Biz Büyürken kitap kapağı

18. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ

Bir insanı öptükten sonra onunla aynı arabada İstanbul’a dönmenin tuhaf olacağını tahmin edebilirdim.

Tahmin edemediğim şey, asıl tuhaflığın eve vardıktan sonra başlayacağıydı.

Çünkü insan zihni bazı olayları gerçekleşirken olduğundan daha büyük algılıyordu. Kar yağıyordu, etraf sessizdi, Altay karşımdaydı, yüzü bana çok yakındı ve sonra onu öpmüştüm. Daha doğrusu birbirimizi öpmüştük. Sonrasında tekrar öpüşmüştük. Sonra el ele yürümüştük.

Bütün bunlar Uludağ’ın ortasında, beyazlığın içinde, günlük hayatımızdan uzakta gerçekleştiği için beynimin bir kısmı hâlâ olanları normal hayata ait olmayan bir dosyada tutuyordu.

Sonra İstanbul’a geldik.

Ve annem kapıyı açıp:

“Çorba yaptım.”

dedi.

Romantizmin gerçek hayata dönüş noktası buydu.

Mercimek çorbası.

“Anne, yemek yedik.”

“Yolda yediniz.”

“Yemek yemiş olmak için yeterli bir kriter.”

“Yol yemeği yemek sayılmaz.”

“Ne sayılıyor?”

“Ev yemeği.”

Bu tartışmayı kazanamayacağımı bildiğim için valizimi kapının kenarına bıraktım.

Doruk arkamdan içeri girdi.

“Ben açım.”

Anneme baktım.

“İşte bütün sistemin bunun yüzünden çalışıyor.”

Annem Doruk’un montunu alırken:

“Çocuk acıkmış.”

“Çocuk otuz yaşında.”

“Sen de yirmi yedi yaşındasın, sana da yemek koyacağım.”

Aslı kapının önünde ayakkabılarını çıkarırken gülüyordu. Ece çoktan salona geçmişti. Baran, üç günlük tatilde kayak yapmayı öğrenemediği hâlde kayakla ilgili profesyonel yorumlar yaparak babama bir şey anlatıyordu.

Altay en son girdi.

Ben montumu çıkarırken gözüm istemeden ona kaydı.

O da montunu çıkarıyordu.

Normal.

Ayakkabılarını çıkardı.

Normal.

Annem:

“Altay, sen de yemek yiyeceksin.”

dedi.

“Yerim Sevil Teyze.”

Normal.

Sonra Altay başını kaldırdı ve bana baktı.

Normal değildi.

En azından artık değildi.

Çünkü o gözlerin birkaç saat önce bana nasıl baktığını biliyordum.

Bakışımı kaçırdım.

“Devrim.”

Annemin sesine döndüm.

“Hı?”

“Çorba mı pilav mı?”

“Ne?”

“Hangisini koyayım?”

“İkisi farklı kategoriler.”

Annem yüzüme baktı.

“İyi misin sen?”

“İyiyim.”

“Yol tuttu galiba.”

Doruk yanımdan geçerken:

“Onun aklı tatilde kaldı.”

dedi.

O kadar doğruydu ki kendisine vuramadım.

***

On dakika sonra hepimiz masadaydık.

Babam tatilin nasıl geçtiğini soruyor, Baran kayak pistlerinin yapısal sorunlarını anlatıyor, Doruk sürekli Baran’a:

“Sen kayamadın.”

diyordu.

“Kaydım.”

“Yerçekimiyle.”

“Teknik detay.”

Aslı gülüyordu.

Ece bana bakıyordu.

Ece’nin bana bakmasını istemiyordum.

Çünkü Ece normal bakmıyordu.

Ece veri topluyordu.

Benim masanın karşı tarafına bakmamam gerekiyordu.

Bu nedenle doğal olarak masanın karşı tarafına baktım.

Altay çorbasına limon sıkıyordu.

İşte o anda hayatımın daha önce hiç karşılaşmadığım bir problemiyle yüzleştim.

Bir insanı öptükten sonra aynı insanın annemin yaptığı mercimek çorbasına limon sıkmasını izlemek beklediğimden çok daha tuhaf bir deneyimdi.

Altay gayet rahattı.

Çorba içiyordu.

Ben ise birkaç saat önce ağzını öptüğüm adamın çorba içişini izliyordum.

