Biz Büyürken kitap kapağı

2. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN

Bizim evde sabahlar iki şekilde başlardı.
Birincisi, annemin mutfakta tabakları birbirine çarpma sesiyle.
İkincisi, annemin birimize bağırmasıyla.
O sabah ikisi aynı anda oldu.
"DEVRİM!"
Gözlerimi açmadım.
İnsan bazen duymamış gibi yaparsa problemlerinin ortadan kalkacağına inanmak istiyordu.
Ben bilim insanıydım.
Bunun bilimsel olarak doğru olmadığını biliyordum.
Yine de denedim.
"DEVRİM!"
Yorganı başıma çektim.
Belki annem pes ederdi.
Etmedi.
"SAAT KAÇ OLDU KIZIM?"
Gözlerimi açtım.
Tavana baktım.
Tavan da bana baktı.
Daha doğrusu bakmadı çünkü tavandı.
Ama yargılandığımı hissediyordum.
Elimi yorganın altından çıkarıp komodinin üzerinde telefonumu aradım.
İlk denemede gözlük kutumu devirdim.
İkinci denemede su şişesine çarptım.
Üçüncüde telefonu buldum.
Ekranı yüzüme tuttum.
08.07.
Bir süre saate baktım.
Sonra beynim çalışmaya başladı.
Üniversite.
Laboratuvar.
Danışman görüşmesi.
Saat iki.
Hazırlamam gereken sonuçlar.
Kontrol etmem gereken tablolar.
Ve...
Yatakta doğruldum.
"Hay..."
Cümlenin devamını söylemedim.
Çünkü annem küfür ettiğimi duysa yirmi altı yaşında olmamın hiçbir koruyucu etkisi olmazdı.
Alarmımı yediye kurmuştum.
Telefonun ekranını açtım.
Alarm kapalıydı.
Kaşlarımı çattım.
Ben kapatmamıştım.
En azından hatırlamıyordum.
Sonra gece üçe doğru simülasyon sonuçlarını kontrol ederken alarmı yanlışlıkla kapattığımı hatırladım.
Demek ki kapatmıştım.
Güzel.
İnsanın kendi hayatındaki en büyük düşmanının kendisi olması oldukça yorucuydu.
Yataktan çıktım.
Saçlarım yüzümün yarısını kapatıyordu.
Ayağıma terliklerimi geçirdim.
Odamın kapısını açtığım anda aşağıdan kızarmış ekmek kokusu geldi.
Ardından çay.
Sonra yumurta.
Ve annemin sesi.
"DORUK, PEYNİRİ ÖYLE KESME!"
Durup merdiven boşluğuna baktım.
Doruk'un sesi geldi.
"NE VAR KESTİYSEM?"
"ÖYLE PEYNİR Mİ KESİLİR?"
"NASIL KESİLİR ANNE?"
"VER ONU!"
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra Doruk:
"Ben otuz yaşında adamım, peynir kesemiyorum."
diye söylendi.
Merdivenlerden inmeye başladım.
"Otuz yaşına gelmen peynir kesebildiğin anlamına gelmiyor."
Doruk başını kaldırdı.
Mutfak masasının başında oturuyordu.
Elinde ekmek vardı.
Beni görünce yüzünde son derece rahatsız edici bir gülümseme oluştu.
"Sen önce aynaya bak."
Olduğum yerde durdum.
"Niye?"
"Saçın."
Elimi saçıma götürdüm.
"Ne olmuş?"
Doruk cevap vermedi.
Gülmeye başladı.
Annem ocaktan döndü.
Bana baktı.
O da güldü.
"Ne var?"
"Hiç kızım."
"Anne."
"Bir tarafı havaya kalkmış."
Elimi başımın üzerinde gezdirdim.
Gerçekten kalkmıştı.
"Niye kimse beni uyandırmadı?"
Doruk ekmeğine peynir koydu.
"Uyandırdık."
"Kim?"
"Annem."
"Az önce."
"Hayır. Yedi buçukta da bağırdı."
Anneme baktım.
Başını salladı.
"Bağırdım."
"Duymadım."
Doruk:
"Mahalle duydu."
dedi.
Sandalyeyi çekip oturdum.
Annem önüme çay koydu.
"Gece kaçta yattın?"
"Bilmem."
"Devrim."
"Üç."
Annem ellerini beline koydu.
"Üçte ne yapıyordun?"
"Çalışıyordum."
Doruk ağzındaki lokmayı çiğnerken:
"Kesin."
dedi.
Ona döndüm.
"Ne demek kesin?"
"Ne bileyim."
"Ne ima ediyorsun?"
"Hiç."
"Sen niye sabah sabah bu kadar şüphelisin?"
"Mesleki deformasyon."
Kaşlarımı çattım.
"Sen avukat değilsin."
"Altay'dan öğrendim."
Altay'ın adını duyunca dün gece Ece'yle mesajlaşmamız istemsizce aklıma geldi.
Senin abinin arkadaşı Altay'ın sevgilisi var mı?
Ardından diğer mesaj.
Bu arada kız çok güzel.
