir şey."

"Rica ederim."

Masasının önünde durdum.

Arkada dosyalar vardı.

Kitaplar.

Kanun metinleri.

Bir çerçevede hukuk fakültesi diploması.

Başka bir çerçevede ruhsatı.

Fotoğraf yoktu.

Garip biçimde bunu fark ettim.

"Ne bakıyorsun?"

dedi.

"Hiiiç."

Kaşını kaldırdı.

"Başladın sen de."

Gülümsedim.

"Büro güzelmiş."

"Sağ ol."

"Ciddi."

"Büro nasıl gayriciddi olabilir?"

"Senin büro."

"Ne demek o?"

"Bilmem. Daha..."

Kelime aradım.

Altay beni bekledi.

"...dağınık bekliyordum."

"Niye?"

"Sen dağınıksın."

"Değilim."

"Doruk'un odasında üç tane kravatın var."

"Onlar Doruk'un."

"Birinin üzerinde A.K. yazıyor."

Altay sustu.

Gülümsedim.

"Yakalandın."

"Git artık."

Kahkahayı patlattım.

***

Ben çıkmaya hazırlanırken Altay ceketini aldı.

"Bekle."

"Neden?"

"Ben de çıkıyorum."

"Nereye?"

"Adliyeye uğrayacağım."

Saate baktım.

"Bu saatte?"

"Evrak bırakacağım."

"Tamam."

Birlikte çıktık.

Kerem kapıdan:

"Devrim!"

diye seslendi.

Döndüm.

"Bir dahaki gelişinde devam ederiz."

Altay önümde durdu.

"Etmezsiniz."

Kerem:

"Bak, korkuyor."

dedi.

Altay:

"Kerem."

Ben güldüm.

"Kesin geleceğim."

Asansörün kapısı açıldı.

İçeri girdik.

Altay düğmeye bastı.

Kapı kapanmadan üçüncü katta durdu.

İki kişi bindi.

Sonra ikinci katta bir kadın ve yanında küçük bir çocuk bindi.

Asansör bir anda küçüldü.

Ben arka taraftaydım.

Altay yanımda.

Kadın çocuğu önüne aldı.

Ben biraz geri çekildim.

Birinin çantasına çarpmamak için yana kaydım.

Tam o sırada Altay:

"Dur."

dedi.

Eli koluma geldi.

Dirseğimin hemen üstüne.

Beni hafifçe kendine doğru çekti.

Sadece bir adım.

Belki yarım.

Ama o yarım adımda omzum göğsüne değdi.

Nefesim bir anlığına durdu.

Saçma.

Altay hemen elini çekti.

"Kapıya sıkışacaktın."

dedi.

"Ha."

Ha mı?

Yirmi altı yıllık kelime dağarcığım o anda **ha** ile sınırlıydı.

Asansör hareket etti.

Ben önümdeki rakamlara baktım.

İki.

Bir.

Altay bana daha önce dokunmuştu.

Elbette dokunmuştu.

Yirmi yıldır tanıdığım bir adamdan bahsediyorduk.

Çocukken beni bisikletten kaldırmıştı.

Bir keresinde saçım montunun fermuarına sıkışmıştı.

On üç yaşımdayken ateşim çıktığında alnıma elini koyup anneme:

"Bu yanıyor."

diye bağırmıştı.

Dolayısıyla Altay'ın elinin koluma değmesi yeni bir olay değildi.

Yeni olan...

Benim bunu fark etmemdi.

Üstelik gereğinden fazla.

Asansör giriş katta durdu.

Öndeki adam hareket etti.

Ben de çıkmak için yana döndüm.

Tam o sırada çocuk geriye çekildi.

Ben refleksle tekrar geri adım attım.

Ve bu kez doğrudan Altay'a çarptım.

Omzum göğsüne.

Altay'ın eli bu kez çok kısa bir an belimin yanına geldi.

Düşmemem için.

