Biz Büyürken kitap kapağı

17. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM

Almanya’ya gitmenin en zor kısmının Almanya’ya gitmek olduğunu düşünüyordum.

Yanılmıştım.

En zor kısmı, Almanya’ya gitmeden önce Almanya’ya gitmek istediğini yaklaşık yüz kırk farklı belgeyle kanıtlamaktı.

Pasaport.

Biyometrik fotoğraf.

Kabul belgesi.

Üniversiteden yazı.

Araştırma programının davet mektubu.

Konaklama bilgisi.

Sigorta.

Finansal durum belgesi.

Başvuru formu.

Başvuru formunun bir yerinde, daha önce cevapladığıma emin olduğum başka bir sorunun farklı kelimelerle yeniden sorulmuş hâli.

Bir noktada sistem benden annemin ilkokul öğretmeninin kan grubunu istese şaşırmayacaktım.

Vize randevumun olduğu sabah annem benden önce kalkmış, kahvaltı hazırlamış, evraklarımı yeniden kontrol etmiş ve kapının yanına küçük bir su şişesi koymuştu.

Şişenin üzerine keçeli kalemle:

**İÇ.**

yazmıştı.

“Anne.”

“Hı?”

“Ben beş yaşında değilim.”

“Biliyorum.”

“Bunun üzerine niye ‘iç’ yazdın?”

“Unutuyorsun.”

“Unutmuyorum.”

Annem bana baktı.

Böbrek taşım da metaforik olarak baktı.

Suyu çantama koydum.

“Tamam.”

Babam masadan:

“Vizeyi bugün mü verecekler?”

diye sordu.

“Hayır baba, başvuru yapacağım.”

“Ne zaman belli olacak?”

“Bilmiyorum. Birkaç gün sürebilir.”

“Almanlar hızlıdır.”

Annem çayını karıştırdı.

“İnşallah.”

Babam gazeteyi indirdi.

“Kız kabul aldı zaten.”

“Ben vize için diyorum Hakan.”

Doruk saçları dağınık hâlde mutfağa girdi.

“Sabah sabah Almanya mı konuşuyorsunuz?”

Üzerimde montum, elimde çantamla ona baktım.

“Vize randevum var.”

“Bugün müydü?”

“Üç kere söyledim.”

“Hatırlıyorum.”

“Az önce sordun.”

“Kontrol ettim.”

“Gerizekâlı.”

Buzdolabını açtı.

“Başarılar.”

“Vize sınavı değil.”

“Yine de başarılar.”

Annem hemen:

“Doruk, kız kardeşini bıraksana.”

“Toplantım var.”

“Ben giderim zaten.”

Doruk peynir kutusunu çıkarırken:

“Altay nerede?”

dedi.

Suyu içerken durdum.

“Altay niye beni bırakıyor?”

Doruk bana döndü.

“Bırakıyor demedim. Altay nerede dedim.”

“Niye şimdi Altay’ı sordun?”

“Dün gece evraklarla ilgili mesajlaşıyordunuz.”

“Sen bunu nereden biliyorsun?”

“Altay söyledi.”

“Neden?”

“Çünkü konuşuyoruz.”

“Benim hakkımda mı?”

Doruk peynirden bir parça kopardı.

“Devrim, saat daha sekiz. Bu sorguyu öğleden sonraya erteleyebilir miyiz?”

Haklıydı.

Bu daha da sinir bozucuydu.

“Ben çıkıyorum.”

Annem arkamdan:

“Suyunu iç!”

diye bağırdı.

“İÇTİM!”

“HEPSİNİ DEĞİL!”

Kapıyı kapattım.

***

Randevu düşündüğüm kadar korkunç değildi.

Ama düşündüğümden daha yorucuydu.

İstanbul trafiği, belge kontrolü, beklemek, yeniden beklemek, yanlış sıraya girdiğimi düşünüp aslında doğru sırada olduğumu öğrenmek, biyometri, birkaç soru, tekrar belge...

Çıktığımda omuzlarımın üzerindeki görünmez yükün yarısı kalkmıştı.

Diğer yarısı sonuç gelene kadar kalacaktı.

Telefonumu çıkardım.

Annemden üç mesaj.

**Nasıl geçti?**

**Bitti mi?**

**Devrim?**

Doruk:

**ölmedin dimi**

Ece:

**ALMAN DEVLETİ SENİ KABUL ETTİ Mİ**

Baran:

**HOCAM VİZE DURUM RAPORU BEKLİYORUZ**

Aslı:

**Çıkınca haber ver ❤️**

Altay:

**Bitti mi?**

Hepsinin içinde nedense önce Altay’ın mesajını açtım.

Bunun üzerinde durmadım.

**Ben:** Bitti.

Cevap hemen geldi.

**Altay:** Nasıl geçti?

**Ben:** Sanırım iyi. Evrakları aldılar.

**Altay:** Neredesin?

Bulunduğum yeri yazdım.

Sonra diğerlerine cevap verdim.

Telefonumu çantama atmıştım ki yaklaşık yirmi dakika sonra yeniden titredi.

**Altay:** Orada mısın hâlâ?

**Ben:** Evet. Niye?

**Altay:** Çıkma.

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Hapishanede değilim.

Cevap gelmedi.

On dakika sonra kaldırımın kenarında beklerken tanıdık arabayı gördüm.

Önümde durdu.

Cam açıldı.

Altay bana baktı.

“Bin.”

