Biz Büyürken kitap kapağı

3. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ

İnsan hayatında bazı sabahlar vardır.
Uyandığı anda o günün kötü geçeceğini bilir.
Bunun bilimsel bir açıklaması var mı bilmiyorum.
Varsa henüz okumamıştım.
Ama saat yedi on ikide, elimde diş fırçamla banyoda dikilirken telefonuma gelen mesaja baktığım anda bugün evrenin benimle kişisel bir problemi olduğuna emin oldum.
Aslı: Konuşmacılardan biri gelemiyormuş.
Diş fırçasını ağzımdan çıkardım.
Devrim: Ee?
Üç nokta belirdi.
Aslı: Selim Hoca seni arıyor.
Telefon elimdeyken birkaç saniye aynadaki yansımama baktım.
Saçımın yarısı tepemdeydi.
Yüzümde yastık izi vardı.
Ağzımın kenarında diş macunu köpüğü.
İnsan böyle anlarda geleceğini çok net görebiliyordu.
Benim geleceğim kötüydü.
Telefon çaldı.
Ekranda:
SELİM HOCA
yazıyordu.
Gözlerimi kapattım.
"Allah'ım, ben ne yaptım?"
Aramayı açtım.
"Efendim hocam?"
"Devrim, günaydın."
"Günaydın hocam."
"Bugünkü etkinlik için senden bir şey isteyeceğim."
Tabii.
Çünkü bu hayatta hiç kimse beni sabah yedi on ikide iyi bir şey söylemek için aramıyordu.
"Tabii hocam."
"Dr. Cem Bey'in uçağı iptal olmuş. Öğleden sonraki panelde gelemeyecek."
"Hı hı."
"Bizim bölümün çalışmalarını sen sunsan?"
Sessizlik.
Aynadaki ben de sustu.
Banyodaki musluk bile damlamayı bırakmış gibi geldi.
"Ben mi?"
"Evet."
"Hocam..."
"Zaten projeyi biliyorsun."
Biliyordum.
"Sunumu da hazırlayan ekipteydin."
Doğruydu.
"Ama..."
"Yarım saatlik bir sunum."
Yarım saat.
Akademisyenlerin "yarım saat" kavramıyla annemin "iki dakika" kavramı arasında hiçbir fark yoktu.
İkisi de insan hayatını mahvedebiliyordu.
"Hocam benim sunum hazırlamam lazım."
"Hazır sunum var."
Bu daha kötüydü.
Çünkü başkasının hazırladığı sunumu anlatmak, başka birinin ayakkabısıyla maraton koşmaya benziyordu.
Oluyordu.
Ama neden yapıyorduk?
Selim Hoca devam etti.
"Sen konuyu biliyorsun. Altından kalkarsın."
İşte.
Tehlikeli cümle.
Altından kalkarsın.
İnsan bu cümleden sonra hayır diyemiyordu.
Derin bir nefes aldım.
"Tamam hocam."
"Harika. Dokuzda gel, birlikte bakarız."
"Tamam."
Telefon kapandı.
Ben aynaya baktım.
Aynadaki ben bana baktı.
"Geçmiş olsun."
Aşağı indiğimde ev alışılmadık derecede sakindi.
Bunun sebebini mutfağa girince anladım.
Doruk yoktu.
Babam yoktu.
Annem vardı.
Bir evde huzurun bazen iki kişinin işe gitmesiyle sağlanması üzücüydü.
Annem beni görünce kaşlarını kaldırdı.
"Bu ne hız?"
Sandalyeyi çekip oturdum.
"Sunum yapacağım."
"Ne sunumu?"
"Üniversitede etkinlik var."
"Sen mi anlatacaksın?"
"Evet."
Annemin yüzü bir anda aydınlandı.
"Aaa!"
Bu "aaa"yı tanıyordum.
Tehlikeliydi.
"Anne."
"Ne?"
"Kimseye söyleme."
"Niye?"
"Çünkü normal bir akademik etkinlik."
"Ben kime söyleyeceğim?"
Anneme baktım.
Annem bana baktı.
İkimiz de bu sorunun cevabını biliyorduk.
"Kimseye."
"Tamam."
"Özellikle Nermin Teyze'ye."
"Ben Nermin'e niye söyleyeyim?"
Tam o sırada annemin telefonu çaldı.
Ekrana baktı.
Ben de baktım.