Önümdeki zeytine baktım.
Zeytinin hiçbir suçu yoktu.
Ama nedense ona sinirlendim.
Çatalımı zeytine gereğinden sert sapladım.
Doruk bunu gördü.
"Zeytin sana ne yaptı?"
"Hiç."
"Biraz kişisel saldırdın."
"Ye kahvaltını."
Annem masaya domates koydu.
"Bugün kaçta geleceksin?"
"Bilmem. Danışmanımla görüşeceğim. Sonra Ece'yle buluşacağım."
"Akşam yemek?"
"Ece'yle yeriz belki."
Annemin yüzü düştü.
"Evde yemek var."
"Anne..."
"Dünden fasulye var."
Doruk hemen:
"Ben yemem."
dedi.
Annem başını ona çevirdi.
"Seninle konuşan oldu mu?"
Doruk sustu.
Gülümsedim.
Annem tekrar bana döndü.
"Bir de mantı yaparım."
Doruk yeniden canlandı.
"Altay geliyor mu?"
Annemin yüzü aydınlandı.
"Çağırın gelsin."
Doruk gözlerini devirdi.
"Ben Altay geliyor mu diye sormadım. Maça gelecek zaten."
Annem elindeki bezi tezgâha bıraktı.
"Maça geliyor da yemeğe gelmiyor mu?"
"Anne, adamın kendi evi var."
Annem oğluna birkaç saniye baktı.
"Evi var diye aç kalacak değil ya."
Doruk bana döndü.
"Bak. Ben yıllardır bu mantığı çözemiyorum."
Çayımdan içtim.
"Çözmeye çalışma. Kabul et."
"Adam benden daha çok seviliyor bu evde."
Annem hiç düşünmeden:
"Çünkü daha az konuşuyor."
dedi.
Kahkahayı patlattım.
Doruk elindeki ekmeği tabağına bıraktı.
"Ben gidiyorum."
"İşe mi?"
"Bu aileden."
Ayağa kalktı.
Annem arkasından seslendi.
"Akşam gelirken yoğurt al!"
Doruk kapıda durdu.
"Devrim alsın."
"Ben geç geleceğim."
"Altay alsın."
Annem ciddi ciddi düşündü.
"Doğru."
Gözlerim büyüdü.
"Anne, Altay market servisiniz mi?"
"Gelirken alır."
Doruk ayakkabılarını giyerken:
"Adamın haberi yok ama bugün yoğurt alacak."
dedi.
Başımı iki yana salladım.
İşte Altay'ın bizim ailedeki konumu tam olarak buydu.
Kendi evinde yaşayan bağımsız bir yetişkin olduğunu düşünüyordu.
Bizimkiler ise onu ücretsiz lojistik hizmeti olarak kullanıyordu.
Hazırlanmam toplam on yedi dakika sürdü.
Bunun üç dakikası ne giyeceğime karar vermekle, beş dakikası saçımı insan formuna döndürmekle, geri kalanı da bilgisayar çantamın şarj aletini bulmakla geçti.
Şarj aleti masamdaydı.
Bunu en son fark ettim.
Odamdan çıkarken aynaya baktım.
Siyah kumaş pantolon, açık renk gömlek, üzerine ince bir trençkot.
Saçlarımı toplamıştım.
Gözlerimin altında hafif morluk vardı.
Onu da akademik aksesuar olarak kabul ediyordum.
Merdivenlerden inerken annem arkamdan seslendi.
"Bir şey unuttun mu?"
Durup düşündüm.
"Sanmıyorum."
"Telefon?"
"Var."
"Cüzdan?"
"Var."
"Bilgisayar?"
Omzumdaki çantaya baktım.
"Var."
"Su?"
"Anne, üniversiteye gidiyorum. Sahra Çölü'ne değil."
"Sonra susadım dersin."
"Orada su var."
"Evdeki gibi mi?"
Bu sorunun ne anlama geldiğini çözemedim.
"Anne, gidiyorum."
"Akşam haber ver!"
"Tamam."
Kapıyı açtım.
"Devrim!"
Gözlerimi kapatıp döndüm.
"Efendim?"
"Yoğurt."
"Onu Altay alacakmış."
Annem düşündü.
"Doğru."
Kapıyı kapattım.
Merdivenlerden inerken kendi kendime gülüyordum.
Apartmandan çıktığım anda serin hava yüzüme çarptı.
Güneş vardı ama sonbahar artık kendini hissettiriyordu.
Sokak sabah telaşına girmişti.
Fırının önünde sıra vardı.
Bakkal kasa kasa içeceği dükkânın önüne diziyordu.
Bir anne okul servisine yetişmeye çalışan çocuğunun arkasından çantasını sallayarak koşuyordu.
Karşı apartmanın balkonundan bir halı sarkıyordu.
Ve kaldırımın ortasında Nermin Teyze vardı.
Onu gördüğüm anda rotamı değiştirmeyi düşündüm.
Geç kalıyordum.
Gerçekten.
Ama Nermin Teyze'nin gözleri vardı.
Her yerde.
"Devrim!"
Yakalandım.