Arabaya, sonra ona baktım.

“Sen ne yapıyorsun burada?”

“Araba kullanıyorum.”

“Onu görüyorum.”

“Hava soğuk. Bin.”

“Buraya niye geldin?”

Bir saniye sustu.

“Yakındaydım.”

Etrafıma baktım.

Sonra tekrar ona.

“Senin büron buraya yakın değil.”

“İşim vardı.”

“Nerede?”

“Beşiktaş tarafında.”

“Burası tam olarak yolunun üstü değil.”

“İstanbul büyük şehir.”

“Bu nasıl savunma?”

“Arabaya binecek misin, sorguya devam mı edeceksin?”

Kapıyı açtım.

“Savunman zayıf.”

Emniyet kemerimi takarken:

“Sonuçta bindin.”

dedi.

“Üşüdüm.”

“Tabii.”

Başımı çevirdim.

“Sen şu kelimeyi kullanmayı bırak.”

Gülümsedi.

***

“Eve gidelim.”

dedim birkaç dakika sonra.

Altay trafiğe bakıyordu.

“Acıktın mı?”

“Biraz.”

“Yemek yiyelim.”

“Evde yemek var.”

“Biliyorum.”

“Annem seni de doyurur.”

“Onu da biliyorum.”

“E?”

Kırmızı ışıkta durdu.

Bana baktı.

“Eve gitmeyelim.”

Cümle çok basitti.

Nedense ben basit karşılayamadım.

“Niye?”

“Yemek yiyelim.”

“İkimiz mi?”

Altay arka koltuğa baktı.

Sonra bana.

“Başka biri mi var?”

Vardı.

Gerilim vardı.

Benim gereksiz düşüncelerim vardı.

Bir de Altay’ın son zamanlarda ne yaptığına dair cevaplanmamış yaklaşık on yedi sorum vardı.

Teknik olarak kalabalıktık.

“Yok.”

dedim.

“E o zaman?”

“Tamam.”

Yola devam etti.

Bir süre sonra dayanamadım.

“Altay.”

“Hı?”

“Senin işin bitti mi?”

“Bitti.”

“Eve gitmeyecek misin?”

“Hayır.”

“Niye?”

Cevabı gecikmedi.

“Seninle vakit geçiriyorum.”

Başımı ona çevirdim.

Altay yola bakıyordu.

Sanki son derece sıradan bir şey söylemişti.

“Ha.”

dedim.

Yirmi yedi yıllık dil gelişimimin zirvesi.

Ha.

Altay’ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Ne?”

“Hiç.”

“Gülme.”

“Gülmüyorum.”

“Gözlerin gülüyor.”

“Onlara karışamıyorum.”

Kendi lafımı bana karşı kullanması hoşuma gitmedi.

Camdan dışarı döndüm.

“Sinir bozucusun.”

“Biliyorum.”

***

Yemek yediğimiz yer gösterişli değildi.

İyi ki de değildi.

Gösterişli bir yere gitseydik beynim bunu başka bir kategoriye koyabilirdi.

Burası küçük masaları birbirine biraz fazla yakın, yemekleri güzel bir yerdi.

Yani randevu yeri değildi.

Bu düşüncenin hemen ardından kendime kızdım.

Randevu yeri diye mimari bir sınıflandırma yoktu.

Bir binanın imar planında:

**Zemin kat: ticari alan.
Birinci kat: konut.
Köşe masa: romantik ilişki ihtimali.**

yazmıyordu.

Karşımdaki adam Altay’dı.

Doruk’un arkadaşı.

Bizim evin buzdolabını izinsiz açan adam.

Çocukken bisikletimin zincirini takan adam.

Geçen hafta elini belimde gereğinden uzun tutan adam.

Çatalımı bıraktım.

Son cümleyi düşünmeyecektik.

“Ne oldu?”

dedi.

“Hiç.”

“Bir anda kaşlarını çattın.”

“Düşünüyorum.”

“Tehlikeli.”

“Seninle ilgili değildi.”

Bunu neden söyledim bilmiyorum.

Altay’ın kaşı kalktı.

“Ben sormadım.”

Haklıydı.

Su içtim.

Bazen insan kendi kendini mahkemeye veriyordu.

Bir süre sonra konu Almanya’ya döndü. Konaklama seçeneklerini anlattım. Altay kampüse yakın olanın daha mantıklı olduğunu söyledi. Ben diğer evin daha güzel olduğunu savundum.

Sonra bir anda sordum.

“Sen gerçekten Almanya’da kalmayı hiç düşündün mü?”

“Düşündüm.”

“Sonradan?”

“Bazen.”

“Pişman oldun mu?”

“Bazen.”

“Şimdi?”

Biraz düşündü.

“Şimdi değil.”

“Neden?”

Bakışları yüzümde kaldı.

“Şimdi burada olmaktan şikâyetçi değilim.”

Burada.

İstanbul’da.

Türkiye’de.

Bu restoranda.

Benim karşımda.

Son ihtimal beynimin terbiyesizliğiydi.

“İyi.”

dedim.

“İyi.”

Ve ikimiz de konuyu değiştirdik.

***

Yemekten sonra doğrudan arabaya dönmedik.

Boğaz’a doğru yürüdük.

Akşam çökmeye başlamıştı. Karşı kıyının ışıkları suyun üzerinde titriyor, vapurlar geçiyor, martılar hâlâ insanlardan bir şey çalabileceklerine dair sarsılmaz inançlarıyla tepemizde dönüyordu. Denizden gelen rüzgâr sertti.