NERMİN
İkimiz birkaç saniye telefona baktık.
Sonra anneme baktım.
"Bak."
Annem gülmeye başladı.
"Tesadüf."
"Bu kadın insan değil."
"Saçmalama."
Telefonu açtı.
"Efendim Nermin?"
Sandalyemde geriye yaslandım.
Nermin Teyze'nin sesi o kadar yüksekti ki telefonu hoparlöre almaya gerek yoktu.
"Sevil, günaydın."
"Günaydın."
"Devrim çıktı mı?"
Başımı kaldırdım.
Ne?
Annem de bana baktı.
"Yok, burada."
"Nereye gidiyor bugün?"
Gözlerim büyüdü.
Anneme sessizce:
Sakın.
dedim.
Annem elini salladı.
"Üniversiteye."
"E her gün gidiyor zaten."
Bu kadın neden günlük programımı sorguluyordu?
Annem bana bakıp gülmemeye çalıştı.
"Nermin, hayırdır?"
"Yok bir şey. Dün acele etti, konuşamadık."
Başımı masaya vurdum.
Diş hekimi.
Kesin diş hekimi.
"Nermin Teyze'ye selam söyle, çıkıyorum."
diye özellikle yüksek sesle söyledim.
Karşıdan hemen:
"Devrim!"
Gözlerimi kapattım.
Annem telefonu bana uzattı.
İhanet.
Aldım.
"Efendim Nermin Teyze?"
"Kızım, dün konuştuğumuz şeyi unutma."
"Hangisini?"
Biliyordum.
"Altay'ı."
Annemin kaşları kalktı.
Harika.
"Ben geç kalıyorum Nermin Teyze."
"Bir Doruk'a soruver."
"Neyi?"
Annem artık açık açık dinliyordu.
"Sevgilisi var mı diye."
Annemin ağzı hafifçe açıldı.
Allah'ım.
"Tamam Nermin Teyze, görüşürüz."
Telefonu kapatıp anneme uzattım.
Annem telefonu aldı.
Sessizlik.
Ekmeğimden bir parça kopardım.
Annem karşıma oturdu.
"Niye Altay'ın sevgilisini soruyorsun?"
"Sormuyorum."
"Nermin niye soruyor?"
"Kuzeninin kızı varmış."
Annemin yüzünde anlama ifadesi belirdi.
"Haa."
Çayımı içtim.
"Ben karışmıyorum."
"Kimmiş kız?"
"Anne."
"Ne?"
"Bilmiyorum."
"Ne iş yapıyormuş?"
"Diş hekimi."
Annem başını salladı.
"Güzel meslek."
Çatalımı masaya bıraktım.
"Ben gidiyorum."
"Daha kahvaltı yapmadın."
"Üniversitede yerim."
"Devrim."
"Sunum hazırlamam lazım."
Çantamı aldım.
Tam kapıya yönelmiştim ki annem arkamdan seslendi.
"Altay'ın sevgilisi yok bildiğim kadarıyla."
Olduğum yerde durdum.
Yavaşça döndüm.
"Ben sormadım."
"Biliyorum."
"Niye söylüyorsun?"
"Bilgin olsun."
"Niye bilgim olsun?"
Annem omuz silkti.
"Nermin'e söylersin."
Birkaç saniye anneme baktım.
Sonra kapıyı açtım.
"Ben bu aileden taşınacağım."
Annem arkamdan seslendi.
"Akşam kaçta gelirsin?"
Kapıyı kapattım.
Üniversiteye vardığımda kampüs normalden daha kalabalıktı.
Ana binanın önüne büyük bir pano kurulmuştu.
TEKNOLOJİ, SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE GELECEĞİN KENTLERİ SEMPOZYUMU
Başlığı okuyup derin bir nefes aldım.
Altında üniversitenin logosu.
Sponsorların logoları.
Belediyenin logosu.
Bir baronun logosu.
Birkaç şirket.
Bir vakıf.
Bir sürü kurum.
Hepsi bana bakıp:
Bugün rezil olabilirsin.
diyor gibiydi.
"Devrim!"
Arkamı döndüm.
Aslı koşarak geliyordu.
Boynunda görevli kartı vardı.
Elinde kahve.
Diğer elinde dosyalar.
Saçlarının yarısı tokadan çıkmıştı.
"Sen niye bu kadar sakinsin?"
dedim.
