Biz Büyürken kitap kapağı

13. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ

İnsan hastaneden çıktıktan sonraki ilk birkaç gün çevresindeki herkesin kendisine gereğinden fazla iyi davranmasının tadını çıkarmalıydı.

Ben çıkaramadım.

Çünkü bizim evde “iyi davranmak” kavramı biraz farklı yorumlanıyordu.

Annem beni sabahları su şişesiyle uyandırıyordu.

Babam eve her geldiğinde:

“Ağrı var mı?”

diye soruyordu.

Doruk telefonuma cevap vermediğimde üst kata çıkıp yaşayıp yaşamadığımı kontrol ediyordu.

Nermin Teyze ise böbrek taşının neden olduğuna dair tıp dünyasının henüz ulaşamadığı sonuçlara ulaşmıştı.

“Üşütmüşsün.”

“Nermin Teyze, böbrek taşı üşütmekten olmaz.”

“Sen nereden biliyorsun?”

Bir süre ona baktım.

“Mühendisim.”

“E doktor değilsin.”

Haklıydı.

Bu durum beni daha fazla sinirlendirdi.

“Bir de kahveyi çok içiyorsun.”

“Onun da doğrudan—”

Annem mutfaktan:

“Ben de söylüyorum!”

diye bağırdı.

Sustum.

Bilimin kendi evimde hiçbir hükmü yoktu.

Hastaneden çıkalı dört gün olmuştu. Ağrım neredeyse tamamen geçmişti ve doktorun önerdiği şekilde su tüketiyordum. Daha doğrusu annem tükettiğim su miktarını devlet kurumu ciddiyetiyle takip ediyordu.

Almanya görüşmesine ise beş gün kalmıştı.

Hayatın bana iyileşmek için tanıdığı süre buydu.

Beş gün.

Sonra Almanca konuşmam, araştırmamı anlatmam, neden oraya gitmek istediğimi açıklamam ve bütün bunları yaparken karşımdaki insanlara zihinsel olarak dengeli biri olduğumu düşündürmem gerekiyordu.

Son kısım giderek zorlaşıyordu.

Çünkü son zamanlarda zihnimin önemli bir kısmını Almanya değil, başka bir konu işgal ediyordu.

Daha doğrusu başka biri.

Bunu kabul etmiyordum.

Sadece durum tespiti yapıyordum.

İkisi farklı şeylerdi.

---

Pazartesi üniversiteye döndüğümde Baran beni laboratuvarın kapısında karşıladı.

Elinde kocaman bir su şişesi vardı.

Bana uzattı.

“Bu ne?”

“Su.”

“Görüyorum.”

“İç.”

“Sen de mi?”

“Altay abi tembihledi.”

Şişeyi alırken elim havada kaldı.

“Ne?”

Baran çok doğal biçimde sandalyesine yürüdü.

“Su içsin dedi.”

Arkasından baktım.

“Sen Altay’la ne ara benim hakkımda konuşuyorsun?”

“Konuşmuyoruz.”

“Az önce ne dedin?”

“Hastanede söyledi.”

“Ne söyledi?”

“Devrim su içmiyor, gördükçe hatırlat dedi.”

Kaşlarım çatıldı.

“Ben çocuk muyum?”

Baran sandalyesine oturdu.

“Ben de bunu düşündüm.”

“E?”

“Sonra hastanede üç gündür ağrın olduğu hâlde kimseye söylemediğini hatırladım.”

“Sen hangi taraftasın?”

“Böbreğinin.”

Aslı masasında kahkaha attı.

Ona döndüm.

“Sen de gülme.”

“Hiçbir şey demedim.”

“Yüzün söylüyor.”

Masama geçip oturdum. Baran’ın getirdiği su şişesini önüme koydum.

İçmeyecektim.

Beş dakika sonra içtim.

Sağlık için.

Kesinlikle Altay söyledi diye değil.

---

Öğleye doğru Selim Hoca beni odasına çağırdı.

Bilgisayarının önünde her zamanki gibi üç farklı dosya açıktı. Biri tezle, biri projeyle, biri muhtemelen benim henüz bilmediğim ama yakında hayatımı zorlaştıracak başka bir işle ilgiliydi.

