12. bölüm / 22
Biz BüyürkenBÖLÜM 12 — GİTMİYORUM
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 12 — GİTMİYORUM
- 1 BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK3.564 kelime
- 2 BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN3.514 kelime
- 3 BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ2.624 kelime
- 4 BÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK3.218 kelime
- 5 BÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA3.028 kelime
- 6 BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR2.727 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — BANA NE?2.763 kelime
- 8 BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE2.126 kelime
- 9 BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN2.749 kelime
- 10 BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ3.226 kelime
- 11 BÖLÜM 11 — GAYET NORMAL4.099 kelime
- 12 BÖLÜM 12 — GİTMİYORUM4.064 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ2.443 kelime
- 14 BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU3.760 kelime
- 15 BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN3.008 kelime
- 16 BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ3.450 kelime
- 17 BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM3.735 kelime
- 18 BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ3.497 kelime
- 19 BÖLÜM 19 — ON BİR3.194 kelime
- 20 BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM3.729 kelime
- 21 BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)3.317 kelime
- 22 BÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR3.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Altay’ın Almanca bildiğini öğrendiğim pazar gününden sonra hayatımın daha fazla sürpriz kaldırmayacağına karar vermiştim.
Bu kararın hayat açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktu.
Pazartesi sabahı üniversiteye gittiğimde Aslı telefonuna bakıp gülümsüyordu.
İlk başta önemsemedim.
İnsanlar telefonlarına bakıp gülebilirdi. Teknolojinin temel amaçlarından biri buydu. Mesajlaşmak, video izlemek, sosyal medyada tanımadığın insanların hayatlarına bakmak ve gecenin üçünde ihtiyacın olmayan bir şeyi sepete eklemek.
Dolayısıyla Aslı’nın gülümsemesi beni ilgilendirmiyordu.
Bilgisayarımı açtım.
Mail kutuma baktım.
Almanya’daki görüşmeye on bir gün kalmıştı.
Dosyalarımı düzenledim.
Bir makaleyi açtım.
Aslı tekrar güldü.
Başımı kaldırdım.
Telefonuna bakıyordu.
Tekrar ekranıma döndüm.
İki dakika geçti.
Yine güldü.
Kalemimi masaya bıraktım.
“Kim?”
Aslı başını kaldırdı.
“Ne kim?”
“Telefon.”
“Telefonumun adı iPhone.”
Gözlerimi kıstım.
“Komik olma.”
“Ne yaptım?”
“Üç dakikadır telefonuna bakıp sırıtıyorsun.”
“İnsanlar mesajlaşabilir Devrim.”
“Kimle?”
Aslı bana uzun uzun baktı.
Sonra kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“Sen ne zamandan beri özel hayat polisi oldun?”
“Polis değilim.”
“Şu an sorguya çekiyorsun.”
“Merak ettim.”
Karşı masadan Baran’ın sesi geldi.
“Doruk.”
Odadaki hava bir anda değişti.
Ben çok yavaş biçimde Baran’a döndüm.
Aslı’nın yüzü dondu.
Baran bilgisayarının başında oturuyordu.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra Aslı dişlerinin arasından:
“Baran.”
dedi.
Baran başını kaldırdı.
“Ne?”
“Sus.”
“Zaten söyledim.”
Ben sandalye üzerinde tamamen ona döndüm.
“Ne Doruk?”
Baran’ın yüzündeki ifade, doğum günümden önceki “yarın kaçta uyanacaksın?” faciasında gördüğüm ifadeyle aynıydı. Bir insanın beyninin kendi ağzına yetişemediği anların kendine özgü bir görüntüsü vardı ve Baran bu konuda artık uzmanlaşmıştı.
“Doruk...”
Bekledim.
“...ismini söyledim.”
“Onu fark ettim.”
Aslı gözlerini kapattı.
“Allah’ım sabır ver.”
Telefonuna baktım.
Sonra Aslı’ya.
“Sen benim abimle mi mesajlaşıyorsun?”
Aslı derin bir nefes aldı.
“Birincisi, sesini indir.”
“Sesim gayet normal.”
“Koridordaki sekreter de artık biliyor.”
“İkincisi?”
“İkincisi, evet.”
Ağzım hafifçe açıldı.
“Ne zamandan beri?”
“Cumartesiden beri.”
“Bugün pazartesi.”
“Takvim bilgine hayranım.”
“İki gündür benim abimle mesajlaşıyorsun ve bana söylemedin mi?”
Aslı bu kez gerçekten şaşırdı.
“Sana niye söyleyeyim?”
“Çünkü...”
Duraksadım.
Mantıklı bir cevap aradım.
Bulamadım.
“Çünkü Doruk benim abim.”
Baran sandalyesini bize doğru çevirdi.
“Bu argümanı doğum gününde de kullanmıştın.”
“Sen konuşma.”
“Ben tarafsız gözlemciyim.”
“Sen bilgi sızdırdın.”
“Vicdanım rahat.”
Aslı telefonu masaya bıraktı.
“Doğum gününde gösterdiği projeyle ilgili bir fotoğraf attı. Ben bir şey sordum. O cevap verdi. Sonra konuştuk.”
“Ne konuştunuz?”
“Devrim.”
“Ne?”
“Adamla devlet sırrı paylaşmıyorum.”
“Biliyorum.”
“E?”
“Merak ediyorum.”
“Merak etme.”
“Ediyorum.”
Aslı gözlerini devirdi.
Baran büyük bir ciddiyetle:
“Bence Devrim’in temel problemi kontrol kaybı.”
dedi.
Ona baktım.
“Sen geçen ay üç yıllık veriyi yanlış klasöre taşıdın.”
“Bunun konuyla ilgisi yok.”
“Senin analizlerine güvenmiyorum.”
Aslı güldü.
Telefonu yeniden titredi.
Üçümüz aynı anda ekrana baktık.
Aslı telefonu ters çevirdi.
“Bakmayın.”
“Doruk mu?”
“Devrim!”