Ellerimi montumun ceplerine soktum.

Altay:

“Üşüdün mü?”

“Biraz.”

“Atkın var.”

Boynumdaki atkıya baktım.

AVM’de aldığımız.

“Var.”

“Düzgün bağlamamışsın.”

Gözlerimi devirdim.

“Başlama.”

“Gel.”

“Ben yaparım.”

“Geçen sefer de öyle dedin.”

“Bu sefer gerçekten yaparım.”

Altay çoktan karşıma geçmişti.

Atkının iki ucunu tuttu.

“Dur.”

Durdum.

Atkıyı çözdü, boynumun etrafında yeniden doladı. Parmaklarının sırtı çenemin altına hafifçe değdi.

Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu.

Altay atkıyı düzelttikten sonra elini kaldırdı.

Ne yapacağını biliyordum.

Yine de hareket etmedim.

Saçımı kulağımın arkasına aldı.

Parmakları şakağımdan geçti.

Sonra yanağımın kenarında kaldı.

Bir saniye.

İki.

Başımı kaldırdım.

Altay bana bakıyordu.

Yüzümün ısındığını hissettim.

“Yine.”

dedi.

“Ne yine?”

“Kızardın.”

“Üşüdüm.”

Bu kez bahanem kusursuzdu.

Hava gerçekten soğuktu.

Altay başını hafifçe yana eğdi.

“Üşüyünce burnun kızarıyor.”

Sustum.

“Ne?”

“Şu an burnun kızarmadı.”

“Benim yüzümle ilgili neden bu kadar veri topluyorsun?”

Güldü.

“Meslek hastalığı.”

“Avukatlar insanların burnunu mu inceliyor?”

“Sen avukat değilsin.”

“Ne alakası var?”

“Demek ki meslekle alakası yokmuş.”

Bu adamın başına bir şey gelecekti.

Ben yapacaktım.

Ama şu an yapamıyordum.

Çünkü eli hâlâ yanağımdaydı.

Gözlerim bir an dudaklarına kaydı.

Sonra tekrar gözlerine.

Altay’ın bakışının değiştiğini düşündüm.

O da sustu.

Rüzgâr vardı.

Boğaz vardı.

Şehrin bütün sesi arkamızdaydı.

Aramızda ise neredeyse hiç mesafe yoktu.

Bir şey olabilirdi.

Bunu ilk kez bu kadar net düşündüm.

Altay’ın başparmağı yanağımın kenarında çok hafif hareket etti.

Sonra elini çekti.

Ben geri adım atmadım.

O da atmadı.

Bir süre birbirimize baktık.

Sonra:

“Yürüyelim mi?”

dedi.

“Olur.”

Yan yana döndük.

Kimse bizi bölmemişti.

Telefon çalmamıştı.

Doruk ortaya çıkmamıştı.

Nermin Teyze İstanbul’un diğer ucundan ışınlanmamıştı.

Biz durmuştuk.

Bu nedense daha kötüydü.

***

Vizem dört gün sonra onaylandı.

Maili üniversitede açtım.

İlk önce annemi aradım.

Annemin sesi değişti ama ağlamadı.

“Tamam.”

dedi.

Sanki Almanya Federal Cumhuriyeti ile şahsen bir anlaşmazlığı çözmüş gibi rahatlamıştı.

Babam arkadan:

“Ben demiştim.”

diye bağırdı.

Doruk:

**Hayırlı olsun gurbetçi**

yazdı.

Ece:

**ARTIK KAÇIŞ YOK**

Aslı kalp gönderdi.

Baran haberi öğrenince laboratuvara girip:

“HOCAM SCHENGEN!”

diye bağırdı.

“Almanya ulusal vize, Schengen diye bağırma.”

“Pazarlama değeri düşüyor.”

Altay’a yalnızca:

**Çıktı.**

yazdım.

Bir dakika geçmeden telefonum çaldı.

“Efendim?”

“Tebrik ederim.”

Gülümsedim.

“Teşekkür ederim.”

“Rahatladın mı?”

“Çok.”

“Güzel.”

“Artık gerçekten gidiyorum.”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Biliyorum.”

dedi.

O kadar.

Ama Boğaz’daki rüzgârı yeniden hatırladım.

***

Vizem çıktıktan iki gün sonra bizim evde toplanmıştık. Aslı da gelmişti. Baran elinde tatlıyla gelmiş ve bunun “uluslararası başarı kutlaması” olduğunu iddia etmişti.

Doruk’la Aslı artık kimsenin anlamamış gibi yapabileceği noktayı geçmişti.

Doruk mutfaktan Aslı’ya çay getirdi.

Bu başlı başına yeterli delildi.

Çünkü abim normalde kendisine bile çay getirmiyordu.

Ece’yle göz göze geldik.

Doruk:

“Ne var?”

dedi.

“Hiç.”

dedik aynı anda.

“İkinizden nefret ediyorum.”

Aslı güldü.

Baran ağzında tatlıyla:

“Ben ilişkinizin hangi aşamasında olduğumuzu bilmiyorum ama destekliyorum.”

Doruk:

“Sen neden buradasın?”

“Grup ruhu.”

Ece ellerini çırptı.

“Tam da grup ruhu demişken, bir yere gidelim.”

“Nereye?”

“Kar tatili.”