"Sakin değilim."
"Sakin görünüyorsun."
"İçimde çığlık atıyorum."
"İyi."
"Nesi iyi?"
"Yalnız değilim."
Koluma girdi.
"Hadi. Selim Hoca seni arıyor."
"Kaç kişi var?"
"Bilmek istemezsin."
"Kaç?"
"Devrim."
"Aslı."
"Salon dolu."
Durup ona baktım.
"Ne kadar dolu?"
"Sandalyelerin üzerinde insan var."
"Bu tanım yardımcı olmadı."
"Üç yüz civarı."
Olduğum yerde durdum.
Aslı beni çekti.
"Hadi."
"Ben eve gideceğim."
"Gidemezsin."
"Hastayım."
"Değilsin."
"Bir anda oldum."
"Devrim."
"Bayılabilirim."
"Sunumdan sonra bayıl."
"Programda boşluk var mı?"
"Yok."
"Ölsem?"
Aslı düşündü.
"Onu Selim Hoca'ya sormamız lazım."
İşte arkadaşlık.
Saat on birde artık kaçamayacağımı kabul etmiştim.
Sunumu üç kez gözden geçirmiştim.
İki grafiği değiştirmiştim.
Bir tabloyu tamamen çıkarmıştım.
Baran gelip:
"Bence güzel."
demişti.
Ben de:
"Fikrini sormadım."
demiştim.
O da:
"Stresten çirkinleşmişsin."
deyip gitmişti.
Onu öldürmek için sempozyum sonrasını beklemeye karar vermiştim.
Saat on ikiye doğru fuaye alanına çıktım.
İnsanlar küçük gruplar hâlinde konuşuyordu.
Akademisyenler.
Öğrenciler.
Şirket temsilcileri.
Belediyeden insanlar.
Takım elbiseli adamlar.
Boynunda kart taşıyan herkes çok önemli görünüyordu.
Ben de boynumdaki kartı düzelttim.
Üzerinde:
Arş. Gör. Devrim — Konuşmacı
yazıyordu.
Fotoğrafını çekip anneme göndermeyi düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Çünkü anneme gönderirsem yarım saat içinde mahalle WhatsApp grubunda dolaşabilirdi.
Kahve almak için masaya yöneldim.
Tam karton bardağı elime almıştım ki arkamdan tanıdık bir ses geldi.
"Senin burada ne işin var?"
Donup kaldım.
Bu cümlede bir problem vardı.
Çünkü burası benim üniversitemdi.
Yavaşça döndüm.
Ve Altay'ı gördüm.
Birkaç saniye gerçekten hiçbir şey söylemedim.
Çünkü beynim onu burada görmeye hazırlıklı değildi.
Bizim sokakta Altay görmek normaldi.
Bizim mutfakta Altay görmek normaldi.
Salonda Doruk'la kavga ederken görmek normaldi.
Marketten yoğurt getirirken görmek de artık normal sayılırdı.
Ama üniversitenin fuaye alanında, koyu lacivert takım elbisesinin içinde, boynunda katılımcı kartıyla karşımda duran Altay...
Yanlış yere yerleştirilmiş bir eşya gibiydi.
Tanıdık.
Ama ait olmadığı bir yerde.
Kaşlarımı çattım.
"Benim burada ne işim var?"
Altay kahvesinden bir yudum aldı.
"Evet."
"Altay."
"Efendim?"
"Burası benim üniversitem."
Bir an durdu.
Sonra:
"Doğru."
dedi.
"Senin burada ne işin var?"
Elindeki dosyayı hafifçe kaldırdı.
"Panel."
"Hangi panel?"
"Öğleden sonraki hukuk oturumu."
Program panosuna baktım.
Sonra ona.
"Sen konuşmacı mısın?"
"Şaşırdın mı?"
"Biraz."
"Neden?"
"Senin ciddi bir iş yaptığını unutuyorum."
Altay'ın gözleri kısıldı.
"Çok komik."
"Teşekkür ederim."
Bakışları boynumdaki karta kaydı.
Sonra yeniden yüzüme baktı.
"Konuşmacı?"
İşte.
Sıra bendeydi.
"Şaşırdın mı?"
Kartıma tekrar baktı.
"Biraz."
"Neden?"
"Senin ciddi bir iş yaptığını unutuyorum."
Ağzım açık kaldı.
