Biz Büyürken kitap kapağı

6. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR

İnsan hayatında bazı mesajların hiçbir anlamı yoktur.

Mesela:

**Kargonuz dağıtıma çıkmıştır.**

Normal.

**Faturanız oluşturulmuştur.**

Üzücü ama normal.

**Annen:** Eve gelirken maydanoz al.

Bizim evde son derece normal.

Bazı mesajların ise yine hiçbir anlamı yoktur ama insan nedense onları iki kere okur.

Ben o sabah tam olarak bunu yapıyordum.

Telefonum elimdeydi.

Ekranda dün geceki konuşma açıktı.

**Altay:** Başvurunu yap.

**Ben:** Yapacağım.

**Altay:** Güzel.

Sonra:

**Ben:** Araba için teşekkür ederim bu arada.

**Altay:** Rica ederim bilim insanı.

Hepsi bu.

Gerçekten.

Altı kelime.

Hatta "bilim insanı"nı iki kelime sayarsak yedi.

Telefonu kapattım.

Yastığımın üzerine bıraktım.

Sonra tekrar aldım.

Mesajlara baktım.

Kaşlarımı çattım.

"Sen ne yapıyorsun?"

Bunu kendime sordum.

Çünkü gerçekten ne yaptığımı bilmiyordum.

Altay bana yıllardır "bilim insanı" diyordu.

Yeni bir şey değildi.

Mesaj da yeni değildi.

Altay daha önce de bana mesaj atmıştı.

*Doruk nerede?*

*Annen seni arıyor.*

*Kapıyı açar mısın?*

Bir keresinde de:

*Abine söyle telefonumu açsın yoksa evinize geliyorum.*

yazmıştı.

Ben de:

*Gel, annem kuru fasulye yaptı.*

demiştim.

Gelmişti.

Dolayısıyla burada analiz edilecek hiçbir şey yoktu.

Telefonu tekrar bıraktım.

Beş saniye sonra ekran yandı.

Elim refleksle telefona gitti.

Ece.

Nedense...

Dur.

Hayır.

Hiçbir şey.

Mesajı açtım.

**Ece:** Uyandın mı?

**Ben:** Hayır.

**Ece:** Cevap veriyorsun.

**Ben:** Uykumda yetenekliyim.

**Ece:** Almanya?

Telefonu yüzüme düşürmemek için biraz yukarı kaldırdım.

İşte gerçek problemim.

Almanya.

Altay'ın "bilim insanı" demesi değil.

Almanya.

Kendime bunu hatırlatmak iyi oldu.

**Ben:** Bugün Selim Hoca motivasyon mektubuna bakacak.

**Ece:** Sonra gönderiyor musun?

**Ben:** Eksik evraklar var.

**Ece:** Kaçıyorsun.

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Neden herkes psikoloğum gibi davranıyor?

**Ece:** Çünkü sen karar vermemek için belge topluyorsun.

**Ben:** Seni engelliyorum.

**Ece:** Dün de söyledin.

Telefonu bıraktım.

Bu kez gerçekten.

Tam yataktan kalkarken aşağıdan annemin sesi geldi.

"DEVRİM!"

Başımı tavana kaldırdım.

Almanya beni kabul etsin ya da etmesin, bir gün sadece annemin beni başka odadan bağırarak çağırmadığı bir evde yaşamak istiyordum.

"EFENDİM?"

"KAHVALTI!"

"İNİYORUM!"

"SOĞUYOR!"

"DAHA İNMEDİM Kİ!"

"NE?"

"BOŞ VER!"

Güne başladık.

***

Mutfağa indiğimde annem çay koyuyordu.

Babam gazete okuyordu.

Doruk ise telefonuna bakarak peynir yiyordu.

Masaya oturdum.

Doruk başını kaldırdı.

"Almancı."

Gözlerimi kıstım.

"Bunu bir daha söylersen seni çatalla yaralarım."

Babam gazetenin arkasından:

"Sabah sabah kavga etmeyin."

dedi.

Doruk sırıttı.