Doruk:

“Bu kadar spesifik olmayan tatil planı görmedim.”

“Uludağ.”

dedi Baran.

Aslı:

“Ben varım.”

Doruk ona baktı.

“Sen varsan ben de varım.”

Salon sessizleşti.

Doruk birkaç saniye sonra söylediği şeyi fark etti.

Ben:

“Vay.”

dedim.

“Kes.”

“Bir şey demedim.”

“Yüzün dedi.”

“Benim yüzümle neden herkes bu kadar ilgileniyor?”

Bu cümleyi söylerken aklıma Altay geldi.

Canım sıkıldı.

Ece:

“Altay da gelsin.”

dedi.

Başımı gereğinden hızlı çevirdim.

Doruk bunu fark etmedi.

“İşi varmış.”

“Gelmiyor mu?”

Soru ağzımdan çıkmıştı.

Doruk bana baktı.

“Bilmiyorum. Niye?”

“Hiç. Grup dediniz ya.”

Ece bana baktı.

Ben ona bakmadım.

***

Plan iki gün içinde yapıldı.

Üç gece değil.

**Üç günlük** bir kaçamak.

İlk gün sabah gidilecek, üçüncü gün akşam İstanbul’a dönülecekti.

Ben.

Ece.

Aslı.

Doruk.

Baran.

Altay hâlâ belirsizdi.

Yola çıkacağımız sabah sokağa indiğimde Doruk bagajla savaşıyor, Aslı ona hiçbir faydası olmayan öneriler veriyor, Ece kahvesini içiyor, Baran ise İstanbul’un ortasında kayak gözlüğü takmış dolaşıyordu.

“Onu niye taktın?”

“Atmosfer.”

“Daha dağa çıkmadık.”

“Ruhen çıktım.”

Valizimi bagaja koyacaktım ki arkamızda başka bir araba durdu.

Döndüm.

Altay indi.

Elinde küçük bir valiz vardı.

Bakakaldım.

“Sen gelmiyor muydun?”

“Öyle demedim.”

“İşin vardı.”

“Hallettim.”

Doruk:

“Son anda karar verdi.”

dedi.

Altay valizini bagaja koydu.

Ben hâlâ ona bakıyordum.

“Neden?”

“Neden ne?”

“Fikrini değiştirdin?”

Omuz silkti.

“Kar görmek istedim.”

İstanbul için o hafta kar ihtimali vardı.

Bunu söylemedim.

Bazı yalanların düzeltilmemesi gerektiğini öğreniyordum.

***

### BİRİNCİ GÜN

Uludağ’a çıktığımızda İstanbul’un gri kışı geride kalmıştı.

Her yer beyazdı. Ağaçların dallarında kar birikmiş, otelin önündeki yolun kenarlarında kar yığınları oluşmuştu.

Baran arabadan iner inmez kollarını açtı.

“HOCAM DOĞA!”

“Bana niye bağırıyorsun?”

“Mutluyum.”

“Normal mutlu ol.”

“Yapamıyorum.”

Odalarımıza yerleştikten sonra kayak ekipmanlarını kiraladık.

Baran profesyonel kayakçı gibi görünüyordu.

Kaymayı bilmiyordu.

Bunu pistte öğrendik.

İlk beş dakikada üç kez düştü.

Üçüncüsünde yerde yatıp:

“Beni burada bırakın.”

dedi.

Ece telefonla çekiyordu.

“Bunu düğününde göstereceğim.”

“Evlenmeyeceğim.”

“Artık özellikle evlendireceğim.”

Doruk Aslı’ya kayak öğretmeye kalktı.

On dakika sonra Aslı’nın Doruk’tan daha iyi kaydığı ortaya çıktı.

Aslı pistin aşağısına düzgünce inerken Doruk olduğu yerde kaldı.

Yanına geldim.

“Sen ona öğretmeyecek miydin?”

“Plan değişti.”

“Romantik.”

“Sus.”

Ben de iyi değildim.

Ama kötü olduğumu kabul etmiyordum.

Bir eğitmenle birkaç tur yaptım.

İlkinde düştüm.

İkincisinde düşmedim ama duramadım.

Üçüncüsünde gerçekten kaydım.

Aşağı indiğimde yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı.

Ve ilk yaptığım şey...

Altay’a bakmak oldu.

Biraz ileride duruyordu.

Beni izliyordu.

Göz göze geldik.

Başparmağını kaldırdı.

Ben de kaldırdım.

Sonra bunu neden yaptığımı düşündüm.

Cevabını bulamadım.

Akşam şöminenin olduğu ortak alana indik.

Baran bacaklarının ağrıdığını iddia ediyor, Ece bunun kayak değil “yerle fazla temas” kaynaklı olduğunu söylüyordu.

Doruk’la Aslı aynı koltuğa oturmuşlardı.

Başta aralarında mesafe vardı.

Bir saat sonra yoktu.

Doruk’un kolu koltuğun arkasındaydı.

Aslı omzunu ona yaslamıştı.

Onlara baktım.

Sonra istemeden Altay’a.

Karşı koltukta oturuyordu.

Ve bana bakıyordu.

Bu kez gözlerimi hemen çevirmedim.

Bir.

İki.

Sonra Baran önümüzden geçip:

“Patlamış mısır isteyen?”

dedi.

Bakışımız koptu.

Belki iyi olmuştu.

***

### İKİNCİ GÜN

İkinci gün daha rahattık.