Gülümsedim.
"Günaydın Nermin Teyze."
"Nereye?"
Elimde bilgisayar çantası, üzerimde gömlek, saat sabah dokuz.
Nereye gidebilirdim?
"Üniversiteye."
Kadın başını salladı.
"Hâlâ gidiyorsun."
"Evet."
"Ne zaman bitecek?"
"Bilmiyorum."
"Sen bilmiyorsan kim bilecek kızım?"
Haklıydı.
Ama cevabım yoktu.
"Danışmanımla görüşmem var, geç kalıyorum."
Tam uzaklaşacaktım.
"Bir şey soracağım."
İçimden ağladım.
"Dün size Altay gelmiş."
Bütün bedenim durdu.
Nermin Teyze devam etti.
"Arabasını gördüm."
Tabii gördün.
CIA seni işe almalıydı.
"Evet, Doruk'a geldi."
"Çok büyümüş."
Ne demekti bu?
Altay otuz iki yaşındaydı.
Geçen haftadan beri mi büyümüştü?
"Evet."
"Yakışıklı da olmuş."
Bu konuşmada neden ben vardım?
Gülümsemeye çalıştım.
"Ben kaçayım Nermin Teyze."
"Evlenmedi değil mi?"
İşte.
Gözlerimi kapatmak istedim.
"Bilmiyorum."
"Nasıl bilmiyorsun? Evinize geliyor."
"Evimize gelen herkesin medeni hâlini takip etmiyorum."
Kadın bu cevabı hiç beğenmedi.
"Sevgilisi var mı?"
Ece.
Şimdi de Nermin Teyze.
Bugün herkes neden Altay Karahan'ın özel hayatıyla ilgileniyordu?
"Gerçekten bilmiyorum."
Nermin Teyze gözlerini kıstı.
"Benim kuzenin kızı var."
Allah'ım.
Bir tane de buradan çıktı.
"Çok güzel kızdır."
"İnanıyorum."
"Diş hekimi."
"Harika."
"Altay'a uygun."
"Olabilir."
"Sen bir sor Doruk'a."
Gözlerim büyüdü.
"Ben mi?"
"Evet."
"Neden?"
"Sen gençsin."
Bu mahallede "gençsin" kelimesi her türlü ücretsiz iş için kullanılabiliyordu.
Market alışverişi.
Telefon ayarı.
Evlilik aracılığı.
"Ben karışmayayım Nermin Teyze."
"Ne var kızım? Sorarsın."
Saatime baktım.
Gerçekten geç kalıyordum.
"Danışmanım beni öldürmeden gitmem lazım."
"Akşam konuşuruz."
Hayır.
Konuşmayacaktık.
Arabaya doğru yürürken adımlarımı hızlandırdım.
Telefonumu çıkarıp Ece'ye mesaj attım.
Devrim: Altay'a mahallecek kız arıyoruz galiba.
Cevap otuz saniyede geldi.
Ece: AHAHAHAHA neden?
Devrim: Nermin Teyze kuzeninin kızını önerdi.
Ece: İdil'e rakip çıktı.
Durup ekrana baktım.
Devrim: Ece.
Ece: Efendim :)
Devrim: Çalış.
Ece: Sen kıskanma.
Telefonu çantama attım.
"Kıskanmıyorum."
Bunu sokakta yüksek sesle söylediğimi fark edince etrafıma baktım.
Bakkal bana bakıyordu.
Başımı eğip arabama bindim.
Harika.
Yakında mahalle benim kendi kendime konuştuğumu da tartışacaktı.
Üniversite kampüsüne girdiğimde mahalledeki dünyadan başka bir dünyaya geçmiş gibi hissederdim.
Bizim sokakta herkes birbirinin hayatını bilirdi.
Buradaysa herkes kendi telaşının içinde kaybolurdu.
Öğrenciler ellerinde kahvelerle binalar arasında koşuyor, kantinin önünde kalabalık gruplar toplanıyor, merdivenlerde oturanlar ders notlarını son dakika gözden geçiriyordu.
Sonbahar kampüse yakışıyordu.
Ağaçların yaprakları sararmaya başlamıştı. Rüzgâr estiğinde birkaç tanesi kaldırıma düşüyor, öğrenciler üzerlerine basıp geçiyordu.
Mühendislik fakültesinin önüne geldiğimde binaya baktım.
Dışarıdan son derece ciddi görünüyordu.
İçerideyse yetişmeyen projeler, bozuk kahve makinesi ve hayat seçimlerini sorgulayan yüzlerce insan vardı.
Kapıdan girdim.
Laboratuvara yöneldim.
Daha kapıyı açmadan içeriden Baran'ın sesi geldi.
"DEVRO!"
Gözlerimi kapattım.
Bu lakaptan nefret ediyordum.
Kapıyı açtım.
"Bana bir daha öyle seslenirsen bilgisayarını camdan atacağım."
Baran sandalyesinde geriye yaslandı.
"Doktor Hanım sinirli."
"Doktor değilim."
"Olacaksın."
"Bu gidişle olmayacağım."