"Başvuru ne oldu?"

"Bugün hocam bakacak."

Annem hemen döndü.

"Fotoğraf lazım mı?"

Kaşlarımı çattım.

"Ne fotoğrafı?"

"Başvuruya."

"Bilmiyorum."

"Vesikalığın var mı?"

"Var."

"Eski olmasın."

"Anne."

"Saçın orada kısa."

"Saç uzunluğum akademik yeterliliğimi etkiliyor mu?"

Annem düşündü.

"Fotoğraf güncel olsun."

Doruk:

"Anne Almanlar Devrim'i sınırda saçından tanıyacak."

dedi.

Gülmemek için çayımı içtim.

Annem ona sert baktı.

"Sen karışma."

Babam gazeteyi indirdi.

"Program hangi şehirde?"

Şehrin adını söyledim.

Babam başını salladı.

"Bakmak lazım."

"Neye?"

"Nasıl yer."

"İnternetten bakarım."

Annem:

"Evler pahalı mı?"

dedi.

"Henüz bilmiyorum."

"Yurt yok mu?"

"Anne, öğrenci değişimine gitmiyorum."

"E nerede kalacaksın?"

"Bilmiyorum."

Annemin yüzünde yine o ifade oluştu.

*Bu çocuk tek başına nasıl yaşayacak?*

Yirmi altı yaşındaydım.

Doktora yapıyordum.

Tek başıma şehirler arası araba kullanabiliyordum.

Bilimsel makale yazabiliyordum.

Uluslararası sempozyumda sunum yapabiliyordum.

Ama annemin gözünde hâlâ:

*Üşürse hırkasını giymeyi unutur.*

seviyesindeydim.

Muhtemelen seksen yaşımda da değişmeyecekti.

Doruk telefonunu masaya bıraktı.

"Altay orayı bilir belki."

Elimdeki çatal durdu.

"Nereden bilecek?"

"Almanya'ya gidip gelmişti."

Başımı kaldırdım.

"Ne zaman?"

Doruk omuz silkti.

"Üniversitedeyken."

"Bilmiyordum."

Doruk bana baktı.

"Niye bilesin?"

Normal bir soruydu.

Ama nedense cevabı yoktu.

Gerçekten.

Niye bilecektim?

Altay'ın hayatının bütün ayrıntılarını bilmek zorunda değildim.

Üniversitedeyken Almanya'ya gitmiş.

Ne olmuş?

"Bilmem."

dedim.

Doruk yeniden telefonuna döndü.

Konu kapandı.

Ama kafamın içinde küçük bir bilgi kaldı.

Altay Almanya'ya gitmişti.

Ne için?

Ne kadar?

Nereye?

Sonra kendime kızdım.

Bana ne?

Yumurtamı yedim.

***

Üniversitede günüm motivasyon mektubumun parçalanmasıyla başladı.

Selim Hoca dosyayı önüne koydu.

Kalemi eline aldı.

Ben karşısında oturdum.

İlk paragraf.

Çizdi.

İkinci paragraf.

Bir cümlenin yarısını çizdi.

Üçüncü paragraf.

Kenara soru işareti koydu.

Ben sandalyede biraz daha küçüldüm.

Dördüncü paragrafta:

"Bu gereksiz."

dedi.

"Tamam hocam."

Beşinci paragrafta:

"Burada kendini tekrar etmişsin."

"Tamam hocam."

Altıncı paragraf.

"Bu iyi."

Başımı kaldırdım.

"Gerçekten mi?"

Selim Hoca gözlüğünün üzerinden bana baktı.

"Şaşırma."

"Yok hocam."

Dosyayı bana uzattı.

"Genel olarak iyi."

Kâğıda baktım.

Sayfa ameliyat geçirmiş gibiydi.

"İyi mi?"

"Evet."

"Hocam sayfanın yarısını çizdiniz."

"Diğer yarısı iyi."

Akademik iyimserlik.

Dosyayı aldım.

"Bugün düzelt."

"Tamam."

"CV?"

"Hazır."

"Transkript?"