Benim cümlemi bana karşı kullanmıştı.
"Özgün ol biraz."
"Avukatım. Emsal kullanırım."
İstemeden güldüm.
Tam cevap verecektim ki Aslı yanımıza geldi.
"Devrim, Selim Hoca seni..."
Beni gördü.
Sonra Altay'ı.
Sonra tekrar beni.
Bir saniye içinde yüzünde yaklaşık dört farklı ifade geçti.
Merak.
Şaşkınlık.
Anlama.
Ve en sonunda baş belası bir gülümseme.
"Merhaba."
Altay kibarca başını eğdi.
"Merhaba."
Ben araya girdim.
"Aslı, Altay. Abimin arkadaşı."
Özellikle böyle söyledim.
Neden özellikle böyle söylediğimi bilmiyordum.
"Altay, Aslı. Arkadaşım."
Aslı elini uzattı.
"Memnun oldum."
"Ben de."
Sonra bana döndü.
"Selim Hoca seni arıyor."
"Geliyorum."
Altay'a baktım.
"Ben kaçıyorum."
"Kaç."
İki adım attım.
Arkamdan sesi geldi.
"Devrim."
Döndüm.
"Ne?"
Boynumdaki kartı işaret etti.
"Başarılar, konuşmacı."
Söyleyişinde dalga geçme vardı.
Ben de gülümsedim.
"Sağ ol, yoğurtçu."
Aslı'nın gözleri büyüdü.
Altay birkaç saniye yüzüme baktı.
"Sen..."
Ama ben çoktan dönmüştüm.
Aslı koluma yapıştı.
"Yoğurtçu ne?"
"Uzun hikâye."
"Devrim."
"Sonra."
"Kim bu?"
"Dedim ya, Doruk'un arkadaşı."
"Bu mu?"
"Bu ne demek?"
"Hiç."
"Aslı."
"Sunumun var."
Konuyu değiştirdi.
Ben de izin verdim.
Çünkü yaklaşık yirmi dakika sonra üç yüz kişinin önüne çıkacaktım.
Altay Karahan şu an hayatımdaki en küçük problemdi.
Sahneye çıktığım anda bütün sesler biraz uzaklaştı.
İlk birkaç saniye hep böyle olurdu.
Salon karanlığa yakın.
Sahne aydınlık.
Karşınızda yüzlerce yüz.
Bazıları sizi dinlemek için orada.
Bazıları zorunluluktan.
Bazıları kahve arasını bekliyor.
Mikrofonu düzelttim.
Bilgisayar ekranına baktım.
İlk slayt.
Adım.
Çalışmanın başlığı.
Derin bir nefes aldım.
"Merhaba."
Sesim salonda yankılandı.
İlk otuz saniye ellerim soğuktu.
İlk iki dakika kalbim hızlı atıyordu.
Beşinci dakikada salon kayboldu.
Benim sevdiğim kısım buydu.
Konuya girdiğim anda korkum azalırdı.
Çünkü burası benim alanımdı.
Grafikleri biliyordum.
Verileri biliyordum.
Neden o yöntemi kullandığımızı biliyordum.
Hangi sonucun neden önemli olduğunu biliyordum.
Biri soru sorarsa cevabını bilmeme ihtimalim vardı.
Ama cevabı nasıl arayacağımı biliyordum.
Bu bana yetiyordu.
Sunumun ortasında salona göz gezdirdim.
Selim Hoca ön taraftaydı.
Aslı kenarda duruyordu.
Baran arka tarafta telefonuyla oynuyor gibi görünüyordu.
Onu sonra öldürecektim.
Biraz daha sağa baktım.
Ve...
Altay.
Arka sıralardan birinde oturuyordu.
Kaşlarım neredeyse çatılacaktı.
Onun burada ne işi vardı?
Kendi paneli daha sonra değil miydi?
Bir saniyeden kısa süre göz göze geldik.
Altay yüzünde hiçbir ifade olmadan beni dinliyordu.
Ben hemen ekrana döndüm.
Garip.
Çok garip.
Altay'ın beni burada izlemesi, Nermin Teyze'nin laboratuvara gelip deney yapması kadar anlamsız gelmişti.
Ama iki saniye sonra bunu düşünmeyi bıraktım.
Çünkü önümde işim vardı.
Sunum bittiğinde alkış sesi duyuldu.
Nefes verdim.