Bir saniye bile değildi.

Belki yarım.

Ama insan beyninin bazı anlarda zamanı uzatmak gibi son derece gereksiz bir yeteneği vardı.

"Pardon."

dedim hemen.

Altay bana baktı.

Kaşları hafifçe kalktı.

"Ne?"

"Pardon dedim."

"Duydum."

"Ee?"

Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Sen bana ne zamandan beri pardon diyorsun?"

Bir an kaldım.

"Ne demek o?"

"Geçen sene ayağıma bastığında gülmüştün."

"Sen hâlâ onu mu hatırlıyorsun?"

"Ayakkabım yeniydi."

"Bir şey olmadı."

"İzi çıktı."

"Abartıyorsun."

"Üç gün kaldı."

"Fotoğrafı var mı?"

"Vardı."

"Mahkemeye sun."

Altay güldü.

Asansör boşalmıştı.

Kapıyı eliyle tuttu.

"Çık."

Önünden geçtim.

"Emredersiniz Avukat Bey."

"Rica ederim bilim insanı."

Binadan çıktık.

Temiz hava yüzüme çarptı.

Güzeldi.

Çünkü nedense asansörün içi bir anda fazla sıcak gelmişti.

Altay kaldırımda durdu.

"Araban nerede?"

"İleride."

"Tamam."

"Sen?"

"Otoparkta."

Bir an karşılıklı durduk.

"Tekrar teşekkür ederim."

dedim.

"İkinci oldu."

"Bir daha etmeyeceğim."

"İyi."

"Şımarma."

"Görüşürüz Devrim."

"Görüşürüz."

Yürümeye başladım.

Beş adım.

Altı.

Yedi.

Kolumda hiçbir şey yoktu.

Tabii ki yoktu.

Ama Altay'ın eli birkaç dakika önce oradaymış gibi hissediyordum.

Sinirlendim.

Kendime.

Koluma.

Asansörlere.

Genel olarak mimariye.

***

Eve vardığımda annem mutfaktaydı.

Kapıyı açar açmaz:

"Devrim?"

diye seslendi.

"Benim."

"Belge işi ne oldu?"

Ayakkabılarımı çıkardım.

"Halloldu."

Mutfağa girdim.

Annem soğan doğruyordu.

"Nasıl?"

"Altay'ın çalıştığı tercüman baktı. Pazartesi hazır."

"İyi."

Başını salladı.

"Altay'a söyledin mi teşekkür?"

"İki kere."

"Üçüncü de söyle."

"Niye?"

"Çocuk uğraşmış."

"Anne, çocuk otuz iki yaşında."

Annem bıçağı kaldırdı.

"Benim gözümde çocuk."

"Senin gözünde herkes çocuk."

"Doğru."

Buzdolabını açtım.

"Yemek ne?"

"Mercimek çorbası."

"Başka?"

"Karnıyarık."

"Başka?"

Annem bana baktı.

"Lokanta mı burası?"

"Sen beni aç büyüttün."

"Allah seni bildiği gibi yapsın."

Güldüm.

Tam o sırada kapı açıldı.

Doruk'un sesi geldi.

"Ben geldim!"

Arkasından başka bir ses:

"Ben de."

Elimdeki su şişesiyle kaldım.

Altay.

Niye kaldım?

Bilmiyorum.

İnsanlar eve gelirdi.

Altay özellikle gelirdi.

Yıllardır.

Hiçbir olağanüstülük yoktu.

Doruk mutfağa girdi.

"Yemek var mı?"

Annem:

"Yok."

dedi.

Doruk:

"Altay, gidelim."

Annem:

"Var oğlum, var."

"Niye yok dedin?"

"Soruya sinirlendim."

Altay kapıda göründü.

Gömleğinin kollarını sıvamıştı.

Kravat yoktu.

Ceketi yoktu.

Birkaç saat önce masasının arkasında gördüğüm adam gitmişti.