Masama doğru yürüdüm.
Baran hemen ayağa kalktı.
"Bir şey göstereceğim."
"Hayır."
"Ama daha söylemedim."
"Yüzünden belli."
"Program açılmıyor."
Çantamı masaya bıraktım.
"Ben teknik servis değilim."
"Biliyorum."
"Hayır, bilmiyorsun."
"Devrim, beş dakika."
Annem.
Baran.
Herkesin zaman ölçüsü aynıydı.
"Beş dakika diye başlayan hiçbir şey beş dakika sürmüyor."
Baran sandalyesini bana doğru çekti.
"Ne olur."
Ekranına baktım.
Bir uyarı penceresi vardı.
"Ne yaptın?"
"Hiç."
"Baran."
"Bir iki ayar değiştirdim."
"Hangilerini?"
"Hatırlamıyorum."
Ona baktım.
"Sen doktora öğrencisisin."
"Teoride."
"Nasıl geldin buraya?"
"Yüksek lisans yaptım."
"Belli değil."
Arkamızdan bir kahkaha geldi.
Aslı içeri girmişti.
Elinde üç kahve taşıyordu.
Birini bana uzattı.
"Al. İhtiyacın var gibi."
"Ben bu kadar kötü mü görünüyorum?"
Aslı yüzüme dikkatle baktı.
"Evet."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Baran kahvesini aldı.
"Bana niye bir şey demedin?"
"Sen zaten kötü görünüyorsun."
Güldüm.
Baran elini kalbine götürdü.
"Bu laboratuvarda zorbalık görüyorum."
Çantasını alıp çıkmasını işaret ettim.
Aslı karşımdaki sandalyeye oturdu.
"Bugün görüşme değil mi?"
Kahvemden içtim.
"Evet."
"Saat kaç?"
"İki."
"Sonuçlar?"
"İki değer hâlâ saçma."
"Selim Hoca ne dedi?"
"Gel konuşalım dedi."
Aslı yüzünü buruşturdu.
"Tehlikeli."
"Biliyorum."
Baran araya girdi.
"Belki seni kovacak."
"Baran."
"Efendim?"
"Bugün seni gerçekten camdan atabilirim."
"Birinci kattayız."
"Hayatta kal diye."
Aslı kahkahayı patlattı.
İstemeden ben de güldüm.
Bazen akademide insanı hayatta tutan şey bilim değildi.
Yan masadaki gerizekâlılardı.
Öğlene kadar çalıştım.
Gerçekten çalıştım.
Telefonuma bakmadım.
Mahalle düşünmedim.
Altay düşünmedim.
İdil düşünmedim.
Nermin Teyze'nin diş hekimi kuzeninin kızını hiç düşünmedim.
Tamamen profesyoneldim.
Saat on iki yirmi üçte telefonum titredi.
Doruk.
Mesajı açtım.
Bir fotoğraf.
Altay'ın siyah arabasının ön koltuğunda bir yoğurt kovası.
Altında mesaj:
Doruk: Annem görevi iletti.
İstemeden güldüm.
Devrim: Altay gerçekten aldı mı?
Doruk: Emir büyük yerden.
Devrim: Zavallı adam.
Doruk yazıyor...
Doruk: Sen kendine acı. Akşam fotoğrafın hesabını soracakmış.
Kaşımı kaldırdım.
Devrim: Korkudan titriyorum.
Doruk: Belli.
Devrim: Çalışıyorum. Git.
Doruk: Ben de çalışıyorum.
Devrim: Bana mesaj atıyorsun.
Doruk: Mola.
Telefonu kapattım.
Aslı karşı masadan bana bakıyordu.
"Ne?"
"Hiç."
"Niye gülüyorsun?"
"Annem abimin arkadaşına yoğurt aldırmış."
Aslı birkaç saniye düşündü.
"Ne?"
"Uzun hikâye."
"Bu dün bahsettiğin Altay mı?"
"Bundan bahsetmeyelim."
Aslı'nın yüzünde yavaşça bir gülümseme oluştu.
"Tamam."
"Öyle gülme."
"Nasıl?"
"Sanki bir şey varmış gibi."
"Ben bir şey demedim."
"İyi."
"Sen söyledin."
Derin bir nefes aldım.
Çevremdeki herkes neden aynı cümleleri kuruyordu?
Saat ikiye üç kala Selim Hoca'nın kapısının önündeydim.
Elimde bilgisayar.
Kolumun altında notlar.
Kalbimde hafif bir cenaze marşı.
Kapıyı çaldım.
"Gel."
İçeri girdim.
Selim Hoca gözlüğünün üzerinden bana baktı.
"Devrim."
"Hocam."
"Otur."
Otur kelimesi bazen çok tehditkâr olabiliyordu.
Oturup bilgisayarımı açtım.
İlk on dakika sonuçlara baktık.
İkinci on dakika kullandığım parametreleri.
Yirmi birinci dakikada Selim Hoca ekranı kendine doğru çevirdi.
"Şunu tekrar aç."
Açtım.
"Bir önceki veri seti?"
Onu da açtım.
Bir süre sessizce baktı.