"Hazır."

"Yayın listesi?"

"Hazır."

"Dil belgesi?"

"Onu alacağım."

"Referans mektubunu ben hallederim."

Bir an durdum.

"Teşekkür ederim hocam."

Başını salladı.

Sonra bilgisayarına dönecekken tekrar bana baktı.

"Devrim."

"Efendim?"

"Başvuruyu gönder."

Gülümsedim.

"Bu kadar belli oluyor mu?"

"Ne?"

"Tereddüt ettiğim."

"Çok."

Harika.

"Tamam hocam."

Odadan çıktım.

Aslı kapının karşısında beni bekliyordu.

Elindeki kahveyi bana uzattı.

"Kaç cümlen hayatta kaldı?"

Kâğıdı gösterdim.

Yüzünü buruşturdu.

"Başın sağ olsun."

"Altıncı paragrafı beğendi."

"Kutlama yapalım."

Birlikte koridorda yürümeye başladık.

Aslı bir süre sessiz kaldı.

Sonra:

"Bu arada."

dedi.

Bu iki kelimeyi sevmedim.

"Ne?"

"İdil dün bana yazdı."

Yürümeye devam ettim.

"Hı?"

"Altay'la ilgili."

Adımlarımda hiçbir değişiklik olmadı.

Bunu özellikle belirtiyorum.

Hiçbir değişiklik.

"Ne olmuş?"

"Bir şey olmamış."

"Ee?"

"Görüldü atmış."

İstemeden güldüm.

Aslı bana baktı.

"Niye güldün?"

"Bir şey yok."

"Devrim."

"Ne yazmış?"

Aslı telefonunu çıkardı.

"İdil mi?"

"Evet."

"Neden merak ettin?"

Durup ona baktım.

"Sen konuyu açtın."

"Haklısın."

Telefonunu tekrar cebine koydu.

"Bir story'sine cevap vermiş. Altay teşekkür etmiş. Sonra bir şey daha yazmış, görüldü."

Omuz silktim.

"Yoğundur."

Aslı'nın kaşı kalktı.

"Ne?"

"Bir şey demedim."

"Yüzün bir şey dedi."

"Yüzümün avukatı yok."

"Altay var."

İstemeden kahkahayı patlattım.

"Çok kötüydü."

"Teşekkür ederim."

Kahvelerimizi alıp laboratuvara girdik.

Konu kapandı.

Ben de gerçekten düşünmedim.

En azından yaklaşık...

On yedi dakika.

Sonra bilgisayarımda motivasyon mektubunu düzeltirken bir anda:

*Görüldü atmış.*

diye düşündüm.

Ardından kendime:

*Sana ne?*

dedim.

Bu ikinci cümle daha mantıklıydı.

***

Öğleden sonra Baran laboratuvara bir felaketle geldi.

"Kimse panik yapmasın."

Hepimiz ona baktık.

Ben sandalye arkalığına yaslandım.

"Ne yaptın?"

"Niye direkt ben bir şey yapmışım gibi davranıyorsunuz?"

Aslı:

"Çünkü seni tanıyoruz."

dedi.

Baran bilgisayarını masaya koydu.

"Dosya açılmıyor."

"Neyi yaptın?"

"Hiçbir şey."

"Baran."

"Küçük bir güncelleme."

Başımı masaya vurdum.

"Senin küçük dediğin şeylerden korkuyorum."

Yarım saat boyunca onun bozduğu şeyi düzeltmeye çalıştık.

Başaramadık.

Sonunda Baran:

"Yedek var."

dedi.

Ben başımı kaldırdım.

"Yedek mi?"

"Evet."

"Baştan niye söylemedin?"

"Heyecan olsun."

Kalemimi ona fırlattım.

Kaçtı.

Tam o sırada telefonum titredi.

Masada ekran yandı.

İstemeden baktım.

**Altay Karahan**

Bir an durdum.

Aslı yanımdaydı.

Ekrana baktı.

Sonra bana baktı.

Ben telefonu aldım.

"Ne?"

dedim.