“Tamam.”
Bilgisayarıma döndüm.
Yaklaşık yirmi saniye dayandım.
“Ne yazdı?”
Aslı sandalyesini benden uzağa çekti.
“Sen gerçekten hastasın.”
“Abim söz konusu.”
“Otuz yaşında adam.”
İçimden bir şey koptu.
“Bunu herkes söylemeyi bırakabilir mi?”
Baran güldü.
Aslı başını iki yana salladı.
“Bir şey soracağım.”
“Sor.”
“Benim özel hayatımla bu kadar ilgilenmenin sebebi Doruk’un abin olması mı?”
“Evet.”
“Peki.”
Telefonunu çantasına koydu.
Sonra son derece doğal bir sesle:
“Altay da Doruk’un arkadaşı.”
dedi.
Elimdeki kalem durdu.
Aslı bilgisayarına döndü.
Ben dönmedim.
“Ne alaka?”
“Hiç. Tanıdığın herkes senin hayatındaki rolünden ibaret değil demeye çalışıyorum. Doruk senin abin ama benim için Doruk. Altay da Doruk’un arkadaşı ama başkaları için Altay. Baran senin iş arkadaşın ama bizim için baş belası.”
Baran:
“Son kısım niye gerekliydi?”
Aslı:
“Örnek.”
Ben hâlâ ilk kısımdaydım.
**Altay da Doruk’un arkadaşı.**
Bu cümleyi daha önce yüzlerce kez düşünmüştüm.
Hatta Mert’e Altay’ı tam olarak böyle tanıtmıştım.
Abimin arkadaşı.
Doğruydu.
Altay gerçekten Doruk’un arkadaşıydı.
En yakın arkadaşı.
Neredeyse kardeşi.
Bizim evin yarı zamanlı çocuğu.
Annemin market görevlisi.
Babamın maç arkadaşı.
Nermin Teyze’nin potansiyel damat adaylarından biri.
Ve...
Kaşlarımı çattım.
Ve hiçbir şey.
Başka ne olacaktı?
“Niye sustun?”
Baran sordu.
“Çalışıyorum.”
“Ekranın kapalı.”
Ekrana baktım.
Gerçekten kararmıştı.
Mouse’u hareket ettirdim.
“Şimdi açık.”
Baran bana şüpheyle baktı.
Ben ona bakmadım.
***
Aynı gün öğleden sonra Almanca konusunda kendime olan güvenimin aslında bulunmadığını keşfettim.
B1 sertifikam vardı.
Bu resmî bir gerçekti.
Dosyalarımın arasında duruyordu.
Üzerinde adım yazıyordu.
**Devrim Aydemir.**
Dolayısıyla geçmişte bir noktada Almanca bildiğime dair devletlerarası düzeyde sayılabilecek bir kanıt mevcuttu.
Sorun, o kadının ben olduğuma dair elimde yeterli delil olmamasıydı.
Aslı karşıma geçti.
“Başlayalım.”
Baran yanımıza sandalye çekti.
“Ben de yardım edeceğim.”
İkimiz birden:
“Hayır.”
dedik.
Baran alındı.
“Niye?”
Aslı:
“Almanca biliyor musun?”
“Nein.”
“Başka?”
“Danke.”
Ben:
“Başka?”
Baran gururla:
“Volkswagen.”
Gözlerimi kapattım.
“Git.”
“Bir de Schadenfreude biliyorum.”
Aslı ona baktı.
“Onu nereden biliyorsun?”
“Güzel kelime.”
“Anlamı ne?”
Baran sustu.
“Git.”
Baran kalkmadı.
Aslı önümdeki kâğıda baktı.
“Tamam. Kendini tanıt.”
Boğazımı temizledim.
“Guten Tag. Ich heiße Devrim Aydemir und ich bin—”
Duraksadım.
Aslı bekledi.
“Ben niye gerildim?”
“Çünkü mülakat var.”
“Sen Alman değilsin.”
“Çok şükür.”
Baran araya girdi.
“Ben yapayım.”
“Baran.”
Ama çoktan başlamıştı.
“Guten Tag. Ich bin Devrim Aydemir.”
Ona baktım.
“Sen niye bensin?”
“Empati.”
“Benim adıma mülakata mı gireceksin?”
“İstersen.”
“Sen daha kendi tez önerini savunamadın.”
“Bu kişisel oldu.”
Aslı gülmeye başladı.
Ben de dayanamadım.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Almancam biraz açılmıştı ama konuşurken hâlâ gereğinden fazla düşünüyor, her artikelde zihnimden küçük bir cenaze töreni geçiriyordum.
Telefonum masada duruyordu.
Bir ara ekranı açtım.
Altay’la konuşmamız hâlâ yukarıdaydı.
Pazar sabahı.
**İkinci aşamaya geçmişim.**
Parmağım sohbetin üzerinde durdu.
Ona yazabilirdim.
Almanca çalıştığımı söyleyebilirdim.
Hatta dün kendisi yardım edebileceğini ima etmişti.
Ama yazmadım.
Telefonu kapattım.
Çünkü insanın birine yazmak için bahane aramasıyla gerçekten bir şey söylemek istemesi arasında bir fark vardı.
Ve ben son zamanlarda bu farkı fazla düşünüyordum.
***
Altay o akşam kendisi yazdı.
Saat dokuzu biraz geçmişti. Masamda Almanca soruların başında oturuyor, aynı cümleyi dördüncü kez okuyordum.
Telefonum titredi.
**Altay:** Almanca ne durumda?
Ekrana birkaç saniye baktım.
Sonra cevap verdim.
**Ben:** Almanya’yı iptal etme aşamasında.
Cevap hemen geldi.
**Altay:** O kadar iyi yani.
**Ben:** B1 belgesinin sahte olduğuna inanmaya başladım.
**Altay:** Yarın akşam uğrarım.
Kaşlarımı çattım.