“Nasıl oldun?”

“İyiyim hocam.”

Sonra durdum.

Altay’ın sesi kafamda belirdi.

**Bunu söylemeyi bırak.**

Cümleyi düzelttim.

“Daha iyiyim.”

Selim Hoca gözlüğünün üzerinden bana baktı.

“Bu daha doğru.”

Sandalyeye oturdum.

“Görüşme için hazır mısın?”

“Hazır olduğumu düşünmek istiyorum.”

“Bu akademide genellikle hazır olduğun anlamına gelir.”

Gülümsedim.

Önündeki dosyayı kapattı.

“Devrim, teknik kısmı biliyorsun. Orada senden bilmediğin bir şeyi bilmeni beklemeyecekler. Araştırmanı ne kadar iyi bildiğine ve neden orada olmak istediğine bakacaklar.”

Başımı salladım.

“Almanca kısmı biraz geriyor.”

“Almancan yeterli.”

“Konuşmayalı uzun zaman oldu.”

“Konuşursun.”

Herkesin bana bu kadar güvenmesi biraz sinir bozucuydu.

Ben neden kendime güvenmiyordum?

Belki çünkü kendimle yirmi yedi yıldır tanışıyordum.

Zaaflarımı biliyordum.

Bir keresinde sunumdan önce USB belleğimi buzdolabında bulmuştum.

Bunun açıklaması hâlâ yoktu.

Selim Hoca birkaç teknik soru sordu. Cevapladım. İki yerde beni durdurup daha kısa konuşmamı söyledi.

Sonra:

“Bir şey daha.”

dedi.

“Buyurun.”

“Kabul alırsan gideceksin değil mi?”

Soru o kadar doğrudan geldi ki cevap vermem birkaç saniye sürdü.

“Evet.”

Dedim.

Ama sesim beklediğim kadar kesin çıkmadı.

Selim Hoca bunu fark etti mi bilmiyordum.

“İyi.”

dedi sadece.

Odadan çıktığımda koridorda bir süre durdum.

**Kabul alırsan gideceksin değil mi?**

Dört ay önce biri bana bunu sorsa düşünmeden evet derdim.

Şimdi de cevabım evetti.

Sadece...

Artık o evetin arkasında bırakacağım şeyleri de düşünüyordum.

Bu kötü değildi.

Sanırım.

Sadece yeniydi.

---

Öğleden sonra Aslı laboratuvara yirmi dakika geç geldi.

Bu tek başına şüpheli değildi.

Ama saçını toplamamıştı.

Bu şüpheliydi.

Bir de kahve taşıyordu.

Kendi kahvesini.

Ve gülümsüyordu.

Çok şüpheliydi.

Baran’la göz göze geldik.

Baran kaşlarını kaldırdı.

Ben de kaldırdım.

Aslı bizi gördü.

“Hayır.”

dedi.

Henüz hiçbir şey söylememiştik.

Baran:

“Biz bir şey demedik.”

“Yüzünüzden belli.”

Ben sandalye üzerinde döndüm.

“Neredeydin?”

“Dışarıda.”

“Nerede?”

“Kahve içtim.”

Baran masasına dirseklerini koydu.

“Kimle?”

Aslı çantasını bıraktı.

“Size ne?”

Baran bana döndü.

“Doruk.”

Aslı:

“Baran, yemin ederim seni camdan atacağım.”

Ayağa kalktım.

“DORUK’LA MI BULUŞTUN?”

“Devrim, bağırma!”

“Bana söylemedin!”

“Dün gece mesaj attım.”

Telefonumu çıkardım.

Gerçekten mesaj vardı.

**Aslı:** Yarın öğlen Doruk’la kahve içeceğiz, kalp krizi geçirme.

Saat 23.48.

Ben o sırada uyuyordum.

Telefonu ona gösterdim.

“Ben uyurken gönderdiğin mesaj bilgilendirme sayılmaz.”

“Sabah okusaydın.”

“Sabah bildirimlere bakmadım.”

Baran başını salladı.

“Bu senin hatan.”