Ben artık düşmeden kayabiliyordum.

Baran hâlâ düşüyordu ama bunu kişisel stilinin bir parçası ilan etmişti.

Doruk ile Aslı sabah bir ara ortadan kayboldular.

Ece:

“Bırakalım.”

dedi.

“Nereye gittiler?”

“Devrim.”

“Ne?”

“Yirmi yedi yaşındasın.”

“Bu cümle son zamanlarda bana karşı çok kullanılıyor.”

Öğleden sonra hep birlikte sıcak bir şeyler içmek için oturduk. Altay yanıma oturdu. Dizlerimiz masanın altında iki kere değdi.

İlkinde ikimiz de çekmedik.

İkincisinde bunun tesadüf olduğuna inanmak biraz daha zordu.

Bir ara Altay:

“Yarın dönüyoruz.”

dedi.

“Hı.”

“Çabuk geçti.”

“Üç gün zaten.”

“Almanya da geçer.”

Kahveme baktım.

“Altı ay üç gün değil.”

“Biliyorum.”

“Sen sürekli çabuk geçer diyorsun.”

“Başka ne diyeyim?”

Başımı kaldırdım.

“Bilmiyorum.”

Altay’ın bakışları yüzümde kaldı.

Bir kere de gitme deseydin.

O konuşmayı ikimiz de hatırlıyorduk.

Belli etmedik.

Akşam yemek sonrası grup oyunları oynadık.

Baran hile yaptı.

Ece yakaladı.

Doruk Aslı’yla aynı takımda olduğu için tarafsızlığını tamamen kaybetti.

Ben Altay’la aynı takıma düştüm.

“Kaybedersek senin yüzünden.”

dedim.

“Daha başlamadık.”

“Önlem alıyorum.”

Kazandık.

Baran bunun hukuka aykırı olduğunu söyledi.

Altay:

“Dava aç.”

dedi.

Gece odama çıktığımda Ece yatağında oturmuş yüzüme baktı.

“Ne?”

dedim.

“Bir şey soracağım.”

“Hayır.”

“Daha sormadım.”

“Yüzünden belli.”

“Altay’la ne oluyor?”

Çantamı bıraktım.

“Hiçbir şey.”

Ece sessizce baktı.

“Gerçekten bilmiyorum.”

dedim bu kez.

Bu daha dürüsttü.

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Ece güldü.

“Bu kesin Altay’dan kalma.”

Yastığı ona attım.

***

### ÜÇÜNCÜ GÜN

Son sabah kar yeniden başlamıştı.

İstanbul’a öğleden sonra dönecektik. Kahvaltıdan sonra birkaç saatimiz vardı.

Ece ve Baran son kez piste gitmek istedi.

Doruk ile Aslı yürüyüşe çıktı.

Ben önce odaya çıkıp valizimi toparladım.

Sonra otelin dışına indim.

Altay merdivenlerin yanında duruyordu.

“Sen kaymıyor musun?”

diye sordum.

“İstemiyorum.”

“Niye?”

“Yürüyelim mi?”

Bu kez “neden” demedim.

“Olur.”

Otelin biraz uzağına yürüdük.

Kar hafif yağıyordu. Yolun iki tarafındaki ağaçlar bembeyazdı. İnsan sesleri geride kaldıkça etraf sessizleşti.

Ellerimi montumun ceplerine soktum.

“Üç gün gerçekten çabuk geçti.”

dedim.

“Ben söyledim.”

“Almanya için hâlâ aynı şeyi söyleme.”

“Söyleyeceğim.”

“Sinir bozucusun.”

“Biliyorum.”

Bir süre daha yürüdük.

Sonra Altay durdu.

Ben birkaç adım sonra fark edip döndüm.

“Ne oldu?”

“Devrim.”

“Hı?”

“Bir şey soracağım.”

“Bu girişleri sevmiyorum.”

“Biliyorum.”

“E sor.”

Bana doğru geldi.

Aramızdaki mesafe azaldı.

Ama bu kez bana dokunmadı.

Ellerini montunun ceplerinde tuttu.

“Geçen gece söylediğin şey.”

“Hangisi?”

“Rahatsız olmadığın.”

Kalbim bir anda hızlandı.

İşte buydu.

Mesaj değildi.

Telefon ekranı yoktu.

Kaçabileceğim bir yazma-silme alanı yoktu.

Altay karşımdaydı.

“Ne olmuş?”

“Emin misin?”

“Ne konuda?”

“Benden.”

Sesindeki şaka tamamen kaybolmuştu.

“Bana dokunmamdan rahatsız değilsin.”

Yüzümün ısındığını hissettim.

Ama bu kez kaçmadım.

“Değilim.”

Altay’ın gözleri yüzümde kaldı.

“Emin misin?”

“İki kere mi söylemem gerekiyor?”

“Evet.”

“Neden?”

“Duymak istiyorum.”

Bu cevap bütün hazır savunmalarımı dağıttı.

Bir süre sustum.

Sonra:

“Rahatsız değilim.”

dedim.

Altay’ın çenesi hafifçe gerildi.

Ben devam ettim.

“Hatta...”

Dur.

Burada durmam gerekiyordu.

Altay bekledi.

“Hatta ne?”

“Hiç.”

“Devrim.”

“Ne?”

“Az önce iki kere söylettin diye kızıyordun.”

“Fikrimi değiştirdim.”

“Ben değiştirmedim.”

“Altay.”

“Hı?”