"Bir şey demedim."

"Bakışın konuşuyor."

"Dün yüzünün avukatı yoktu."

"Bugün tuttum."

Mesajı açtım.

**Altay:** Araba çalışıyor mu?

Kaşlarımı kaldırdım.

Dün çalışıyordu.

Bugün de çalışmıştı.

Neden soruyordu?

Sonra hemen kendi kendime cevap verdim.

Çünkü dün arabayı o çalıştırmıştı.

Normal.

Gayet normal.

**Ben:** Sabah çalıştı.

Cevap kısa sürede geldi.

**Altay:** Aküyü yine de kontrol ettir.

**Ben:** Emredersiniz.

**Altay:** Dalga geçme. Yolda kalırsın.

**Ben:** Yol yardımı var.

**Altay:** Dün de vardı.

Gülümsedim.

Aslı bilgisayar ekranından bana bakıyordu.

"Ne?"

dedim.

"Hiç."

"Yine başladın."

"Kim?"

Telefonu masaya ters bıraktım.

"Altay."

"Ne diyor?"

"Arabayla ilgili."

"Hı."

"Hı ne?"

"Hiç."

"Sen Ece'yle fazla görüşüyorsun."

Aslı güldü.

Ben bilgisayarıma döndüm.

İki dakika sonra telefon yeniden titredi.

Bakmadım.

Beş saniye.

On saniye.

Sonunda aldım.

**Altay:** Bu arada Almanya'da hangi şehir?

Şehrin adını yazdım.

Bir süre cevap gelmedi.

Sonra:

**Altay:** Gitmiştim oraya.

Doruk doğru söylemişti.

**Ben:** Doruk söyledi. Ne için gitmiştin?

Mesajı gönderdikten sonra düşündüm.

Bu normal bir soruydu.

Kesinlikle.

**Altay:** Erasmus değil. Fakültedeyken kısa bir hukuk programı vardı. 3 hafta.

**Ben:** Beğendin mi?

**Altay:** Şehri evet. Yemekleri hayır.

**Ben:** Annemin yemeklerine alışan adamın Avrupa'da hayatta kalması zaten zor.

**Altay:** Sevil Teyze'nin yemeklerine alışmam o seyahatten sonra olabilir.

Gülümsedim.

**Ben:** Demek Almanya seni annemin yemeklerine itti.

**Altay:** Travma sonrası iyileşme.

Bu kez kahkaha attım.

Baran başını kaldırdı.

"Ne oldu?"

"Bir şey yok."

Aslı kahvesini içerken bana bakıyordu.

Görmezden geldim.

Telefon tekrar titredi.

**Altay:** İstersen kaldığım yeri bulmaya çalışırım. Bölge iyiydi.

Parmaklarım ekranın üzerinde durdu.

**Ben:** Daha kabul edilmedim.

**Altay:** Kabul edilirsen lazım olur.

Bir an ekrana baktım.

Sonra:

**Ben:** Olur. Bulursan atarsın.

**Altay:** Tamam.

Konuşma bitti.

Telefonu masaya bıraktım.

Aslı hiçbir şey söylemedi.

Bu daha kötüydü.

"Ne?"

dedim.

"Hiçbir şey."

"Aslı."

"Gerçekten."

"Yüzün."

"Yüzümün avukatı var artık."

Gözlerimi devirdim.

***

Akşam eve döndüğümde annem mutfakta dolma sarıyordu.

Kapıdan içeri girer girmez kokuyu aldım.

"Anne."

"Efendim?"

"Kaç kişilik yaptın?"

"Normal."

Tezgâhtaki tencereye baktım.

Bu normal değil, küçük çaplı düğün yemeğiydi.

"Kim geliyor?"

"Kimse."

Şüpheyle baktım.

"Altay?"

Annem başını kaldırdı.

"Bilmem. Doruk çağırırsa gelir."

Bu cevabı neden sorduğumu sorguladım.

"Ben onun için sormadım."

Annem tekrar dolmaya döndü.

"Ben de bir şey demedim."