İkimize baktım.

“Nasıl geçti?”

Aslı montunu çıkardı.

“Güzel.”

“Güzel ne demek?”

“Güzel.”

“Ne konuştunuz?”

“Bir sürü şey.”

“Ne?”

“İş.”

“Başka?”

“Hayat.”

“Başka?”

Aslı durdu.

“Sen.”

Yüzüm düştü.

“Ben niye?”

Gülmeye başladı.

“Şaka.”

“ASLI!”

Baran masaya kapanmış gülüyordu.

“İkiniz de çok kötüsünüz.”

Aslı yanıma gelip omzuma dokundu.

“Devrim.”

“Ne?”

“Abin gayet tatlı biri.”

Yüzümü buruşturdum.

“Benim yanımda böyle konuşma.”

“Niye?”

“Rahatsız edici.”

“Sen sordun.”

“Fikrimi değiştirdim.”

Aslı masasına geçerken:

“Cuma akşamı da yemek yiyeceğiz.”

Sessizlik.

Başımı ona çevirdim.

“Ne?”

Baran ellerini havaya kaldırdı.

“İkinci buluşma!”

“Bu buluşma mıydı?”

Aslı bana baktı.

“Devrim.”

“Ne?”

“Rahat bırak bizi.”

**Bizi.**

Bu kelimeyi hiç sevmedim.

Hiç.

---

Akşam Doruk eve geldiğinde onu mutfakta yakaladım.

Ayakkabılarını bile çıkarmadan buzdolabını açmıştı.

Kapının yanında durdum.

“Güzelmiş.”

Doruk su şişesini çıkarırken bana baktı.

“Ne?”

“Kahve.”

Elindeki şişe havada durdu.

Sonra yüzünde yavaşça bir sırıtış oluştu.

“Baran mı?”

“Aslı.”

“Vay be. Arkadaşın senden daha dürüstmüş.”

Kollarımı göğsümde bağladım.

“Ne yapıyorsun?”

“Su içiyorum.”

“Aslı’yla.”

“Onunla kahve içtim.”

“Niye?”

Doruk buzdolabının kapağını kapattı.

“Canım istedi.”

“Niye?”

“İnsanlar bazen birbirlerinden hoşlanır Devrim.”

Donup kaldım.

Bu kadar doğrudan söylemesini beklemiyordum.

“Hoşlanıyor musun?”

“Tanımaya çalışıyorum.”

“Doğum gününde tanıştınız.”

“Evet.”

“Dört gün oldu.”

“Takvim bilgine hayranım.”

Bu lafı Aslı da söylemişti.

Allah kahretsin.

Birbirlerine benzemeye başlamışlardı bile.

“Onu üzersen—”

Doruk kahkaha attı.

“Ne yapacaksın?”

“Bir şey yaparım.”

“Mesela?”

“Henüz bilmiyorum.”

“Çok korktum.”

“Doruk.”

Yüzündeki gülümseme biraz azaldı.

“Devrim, sakin ol. Aslı’dan hoşlandım. O da benimle konuşmak istiyor gibi. Kahve içtik. Cuma yemek yiyeceğiz. Nikâh tarihi almadık.”

Bir an sustum.

Sonra

“Bana niye söylemedin?”

Bu kez bana daha dikkatli baktı.

“Çünkü benim hayatım.”

Haklıydı.

Yine.

Son zamanlarda herkesin haklı olması beni yoruyordu.

Doruk yanımdan geçerken başımı çevirdim.

“Abicim?”

Durdu.

Ses tonumdan şüphelendi.

“Ne?”

“Altay senin Almanya planını biliyormuş.”

Kaşları hafifçe kalktı.

“Evet.”

“Sen biliyor muydun?”

“Evet.”

“Niye bana söylemedin?”

Doruk yüzüme birkaç saniye baktı.

“Çünkü Altay’ın hayatı.”

Ve yürüdü.

Mutfakta tek başıma kaldım.

Harika.

Bütün ailem kişisel sınırlar konusunda bir anda bilinçlenmişti.

---

Mülakata üç gün kala Ece beni kahve içmeye çıkardı.