“Bilerek mi yapıyorsun?”

“Neyi?”

“Bunu.”

“Elim cebimde.”

Sinirden güldüm.

“Dokunmayı demiyorum.”

“Neyi diyorsun?”

“Beni böyle...”

Kelimeyi bulamadım.

“Nasıl?”

“Utandırmayı.”

Altay’ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Bazen.”

“Neden?”

“Hoşuma gidiyor.”

Kalbim bir kez sert vurdu.

“Ne hoşuna gidiyor?”

“Seni utandırmak.”

Gözlerimi devirdim.

“Manyaksın.”

“Olabilir.”

“Otuz iki yaşında adamsın.”

“Sen yirmi yedi yaşındasın.”

“Bu argüman hiçbir zaman işe yaramıyor.”

“Biliyorum.”

Gülümsedim.

Sonra gülümsemem yavaşça kayboldu.

Çünkü Altay bana hâlâ aynı şekilde bakıyordu.

Bu kez ben sordum.

“Sen benimle ne yapıyorsun?”

Altay’ın yüzündeki ifade değişti.

“Ne demek?”

“Bilmiyorum.”

Nefes verdim.

“Son zamanlarda sürekli bana dokunuyorsun. Bakıyorsun. Bilerek kızarttığını söylüyorsun. Ben bir şey sorunca yarısını cevaplayıp yarısını bırakıyorsun.”

Söyledikçe kalbim daha hızlı atıyordu.

“Sonra hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun.”

Altay bir süre sustu.

“Sen ne yapıyorsun?”

dedi.

Kaşlarımı çattım.

“Ben sana soruyorum.”

“Ben de sana.”

“Ben hiçbir şey yapmıyorum.”

Altay'ın kaşı kalktı.

“Devrim.”

“Ne?”

“Boğaz’da geri çekilmedin.”

Sustum.

“Dün dizini çekmedin.”

Sustum.

“Şu an da gitmiyorsun.”

Bir anda verecek cevabım kalmadı.

“Belki rahatsız değilimdir.”

dedim.

“Onu biliyorum artık.”

“E?”

Altay bana bir adım daha yaklaştı.

Bu kez aramızda gerçekten çok az mesafe vardı.

“E'sini sen söyle.”

“Niye ben söylüyorum?”

“Çünkü ben senden iki kere cevap aldım.”

“Avukatsın diye her şeyi çapraz sorguya çeviremezsin.”

“Meslek hastalığı.”

“Burnumu incelemek de öyleydi.”

Güldü.

Ben de güldüm.

Sonra yine sustuk.

Kar saçlarıma düşüyordu.

Altay bu kez elini kaldırmadan önce bir an durdu.

Sanki bana fırsat verdi.

Geri çekilmedim.

Parmakları saçımın üzerindeki karları aldı.

Sonra kulağımın yanından geçip yanağıma geldi.

“Bak.”

dedim.

“Hı?”

“Yine yapıyorsun.”

“Evet.”

Bu sefer inkâr bile etmedi.

“Farkındasın.”

“Evet.”

“Ve...”

Nefes aldım.

“...geri çekilmiyorsun.”

Altay’ın gözleri benimkilerden ayrılmadı.

“Sen de.”

İşte.

Bütün mesele iki kelimeye düşmüştü.

**Sen de.**

Başımı kaldırdım.

Altay’ın eli yanağımdaydı.

Başparmağı tenimin üzerinde çok hafif hareket etti.

Kalbimin sesini duyabileceğinden ciddi şekilde şüpheleniyordum.

Gözlerim dudaklarına kaydı.

Bu kez saklamadım.

Tekrar gözlerine baktığımda Altay’ın da benim dudaklarıma baktığını gördüm.

İlk kez bundan emindim.

Bir saniye.

İki.

Altay biraz eğildi.

Durdu.

O kadar yakındı ki nefesini yüzümde hissedebiliyordum.

Ama son mesafeyi kapatmadı.

Bana baktı.

Bekledi.

Bunu fark ettiğim anda içimdeki bütün panik tuhaf biçimde sakinleşti.

Çünkü karar yalnızca onun değildi.

Benim de değildi.

İkimizin arasındaydı.

Ve ilk kez ne istediğimi düşünmek zorunda kalmadım.

Biliyordum.

Başımı çok az kaldırdım.

Mesafeyi ben de kapattım.

Dudaklarımız birbirine değdi.

İlk hissettiğim şey sıcaklıktı.

Dışarısı o kadar soğuktu ki bunun saçma derecede farkına vardım.

İkinci hissettiğim şey ise beynimin tamamen susmasıydı.

Yıllardır her şeyi açıklamaya çalışan, sınıflandıran, gerekçelendiren o ses...

yoktu.

Altay’ın eli yanağımdan ensemin yanına kaydı.

Öpüşme acele değildi.

Bir anlık da değildi.

Ama büyük, dramatik, dünyayı yerinden oynatan bir şey de olmadı.

Dünya gayet yerinde kaldı.

Kar yağmaya devam etti.

Bir yerlerde insanlar kayak yaptı.

Otelin bacasından duman çıktı.

İstanbul hâlâ yüzlerce kilometre ötede bizi bekliyordu.

Almanya hâlâ birkaç hafta sonraydı.

Sadece ben Altay’ı öpüyordum.

Ya da Altay beni.

Bu noktada teknik ayrımın önemi kalmamıştı.