Bu evde herkes "bir şey demedim" diyordu.

Ama çok şey diyorlardı.

Çantamı sandalyeye bıraktım.

"Başvuruyu yarın gönderebilirim."

Annemin eli durdu.

Bana baktı.

"Gerçekten mi?"

"Belgeler yetişirse."

Yüzünde garip bir ifade oluştu.

Gururla hüzün arasında bir şey.

Sonra hemen normale döndü.

"İyi."

Bir dolma daha sardı.

"Başvur."

Gülümsedim.

"Sen alıştın mı?"

"Alışmadım."

"Anne."

"Gitme demiyorum."

"Demiyorsun."

"İyi fırsatmış."

"Evet."

Bir süre sustu.

Sonra:

"Altı ay çabuk geçer."

dedi.

Bu kez ben cevap vermedim.

Anneme sarılmak istedim.

Ama bizim ailede duygusal anların yaklaşık on saniyelik ömrü vardı.

Çünkü tam o sırada dış kapı açıldı.

Doruk'un sesi geldi.

"ANNE AÇIM!"

Annem gözlerini devirdi.

"Başladı."

Güldüm.

***

Akşam yemeğinde Almanya yine masadaydı.

Babam internetten şehre bakmıştı.

Doruk kira fiyatlarını araştırmıştı.

Annem market fiyatlarını merak ediyordu.

Ben ise henüz kabul edilmediğimi hatırlatmayı bırakmıştım.

Doruk telefonundan bir şey gösterdi.

"Bak burada evler."

Ekrana eğildim.

"Bu ne kadar?"

Söyledi.

Gözlerim büyüdü.

"Ben köprü altında yaşarım."

Babam:

"Üniversitenin misafirhanesi vardır."

dedi.

"Bakacağım."

Doruk:

"Altay'a sor."

dedi.

Çatalımı tabağa bıraktım.

"Niye her konuda Altay'a soruyoruz?"

Doruk şaşırdı.

"Gitmiş oraya."

"Biliyorum."

"Nereden biliyorsun?"

Bir saniye.

İki saniye.

"Bugün söyledi."

Doruk'un kaşı hafifçe kalktı.

"Bugün mü?"

"Evet."

"Ne zaman konuştunuz?"

Sesindeki şey çok küçüktü.

Belki de ben uyduruyordum.

"Mesaj attı."

Doruk yemeğini çiğnemeye devam etti.

"Ne diye?"

"Arabayı sordu."

"Hı."

İşte.

Yine o "hı".

Kaşlarımı çattım.

"Hı ne?"

Doruk omuz silkti.

"Hiç."

"Sen de mi başladın?"

"Neye?"

"Hiç."

Annem araya girdi.

"Altay iyi çocuk. Sor, biliyorsa yardımcı olur."

"Anne, ben yardım istemedim."

"İsteme demedim."

Babam sakin sakin yemeğini yiyordu.

Bu ailede tek normal insan oydu.

En azından çoğu zaman.

Doruk konuyu değiştirdi.

Ben de rahatladım.

Neden rahatladığımı bilmiyordum.

Zaten ortada açıklanacak bir şey yoktu.

Altay arabamı sormuştu.

Sonra Almanya'yı.

O kadar.

***

Yemekten sonra odama çıktım.

Başvurunun son evraklarını kontrol ettim.

Saat ona doğru e-posta geldi.

Selim Hoca.

Referans mektubu hazırdı.

Dosyayı açtım.

Okumamam gerektiğini biliyordum.

Okudum.

İkinci paragrafta gözlerim doldu.

Bunu beklemiyordum.

Hakkımda güzel şeyler yazmıştı.

Çalışkan.

Disiplinli.

Araştırma merakı yüksek.

Bağımsız çalışma becerisi.

Akademik potansiyel.

Bir süre ekrana baktım.

İnsan bazen kendisi hakkında güzel şeyleri başkasının ağzından okuyunca ne yapacağını bilemiyordu.

Telefonumu aldım.

Ece'ye yazdım.