Sorular başladı.
İlk soru kolaydı.
İkincisi uzundu ama cevabı vardı.
Üçüncü soru...
Üçüncü soruyu soran adamın benden nefret ettiğine karar verdim.
Yaklaşık iki dakika konuştu.
Sorunun ne olduğunu son otuz saniyede anladım.
Mikrofonu biraz kendime çektim.
"Yanlış anlamadıysam..."
Adam başını salladı.
Soruyu kendi cümlemle tekrar ettim.
Sonra cevap verdim.
Bir noktada Selim Hoca'nın hafifçe başını salladığını gördüm.
İyi işaret.
Sunumdan indiğimde Aslı yanıma koştu.
"Çok iyiydin."
"Terledim."
"Kimse görmedi."
"Ben gördüm."
Baran da geldi.
"Fena değildi."
Ona baktım.
"Fena değildi?"
"İyi yani."
"Sen arkada telefonla oynuyordun."
"Not alıyordum."
"Telefona?"
"Modern çağ."
Tam cevap verecektim.
Arkamdan bir ses geldi.
"Bilim insanı."
Gözlerimi kapattım.
Döndüm.
Altay.
Elinde kahve yoktu artık.
Ceketinin düğmesini açmıştı.
Yanında tanımadığım iki adam vardı.
Onlara:
"Bir dakika, geliyorum."
dedi.
Sonra bize yaklaştı.
Baran'la Aslı'ya baktı.
Ben tanıştırmak zorunda kaldım.
"Baran. Altay."
İkisi tokalaştı.
"Memnun oldum."
"Ben de."
Altay bana baktı.
"İyiymiş."
Kaşımı kaldırdım.
"Ne iyiymiş?"
"Yaptığın şey."
"Yaptığım şeyin adı var."
"Çok uzundu."
Aslı gülmemek için başını çevirdi.
"Sunum mu?"
"Hayır, başlığı."
"Sen anlamazsın."
"Büyük ihtimalle."
Bir an sustu.
Sonra:
"Cidden iyiydi."
dedi.
Bu kez sesi dalga geçmiyordu.
Ben de bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Çünkü Altay bana yıllardır birçok şey söylemişti.
Yavaş sür.
Annen seni çağırıyor.
Doruk'a söyle bunu yapmasın.
O bisikletten düşeceksin.
Sen gerçekten bela mısın?
Ama yaptığımla ilgili ciddi bir şey söylediğini hatırlamıyordum.
"Teşekkür ederim."
dedim.
O kadar.
Altay başını salladı.
"Benim panele geçmem lazım."
"Git."
"Akşam görüşürüz."
"Niye?"
Altay durdu.
Ben de durdum.
"Maç."
dedi.
Tabii.
Doruk.
Ev.
Salon.
Normal hayat.
"Ha. Doğru."
Altay gitti.
Aslı üç saniye bekledi.
Sonra bana döndü.
"Abinin arkadaşı?"
"Evet."
Baran:
"Avukat mı?"
"Evet."
Aslı:
"Yoğurtçu?"
"Sus."
Öğleden sonra Altay'ın paneline gitmedim.
Gitmek istemediğimden değil.
İşim vardı.
Gerçekten.
Bir veri setini düzeltmem gerekiyordu.
Ayrıca onun paneline gitsem bunun tuhaf olup olmayacağını düşünmek istemiyordum.
Zaten hukuk panelinden ne anlayacaktım?
...
Belki biraz anlardım.
Hayır.
Gitmedim.
Saat beşe doğru laboratuvardan çıktım.
Telefonuma baktım.
Annemden dört mesaj.
Birincisi:
Annen: Akşam geleceksin değil mi?
İkincisi:
Annen: Mantı yaptım.
Üçüncüsü:
Annen: Altay da gelecekmiş.
Dördüncüsü:
Annen: Yoğurt alma var.
Son mesaja baktım.
Sonra kahkahayı patlattım.
Bu evde kimse Altay'ın dün yoğurt aldığını hatırlamıyordu herhâlde.
Cevap yazdım.
Devrim: Dün Altay aldı.
Annem hemen cevap verdi.
Annen: O az kaldı.
Gözlerimi kapattım.
Devrim: Anne biz kaç kilo yoğurt yiyoruz?
Cevap:
Annen: Gelirken al.
Telefonu cebime koydum.