**Ben:** Nereye?
**Altay:** Size.
**Ben:** Niye?
**Altay:** Almanca.
**Ben:** Sen ne ara gönüllü öğretmen oldun?
**Altay:** Olmadım. Beş dakika konuşuruz.
**Ben:** Beş dakika mı?
**Altay:** Seviyeni görünce karar vereceğim.
**Ben:** Gelme.
Üç nokta çıktı.
Kayboldu.
Tekrar çıktı.
**Altay:** Tamam. Yedide oradayım.
İstemeden güldüm.
Sonra gülümsememi fark edip yüzümü düzelttim.
Odamda yalnızdım.
Bunu neden yaptığımı bilmiyordum.
***
Salı günü Altay gerçekten yedide geldi.
Saat yedi sıfır üçte.
Elinde dosya yoktu. Market poşeti yoktu. Doruk’la maç izleme planı da yoktu.
Bu ayrıntıyı fark etmiş olmam gereksizdi.
Ama fark ettim.
Annem kapıyı açtı.
“Altay! Gel oğlum.”
“Hoş bulduk Sevil Teyze.”
“Yemek yedin mi?”
“Yedim.”
“Ne yedin?”
Altay bir an sustu.
Yanlış cevap verdiğini anlamıştı.
“Dışarıda.”
Annemin yüzü değişti.
“Dışarıda ne?”
Altay bana baktı.
Yardım istemiyordu.
Ama istiyordu.
Omuz silktim.
Kendi savaşını vermeliydi.
On dakika sonra önünde bir tabak dolma vardı.
Ben mutfak masasının diğer tarafında Almanca notlarımla oturuyordum.
“Beş dakika konuşacaktık.”
dedim.
Altay dolmayı yerken:
“Beş dakika sonra başlarız.”
“Sen yemek yemeye mi geldin?”
“Ben gelmedim. Zorla beslendim.”
Annem tezgahtan:
“Konuşma da ye.”
Altay sustu.
Haklıydı.
Bizim evde hiyerarşi nettir.
Doruk salona girip Altay’ı görünce şaşırmadı.
“Sen niye geldin?”
“Devrim’le Almanca çalışacağız.”
Doruk bana baktı.
“Sen Almanca mı biliyorsun?”
Ağzım açıldı.
“Benim B1 sertifikam var!”
“Ne zaman aldın?”
“Üniversitede!”
“Ben niye bilmiyorum?”
“Çünkü benim hayatımla ilgilenmiyorsun.”
“Doğum gününde sana kulaklık aldım.”
“Bunun ne ilgisi var?”
Altay:
“Bence güçlü bir savunma.”
“Sen karışma.”
Doruk’un telefonu titredi.
Ekrana baktı.
Ve gülümsedi.
Ben gördüm.
“Kim?”
Doruk başını kaldırdı.
“Ne?”
“Kim yazdı?”
“Sanane?”
Gözlerimi kıstım.
“Aslı mı?”
Doruk’un yüzündeki küçücük değişimi yakaladım.
“Ne Aslı’sı?”
Masaya iki elimi koydum.
“ALLAH’IM.”
Doruk bana baktı.
“Sen iyi misin?”
“Mesajlaşıyorsunuz.”
Altay yavaşça bardağını masaya bıraktı.
Doruk ona döndü.
“Sen mi söyledin?”
Altay iki elini kaldırdı.
“Ben hiçbir şey bilmiyorum.”
“Baran söyledi.”
dedim.
Doruk başını geriye attı.
“Golden Retriever.”
“Onu öyle çağırmayı bırakın!”
Altay:
“Bence kaldı.”
Annem tezgahtan bize döndü.
“Aslı kim?”
Hepimiz sustuk.
Doruk:
“Kimse.”
Ben:
“Arkadaşım.”
Altay:
“Doruk’un—”
Doruk:
“ALTAY.”
Altay sustu.
Annem Doruk’a baktı.
Sonra bana.
Sonra Altay’a.
“Ben anlamadım.”
“Anlaman gereken bir şey yok anne.”
dedim.
Doruk:
“İlk defa doğru konuştu.”
“Sen sus.”
Annem gözlerini kıstı ama üzerine gitmedi.
Bu, daha korkutucuydu.
***
Yarım saat sonra Doruk telefonuyla salona kaçmış, annem mutfağı toplamış, babam televizyonun karşısına geçmişti.
Altay ile ben mutfak masasının iki tarafında oturuyorduk.
Önümde kâğıtlar.
Önünde kahve.
“Hazır mısın?”
diye sordu.
“Hayır.”
“Güzel.”
“Niye güzel?”
“Gerçeğe yakın.”
“Çok destekleyicisin.”
Altay kâğıdı aldı.
Yüzü bir anda ciddileşti.
“Guten Abend, Frau Aydemir.”
İstemeden güldüm.
Altay kâğıdı indirdi.
“Gülme.”
“Frau Aydemir çok yaşlı hissettirdi.”
“Yirmi yedi oldun.”
“Sus.”
“Başlıyoruz.”
Almanca bir soru sordu.
İlkini anladım.
Cevap verdim.
İkinciyi de.
Üçüncü soru biraz daha uzundu.
Takıldım.
Kelimeyi biliyordum.
Cümleyi biliyordum.
Ama ağzımdan çıkmıyordu.
Altay bekledi.
“Yardım etsene.”
“Hayır.”
“Kelimeyi söyle.”
“Hayır.”
“Altay.”
“Görüşmede de karşıdaki söylemeyecek.”
Sinirlendim.
Tekrar denedim.
Yanlış başladım.
Durdum.
Bir daha başladım.
Bu kez tamamladım.
Altay başını salladı.
“Bir daha.”
“Yaptım.”
“Ezberledin.”
“E?”
“Konuşmadın.”
“Fark ne?”
“Biri mülakat, biri şiir dinletisi.”
Gözlerimi kıstım.
“Seninle çalışmak çok sinir bozucu.”
“Bir daha.”
Tekrar başladım.
Bu kez kâğıda bakmadım.
Daha yavaş konuştum.