Bir süre sonra çok az geri çekildik.

Altay’ın alnı benimkine neredeyse değiyordu.

Gözlerimi açtım.

O da bana bakıyordu.

Ve hayatımın en saçma refleksi devreye girdi.

“Şimdi ne olacak?”

dedim.

Altay’ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Daha yeni öpüştük.”

“Farkındayım.”

“Emin olmak istedim.”

“Altay.”

Güldü.

Ben de gülmeye başladım.

Sinirden mi, mutluluktan mı bilmiyordum.

Muhtemelen ikisi de.

“Sen çok sinir bozucu bir insansın.”

“Az önce pek rahatsız görünmüyordun.”

Yüzüm anında ısındı.

Altay baktı.

“Bak.”

Parmağımı kaldırdım.

“Sakın.”

“Bir şey demedim.”

“Diyecektin.”

“Belki.”

“Bilerek yapıyorsun.”

“Bazen.”

Aynı konuşmaya dönmüştük.

Ama hiçbir şey aynı değildi.

Bir süre birbirimize baktık.

Sonra aklıma bir şey geldi.

“Doruk seni öldürecek mi?”

Altay’ın yüzündeki ifade görülmeye değerdi.

“İlk düşündüğün bu mu?”

“Abim.”

“Benim yirmi beş yıllık arkadaşım.”

“Daha kötü.”

“Muhtemelen.”

Gözlerim büyüdü.

“Muhtemelen mi?”

Güldü.

“Şaka yapıyorum.”

“Komik değil.”

“Biraz komik.”

“Hiç değil.”

“Devrim.”

“Hı?”

Yüzü yeniden ciddileşti.

“Pişman mısın?”

Soru gülümsememi sildi.

Düşündüm.

Bir saniye bile sürmedi.

“Hayır.”

Altay başını hafifçe salladı.

“İyi.”

“Sen?”

“Hayır.”

Basitti.

Bu kadar.

Sonra elimde olmayan bir şey yaptım.

Gülümsedim.

Altay da gülümsedi.

Ve bu sefer beni tekrar öptüğünde şaşırmadım.

İkinci öpücük daha kısa sürdü.

Ama nedense ilkinden daha gerçek geldi.

Çünkü artık yanlışlık değildi.

Merak değildi.

Bir anın içine kapılıp gitmek değildi.

Ne yaptığımızı biliyorduk.

En azından o an için.

Sonrasını bilmiyorduk.

***

Otele dönerken yan yana yürüdük.

El ele değildik.

Bunu özellikle fark ettim.

Sonra neden fark ettiğime kızdım.

Yaklaşık otuz saniye sonra ellerimiz yürürken birbirine değdi.

Bir kez.

İki.

Üçüncüsünde Altay parmaklarımı tuttu.

Aşağı baktım.

Sonra ona.

“Ne?”

dedi.

“Hiç.”

“Rahatsız mısın?”

Bu kez güldüm.

“Değilim.”

Elimi çekmedim.

Otele yaklaştığımızda bıraktık.

Çünkü girişin önünde Baran vardı.

Bizi görünce kollarını açtı.

“NEREDEYDİNİZ?”

Elimi cebime soktum.

“Yürüdük.”

Baran Altay’a baktı.

Sonra bana.

Sonra tekrar Altay’a.

“İki saattir mi?”

“İki saat olmadı.”

dedim.

Baran telefonuna baktı.

“Bir saat kırk iki dakika.”

“Sen bizi mi takip ediyorsun?”

“Hayır, Doruk sizi arayacaktı, ben saate baktım.”

Tam o sırada Doruk kapıdan çıktı.

“Lan neredesiniz?”

Kalbim yeniden hızlandı.

Altay son derece rahat:

“Yürüdük.”

dedi.

Doruk:

“Telefon diye bir şey var.”

Ben:

“Yanımdaydı.”

“E niye açmadın?”

Telefonumu çıkardım.

Üç cevapsız arama.

“Duymamışım.”

Doruk gözlerini devirdi.

“Toparlanın, yarım saate çıkıyoruz.”

“Tamam.”

Döndü.

Gitti.

Altay’la göz göze geldik.

Baran hâlâ oradaydı.

“Ne var?”

dedim.

“Hiç.”

“Git.”

“Gidiyorum hocam.”

Uzaklaştı.

Altay alçak sesle:

“Çok iyi saklıyorsun.”

dedi.

“Senin yüzünden.”

“Ben bir şey yapmadım.”

Ona baktım.

Gerçekten bunu söylemişti.

“Bir şey yapmadın?”

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Son bir saat içinde mi?”

Yüzüm yine kızardı.

“Git valizini topla.”

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Gülerek içeri girdi.

Ben birkaç saniye dışarıda kaldım.

Kar hâlâ yağıyordu.

Dudaklarımda tuhaf bir sıcaklık vardı.

Elimi ağzıma götürmemek için özel çaba harcadım.

Çünkü bunu yaparsam çok klişe olacaktı.

Üç saniye sonra yaptım.

Kimse görmedi.

Sorun yoktu.

***

Odaya girdiğimde Ece valizini kapatmaya çalışıyordu.

Bana baktı.

Sonra tekrar valize döndü.

Sonra bir anda başını kaldırdı.

“Ne oldu?”

“Ne ne oldu?”

“Yüzün.”

İçimde küçük çaplı bir deprem başladı.

“Ne olmuş yüzüme?”

“Bir tuhafsın.”