Ben nefes almamaya çalışıyordum.
Sonra kaşlarını çattı.
"Burada veri kayması var."
Ekrana yaklaştım.
Baktım.
Bir daha baktım.
Vardı.
Gerçekten vardı.
İçimdeki cenaze marşı bir anda düğün havasına döndü.
"Hata benden kaynaklı değil yani?"
Selim Hoca bana baktı.
"Bu kadar sevinme. Yine düzeltecek olan sensin."
Düğün havası bitti.
"Haklısınız."
Ama yine de mutluydum.
Çünkü akademide insanın kendi hatası olmayan bir problem bulması, piyangodan küçük ikramiye çıkması gibiydi.
Çıkarken Selim Hoca arkamdan seslendi.
"Devrim."
Döndüm.
"İyi gidiyorsun. Fazla panik yapma."
Bir an durdum.
"Teşekkür ederim hocam."
Koridora çıktım.
Kapıyı kapattım.
Üç saniye ciddi durdum.
Sonra iki yumruğumu havaya kaldırdım.
"YES."
Yanımdan geçen lisans öğrencisi bana baktı.
Hemen ellerimi indirdim.
"Proje."
Çocuk başını sallayıp uzaklaştı.
İtibarımı korumuştum.
Sanırım.
Ece'yle akşam buluştuğumuzda moralim oldukça iyiydi.
Kafenin dışındaki masalardan birine oturduk.
Hava serinlemişti. Garson masaların üzerindeki küçük lambaları yakmıştı. Sokaktan geçen arabaların farları arada yüzümüze vuruyor, karşı kaldırımda insanlar ağır ağır yürüyordu.
Ece beni görür görmez:
"Yüzün gülüyor."
dedi.
"Danışman görüşmesi iyi geçti."
"Ben Altay sandım."
Çantamı sandalyeye bırakırken durdum.
"Ece."
"Ne?"
"Beş saniye oldu."
"Ben hızlıyım."
"Sen rahatsızsın."
Güldü.
Siparişlerimizi verdik.
Ben bütün gün yaşananları anlattım.
Baran'ın programı bozmasını.
Danışman görüşmesini.
Nermin Teyze'nin beni sokakta yakalamasını.
Sonuncusunu duyunca Ece kahkahayı patlattı.
"Bir dakika. Altay'a kız mı buluyor?"
"Kuzeninin kızı."
"Diş hekimi."
"Nereden biliyorsun?"
"Sen söyledin."
"Doğru."
Ece parmaklarıyla saymaya başladı.
"Şu an elimizde İdil var. Diş hekimi var."
"Elimizde diye bir şey yok."
"Mahallede başka aday çıkar mı?"
"Ece."
"Ne?"
"Adam evlendirme programında değil."
Ece ciddi bir ifadeyle başını salladı.
"Haklısın."
Kahveler geldi.
Fincanımı elime aldım.
Ece de kendi kahvesinden içti.
Yaklaşık bir dakika boyunca normal konulardan konuştuk.
Sonra telefonuna bildirim geldi.
Ekrana baktı.
Yüzünde yavaşça bir gülümseme oluştu.
Görmezden geldim.
Gülümseme büyüdü.
Görmezden gelmeye devam ettim.
Sonunda dayanamadım.
"Ne?"
"Hiç."
"Öyle gülüyorsun."
"Nasıl?"
"Sinir bozucu."
Telefonunu masaya bıraktı.
"İdil yazdı."
Kahvemden içtim.
"Hı."
"Altay takip isteğini kabul etmiş."
"Hı."
"Birbirlerini takip ediyorlar."
"Hı."
Ece kaşlarını kaldırdı.
"Başka ses biliyor musun?"
Fincanı masaya bıraktım.
"Bana ne dememi bekliyorsun?"
"Hiçbir şey."
"Tamam."
"Tamam."
Sessizlik.
Ece kahvesini içti.
Ben dışarı baktım.
Bir çift kaldırımda yürüyordu.
Bir çocuk annesinin elini çekiştiriyordu.
Garson yan masaya pasta götürdü.
Her şey normaldi.
İçimde de her şey normaldi.
Gayet.
Sonra Ece:
"İdil mesaj atacakmış."
dedi.
Başımı ona çevirdim.
"Hızlıymış."
Kelime ağzımdan çıkınca pişman oldum.
Ece'nin gözleri parladı.
"Ne?"
"Bir şey demedim."
"'Hızlıymış' dedin."
"Yani... Dün gördü, bugün takip etti, bugün mesaj atıyor."
"Ee?"
"Hiç."
Ece dudaklarını birbirine bastırdı.
Gülmemeye çalışıyordu.
"Ne var?"
"Hiçbir şey."
"Bak, kıskanmıyorum."
"Ben kıskanıyorsun demedim."
"Yüzün diyor."
"Yüzümün ne dediğini sen nereden biliyorsun?"
"Yıllardır tanıyorum."
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Altay'ı neden kıskanayım?"
"Bilmiyorum."
"Abimin arkadaşı."
"Tamam."
"Çocukluğumdan beri tanıyorum."