**Ben:** Referans geldi.

**Ece:** Ağladın mı?

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Hayır.

**Ece:** Yalancı.

Gülümsedim.

Sonra başvuru sayfasını açtım.

Bütün belgeler neredeyse hazırdı.

Yalnızca bir dosyayı yüklemem gerekiyordu.

Yarın.

Yarın gerçekten gönderebilirdim.

Midemde küçük bir düğüm oluştu.

Tam o sırada telefonum titredi.

Bir dosya gelmişti.

Gönderen:

**Altay Karahan**

Altında mesaj:

**Altay:** Buldum.

Dosyayı açtım.

Eski bir PDF.

Bir öğrenci konukevi.

Ardından bir mesaj daha.

**Altay:** Ben burada kalmıştım ama hâlâ açık mı bilmiyorum. Üniversitene de çok uzak değil.

Haritadan baktım.

Gerçekten yakındı.

**Ben:** Sen bunları hâlâ nasıl saklıyorsun?

**Altay:** E-postada buldum.

**Ben:** Kaç yıllık?

Bir süre cevap gelmedi.

Sonra:

**Altay:** Bu soruyu cevaplamayacağım.

Güldüm.

**Ben:** Yaşlı hissettin.

**Altay:** Sen de bir gün 32 olacaksın.

**Ben:** Çok uzak.

**Altay:** 6 yıl.

**Ben:** ÇOK UZAK.

**Altay:** Başvurunu yap Devrim.

Ekrana baktım.

Bu kez "bilim insanı" dememişti.

Adımı yazmıştı.

Bunda da bir şey yoktu.

İnsanlar birbirlerinin adını kullanırdı.

Normaldi.

Yine de mesajı iki kere okudum.

Sonra cevap yazdım.

**Ben:** Yarın gönderiyorum.

**Altay:** Güzel.

Yine aynı kelime.

Dün de bunu yazmıştı.

Telefonu masaya bıraktım.

Başvuru ekranına döndüm.

***

Ertesi gün öğleden sonra saat üçü on iki geçe başvuru formunun son sayfasındaydım.

Aslı sağımda.

Baran solumda.

İkisi de bilgisayarıma bakıyordu.

"Çekilir misiniz?"

dedim.

Aslı:

"Hayır."

Baran:

"Tarihî ana tanıklık ediyoruz."

"NASA'ya başvurmuyorum."

"Bizim için büyük."

"Niye?"

"Altı ay masan boş kalacak."

Dirseğimle onu ittim.

Ekranda:

**SUBMIT APPLICATION**

yazıyordu.

Kalbim hızlandı.

Aslı bunu fark etmiş olacak ki koluma dokundu.

"Hadi."

Fareyi butonun üzerine getirdim.

Bir an durdum.

Aklıma annem geldi.

Babam.

Doruk.

Ece.

Mahalle.

Nermin Teyze.

Odam.

Mutfak masası.

Sokağımız.

Sonra kendime kızdım.

Daha kabul edilmemiştim.

Şimdiden cenaze töreni düzenliyordum.

Tıkladım.

Ekran birkaç saniye yüklendi.

Sonra:

**Your application has been successfully submitted.**

Üçümüz sustuk.

Ben ekrana baktım.

Aslı bana sarıldı.

"Yaptın!"

Baran alkışladı.

"Almancı!"

Ona döndüm.

"Sen de mi?"

Kahkaha attı.

Ben tekrar ekrana baktım.

Göndermiştim.

Gerçekten.

Artık karar benim değildi.

Birilerinin önünde dosyam vardı.

Birileri okuyacaktı.

Birileri beni kabul edebilir...

Ya da etmeyebilirdi.

Ama ben başvurmuştum.

Bu bile tuhaf biçimde büyük hissettirdi.

Telefonumu aldım.

İlk anneme yazdım.

**Ben:** Gönderdim.

Cevap otuz saniyede geldi.

**Annem:** Hakkında hayırlısı olsun kızım ❤️

Babamın olduğu aile grubuna da yazdım.