Aslında “çıkardı” doğru kelimeydi çünkü gitmek istemiyordum.

“Çalışmam lazım.”

“Bir saat.”

“Almanca çalışacağım.”

“Beyninin oksijene ihtiyacı var.”

“Beynim gayet iyi.”

“Geçen hafta böbreğin isyan etti.”

“Beynim değil.”

“Organların sendikalaşıyor olabilir.”

Buna cevap veremedim.

Kafeye oturduğumuzda Ece önce normal şeylerden bahsetti. İşinden. Bir arkadaşından. Doğum gününde çektiği fotoğraflardan.

Sonra telefonunu masaya bıraktı.

“Bir şey soracağım.”

“Hayır.”

Kaşları kalktı.

“Daha sormadım.”

“Yüzünden belli.”

Gülümsedi.

“Altay’la aranızda bir şey mi değişti?”

Kalbim bir anda hızlanmadı.

Kahvemi de dökmedim.

Sadece ona baktım.

Bu bence başarıydı.

“Hayır.”

“Tamam.”

Kahvesini içti.

Bekledim.

Bir şey söylemedi.

“Tamam mı?”

“Tamam.”

“Niye sordun o zaman?”

“Merak ettim.”

“Neyi merak ettin?”

“Aranızda bir şey değişip değişmediğini.”

“Niye?”

Ece omuz silkti.

“Öyle.”

“Ece.”

“Devrim.”

“Bir şey gördün.”

“Ben öyle demedim.”

“Doğum gününde bize baktın.”

“Size değil.”

“E?”

“Sana.”

Bu daha kötüydü.

“Neden?”

Ece bir süre yüzüme baktı.

“Çünkü seni tanıyorum.”

“Neyi gördün?”

“Bir şey gördüğümü söylemedim.”

“Ece!”

Güldü.

“Tamam. Sakin.”

“Sakinim.”

“Değilsin.”

Kahvemi aldım.

“Gayet sakinim.”

“Bak, Altay’la aranızda bir şey olduğunu söylemiyorum.”

“Çünkü yok.”

“Tamam.”

“Yine tamam dedin.”

“Devrim, sen benimle kavga etmek mi istiyorsun?”

Sustum.

Ece biraz öne eğildi.

“Ben sadece şunu fark ettim. Altay sana yirmi yıldır dokunuyor.”

Boğazım kurudu.

“Konu nereye gidiyor?”

“Bir yere gitmiyor. Çocukken saçını çekmiş, bisikletten kaldırmış, omzuna vurmuş, sarılmış, bilmem ne. Sen de ona vurmuşsun, itmişsin, bağırmışsın. Hiçbirini umursamamışsın.”

Kahveme baktım.

“E?”

“Doğum gününde adam saçındaki kolyeyi çözerken yüzünü gördüm.”

Başımı kaldırdım.

“Yüzümde ne vardı?”

“Hiçbir şey.”

“E o zaman?”

“Senin için fazla hiçbir şey vardı.”

Kaşlarımı çattım.

“Bu nasıl cümle?”

“Anladın.”

Anlamıştım.

Bu sinir bozucuydu.

“Ben gayet normaldim.”

Ece gülümsedi.

“Tabii.”

“Nefes bile alıyordum.”

“Biliyorum.”

“Nefes aldığımı özellikle hatırlıyorum.”

“Bunu savunman durumu daha iyi yapmıyor.”

Sustum.

Ece kahvesinden içti.

Sonra daha yumuşak bir sesle:

“Bir şey olmak zorunda değil Devrim.”

Ona baktım.

“Ne?”

“İnsanlar değişiyor. Bakışın değişiyor. Bazen birini yıllardır tanırsın, sonra bir gün başka bir şey görürsün. Bu illa büyük bir anlam taşımak zorunda değil.”

Nedense bu beni rahatlattı.

Biraz.

“Taşımıyor zaten.”

“Tamam.”

“Ece.”

Güldü.

Ben de sonunda güldüm.

Ama eve dönerken söylediği tek bir cümle benimle geldi.

**Bazen birini yıllardır tanırsın, sonra bir gün başka bir şey görürsün.**

Sorun tam olarak buydu galiba.