İki yerde yanlış yaptım.
Ama devam ettim.
Cümle bittiğinde Altay:
“İşte bu.”
dedi.
İstemeden gülümsedim.
“İyi miydi?”
“İyiydi.”
“Gerçekten mi?”
“Hayır, moral olsun diye söylüyorum.”
“Altay.”
Güldü.
Tam o sırada annem iki bardak suyla içeri girdi.
Önümüze bıraktı.
Bize baktı.
Sonra:
“Ben yukarı çıkıyorum.”
dedi.
Başımı kaldırdım.
“Niye?”
Annem durdu.
Yüzü yavaşça bana döndü.
“Ne?”
“Niye yukarı çıkıyorsun?”
“Ev benim kızım.”
“Biliyorum.”
“Yukarı çıkamaz mıyım?”
“Çık.”
“Çıkıyorum zaten.”
Altay önündeki kâğıda bakıyordu.
Dudağının kenarı titriyordu.
Annem mutfaktan çıktı.
Altay üç saniye bekledi.
Sonra:
“Annenin yukarı çıkmasına niye izin vermedin?”
dedi.
“Sus.”
“Ev onun.”
“Altay.”
“Ben hukuken onun tarafındayım.”
Kalemi fırlattım.
Bu kez yakaladı.
Şerefsiz.
***
Bir süre sonra rolleri değiştirdim.
“Şimdi ben soracağım.”
Altay arkasına yaslandı.
“Niye?”
“Almancanı test edeceğim.”
“Gerek yok.”
“Kaçıyor musun?”
“Avukatlara bu taktik işlemez.”
“Çok korktun.”
İç çekti.
“Tamam.”
Basit sorularla başladım.
Nerede okuduğunu sordum.
Neden hukuk seçtiğini.
Almanya’da nerede kaldığını.
Altay cevapladı.
Ben düşündüğümden daha fazlasını anlıyordum.
Sonra kâğıdı bıraktım.
Türkçe sordum.
“Sen neden Almanca öğrenmiştin?”
“Program için.”
“Üç haftalık program için bu kadar öğrenilmez.”
Altay kahvesinden içti.
“Gitmeden önce kursa gittim.”
“Niye?”
Bir an sustu.
“Belki kalırım diye.”
Kaşlarım çatıldı.
“Ne?”
“Üniversitedeyken yüksek lisans için Almanya’yı düşünüyordum.”
Ona baktım.
“Ciddi misin?”
“Evet.”
“Bunu hiç bilmiyordum.”
“Biliyorum.”
“Doruk biliyor muydu?”
“Biliyordu.”
İçimde anlamsız bir rahatsızlık oluştu.
“Tabii o biliyordu.”
Altay güldü.
“Benim arkadaşım.”
“Ben de vardım.”
“Sen on beş yaşındaydın.”
Hesapladım.
Haklıydı.
Bu daha da sinir bozucuydu.
“Niye gitmedin?”
Altay’ın yüzündeki ifade çok hafif değişti.
“Hayat.”
“Bu cevap değil.”
“Bazen cevap.”
“Ne oldu?”
Bir süre bana baktı.
Sonra omuz silkti.
“Bazı şeyler değişti. Büro fikri çıktı. Babamın bazı işleri vardı. Sonra burada kalmak daha mantıklı geldi.”
“Pişman oldun mu?”
Bu kez cevabı hemen gelmedi.
“Bazen merak ettim.”
“Neyi?”
“Gitsem ne olurdu diye.”
Sessizlik oldu.
Önümdeki kâğıda baktım.
“Ben seni hiç gitmek isteyen biri olarak düşünmemiştim.”
Altay hafifçe gülümsedi.
“Sen beni düşünmüyordun ki.”
Başımı kaldırdım.
Cümle son derece normal söylenmişti.
Şaka gibi bile değildi.
Gerçekti.
On beş yaşındaki ben gerçekten Altay’ın gelecek planlarını düşünmüyordu.
O, Doruk’un yirmili yaşlarındaki arkadaşıydı.
Eve gelir giderdi.
Bazen beni sinirlendirirdi.
Bazen okuldan alırdı.
Bazen ikisi odalarına kapanıp kendi hayatlarını yaşarlardı.
Altay’ın da o yıllarda korkuları, planları, vazgeçtikleri, gitmek istediği şehirler olduğunu hiç düşünmemiştim.
Belki o da benimkileri düşünmemişti.
İnsanların hayatında yıllarca bulunup onları yine de tam olarak tanımamak mümkünmüş.
“Garip.”
dedim.
“Ne?”
“Hiç.”
Altay kâğıdı önüme itti.
“Almancaya dön.”
“Duygusal bir keşif yaşıyorum.”
“Onu mülakattan sonra yaşarsın.”
“Sen gerçekten çok kötü bir öğretmensin.”
“Ben öğretmen değilim.”
“Çok şükür.”
***
Altay gittikten sonra masayı toplarken kullandığımız kâğıtlardan birini yerde buldum.
Alıp çöpe atacaktım.
Kenarında Altay’ın yazısını gördüm.
**Nicht auswendig lernen. Einfach erzählen.**
Altına Türkçe eklemişti:
**Ezberleme. Sadece anlat. Sen zaten ne istediğini biliyorsun.**
Bir süre baktım.
Sonra kâğıdı ikiye katladım.
Odama çıktım.
Masamın üzerinde doğum gününde verdiği yeşil defter duruyordu.
Kâğıdı içine koydum.
Sadece kaybolmasın diye.
Evde yaklaşık on yedi çekmece, dört dosya, üç klasör ve bir çalışma masam olması bu savunmayı biraz zayıflatıyordu.
Ama ayrıntılara takılmamak gerekiyordu.
***
Sonraki dört gün hızlı geçti.
Üniversite.
Almanca.
Makale.
Almanca.
Laboratuvar.
Almanca.
Baran’ın yanlış telaffuz ettiği kelimeler.
Almanca.
Doruk’un telefonuna bakıp gülmesi.