Doruk hemen:

**Doruk:** Odan benim.

**Ben:** Öl.

**Doruk:** Almanya'dan emir veremezsin.

**Ben:** Daha gitmedim.

**Doruk:** Ben hazırlık yapıyorum.

Gülümsedim.

Ece'ye yazdım.

Sonra telefonu bıraktım.

Bir süre sonra yeniden elime aldım.

WhatsApp'ı açtım.

Altay'ın ismi birkaç konuşma aşağıdaydı.

Parmağım ekranın üzerinde durdu.

Neden ona haber verecektim?

Başvuru benimdi.

Ailem biliyordu.

Ece biliyordu.

Aslı ve Baran zaten yanımdaydı.

Altay'ın bilmesi gerekmiyordu.

Telefonu kapattım.

Masaya koydum.

Üç dakika sonra tekrar aldım.

Kendime sinirlendim.

Sonra:

**Ben:** Gönderdim.

yazdım.

Mesajı gönderdikten sonra daha da sinirlendim.

Neden yazmıştım?

Çünkü dün sormuştu.

Evet.

Bu kadar.

Telefonu masaya ters koydum.

Aslı bana baktı.

"Ne yaptın?"

"Hiç."

"Sen de başladın."

"Sus."

Telefon titredi.

Bakmadım.

Gerçekten bakmadım.

Yaklaşık dört saniye.

Sonra açtım.

**Altay:** Aferin bilim insanı.

İstemeden gülümsedim.

Ardından ikinci mesaj geldi.

**Altay:** Kabul gelince kutlarsın.

Kaşlarımı kaldırdım.

**Ben:** Gelmezse?

Cevap biraz gecikti.

**Altay:** Başka yere başvurursun.

Mesaja baktım.

Basit bir cümleydi.

Ama hoşuma gitti.

Çünkü:

*Kesin kabul edilirsin.*

dememişti.

*Boş ver.*

de dememişti.

Olmazsa başka yere başvurursun.

Dünya bitmez.

Devam edersin.

Belki o an ihtiyacım olan cümle buydu.

**Ben:** Mantıklı.

**Altay:** Şaşırma. Arada olur.

Gözlerimi devirdim.

**Ben:** Tam teşekkür edecektim.

**Altay:** Geç kaldın.

Telefonu kapattım.

Aslı hâlâ bana bakıyordu.

"Ne?"

"Kim?"

Bu kez cevap vermedim.

Bilgisayar ekranına döndüm.

Ama gülümsemem birkaç saniye daha yüzümde kaldı.

Ve bundan hiç hoşlanmadım.

Çünkü insanın kontrol edemediği şeylerden biri de buydu.

Gülümsemek.

***

Akşam eve yürürken hava soğuktu.

Mahalleye girdiğimde her şey yine aynıydı.

Bakkal açıktı.

Rıza Amca dışarıdaydı.

Nermin Teyze balkondaydı.

Bir evden kızartma kokusu geliyordu.

Çocuklar kaldırımda top oynuyordu.

Ben sokağın başında birkaç saniye durdum.

Başvuruyu göndermiştim.

Belki birkaç ay sonra bu sokakta olmayacaktım.

Belki olacaktım.

Bilmiyordum.

İlk kez belirsizlik beni korkuttuğu kadar heyecanlandırıyordu.

Apartmana doğru yürürken Nermin Teyze seslendi.

"Devrim!"

Başımı kaldırdım.

"Efendim?"

"Altay'ın burcuna baktım!"

Gözlerimi kapattım.

Tabii.

Hayat bana duygusal olmak için yaklaşık kırk saniye vermişti.

"Sonuç ne?"

"Selin'le uyuyor!"

Sokağın ortasında kahkahayı patlattım.

"Nermin Teyze ben ne yapayım?"

"Altay'a söyle!"

"Neden ben?"

"Sen görüyorsun."

Bu nasıl bir mantıktı?

"Sen ara."

"Telefonu açmıyor."

Daha çok güldüm.

"Demek ki mesajı almış."

"Ne mesajı?"