"Tamam."
"Bizim eve geliyor."
"Tamam."
"Annem ona yoğurt aldırıyor."
Ece bu kez kendini tutamadı.
Kahkahayı patlattı.
Ben de birkaç saniye sonra gülmeye başladım.
"Gerçekten çok saçma."
"Biraz."
"Adam şu an annemin yoğurdunu taşıyor olabilir."
"Çok romantik."
Peçeteyi ona fırlattım.
"Kes."
Eve döndüğümde saat dokuzu biraz geçmişti.
Sokağın başından bizim apartmana doğru yürürken açık salon penceresinden televizyonun sesi geliyordu.
Maç başlamıştı.
Ardından Doruk'un bağırışı duyuldu.
"VER PASI! PASI VERSENE!"
Sokakta durdum.
Üçüncü kattaki adama bağırıyordu.
Gerçekten.
Karşı apartmanın balkonundaki Nermin Teyze aşağı baktı.
Beni gördü.
"Devrim!"
Yürümeye devam ettim.
"İyi akşamlar Nermin Teyze!"
"Annen evde mi?"
"Evet!"
"Sonra ararım!"
"Tamam!"
Altay meselesini konuşmak için aramasın diye içimden dua ettim.
Apartmana girdim.
İkinci kata geldiğimde bu kez Altay'ın sesi duyuldu.
"DORUK, ADAM SENİ DUYMUYOR."
"DUYSUN!"
"TELEVİZYONDA."
"ENERJİ GÖNDERİYORUM."
Kapıyı açarken gülüyordum.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Mutfaktan annem çıktı.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum."
"Yemek yedin mi?"
"Evet."
"Ne yedin?"
Bu soru hiçbir zaman sadece soru değildi.
Sınavdı.
"Makarna."
Annemin yüzü düştü.
"Makarna yemek mi?"
Altay'ın dün tost yüzünden yaşadıklarını hatırladım.
Demek sıra bendeydi.
"Anne, yanında salata da vardı."
Biraz düşündü.
Bu bilgi cezayı hafifletmişti.
"Acıkırsan mantı var."
"Tamam."
Sonra tezgâhın üzerindeki büyük yoğurt kovasını gördüm.
Durup baktım.
Gülmeye başladım.
Annem şaşırdı.
"Ne oldu?"
"Hiç."
Yoğurdu işaret ettim.
"Altay mı aldı?"
"Evet. Sağ olsun."
Tabii.
Tam o sırada salondan Doruk bağırdı.
"DEVRİM!"
"Ne?"
"GEL!"
"Niye?"
"ALTAY SENİ ARIYOR."
Bir an durdum.
Annem bana baktı.
Ben anneme baktım.
"Niye?"
"NE BİLEYİM GEL."
Salona yürüdüm.
Kapıda durdum.
Babam tekli koltukta oturuyordu.
Doruk kanepenin bir ucuna yayılmıştı.
Altay diğer ucundaydı.
Üzerinde siyah bir sweatshirt ve kot pantolon vardı.
Dünkü takım elbiseli hâlinden eser yoktu.
Sehpanın üzerinde çay bardakları, çekirdek, fıstık, meyve ve Doruk'un dün uğruna aile içi kriz çıkardığı cips vardı.
Altay beni görünce elindeki fıstığı masaya bıraktı.
"Gel bakalım."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Nereye?"
"Buraya."
"Niye?"
Doruk kahkahasını bastırıyordu.
Babam televizyona bakıyor ama belli ki bizi dinliyordu.
Altay elini uzattı.
"Telefon."
"Hayır."
"Daha ne istediğimi söylemedim."
"Dün söyledin."
"Fotoğrafı sil."
Gülümsedim.
"Yoğurdu aldın mı?"
Altay birkaç saniye yüzüme baktı.
"Ne alakası var?"
"Mutfakta gördüm."
Doruk kahkahayı patlattı.
Altay başını ona çevirdi.
"Sen sus."
Ben kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Avukatlıktan marketçiliğe hızlı geçiş olmuş."
Altay gözlerini kıstı.
"Senin annen aradı."
"Benim annem seni niye arıyor?"
"Onu annene sor."
Mutfaktan annemin sesi geldi.
"YOĞURT LAZIMDI!"
Altay başını tavana kaldırdı.
Ben gülmemek için dudağımı ısırdım.
"Fotoğrafı sil," dedi tekrar.
"Hayır."
"Neden?"
"Anı."
"Ne anısı?"
"Bir gün çok ünlü bir avukat olursan basına satarım."
Doruk:
"Ben yüzde on isterim."
dedi.
Altay ona döndü.
"Sen fotoğrafta bile yoksun."
"Ama dağıtımı ben yaptım."
Babam bu kez güldü.
Altay bir süre ikimize baktı.
Sonra koltuğa yaslandı.
"İkiniz de aynı fabrikadan çıkmışsınız."
Doruk başını salladı.
"Aynı anneden."
Mutfaktan:
"DUYDUM!"
sesi geldi.
Doruk sustu.
Ben kahkahayı tutamadım.