Sinir krizi.
Almanca.
Cuma günü öğleden sonra karnımın sağ tarafında başlayan ağrıyı bu yüzden önemsemedim.
İlk başta hafifti.
Sandalyede otururken pozisyonumu değiştirdim.
Geçmedi.
Su içtim.
Geçmedi.
Kahve içtim.
Daha kötü oldu.
Bunun bilimsel olarak tahmin edilebilir olduğunu kabul ediyordum.
Aslı karşı masadan bana baktı.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Yüzün tuhaf.”
“Yüzüm hep böyle.”
“Hayır.”
Elimi karnıma bastırdım.
“Biraz ağrıyor.”
“Neren?”
“Yan taraf.”
Baran kulaklığını çıkardı.
“Apandisit?”
“Doktor musun?”
“House izledim.”
“Sus.”
Yaklaşık yarım saat sonra ağrı azaldı.
Ben de konuyu kapattım.
Cumartesi yeniden oldu.
Pazar olmadı.
Pazartesi sabahı tamamen geçtiğini düşündüm.
Salı günü öğleden sonra laboratuvarda bir anda geri geldi.
Bu kez nefesimi kesti.
Elimdeki kalemi bıraktım.
Sandalyenin arkasına yaslandım.
Aslı hemen fark etti.
“Devrim?”
“Bir saniye.”
“Neyin var?”
“Bir şey yok.”
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Hata.
Ağrı belimden kasığıma doğru yayıldı ve dizlerim bir an boşalır gibi oldu.
Masaya tutundum.
Aslı ayağa fırladı.
“Devrim!”
Baran kulaklığını çıkardı.
Yüzüme baktığı anda ifadesi değişti.
Bu, beni ağrıdan daha fazla korkuttu.
Çünkü Baran şaka yapmadı.
“Rengin bembeyaz.”
dedi.
“İyiyim.”
Aslı koluma girdi.
“Değilsin.”
“Biraz oturayım.”
“Hayır.”
“Aslı—”
“Hastaneye gidiyoruz.”
“Gerek yok.”
Baran çoktan montunu almıştı.
“Gerek var.”
İkisine baktım.
“Abartıyorsunuz.”
Aslı çantamı omzuna taktı.
“Yürü.”
O an tartışacak hâlim olmadığı için yürüdüm.
Daha doğrusu, onlar yürüttü.
***
Acil servislerin kendine özgü bir zamanı vardı.
Saat ilerliyordu ama hiçbir şey ilerlemiyor gibi hissediliyordu.
Kan verdim.
İdrar tahlili istediler.
Serum taktılar.
Ultrason için bekledim.
Ağrı kesici biraz işe yaradığında dünyayla yeniden barışmaya başladım.
Aslı yanımda oturuyordu.
Baran koridorda volta atıyordu.
“Anneme söylemeyin.”
dedim.
Aslı bana baktı.
“Ciddi misin?”
“Panik olur.”
“Devrim.”
“Sonuç çıksın.”
“Doruk?”
“Şantiyede.”
“Arayalım.”
“Hayır.”
Baran kapının önünden:
“Bence arayalım.”
“Baran.”
“Ne?”
“Kimseyi arama.”
İki elini kaldırdı.
“Tamam.”
Bu “tamam”a güvenmem gerekirdi.
Güvenmedim.
Ama serumun etkisiyle gözlerimi kapattığımda yaklaşık on dakika uyuyakalmışım.
Uyandığımda Aslı telefonuna bakıyordu.
Baran ortada yoktu.
“Baran nerede?”
“Su almaya gitti.”
“Niye fısıldıyorsun?”
“Fısıldamıyorum.”
“Bir şey yaptınız.”
“Hayır.”
“Baran kimi aradı?”
Aslı gözlerini kapattı.
“Ben aramadım.”
“ASLI.”
“Doruk’u aramış.”
Doğrulmaya çalıştım.
“Ne?”
“Şantiyedeymiş. Telefonu çekmemiş.”
“E?”
Aslı tam cevap verecekti.
Koridorun diğer ucunda hızlı adımlarla gelen birini gördüm.
Ve cevabı kendim aldım.
Altay.
Üzerinde koyu lacivert takım elbise vardı. Kravatı gevşemişti. Ceketinin önü açıktı. Bir elinde telefonu, diğerinde araba anahtarı vardı. Normalde sakin yürüyen biriydi.
Şu an sakin yürümüyordu.
Bizi gördü.
Önce Aslı’ya baktı.
Sonra bana.
Yüzündeki ifade bir an için değişti.
Çok kısa.
Ama gördüm.
Yanımıza geldi.
“Ne oldu?”
Ben ona baktım.
“Sen niye geldin?”
Kaşları çatıldı.
“Geçmiş olsun sana da.”
“Doruk mu aradı?”
“Hayır.”
“Kim?”
Bir an Baran’ı aradım.
Tam o sırada koridorun diğer tarafından elinde üç şişe suyla geldi.
Altay ona baktı.
Ben Baran’a baktım.
Baran durdu.
“Abi hızlı gelmişsin.”
Gözlerimi kapattım.
“Baran.”
“Ne?”
“Ben sana kimseyi arama demedim mi?”
“Doruk’a ulaşamadım.”
“Altay’ı niye aradın?”
Baran gerçekten şaşırdı.
“Başka kimi arayacaktım?”
Cevap veremedim.
Altay:
“Doktor ne dedi?”
diye sordu.
“Henüz bir şey demedi.”
Aslı hemen anlatmaya başladı.
“Ağrısı birkaç gündür varmış. Bugün çok arttı. Kan aldılar, idrar verdik. Ultrason bekliyoruz.”
Altay bana döndü.
“Birkaç gündür mü?”
“İki.”
“Kaç?”
“İki üç.”
“Devrim.”
“Ne?”
“Niye bekledin?”
“Geçer sandım.”
Çenesini sıktı.
İşte.
Bunu biliyordum.
Sinirlendiğinde çenesini sıkardı.