"Hiç."

Eve girdim.

Telefonumu çıkarıp Altay'ın sohbetini açtım.

Bir an düşündüm.

Sonra yazdım.

**Ben:** Müjde.

Cevap hemen gelmedi.

Ayakkabılarımı çıkardım.

Merdivenleri çıktım.

Telefon titredi.

**Altay:** Ne?

**Ben:** Selin'le burçlarınız uyuyormuş.

Üç nokta.

Kayboldu.

Tekrar geldi.

Sonra:

**Altay:** Almanya başvurunu geri çek.

Kaşlarımı kaldırdım.

**Ben:** Neden?

**Altay:** Beni bu kadınla yalnız bırakamazsın.

Merdivenin ortasında kahkahayı patlattım.

Annem yukarıdan seslendi.

"Ne oldu?"

"Bir şey yok!"

Telefonuma baktım.

Parmaklarım kendi kendine yazdı.

**Ben:** Altı ay idare edersin Avukat Bey.

Cevap:

**Altay:** Etmem.

Bir saniye durdum.

Sonra:

**Ben:** Doruk var.

Bu kez cevap biraz geç geldi.

**Altay:** Aynı şey değil.

Parmaklarım ekranın üzerinde durdu.

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Ne demekti?

*Nermin Teyze'yle uğraşmak konusunda aynı şey değil.*

Muhtemelen.

Zaten başka ne olacaktı?

Tam cevap yazacaktım ki yeni mesaj geldi.

**Altay:** O benden önce kaçar.

İstemeden güldüm.

Tabii.

**Ben:** Doğru.

Telefonu cebime koydum.

Yukarı çıktım.

O an üzerinde durmadım.

Gerçekten durmadım.

Çünkü Altay'ın ne demek istediğini düşünmem için hiçbir sebep yoktu.

Onu yıllardır tanıyordum.

Altay'ın cümlelerini analiz etmeye başlayacak değildim.

Bu çok saçma olurdu.

Üstelik hayatımda daha önemli şeyler vardı.

Doktoram.

Başvurum.

Almanya.

Kariyerim.

Ailem.

Geleceğim.

Altay bunların arasında...

Neydi?

Durup düşündüm.

Doruk'un arkadaşı?

Evet.

Aile dostumuz?

Evet.

Çocukluğumdan beri tanıdığım biri?

Evet.

Son birkaç gündür normalden biraz daha fazla konuştuğum biri?

...

Telefonum cebimde titredi.

Çıkardım.

**Altay:** Bu arada tebrik ederim.

Ekrana baktım.

Sadece dört kelime.

Bu kez cevap vermeden önce düşünmedim.

**Ben:** Teşekkür ederim :)

Gönderdim.

Telefonu cebime koydum.

Ve yukarı çıktım.

Bazen insan bir şeylerin değiştiğini büyük olaylardan anlardı.

Bir kavga.

Bir itiraf.

Bir ayrılık.

Bir başlangıç.

Bizim hayatımızda öyle bir şey yoktu.

Altay hâlâ Doruk'un en yakın arkadaşıydı.

Ben hâlâ onun için büyük ihtimalle çocukluğundan beri tanıdığı, arabasının kaputunu açmayı bilmeyen bilim insanıydım.

Ama eskiden Altay'la konuşmak için bir sebep gerekirdi.

Doruk.

Annem.

Bir aile yemeği.

Bozulan bir araba.

Şimdi ise...

Nermin Teyze'nin burç yorumu bile yetiyordu.

Bunun önemli olduğunu düşünmedim.

Henüz.

Sadece telefonumu odamdaki masaya bıraktım.

Bilgisayarımı açtım.

Başvurumun gönderildiğini gösteren e-postaya baktım.

Ve gülümsedim.

O gülümsemenin ne kadarı Almanya içindi...

Ne kadarı başka bir şeydi...

Gerçekten bilmiyordum.

Belki de tamamı Almanya içindi.

Zaten o zamanlar insanın kendine söylediği şeylere inanması çok daha kolaydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.