Yerine bizim Altay gelmişti.

Bizim Altay.

Bu düşüncenin ardından neden içimden:

*Bizim mi?*

diye sorduğumu bilmiyorum.

Altay beni gördü.

Göz göze geldik.

Ve...

Asansör.

Lanet olsun.

Bakışımı ilk kaçıran ben oldum.

Buzdolabına döndüm.

Hiçbir şey olmamış gibi su aldım.

"Belgeni kaybetmedin inşallah."

dedi arkamdan.

Döndüm.

İşte.

Normal Altay.

Sinir bozucu Altay.

Rahatladım.

"Sen gerçekten benim becerilerime hakaret etmeye bağımlısın."

"Tecrübeye dayalı konuşuyorum."

"Bir kere aküm bitti."

"Kaputu açamadın."

"Kaputla evrakın ne ilgisi var?"

"Genel beceri değerlendirmesi."

"Ben doktora yapıyorum."

"Araba kaputu açamıyorsun."

"Sen diferansiyel denklem çözebiliyor musun?"

Altay sustu.

Ben zaferle gülümsedim.

"Bekliyorum."

"Google var."

"Kaybettin."

"Mahkemede böyle olmuyor."

"Burada mahkemede değilsin."

"Farkındayım."

Gülümsedi.

Ben de istemeden güldüm.

Ve o anda annemin bizi izlediğini fark ettim.

Elindeki bıçak havada değildi.

Soğan da doğramıyordu.

Sadece...

Bakıyordu.

Önce bana.

Sonra Altay'a.

Sonra tekrar bana.

"Ne?"

dedim.

Annem gözlerini kırpıştırdı.

"Ne ne?"

"Niye bakıyorsun?"

"Bakamaz mıyım?"

"Öyle bakıyorsun."

"Nasıl bakıyorum?"

Bilmiyordum.

Ama annemin nasıl baktığını bildiğimden emindim.

"Anne."

"Soğan doğruyorum Devrim."

Altay güldü.

Annem başını ona çevirdi.

"Sen de çok gülme."

Altay'ın gülüşü yarıda kaldı.

"Ben ne yaptım Sevil Teyze?"

"Hiç."

Doruk buzdolabından ayran çıkarırken:

"Bu evde herkes bugün çok gergin."

dedi.

Üçümüz birden:

"Sen karışma."

dedik.

Doruk durdu.

Sonra:

"Tamam."

dedi.

Ben güldüm.

Altay da güldü.

Annem gülmedi.

Bir bana baktı.

Bir Altay'a.

Sonra yeniden soğanına döndü.

Garip.

***

Yemekte konu Almanya'ya geldi.

Tabii ki.

Çünkü ailemde herhangi bir konunun masada konuşulmaması mümkün değildi.

Babam:

"Ek evrak istemeleri iyi bir şey mi?"

diye sordu.

"Kesin bir şey değil baba."

"Dosyana bakıyorlar demek."

Aslı'nın söylediğinin aynısı.

"Olabilir."

Doruk:

"Olur bence."

"Sen nereden biliyorsun?"

"İçime doğdu."

"Senin içine en son Fenerbahçe şampiyon olacak diye doğmuştu."

"Oraya girme."

Altay güldü.

Babam:

"Girme gerçekten."

dedi.

Annem:

"Olursa ne zaman gideceksin?"

"Muhtemelen birkaç ay sonra."

Masada çok kısa bir sessizlik oldu.

Sonra annem:

"Altı ay uzun."

dedi.

"Geçer."

dedim.

"Geçer tabii."

Altay tabağına baktı.

Doruk:

"Biz de rahat ederiz."

dedi.

Ona tekme attım.

"Ah!"

"Ne oldu?"

Annem sordu.

Doruk bana baktı.

"Hiç."

"Masada birbirinizi tekmelemeyin."

"Ben bir şey yapmadım."

"Devrim."

"Anne."