Ben son zamanlarda sürekli başka şeyler görüyordum.

---

Mülakattan önceki gece uyuyamadım.

Saat on birde yatağa girdim.

On bir buçukta kalktım.

Su içtim.

On ikide tekrar yattım.

On ikiyi yirmi geçe maili yeniden kontrol ettim.

On ikiyi kırk geçe bilgisayarın kamerasını test ettim.

Saat birde saçımı nasıl yapacağıma karar vermeye çalışıyordum.

Bir buçukta kendime kızdım.

İkide telefonumu aldım.

Altay’a yazmadım.

Bunu özellikle belirtmek istiyorum.

Sadece sohbeti açtım.

Bu yazmak değildi.

Son konuşmamız hastane gecesiydi.

**İyi geceler bilim insanı.**

Telefonu kapattım.

İki dakika sonra titredi.

Kalbim saçma biçimde hızlandı.

Altay.

**Altay:** Uyumadın.

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Nereden biliyorsun?

**Altay:** Çevrimiçiydin.

Yakalandım.

**Ben:** Sen niye çevrimiçisin?

**Altay:** Dosya okuyorum.

**Ben:** Saat iki.

**Altay:** Avukatım.

**Ben:** Bu cevabı her yerde kullanamazsın.

**Altay:** Sen niye uyumadın?

Bir süre baktım.

Sonra dürüst oldum.

**Ben:** Gerildim.

Cevap hemen gelmedi.

Bir dakika sonra telefonum çaldı.

Altay arıyordu.

Açtım.

“Efendim?”

“Ne kadar gerildin?”

“Uyuyamayacak kadar.”

“Hazır değilsin diye mi?”

“Hayır.”

“Almanca?”

“Hayır.”

“E?”

Tavana baktım.

“Ya istediğim kadar iyi olmazsa?”

Altay sustu.

Sonra:

“Olmayabilir.”

Kaşlarımı çattım.

“Teşekkür ederim.”

“Ne duymak istiyorsun?”

“‘Harika geçecek Devrim, sen mükemmelsin’ falan.”

“Yalan söylememi mi istiyorsun?”

“Biraz.”

“Olmaz.”

Gözlerimi devirdim.

“Niye aradın o zaman?”

“Şunu söylemek için.”

Sustum.

“Yarın senden mükemmel olmanı istemiyorlar.”

Ses tonu sakindi.

“Ne istediğini bilmeni istiyorlar. Onu da biliyorsun.”

Bir şey söylemedim.

Altay devam etti.

“Takılırsan dur. Tekrar başla. Almancada kelime bulamazsan başka cümle kur. Bilmediğin bir şey sorarlarsa bilmiyorum de. Kimse senden makine olmanı beklemiyor.”

“Ben mühendisim.”

“Makine değilsin.”

“Teknik olarak—”

“Devrim.”

Gülümsedim.

“Tamam.”

“Bir de sabaha kadar prova yapma.”

“Emredersiniz.”

“Telefonu bırak.”

“Sen kimsin?”

“Yarın sana ‘uyumadım’ bahanesi yaptırmayacak insan.”

“Çok kontrolcüsün.”

“İyi geceler.”

“Altay.”

“Hı?”

Bir an durdum.

“Sağ ol.”

Sessizlik.

Sonra hafifçe güldüğünü duydum.

“Yine teşekkür.”

“Alış.”

“Zor.”

“İyi geceler.”

“İyi geceler bilim insanı.”

Telefon kapandı.

Bu kez uyudum.

---

Mülakat sabahı evde olağanüstü hâl ilan edilmişti.

Annem sanki görüşmeye ben değil bütün aile girecekmiş gibi sekizden beri ayaktaydı.

“Yumurta ye.”

“Anne midem almıyor.”

“Bir tane.”

“Hayır.”

“Yarım.”

“Yumurta pazarlığı mı yapıyoruz?”

Babam gazeteden:

“Ye kızım.”

Doruk kahvesini içerken:

“Yeme, kusarsın.”

Annem ona döndü.

“Sen sus.”