Altay da güldü.
Tam o sırada televizyonda bir pozisyon oldu.
Üç erkek aynı anda ekrana döndü.
Doruk ayağa fırladı.
"İŞTE! İŞTE! VUR!"
Babam:
"OTUR ÖNÜMÜ KAPATIYORSUN!"
diye bağırdı.
Altay da:
"Ofsayt."
dedi.
Doruk ona döndü.
"Ne ofsaytı?"
"Ofsayt."
"Değil."
"Bir metre ofsayt."
"Sen futboldan ne anlarsın?"
Altay son derece sakin biçimde:
"Senden fazla."
dedi.
Ve benim varlığım yaklaşık iki saniye içinde tamamen unutuldu.
Kapının önünde durup üçünü izledim.
Sonra başımı iki yana salladım.
"İyi geceler size."
Kimse duymadı.
Odama çıktım.
Üzerimi değiştirip saçlarımı topladım.
Bilgisayarımı açtım.
Danışmanımla konuştuğumuz notları düzenlemeye başladım.
Yaklaşık yirmi dakika sonra telefonum titredi.
Ece.
Ece: İdil mesaj atmış.
Mesaja baktım.
Sonra bilgisayara.
Sonra tekrar telefona.
Cevap vermedim.
Bir dakika sonra yeni mesaj.
Ece: Merak etmiyor musun?
Devrim: Hayır.
Ece: Yalancı.
Devrim: Ece çalışıyorum.
Ece: Tamam tamam.
Telefonu bıraktım.
Bu kez gerçekten çalıştım.
Beş dakika.
Sonra aklıma geldi.
Ne yazmıştı acaba?
Hayır.
Beni ilgilendirmiyordu.
On dakika daha çalıştım.
Aşağıdan büyük bir bağırış yükseldi.
"GOOOOOOL!"
Ardından babamın:
"GECE GECE BAĞIRMAYIN!"
sesi geldi.
Sonra annem:
"KOMŞULAR VAR!"
Ve Doruk:
"GOL OLDU ANNE!"
Annemin cevabı gecikmedi.
"BEN Mİ ATTIM?"
Kahkahayı bastırmak için elimi ağzıma kapattım.
Bizim evde normal bir akşam yaşanıyordu.
Telefonum yeniden titredi.
Bu kez Doruk.
Doruk: Çay getir.
Ekrana baktım.
Devrim: Kalk kendin al.
Doruk: Maç var.
Devrim: Bana ne.
Doruk: Altay da istiyor.
Kaşlarımı çattım.
Devrim: Altay'ın bacakları yok mu?
Üç nokta.
Doruk: Altay diyor ki benim adımı karıştırma.
Güldüm.
Devrim: Akıllı adammış.
Doruk: ÇAY
Devrim: HAYIR
Telefonu kapattım.
İki dakika sonra kapım açıldı.
Doruk.
"Çay."
Elimdeki kalemi ona fırlattım.
Kapıyı kapattı.
Maç bittiğinde saat on bire yaklaşıyordu.
Ben hâlâ bilgisayarın başındaydım.
Aşağıdan kapı sesleri geldi.
Sonra annemin sesi.
"Geç oldu oğlum, dikkatli git."
Altay'ın cevabını tam duyamadım.
Bir süre sonra apartman kapısının kapanma sesi geldi.
İstemeden pencereye baktım.
Bakmayacaktım.
Gerçekten.
Sonra kalktım.
Perdeyi açmak için değil.
Hava almak için.
Pencereyi biraz araladım.
Sokak geceleri başka görünürdü.
Gündüzün bütün telaşı çekilir, sarı sokak lambalarının altında apartmanlar daha eski, daha sessiz görünürdü.
Balkonların çoğunun ışığı sönmüştü.
Bakkal kepenklerini indirmişti.
Kaldırımın kenarında gün boyu uyuyan tekir kedi bir arabanın kaputunun üzerine kıvrılmıştı.
Altay apartmandan çıktı.
Elinde ceket yoktu.
Telefonuna bakarak arabasına doğru yürüdü.
Tam kapıyı açacakken Rıza Amca'nın apartmanından biri seslendi.
Altay başını çevirdi.
Bir dakika kadar kapının önünde konuştu.
Sonra arabasına bindi.
Ben pencerenin kenarına yaslanmıştım.
Neden izlediğimi bilmiyordum.
Belki alışkanlıktı.
Çocukluğumuzdan beri birileri bu sokaktan gelir, birileri giderdi.
Biz de pencerelerden bakardık.
Arabanın farları yandı.
Sokağın duvarları bir an aydınlandı.
Altay arabayı çalıştırdı.
Sonra gitti.
Ben pencereyi kapattım.
Telefonum masada yeniden titredi.
Ece.
Bu kızın uyumaya niyeti yoktu.
Mesajı açtım.
Ece: İdil yazmış.
Bu kez cevap verdim.
Devrim: Bunu söyledin.
Ece: Altay cevap vermiş.
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu.
Sonra kendi kendime:
"Devrim."
dedim.
Uyarı tonunda.