“İyiyim.”
dedim.
Altay’ın yüzü değişmedi.
“Bunu söylemeyi bırak.”
Sustum.
Sesini yükseltmemişti.
Ama tonu o kadar netti ki Aslı bile bize baktı.
“İyi değilsin,” dedi. “İyi olacaksın. İkisi farklı şey.”
Bir şey söylemedim.
Çünkü haklıydı.
Ve o an haklı olması sinir bozucu gelmedi.
***
Yaklaşık kırk dakika sonra doktor geldi.
Tetkiklerde böbrek taşıyla uyumlu bulgular olduğunu, küçük bir taşın hareket ediyor olabileceğini söyledi. Acil müdahale gerektiren bir durum görünmüyordu ama ağrım şiddetli olduğu ve bazı değerleri tekrar görmek istedikleri için birkaç saat gözlem altında tutacaklardı.
Ben rahatladım.
Aslı rahatladı.
Baran:
“Ben apandisit demiştim ama böbrek de mantıklı.”
dedi.
Üçümüz aynı anda ona baktık.
“Ne?”
Altay doktorla konuşuyordu.
Ne kadar su içmem gerektiğini sordu.
İlaçları sordu.
Tekrar ağrı olursa ne yapacağımızı sordu.
Hangi durumda yeniden acile gelmemiz gerektiğini sordu.
Ben sedyede yatıp onu izliyordum.
Doktor gittikten sonra:
“Ben de oradaydım.”
dedim.
Altay bana döndü.
“Ne?”
“Doktor bana anlattı.”
“Biliyorum.”
“Sen niye tekrar sordun?”
“Dinledim.”
“Ben de dinledim.”
“Ne kadar su içeceksin?”
Sustum.
Altay kaşını kaldırdı.
“Çok.”
“Kaç litre?”
“Yeterince.”
“Devrim.”
“İki buçuk.”
“Üç dedi.”
“İşte dinlemişim.”
Ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.
İlk kez geldiğinden beri.
Bunu da fark ettim.
***
Aslı akşam eve gitmek zorunda kaldı. Ertesi sabah erken dersi vardı ve ben onu zorla gönderdim. Baran ise Doruk gelene kadar kalacağını söyledi.
Altay zaten hiçbir yere gitmiyordu.
Telefonu sürekli çalıyordu.
İlk iki aramayı koridora çıkıp cevapladı.
Üçüncüsünde ekrana baktı.
“Kerem.”
dedi.
Telefonu açtı.
“Efendim?”
Karşı taraf uzun bir şey söyledi.
Altay alnını ovuşturdu.
“Dosya sende.”
Bir süre dinledi.
“Hayır, ben gelemem.”
İstemeden ona baktım.
“Kerem, sen hallet. Bir şey olursa ara.”
Kapattı.
“İşin varsa git.”
dedim.
“Var.”
Bu kadar açık cevap beklemiyordum.
“E git.”
“Gitmiyorum.”
Kalbimin o an yaptığı küçük şeyi ağrı kesiciye bağlamayı tercih ettim.
“Altay.”
“Ne?”
“Ben iyiyim.”
Bana baktı.
Bir şey söylemedi.
“Tamam,” dedim. “İyi olacağım.”
Yüzündeki ifade hafifçe yumuşadı.
Bunu söylemem gerektiğini anlamış gibiydi.
“Evet.”
dedi.
Sonra sandalyesine yeniden oturdu.
O kadar.
Ne elimi tuttu.
Ne saçımı okşadı.
Ne de filmlerdeki insanlar gibi “Seni yalnız bırakamam” dedi.
Sadece gitmedi.
Nedense bu daha kötüydü.
***
Doruk hastaneye yaklaşık bir saat sonra geldi.
Üzerinde şantiye yeleği yoktu ama pantolonunun paçalarında toz vardı. Saçları dağılmıştı. Koridordan gelirken beni gördü ve yüzündeki endişeyi saklamaya çalışmadı.
“Ne oldu?”
Ben cevap verecektim.
Doruk doğrudan Altay’a döndü.
“Ne dedi doktor?”
Ağzımı kapattım.
Altay ayağa kalktı.
“Böbrek taşı. Küçük görünüyor. Serum verdiler, ağrı kontrol altında. Birkaç saat daha bakacaklar.”
“Film?”
“Ultrason yaptılar. Doktor gerek görürse BT isteyecek ama şimdilik bekliyor.”
“Kan?”
“Bir değeri tekrar bakacaklar.”
Doruk başını salladı.
Ben ikisini izledim.
Kendi böbreğim hakkında iki adamın benden bağımsız toplantı yapması rahatsız ediciydi.
Daha rahatsız edici olan, Altay’ın doktorun söylediği her şeyi gerçekten hatırlıyor olmasıydı.
“Merhaba?”
dedim.
İkisi de bana döndü.
“Hasta benim.”
Doruk yanıma geldi.
“Sen sus.”
“Niye herkes bugün bana sus diyor?”
“Üç gündür ağrın varmış, bize söylememişsin.”
Baran birkaç metre öteden başını eğdi.
Hain.
“Kim söyledi?”
Doruk Baran’ı gösterdi.
“Golden Retriever.”
“BARAN!”
“Ben gidiyorum.”
dedi Baran.
“Sen hiçbir yere gitme!”
“Hangisi?”
Altay ilk kez güldü.
Ben de gülmeye başladım.
Gülerken böğrüm ağrıdı.
“Ah.”
Üç adam aynı anda:
“Ne oldu?”
dedi.
Hepsine baktım.
“Allah’ım beni al.”
Doruk:
“Daha Almanya’ya gitmeden olmaz.”
dedi.
Gülüşüm kesildi.
Almanya.
Bir an gerçekten unutmuştum.
Görüşmeye dokuz gün kalmıştı.
Karnımın içinde küçücük bir taş yüzünden hastanede yatarken Almanya bir anda çok uzak bir yer gibi geldi.