Altay bana baktı.

"Eskiden böyle değildin."

dedi.

Çatalımı bıraktım.

"Yine mi?"

Doruk:

"Ne eskiden böyle değildi?"

"Hiç."

dedik Altay'la aynı anda.

Bir saniye.

Sonra birbirimize baktık.

Ve ikimiz de güldük.

Annem...

Yine baktı.

Bu kez kesinlikle gördüm.

Kaşları çok hafif kalktı.

Gözleri bir saniyeliğine Altay'da kaldı.

Sonra bana döndü.

Benim gülüşüm kendiliğinden biraz azaldı.

"Anne?"

"Efendim?"

"Bir şey mi oldu?"

"Yok kızım."

"Niye öyle bakıyorsun?"

"Nasıl?"

Doruk:

"Annem bütün akşam herkese bakıyor."

dedi.

Annem Doruk'a döndü.

"Sen yemeğini ye."

"Bak bana da baktı."

Babam güldü.

Konu kapandı.

Ama annemin yüzündeki o ifadeyi aklımın bir köşesine koydum.

İstemeden.

***

Yemekten sonra babamla Doruk salona geçti.

Altay da onların peşinden gidecekti ama telefonu çaldı.

Balkona çıktı.

Ben anneme yardım etmek için tabakları topladım.

Sessizce bulaşık makinesine yerleştiriyordum.

Annem tezgâhı siliyordu.

Bir süre konuşmadık.

Sonra dayanamadım.

"Anne."

"Hı?"

"Gerçekten bir şey mi var?"

"Ne olacak?"

"Bütün akşam bana bakıyorsun."

"Sen de bütün akşam bana bakıp bakmadığımı kontrol ediyorsun."

Sustum.

Mantıklıydı.

"Bir şey yok."

dedi.

"Tamam."

Bir tabak daha yerleştirdim.

Annem bana baktı.

Bu kez gördüm.

"Ne?"

"Hiç."

"Anne."

Gülümsedi.

"Belge işi halloldu ya, ona sevindim."

"Başka?"

"Başka ne olacak?"

Omuz silktim.

"Bilmem."

"Sen biliyor musun?"

Elimdeki tabakla durdum.

"Neyi?"

Annem birkaç saniye bana baktı.

Sonra elindeki bezi lavabonun kenarına bıraktı.

"Hiçbir şeyi."

dedi.

Ve salona gitti.

Ben mutfakta kaldım.

Elimde tabak.

Kaşlarım çatık.

Anneler bazen hiçbir şey söylemeden insanın hayatında bir şeyler ters gidiyormuş hissi yaratabiliyordu.

Bunu özel bir eğitimle mi öğreniyorlardı bilmiyordum.

***

Gece odama çıktığımda telefonum titredi.

Altay.

**Altay:** Belge işi tamam mı?

Kaşlarımı çattım.

Adam yan odadaydı.

Muhtemelen hâlâ aşağıda Doruk'la oturuyordu.

**Ben:** Az önce aynı masadaydık.

**Altay:** Soruya cevap değil.

**Ben:** Tamam.

**Altay:** Güzel.

Telefonu bıraktım.

İki dakika sonra tekrar titredi.

**Altay:** Kerem sana ne anlattı?

Gülümsedim.

İşte.

**Ben:** Neden korkuyorsun?

**Altay:** Korkmuyorum.

**Ben:** Demek anlatacak şey var.

**Altay:** Devrim.

**Ben:** Altay.

Üç nokta belirdi.

Kayboldu.

Tekrar belirdi.

**Altay:** Kerem'den uzak dur.

Kahkaha attım.

**Ben:** Çok sevdim kendisini.

Bu kez cevap biraz gecikti.

**Altay:** Tahmin ettim.

**Ben:** Bana çocukluk hikâyelerimi anlattığını söyledi.

Uzun süre cevap gelmedi.