Hayat beni başladığım yere getirmişti.
Mahalleye döndüğümde hava kararmıştı.
Elimde yoğurt poşeti vardı.
Kaderden kaçamıyordum.
Sokağın köşesini döndüğüm anda Nermin Teyze'yi gördüm.
O da beni gördü.
İkimiz durduk.
Ben kaçış rotası aradım.
Yoktu.
"Devrim!"
"Günaydın..."
Sonra saate baktım.
"İyi akşamlar Nermin Teyze."
"Ne oldu?"
"Ne?"
"Sordun mu?"
Beynim birkaç saniye çalışmadı.
Sonra hatırladım.
Altay.
Diş hekimi.
"Yok."
Kadının yüzü düştü.
"Niye?"
"Fırsat olmadı."
Bu tamamen yalandı.
Bugün Altay'la aynı üniversitede saatlerce bulunmuştuk.
Ama:
Merhaba Altay, sunumuma hoş geldin, bu arada Nermin Teyze seni kuzeninin kızıyla evlendirmek istiyor.
diyemezdim.
Gerçi komik olurdu.
Nermin Teyze bana yaklaştı.
"Sen unutma."
"Unutmam."
"Çok güzel kız."
"İnanıyorum."
"Muayenehanesi de var."
Bu yeni bilgiydi.
"Harika."
"Altay da avukat."
"Evet."
"İkisi de okumuş."
Mantık kusursuzdu.
Doktor + avukat.
Evlilik.
Nermin Teyze matematiği.
Başımı salladım.
"Ben eve çıkayım."
"Yoğurt mu aldın?"
Elimdeki poşete baktım.
"Evet."
"Dün Altay da almıştı."
Başımı kaldırdım.
"Nereden biliyorsun?"
Kadın şaşırdı.
"Arabadan inerken gördüm."
Tabii.
Neden sormuştum ki?
"Görüşürüz Nermin Teyze."
Apartmana doğru yürüdüm.
Arkamdan seslendi.
"Altay gelirse sor!"
Elimi havaya kaldırdım.
Cevap vermedim.
Eve girdiğimde salondan kahkaha geliyordu.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Yoğurdu mutfağa bıraktım.
Annem mantının başındaydı.
"Sunum nasıl geçti?"
"İyi."
"Fotoğraf çektiniz mi?"
"Çektiler."
"Bana atsana."
"Sonra."
"Nermin'e gösteririm."
Başımı ona çevirdim.
"Anne."
"Ne?"
"Ben özellikle kimseye söyleme dedim."
"Söylemedim."
"Nermin'e fotoğraf göstereceksin."
"O başka."
Nasıl başka olduğunu sormadım.
Salona geçtim.
Doruk yerde oturmuş televizyona bir şey bağlıyordu.
Babam koltuktaydı.
Altay pencerenin yanında ayakta durmuş telefonla konuşuyordu.
Beni görünce eliyle selam verdi.
Ben de başımla karşılık verdim.
Telefon konuşmasını bitirdi.
Doruk televizyonun arkasından bağırdı.
"Ne aldın?"
"Yoğurt."
Altay bana baktı.
Sonra mutfağa.
Sonra tekrar bana.
"Dün aldım."
"Az kalmış."
"Nasıl?"
Omuz silktim.
"Bizde yoğurt tüketimi kontrol dışı."
Altay başını salladı.
"Bir daha almam."
Mutfaktan annem:
"Yarın süt alırsın oğlum."
diye seslendi.
Salonda birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra babam güldü.
Doruk televizyonun arkasından:
"Geçmiş olsun."
dedi.
Altay bana baktı.
Ben dudağımı ısırıyordum.
"Gülme."
"Gülmüyorum."
"Gülüyorsun."
"Biraz."
"Senin annen."
"Sen 'Sevil Teyze' diyorsun."
"Artık demeyeceğim."
Mutfaktan annem:
"NE DEDİN ALTAY?"
Altay hemen:
"Bir şey demedim Sevil Teyze!"
dedi.
Kahkahayı patlattım.
Yemek masasında konu dönüp dolaşıp sempozyuma geldi.
Bunun sebebi bendim sanıyordum.
Değilmiş.
Babam Altay'a sordu.
"Sen de bugün üniversitedeymişsin."
Altay başını salladı.
"Evet."
Doruk bize baktı.
"Birbirinizi gördünüz mü?"