Beynimin bu bilgiyle ne yapması gerektiğine dair herhangi bir kullanım kılavuzu yoktu.

Altay başını kaldırdı.

Göz göze geldik.

Kaşlarından biri çok hafif kalktı.

Başımı tabağıma indirdim.

“Devrim.”

Bu kez Doruk’tu.

“Hı?”

“Çorban soğuyacak.”

“Biliyorum.”

“Niye yemiyorsun?”

“Yiyorum.”

“Kaşığın masada.”

Kaşığa baktım.

Gerçekten masadaydı.

“Beni rahat bırak.”

Doruk omuz silkti.

Aslı dudaklarını birbirine bastırıyordu.

Ece su içiyordu ama gözleri gülüyordu.

İki hain.

Baran ise:

“Sevil Teyze bunun içinde kimyon var mı?”

diye soruyordu.

Baran’a o an büyük bir sevgi duydum.

Hiçbir şey anlamıyordu.

Ne kadar güzel bir özellikti.

***

Yemekten sonra herkes yavaş yavaş dağıldı.

Baran ilk çıktı. Babama kayak tatilinin ikinci ayağında kendisini geliştireceğine dair söz verdi.

Kimse ikinci ayak planlamamıştı.

Ece montunu giyerken kulağıma eğildi.

“Yarın konuşacağız.”

“Konuşmayacağız.”

“Konuşacağız.”

“Hayır.”

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Ece birkaç saniye bana baktı.

Sonra yüzünde korkunç bir gülümseme belirdi.

“Bu cümleyi sen tatilden önce de söylüyordun ama şimdi başka söylüyorsun.”

“Git evine.”

“Yarın.”

“Ece.”

Kapıdan çıktı.

Aslı da biraz sonra hazırlanırken Doruk:

“Ben bırakırım.”

dedi.

Aslı:

“Gerek yok.”

“Geç oldu.”

“Doruk, taksiyle geldim zaten.”

“E tamam, benimle dönersin.”

Aslı bana baktı.

Ben ona baktım.

Sonra Doruk’a.

Doruk:

“Ne var?”

dedi.

“Hiç.”

“Sen bugün çok hiç diyorsun.”

Haklıydı.

Aslı’yla birlikte çıktılar.

Annem mutfağa geçti. Babam televizyonun karşısına oturdu.

Altay kapının yanında montunu giyiyordu.

Ben de salonda duruyordum.

Gitmesi normaldi.

Zaten evine gidecekti.

Buna rağmen içimde saçma bir memnuniyetsizlik oluştu.

Altay montunun fermuarını çekti.

“Ben kaçayım.”

Annem mutfaktan:

“Yarın gel, börek yapacağım.”

diye bağırdı.

Altay:

“Gelirim.”

dedi.

Sonra bana baktı.

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Bu kadar.

Kapıyı açtı.

Çıktı.

Kapı kapandı.

Ben birkaç saniye orada durdum.

Annem mutfaktan çıktı.

“Ne bekliyorsun?”

“Hiç.”

“Kapıya bakıyorsun.”

“Dalgınım.”

“Tatilde yoruldunuz.”

“Evet.”

Odama çıktım.

Telefonum otuz saniye sonra titredi.

Altay.

**Altay:** İyi geceler.

Ekrana baktım.

**Ben:** Az önce söyledin.

**Altay:** Biliyorum.

**Ben:** Niye bir daha söylüyorsun?

Biraz bekledim.

**Altay:** İstedim.

Dudaklarımın kenarındaki gülümsemeyi durdurmaya çalıştım.

Başaramadım.

**Ben:** Garipsin.

**Altay:** Yeni mi fark ettin?

**Ben:** Son zamanlarda yeni şeyler fark ediyorum.

Gönderdikten sonra keşke göndermeseydim diye düşündüm.

Mesaj okundu.

Üç nokta çıktı.

Kayboldu.

Tekrar çıktı.

**Altay:** Ben de.

Telefonu yatağa attım.

Sonra geri aldım.

Mesaj hâlâ oradaydı.

Ne bekliyordum bilmiyorum.

Kendi kendine değişmesini herhalde.

Değişmedi.

**Ben de.**

***

Ertesi sabah üniversiteye gittiğimde hayatın ben Altay Karahan’ı öptüm diye durmadığını keşfettim.

Bu biraz saygısızcaydı.

Mail kutum doluydu.

Selim Hoca saat onda görüşmek istiyordu.