Sonra:

**Altay:** Bir tane.

**Ben:** Yalancı.

**Altay:** Bir buçuk.

**Ben:** Bir buçuk hikâye nasıl oluyor?

**Altay:** İkincisini yarıda bırakmışımdır.

**Ben:** Yarın Kerem'i arıyorum.

**Altay:** Numarasını vermiyorum.

**Ben:** İnternette büronuz var Avukat Bey.

Bir dakika.

**Altay:** Büroyu kapatıyorum.

Güldüm.

Telefonu yatağa bıraktım.

Sonra aklıma ofis geldi.

Masasının arkasındaki Altay.

Dosyayı okuyan Altay.

Yaşlı kadınla konuşurken sesi.

Ciddiyeti.

Kendinden emin hâli.

Telefonu tekrar aldım.

**Ben:** Bu arada.

**Altay:** ?

**Ben:** Ofiste çok ciddisin.

Cevap hemen geldi.

**Altay:** Avukatım.

**Ben:** Evde belli olmuyor.

**Altay:** Sizin evde kimse mesleğimi yapmama izin vermiyor.

**Ben:** Yarın anneme söyleyeyim dava dosyası versin.

**Altay:** Yoğurt versin yeter.

Gülümsedim.

**Ben:** İyi geceler Avukat Bey.

Biraz sonra:

**Altay:** İyi geceler bilim insanı.

Telefonu kapattım.

Başucuma bıraktım.

Tavana baktım.

Ve tabii ki beynim günün bütün gereksiz ayrıntılarını önüme dizmeye başladı.

Ofisin tabelası.

Kerem.

Çocukluk hikâyesi.

Altay'ın masasındaki dosyalar.

Takım elbisesi.

Asansör.

Hayır.

Asansörü atlayabilirdik.

Beynim atlamadı.

Kolumdaki eli.

Beni kendine doğru çekişi.

Omzumun göğsüne değmesi.

Sonra ikinci kez çarptığımda belimin yanında hissettiğim o çok kısa temas.

Gözlerimi kapattım.

Saçmalıyordum.

Altay bana daha önce yüzlerce kez dokunmuştu.

Belki yüzlerce değil.

Ama çok.

Mesele bu değildi.

Mesele...

Derin bir nefes aldım.

Altay'ın yakışıklı olduğunu daha önce de biliyordum.

Bunu bilmek yeni değildi.

Mahallede gözü olan herkes biliyordu zaten.

İdil biliyordu.

Nermin Teyze kesinlikle biliyordu.

Selin de muhtemelen biliyordu.

Ben de biliyordum.

Teorik olarak.

Bir insanın gökyüzünün mavi olduğunu bilmesi gibi.

Bilgi.

Sadece bilgi.

Ama bugün ofiste ona baktığımda...

Sonra asansörde...

Bu bilgi ilk kez teorik gelmemişti.

Yüzümü yastığa gömdüm.

"Hayır."

dedim kendi kendime.

Yastık itiraz etmedi.

İyi.

En azından evde biri benim tarafımdaydı.

Sonra annemin akşamki bakışı geldi aklıma.

Bir bana.

Bir Altay'a.

Tekrar bana.

Karnımın içinde çok küçük, çok anlamsız bir huzursuzluk oluştu.

Annem ne görmüştü?

Bir şey görmüş müydü?

Yoksa ben, kendi kafamda bir şeyleri büyüttüğüm için artık herkesin de aynı şeyleri gördüğünü mü sanıyordum?

Telefonum tekrar titremedi.

İyi ki.

Çünkü o gece ilk kez kendime söylemek zorunda kaldığım şey, Altay'ın bana nasıl baktığıyla ilgili değildi.

Benim ona nasıl baktığımla ilgiliydi.

Altay'ın yakışıklı olduğunu biliyordum.

Sorun bu değildi.

Sorun...

O gün ilk kez,

**benim de bunu gerçekten fark etmiş olmamdı.**

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.