Doruk bana baktı.

“Ben senin tarafındayım.”

“Belli.”

Görüşme on birdeydi.

Saat onu yirmi geçe odama çıktım.

Bilgisayarı açtım.

Kamerayı kontrol ettim.

Mikrofonu kontrol ettim.

İnterneti kontrol ettim.

Sonra tekrar kontrol ettim.

Baran mesaj attı.

**Baran:** HOCAM BAŞARILAR

Ardından kupa fotoğrafı.

**Ben:** O kupayı kıracağım.

**Baran:** Almanya’dan dönünce.

Aslı:

**Aslı:** Nefes al. Yavaş konuş. Çok iyisin. ❤️

Ece:

**Ece:** BİLİM KADINI GÖSTER KENDİNİ

Doruk aşağıdan bağırdı:

“DEV!”

“NE?”

“BAŞARILAR!”

“SAĞ OL!”

Annem:

“BAĞIRMAYIN, KIZIN MÜLAKATI VAR!”

Başımı masaya koydum.

Telefonum bir kez daha titredi.

Altay.

Mesaj değil.

Bir fotoğraf.

Açtım.

Doğum gününde verdiği yeşil defterin ilk sayfasının fotoğrafıydı.

Nasıl çekmişti diye düşünmem bir saniye sürdü.

Sonra hatırladım.

Defteri bana vermeden önce çekmiş olmalıydı.

Fotoğrafta kendi el yazısı vardı:

**Büyüyünce yapacaklarına devam et.**

Altında tek mesaj:

**Altay:** Sadece bunu hatırla.

Ekrana baktım.

Bir süre hiçbir şey yazmadım.

Sonra:

**Ben:** Tamam.

Gönderdim.

Ve garip biçimde...

Sakinleştim.

---

Saat on bir olduğunda ekranda üç kişi vardı.

İki akademisyen ve proje koordinatörü.

İlk beş dakika İngilizce geçti.

Kendimi tanıttım.

Araştırmamı anlattım.

Neden bu projeye başvurduğumu sordular.

İlk cevabım biraz hızlıydı.

Kendimi durdurdum.

Yavaşladım.

Bir soru beklemediğim yerden geldi.

Bir saniye düşündüm.

Bilmiyordum.

Eskiden olsa etrafından dolaşmaya çalışırdım.

Bu kez:

“Bu konuda kesin bir cevabım yok, ancak mevcut veriye dayanarak...”

dedim.

Ve bildiğim kısmı anlattım.

Sonra Almanca bölümüne geçtiler.

Kalbim hızlandı.

Koordinatör gülümsedi.

Basit bir soru sordu.

Cevap verdim.

İkinci soru.

Bir kelimeyi unuttum.

Duraksadım.

**Takılırsan dur. Tekrar başla.**

Başka bir cümle kurdum.

Devam ettim.

Kadın başını salladı.

Son soruda gerçekten güldük.

Görüşme kırk iki dakika sürdü.

Bittiğinde ekran kapandı.

Ben sandalyemde kaldım.

Bir dakika.

İki dakika.

Sonra kapı açıldı.

Doruk başını uzattı.

“Bitti mi?”

Ona baktım.

“Bitti.”

“Nasıl geçti?”

Ağzım yavaşça gülümsedi.

“İyi.”

Doruk içeri girdi.

“İyi mi?”

“Bayağı iyi.”

“LAN!”

“DORUK!”

Bana sarıldı.

Aşağıdan annem:

“NE OLDU?”

Doruk:

“İYİ GEÇMİŞ!”

Annem:

“AY MAŞALLAH!”

Babam:

“Aferin kızım!”

Gülmeye başladım.

Telefonum masada duruyordu.

Herkese haber vermek için aldım.

Aslı.

Baran.

Ece.

Sonra parmağım durdu.

Altay’a ayrı bir mesaj yazdım.

**Ben:** Bitti.

Cevap bir dakika sonra geldi.

**Altay:** ?

Gülümsedim.

**Ben:** İyi geçti.

Üç nokta belirdi.

**Altay:** Biliyordum.

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Nereden?

Bir süre cevap gelmedi.