Ben mantımdan aldım.
"Evet."
Altay:
"Gördük."
dedi.
Doruk kaşlarını kaldırdı.
"Ne tesadüf."
Ben:
"Aynı etkinlikteydik."
dedim.
Altay:
"Devrim sunum yaptı."
Masada bir sessizlik oldu.
Annem bana baktı.
Babam bana baktı.
Doruk bana baktı.
Kaşığımı havada tuttum.
"Ne?"
Doruk:
"Sen mi?"
dedi.
Kaşlarımı çattım.
"Evet ben."
"Kaç kişiye?"
"Bilmiyorum. Üç yüz civarı."
Doruk'un yüzü değişti.
"Üç yüz?"
"Yaklaşık."
Babam gülümsedi.
"Nasıl geçti?"
"İyi."
Ben cevap vermeden Altay:
"İyiydi."
dedi.
Başımı ona çevirdim.
Doruk da çevirdi.
Altay mantısını yemeye devam ediyordu.
"Dinledin mi?"
diye sordu Doruk.
"Evet."
"Neden?"
Altay başını kaldırdı.
"Ne demek neden?"
"Senin panelin değilmiş."
"Vaktim vardı."
Doruk omuz silkti.
"Ben olsam gitmezdim."
Ona baktım.
"Teşekkür ederim."
"Ne anlatıyorsun ki?"
"Sen zaten anlamazsın."
"Sen anlatamıyorsundur."
Çatalımı bıraktım.
"Anne, oğlunu dövebilir miyim?"
Annem mantı tabağını Altay'a uzattı.
"Yemekten sonra."
Doruk:
"Anne!"
Altay güldü.
Ben de.
Konu birkaç dakika sonra değişti.
Babam futboldan bahsetti.
Annem komşunun kızının nişanını anlattı.
Doruk iş yerinde yaşadığı saçma bir olayı anlatmaya başladı.
Her şey normale döndü.
Ama bir ara başımı kaldırdığımda Altay'la göz göze geldik.
Sadece bir saniye.
Altay:
"Bu arada."
dedi.
"Ne?"
"Sabah söylediğin şey."
"Hangisi?"
"Ciddi bir iş yaptığımı unuttuğun."
Gülümsedim.
"Evet?"
Kaşığını masaya bıraktı.
"Ben de seninkini unutuyormuşum."
Bir an sustum.
Altay omuz silkti.
"Fena değilmişsin, bilim insanı."
Normalde bu cümleye verebileceğim yaklaşık on farklı cevap vardı.
Fena değilmişsin ne?
Sen kimsin beni değerlendiriyorsun?
Avukatlığınla ilgilen.
Ama nedense hiçbirini söylemedim.
Sadece:
"Sen de fena değilmişsin, yoğurtçu."
dedim.
Altay güldü.
Doruk başını kaldırdı.
"Ben neyi kaçırıyorum?"
İkimiz de aynı anda:
"Hiçbir şeyi."
dedik.
Doruk gözlerini kıstı.
Ben önüme baktım.
Ve o anın üzerinde durmadım.
Çünkü durulacak bir şey yoktu.
Altay hâlâ Altay'dı.
Doruk'un en yakın arkadaşı.
Bizim evin yarı zamanlı çocuğu.
Annemin market elemanı.
Benim çocukluğumun sinir bozucu parçalarından biri.
Sadece bugün...
Beni ilk kez başka bir yerde görmüştü.
Ben de onu.
Belki değişen tek şey buydu.
Belki hiçbir şey değişmemişti.
Zaten insan bazı değişiklikleri olduğu anda fark etmiyordu.
Ben o akşam fark etmedim.
Altay'ın da ettiğini sanmıyorum.
Masada Doruk saçma bir hikâye anlatıyor, annem hepimizin tabağına izinsizce daha fazla mantı koyuyor, babam arada televizyona bakıyordu.
Dışarıdan Nermin Teyze'nin sesi geliyordu.
Bir çocuk sokakta top oynuyordu.
Bir yerlerde araba alarmı çaldı.
Bizim mahallede sıradan bir akşamdı.
Ve belki de en tehlikeli olan buydu.
Çünkü bazı şeyler insanın hayatına kapıyı çalarak girmiyordu.
Zaten yıllardır içerideymiş gibi davranıyordu.
Biz de fark etmiyorduk.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.