***
Annemle babam öğrendiğinde beklediğim şey oldu.
Annem hastaneye girdiği anda beni önce öptü.
Sonra azarladı.
“ÜÇ GÜNDÜR AĞRIN VARMIŞ!”
“Anne—”
“Bana niye söylemiyorsun?”
“Geçer sandım.”
“Doktor musun sen?”
Baran uzaktan:
“Ben de bunu dedim.”
Herkes ona döndü.
“Ben dışarı çıkayım.”
dedi.
Babam yanıma oturup elimi tuttu.
“İyi misin kızım?”
Ağzımı açtım.
Altay karşı duvarın yanında duruyordu.
Göz göze geldik.
Bir saat önceki sesi kulağımda yankılandı.
**Bunu söylemeyi bırak.**
Babamın elini sıktım.
“İyi olacağım.”
dedim.
Altay’ın yüzündeki küçücük değişimi gördüm.
Başını bir kez salladı.
Kimse fark etmedi.
Ben ettim.
***
Gece yarısına doğru değerlerim iyi çıkınca doktor eve gidebileceğimi söyledi. Bol sıvı, ilaçlar, takip ve yeniden şiddetli ağrı ya da başka belirtiler olursa acile dönmem gerektiğini uzun uzun anlattı.
Annem beni eve götürmek için hazırlanıyordu.
Doruk eczaneye gidip ilaçları aldı.
Babam arabayı girişe getirdi.
Altay hâlâ oradaydı.
Koridorda ikimiz birkaç dakika yalnız kaldık.
Ben montumu yavaşça giyerken:
“Gerçekten bütün gün burada mıydın?”
dedim.
Altay duvara yaslanmıştı.
“Hayır.”
“Ne?”
“Bir ara kahve aldım.”
Gözlerimi devirdim.
“Ciddiyim.”
“Ben de.”
Montumun fermuarını kapattım.
Sonra ona baktım.
“Gerçekten korktun mu?”
Bir saniye bile düşünmedi.
“Hayır.”
“Yalancı.”
“Avukatım.”
“Daha kötü.”
Gülümsedi.
Ben de gülümsedim.
Sonra sessizlik oldu.
Hastanenin gece sessizliği gündüz sessizliğine benzemiyordu. Koridorda daha az insan vardı. Floresan ışıkları her şeyi olduğundan daha solgun gösteriyordu. Uzakta bir cihazın düzenli sesi duyuluyordu.
“Baran seni aradığında ne dedi?”
diye sordum.
Altay’ın yüzündeki gülümseme azaldı.
“Devrim’i acile götürüyoruz dedi.”
“Sonra?”
“Sonra geldim.”
“Bürodan mı?”
“Evet.”
“Toplantın mı vardı?”
Cevap vermedi.
“Altay.”
“Vardı.”
İçimde bir şey sıkıştı.
“Yarım mı bıraktın?”
“Kerem devam etti.”
“Ben sana gel demedim.”
Bunu neden söylediğimi bilmiyordum.
Belki de tam olarak bu yüzden söyledim.
Altay bana baktı.
Uzun uzun değil.
Ama kaçmadan.
“Biliyorum.”
“E?”
“Ne e?”
“Niye geldin?”
Bu kez sessizlik biraz daha uzun sürdü.
Tam o anda Doruk koridorun ucundan elinde eczane poşetiyle göründü.
“Hazır mısınız?”
Altay’ın bakışı benden ayrıldı.
“Hazırız.”
Cevabımı alamadım.
Ama belki de almıştım.
***
Hastanenin önüne çıktığımızda gece serindi.
Babam arabayı yaklaştırıyordu. Annem çantamı kontrol ediyor, Doruk ilaçları bana anlatmaya çalışıyordu.
Ben bir an durup hastane tabelasına baktım.
Sonra aklıma geldi.
“Ya kabul gelir de gidemeyecek olursam?”
Doruk:
“Ne?”
dedi.
Ama Altay cevap verdi.
“Gidersin.”
Ona döndüm.
“Ya yine olursa?”
“Doktor ne dedi?”
“Bir şey olmayabilir dedi ama—”
“Devrim.”
“Ne?”
“Gideceksin.”
İçimde bir şey birden gerildi.
Belki yorgunluktandı.
Belki bütün gün hastanede yatmaktan.
Belki korkudan.
Belki de son haftalarda kendime söylemediğim başka şeylerden.
“Sen niye beni sürekli gönderiyorsun?”
Cümle ağzımdan çıktıktan sonra keşke geri alabilseydim.
Doruk birkaç metre ötede annemle konuşuyordu.
Bizi duymamışlardı.
Altay duydu.
Tabii ki duydu.
Yüzündeki ifade değişti.
Ben hemen toparlamaya çalıştım.
“Yani Almanya konusunda. Sürekli ‘gideceksin, yapacaksın’ diyorsun. Belki gitmek istemeyeceğim.”
“İstemiyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Biliyorsun.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Çünkü bunu yıllardır istiyorsun.”
“İnsan fikrini değiştiremez mi?”
“Değiştirir.”
“E?”
Altay birkaç saniye sustu.
“Göndermiyorum.”
“Öyle davranıyorsun.”
Başını hafifçe yana eğdi.
Sonra çok sakin:
“Gitmeni istemekle gitmene üzülmek aynı şey değil.”
Hiçbir şey söyleyemedim.
Aramızda birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Kalbimin atışını duyduğumu iddia etmeyecektim.
Çünkü bu fiziksel olarak saçma olurdu.
Ama varlığından fazlasıyla haberdardım.
Altay bakışını benden çekti.
Babam arabayı önümüzde durdurdu.
Altay arka kapıyı açtı.
“Hadi.”
Yerimden kıpırdamadım.
“Bu kadar mı?”
Altay bana baktı.
“Ne kadar?”
Ne söylemesini beklediğimi bilmiyordum.
Bu daha büyük bir problemdi.
“Hiç.”
Arabaya bindim.
Kapıyı kapattı.