Sonra:

**Altay:** Seni tanıyorum.

Ekrana baktım.

Bu cümleyi daha önce de söylemişti.

Ama artık başka türlü geliyordu.

Çünkü son haftalarda fark ettiğim şey şuydu:

Altay beni gerçekten tanıyordu.

Belki tamamını değil.

Belki yetişkin hâlimin bazı parçalarını yeni görüyordu.

Ama korktuğumda nasıl konuştuğumu biliyordu.

Bir şeyi gerçekten istediğimde nasıl inat ettiğimi biliyordu.

Kendime güvenmediğimde beni nasıl kızdırarak harekete geçireceğini biliyordu.

Ve ben...

Ben de onu tanımaya yeni başlıyordum.

---

Cuma akşamı Doruk hazırlanıyordu.

Bu başlı başına tarihî bir olaydı.

Kapısının önünden geçerken durdum.

Gömlek değiştiriyordu.

İkinci kez.

Kapıya yaslandım.

“Birinci daha güzeldi.”

Bana döndü.

“Sen ne zamandır buradasın?”

“Yeterince.”

“Çık.”

“Parfüm de sıkmışsın.”

“Devrim.”

“Aslı parfüme alerjik.”

Yüzü düştü.

“Ciddi misin?”

İki saniye dayanabildim.

Sonra güldüm.

“Şaka.”

Üzerime yastık fırlattı.

Koridora kaçtım.

“ÇOK KOMİK!”

“Eğlenin!”

“SANANE!”

“ASLI’YI ON İKİDE EVE GETİR!”

Kapı açıldı.

Doruk koridora çıktı.

“Sen benim annem misin?”

Annem aşağıdan:

“NE OLUYOR?”

İkimiz de:

“HİÇ!”

dedik.

Birbirimize baktık.

Sonra güldük.

Doruk başını salladı.

“Manyaksın.”

“Sen de heyecanlısın.”

“Değilim.”

“İkinci gömlek.”

“Çık.”

Merdivenlerden inerken yüzümde hâlâ gülümseme vardı.

Doruk gidiyordu.

Aslı’yla.

Ve tuhaf biçimde artık bu düşünce beni rahatsız etmiyordu.

Biraz ediyordu.

Ama daha az.

Belki Aslı haklıydı.

İnsanlar bizim hayatımızdaki rollerinden ibaret değildi.

Doruk sadece benim abim değildi.

Aslı sadece benim arkadaşım değildi.

Altay da...

Basamakta durdum.

Altay da sadece Doruk’un arkadaşı değildi.

Cümle zihnime o kadar kendiliğinden gelmişti ki bir an ne yapacağımı bilemedim.

Sonra aşağı indim.

Çünkü bu cümlenin devamını getirmeye hiç niyetim yoktu.

Henüz.

---

O gece kabul sonucu gelmedi.

Ertesi gün de gelmedi.

Sonraki hafta da.

Beklemek yeniden başladı.

Ama bir şey değişmişti.

Artık Almanya ihtimali bir başvuru formunun içindeki soyut bir fikir değildi.

Gerçekti.

Görüşmeye girmiştim.

İyi geçmişti.

Kabul alabilirdim.

Gidebilirdim.

Bir sabah valiz hazırlayabilirdim.

Annem ağlayabilirdi.

Babam havalimanında beş kere pasaportumu kontrol edebilirdi.

Doruk benim odama el koymak için gün sayabilirdi.

Nermin Teyze bütün mahalleye “Bizim Devrim Almanya’ya gitti” diyebilirdi.

Ve Altay...

Altay benim gitmeme üzülebilirdi.

Bunu artık biliyordum.

Sorun şuydu:

Ben onun üzülme ihtimalini düşündüğümde...

kendi içimde oluşan şeyi henüz adlandıramıyordum.

Belki adlandırmak istemiyordum.

Çünkü bazı şeylerin adı konulduğunda geri dönüşü olmuyordu.

Şimdilik sadece bir şey değişmişti.

Ne olduğunu bilmiyordum.

Ama ilk kez...

**değişmediğini de iddia edemiyordum.**

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.