Cevap yazmadım.
Ece yeni mesaj gönderdi.
Ece: Ne yazdığını sormayacak mısın?
Telefonu masaya bıraktım.
Hayır.
Sormayacaktım.
Çünkü gerçekten beni ilgilendirmiyordu.
Altay yetişkin bir adamdı.
İstediği insanla konuşurdu.
İster İdil'le.
İster Nermin Teyze'nin diş hekimi kuzeniyle.
İster...
Dur.
Nermin Teyze'nin kuzeni değildi.
Kuzeninin kızıydı.
Ben bunu neden hatırlıyordum?
Başımı masaya vurdum.
Bir kere.
Hafifçe.
"Tez."
Benim sorunum tezdi.
Kesinlikle.
Uzun zamandır aynı konuyla uğraştığım için beynim boş alanları gereksiz bilgilerle dolduruyordu.
Bilimsel bir açıklaması olmalıydı.
Telefonum yeniden titredi.
Bakmadım.
Beş saniye.
On saniye.
On beş.
Sonunda baktım.
Ece: Sadece "Merhaba, teşekkür ederim" yazmış. Rahatla :D
Kaşlarım çatıldı.
Devrim: Ben niye rahatlayayım?
Ece: Bilmiyorum :)
Devrim: Sen gerçekten çok sinir bozucusun.
Ece: İyi geceler Devrim.
Devrim: İyi geceler.
Telefonu bıraktım.
Sonra yeniden aldım.
Ece'nin mesajını bir daha okudum.
Merhaba, teşekkür ederim.
Hepsi bu muydu?
...
Ben neden "hepsi bu muydu" diye düşünüyordum?
Telefonu yatağın üzerine fırlattım.
"Yeter."
Ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim.
Kendime baktım.
"Altay seni ilgilendirmiyor."
Aynadaki ben bana son derece şüpheli baktı.
"İlgilendirmiyor."
Hâlâ ikna olmamış görünüyordu.
"Adam abinin arkadaşı."
Bu daha güçlü bir argümandı.
"Çocukluğundan beri tanıyorsun."
Evet.
"Annen ona yoğurt aldırıyor."
Burada güldüm.
Bütün ciddiyetim bozuldu.
Yatağın kenarına oturdum.
Belki de mesele gerçekten buydu.
Altay bizim hayatımızın o kadar doğal bir parçasıydı ki onu başka bir bağlamda düşünmek garip geliyordu.
Ben onu hep bizim sokakta görmüştüm.
Doruk'un yanında.
Bizim salonda.
Mutfak masasında.
Bazen babamla maç tartışırken.
Bazen annemin verdiği poşetleri taşırken.
Bazen çocukken benimle uğraşırken.
Altay'ın bizim dışımızda bir hayatı olduğunu elbette biliyordum.
Bürosu vardı.
Arkadaşları vardı.
Müvekkilleri vardı.
Muhtemelen benim hiç tanımadığım onlarca insan hayatının içindeydi.
Ama bilmekle görmek aynı şey değildi.
Belki de bu yüzden Ece'nin anlattıkları tuhaf geliyordu.
Çocukluğumuzun insanlarını değişmez sanıyorduk.
Sanki biz büyürken onlar aynı yerde kalmış gibi.
Oysa herkes büyüyordu.
Herkesin hayatı başka yönlere uzuyordu.
Ben üniversitede kendi dünyamı kuruyordum.
Doruk kendi hayatını.
Altay da kendi hayatını.
Bu normaldi.
Olması gereken buydu.
Telefonumu şarja taktım.
Bilgisayarımı kapattım.
Yatağa girdim.
Işığı söndürdüm.
Karanlıkta birkaç dakika tavana baktım.
Sonra aklıma sabah Nermin Teyze geldi.
Benim kuzenin kızı var.
Gülmeye başladım.
Zavallı Altay.
Adamın henüz haberi yoktu ama mahallede evlilik komisyonu kurulmuştu.
Yarın görürsem söylemeli miydim?
Hayır.
Kesinlikle söylememeliydim.
...
Ama yüzünü görmek komik olurdu.
Yorganı çeneme kadar çektim.
Tamam.
Belki söylerdim.
Sadece gülmek için.
Sonra uyurdum.
Çünkü yarın yeni bir gündü.
Ve bizim mahallede yeni bir gün demek, hiç kimsenin planlamadığı en az üç yeni olay demekti.
Benim bilmediğim tek şey şuydu:
Bazen hayatı değiştiren şeyler de tam olarak böyle başlardı.
Kimsenin önemsemediği küçük konuşmalarla.
Bir mutfak masasındaki fotoğrafla.
Marketten alınan bir yoğurtla.
Ya da yıllardır tanıdığınız birinin hayatını, ilk kez sizden bağımsız düşünmek zorunda kalmanızla.
Ama o gece bunların hiçbirini bilmiyordum.
Benim tek derdim, sabah Nermin Teyze'ye yakalanmadan apartmandan çıkmanın bir yolunu bulmaktı.
Ve açık konuşmak gerekirse...
Bu, Altay meselesinden çok daha zordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.