“Kar yağdı.”

“Kar sana ne yaptı?”

“Üşüdüm.”

Ece gözlerini kıstı.

“Burnun kızarmamış.”

Donup kaldım.

Bu bilgi artık neden herkes tarafından biliniyordu?

“Ne?”

“Yanakların kızarmış.”

“Ece.”

“Hı?”

“Valizini kapat.”

Bir süre bana baktı.

Sonra yavaşça gülümsedi.

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Bu kez kahkaha attı.

Ben banyoya kaçtım.

Aynaya baktım.

Gerçekten kızarmıştım.

Ama ilk kez sebebini inkâr etmek için uğraşmadım.

***

İstanbul’a dönüş yolunda Doruk kiraladığı geniş VIP aracı kullanıyordu.

Aslı ön koltukta yanında oturuyordu.

Ece benim yanımda uyuyordu.

Karşımızda da Altay ve Baran oturuyordu.

Bu muhtemelen insanlık için daha güvenliydi.

Yolun ilk bir saatinde doğru düzgün konuşmadık.

Ama ben onun orada olduğunun sürekli farkındaydım.

Bir ara Ece başını benim omzuma yaslayınca biraz yana kaydım.

Altay’la göz göze geldik.

Baktı.

Ben baktım.

Sonra dudaklarının kenarı kalktı.

Ben kaşlarımı çattım.

Gülümsemesi büyüdü.

Telefonum titredi.

Altay.

Aynı arabanın içindeydik.

Mesajı açtım.

**Altay:** Ne?

**Ben:** Ne ne?

**Altay:** Öyle bakıyorsun.

**Ben:** Nasıl?

**Altay:** Bilmiyorum.

**Ben:** Sen benim yüzümü iyi okuyordun.

Üç nokta çıktı.

**Altay:** Yüzüne bakmıyordum.

Mesaja baktım.

Bir kez okudum.

Sonra bir daha.

Yavaşça başımı kaldırdım.

Altay camdan dışarı bakıyordu.

Kulaklarının hafif kızardığını gördüm.

İşte.

İŞTE.

Telefonuma döndüm.

**Ben:** Avukat Bey?

Cevap gelmedi.

**Ben:** Utandınız mı?

Altay telefonu açtı.

Mesajımı okudu.

Bana baktı.

Başını çok hafif iki yana salladı.

Sonra yazdı.

**Altay:** Hayır.

**Ben:** Kulağın kızardı.

Bu kez uzun süre cevap vermedi.

Sonra:

**Altay:** Araba sıcak.

Elimi ağzıma kapattım.

Gülmemek için.

Baran uyanıp bize;

“Niye ikiniz de telefona gülüyorsunuz?” dedi.

“Sen uyu.”

“Ben bir şey demedim hocam.”

Altay camdan dışarı bakıyordu ama gülüyordu. Kulakları kızarıktı.

Mutfak.

Fırın.

Konveksiyon.

Hayat gerçekten dönüp dolaşıp insanın önüne geliyordu.

**Ben:** Tabii.

Altay gözlerini kapattı.

Kazandım.

İlk kez.

***

İstanbul’a girdiğimizde trafik bizi karşıladı.

Binalar çoğaldı.

Kar azaldı.

Telefonlar çekmeye başladı.

Hayat yeniden üniversiteye, büroya, Doruk’un projelerine, annemin listelerine ve hâlâ valizime koymaya kararlı olduğu tarhanaya dönecekti.

Almanya’ya birkaç hafta kalmıştı.

Hâlâ gitmek istiyordum.

Bundan zerre şüphem yoktu.

Hatta artık vize de çıktığı için gitmek eskisinden daha gerçek, daha heyecan vericiydi.

Ama tatilden dönerken geride bırakacaklarımın listesi de daha gerçekti.

Annem.

Babam.

Doruk.

Ece.

Mahalle.

Üniversite.

Ve Altay.

Bu kez ismini düşünmekten kaçmadım.

Çünkü artık mesele onun bana neden dokunduğunu çözmeye çalışmak değildi.

Neden baktığını da.

Neden benimle vakit geçirmek istediğini de.

Bütün cevapları bilmiyordum.

Onun ne düşündüğünü hâlâ bilmiyordum.

Altı ayın neyi değiştireceğini bilmiyordum.

Doruk öğrendiğinde ne olacağını kesinlikle bilmiyordum.

Bizim şu an ne olduğumuzu bile bilmiyordum.

Ama bazı şeyleri biliyordum.

Altay bana dokunduğunda geri çekilmek istemiyordum.

Bana baktığında başka tarafa dönmek istemiyordum.

Ve birkaç saat önce, karın altında bana yaklaştığında...

onu öpmek istemiştim.

Öpmüştüm de.

Başımı cama yasladım.

Yansımamın arkasında Altay’ı görebiliyordum.

O da dışarı bakıyordu.

Bir anda başını çevirdi.

Yansımadan göz göze geldik.

Gülümsedi.

Ben de gülümsedim.

Sonra önüme döndüm.

Almanya’ya gitmeme birkaç hafta kalmıştı.

Hayatımın belki de en büyük değişimine hazırlanıyordum.

Ve tam bu sırada, yirmi yıldır hayatımda olan bir adamı ilk kez öpmüştüm.

Zamanlama açısından korkunçtu.

Mantıksızdı.

Karmaşıktı.

Ve ne yazık ki...

**hiç pişman değildim.**

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.