Camın ardından ona baktım.
Altay ellerini cebine koyup Doruk’a bir şey söyledi.
Doruk güldü.
Sanki az önce hiçbir şey olmamıştı.
Belki olmamıştı.
Ama eve kadar o cümleyi düşündüm.
**Gitmene üzülmek.**
Üzülmek.
Altay benim gitmeme üzülecekti.
Bu bilgiyle ne yapacağımı bilmiyordum.
***
Ertesi gün evimiz küçük çaplı bir bakım merkezine dönüştü.
Annem iki litrelik su şişesini önüme koydu.
“Bunu bitireceksin.”
“Anne—”
“Doktor söyledi.”
“Üç litre dedi.”
“E daha iyi.”
“Bu iki litre.”
“Bir tane daha var.”
Korkuyla baktım.
Nermin Teyze öğleden önce çorbayla geldi.
Hastalığımın böbrek taşı olduğunu mahallede nasıl öğrendiğini sormadım.
Bazı soruların cevabı insanı daha fazla yorardı.
“Ben gençken de düşürmüştüm.”
dedi.
Annem:
“Sen safra taşı düşürmedin mi?”
Nermin Teyze düşündü.
“Taş taştır.”
Bilim dünyası o gün büyük bir darbe aldı.
Doruk öğleden sonra işe gitmeden önce odama girdi.
“Bir şey olursa ara.”
“Tamam.”
“Gerçekten.”
“Tamam.”
“Üç gün bekleme.”
“Tamam Doruk.”
Kapıdan çıkacaktı.
“Aslı’ya selam söyle.”
Durdu.
Yavaşça bana döndü.
“İyileşmişsin.”
Gülümsedim.
“Çık.”
“Şerefsiz.”
“Sen benim arkadaşımla mesajlaşıyorsun.”
“Senin arkadaşın olunca insanlıktan çıkıyor mu?”
“ÇIK.”
Gülerek kapıyı kapattı.
Telefonum titredi.
Baran.
**Baran:** HOCAM YAŞIYOR MUSUN
Gözlerimi devirdim.
**Ben:** Hayır.
**Baran:** Geçmiş olsun.
**Ben:** Sağ ol.
Bir saniye sonra:
**Baran:** Altay abi beni öldürmedi bu arada.
Kaşlarımı çattım.
**Ben:** Niye öldürsün?
**Baran:** Seni daha önce götürmediğimiz için biraz baktı.
**Ben:** Nasıl baktı?
**Baran:** Avukat gibi.
**Ben:** Bu ne demek?
**Baran:** Suçlu hissettim.
Gülmeye başladım.
Aslı’dan mesaj geldi.
**Aslı:** Baran’ı engelleyebilirsin. Tıbben faydalı.
**Ben:** Doktor onaylı mı?
**Aslı:** Ben onayladım.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Bir süre tavana baktım.
Sonra yeniden aldım.
Bildirim yoktu.
Saate baktım.
Akşam sekiz.
Altay yazmamıştı.
Normaldi.
Neden yazacaktı?
Dün sabahtan geceye kadar hastanedeydi.
İşi vardı.
Hayatı vardı.
Ben telefonumu tekrar bıraktım.
Beş dakika sonra aldım.
Bildirim yoktu.
Kendimden nefret ettim.
Telefonu masanın üzerine koydum ve bu kez gerçekten bakmamaya karar verdim.
Yaklaşık on iki dakika sonra titredi.
Elime alış hızım utanç vericiydi.
**Altay:** İlacını içtin mi?
Ekrana baktım.
Gülümsedim.
Sonra gülümsemeyi bıraktım.
Sonra tekrar gülümsedim.
Bu süreç dışarıdan görülse tedavi gerektirebilirdi.
**Ben:** Annem misin?
**Altay:** Sevil Teyze bana görev verdi.
Kaşımı kaldırdım.
**Ben:** Yalancı.
Cevap gelmedi.
Bir dakika.
İki.
Üç.
Tam telefonu bırakacaktım.
**Altay:** İçtin mi?
İstemeden güldüm.
**Ben:** İçtim.
**Altay:** Su?
**Ben:** İçiyorum.
**Altay:** Ne kadar?
**Ben:** Sen gerçekten annem misin?
**Altay:** Devrim.
**Ben:** İçtim Avukat Bey.
**Altay:** Güzel.
Bir mesaj daha geldi.
**Altay:** Uyu.
Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu.
Bir sürü cevap yazabilirdim.
*Sana ne?*
*Emredersiniz.*
*Sen de uyu.*
*Dün niye geldin?*
*Gitmeme gerçekten üzülecek misin?*
Hiçbirini yazmadım.
**Ben:** İyi geceler.
Bir süre sonra:
**Altay:** İyi geceler bilim insanı.
Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.
Odam karanlıktı.
Masamın üzerinde Almanca notlarım vardı.
Yeşil defter onların altında duruyordu.
Dokuz gün sonra görüşmem vardı.
Belki birkaç hafta sonra kabul alacaktım.
Belki birkaç ay sonra başka bir ülkede yaşayacaktım.
Bütün bunlar hâlâ istediğim şeylerdi.
Ama ilk kez gitmenin sadece yeni bir yere varmak olmadığını düşünüyordum.
Bir yerden de ayrılmak demekti.
Birilerinden.
İnsanların sana değer verdiğini büyük cümlelerden anlarsın sanıyordum.
Meğer bazen bir hastane sandalyesinde saatlerce oturmalarından anlıyormuşsun.
Telefonları çalarken kalmalarından.
Doktorun söylediklerini senden daha dikkatli dinlemelerinden.
Sen “iyiyim” dediğinde sana inanmamalarından.
Eve gittikten sonra ilacını içip içmediğini sormalarından.
Altay hastanede bana hiçbir şey söylememişti.
En azından söylemesi gereken türden hiçbir şey.
Ama belki sorun tam olarak buydu.
**Söylemesine gerek kalmamıştı.**
Bölüm etkileşimi