Almanya’daki ekipten konaklama onayı gelmişti.

Gitmeden önce tamamlamam gereken deneyler vardı.

Baran masama küçük bir kâğıt bırakmıştı.

Üzerinde:

**ALMANYA’DA HAYATTA KALMA KİTİ**

yazıyordu.

Altında:

1. Su.
2. Daha fazla su.
3. Türk kahvesi.
4. Priz dönüştürücü.
5. Acil durumda Baran’ı ara.

Beşinci maddenin üzerini çizip:

**Acil durumda yetkili birini ara.**

yazdım.

Baran yarım saat sonra geldi.

Listeye baktı.

“Hocam ayıp.”

“Gerçekçi.”

“Ben kriz yönetiminde iyiyim.”

“Geçen ay santrifüjün kapağı açılmadı diye güvenliği çağırdın.”

“Teknik krizdi.”

“Fişi çekmemiştin.”

“Detay.”

Saat ona doğru Selim Hoca’nın odasına geçtim. Almanya’da çalışacağım ekiple ilgili son detayları konuştuk. İlk haftanın programı gelmişti. Laboratuvar erişimi, tanışma toplantısı, güvenlik eğitimi, araştırma planının ilk değerlendirmesi...

Her madde Almanya’yı biraz daha gerçek yapıyordu.

Selim Hoca ekranındaki takvime bakarak:

“Uçuşu aldın mı?”

diye sordu.

“Henüz değil hocam.”

“Çok bekleme. Tarih artık kesin.”

“Bu hafta alacağım.”

“Güzel. Oraya gidince ilk hafta senden çok şey beklemeyecekler. Ortama alış. Sonra tempoyu artırırsın.”

Başımı salladım.

“Heyecanlı mısın?”

“Çok.”

“Korkuyor musun?”

Biraz düşündüm.

“Biraz.”

Selim Hoca gülümsedi.

“İkisi aynı anda olabilir.”

Odadan çıkarken bu cümle aklımda kaldı.

İkisi aynı anda olabilir.

İnsan bir yere gitmek isteyip geride bırakacağı şeylere üzülebilirdi.

Birini öpmüş olmaktan mutlu olup bunun zamanlamasından korkabilirdi.

Altı ayı dört gözle bekleyip altı ayın uzun olduğunu düşünebilirdi.

Belki hayatın problemi, duyguların birbirini iptal etmesi gerektiğini sanmaktı.

Telefonum titredi.

Altay.

**Altay:** Kahve?

Mesaja baktım.

Başka hiçbir şey yoktu.

Evrak yok.

Doruk yok.

Ofis yok.

Almanya yok.

Bahane yok.

**Ben:** Ne zaman?

**Altay:** Bir saate çıkabilir misin?

Takvimime baktım.

**Ben:** Çıkarım.

Cevabı anında geldi.

**Altay:** Geliyorum.

Kalbim hızlandı.

Sonra kendime kızdım.

Bir kahveydi.

Sadece kahve.

Öpüştüğüm adamla içeceğim kahve.

Harika.

***

Üniversitenin yakınlarında küçük bir kafede buluştuk.

Altay benden önce gelmişti.

Masaya yaklaşırken beni gördü.

Ve gülümsedi.

Ben de gülümsedim.

Sonra karşısına oturdum.

“Merhaba.”

“Merhaba.”

Garson geldi.

Sipariş verdik.

Garson gitti.

Sessizlik.

Altay:

“Üniversite nasıl?”

dedi.

“İyi.”

“Büro?”

“İyi.”

“Doruk?”

“İyi.”

“Hava?”

Altay bana baktı.

“Ciddi misin?”

“Biz neden iş görüşmesi yapıyoruz?”

Güldü.

Ben de güldüm.

Bir anda bütün tuhaflık biraz dağıldı.

“Bilmiyorum.”

dedi.

“Sen başladın.”

“Üniversiteyi sen sordun.”

“Ne sorayım?”

“Mesela...”

Sustum.

Altay bekledi.

“Tatilde olan şeyi.”

“Öpüşmemizi?”

Etrafıma baktım.

“Biraz daha yüksek sesle söyle istersen.”

Altay arkasına yaslandı.

“Öpüşmemizi.”

“Altay!”

Güldü.

“Ne?”

“İnsanların içinde bağırma.”

“Bağırmadım.”

“Sesin yeterince yüksek.”

“Kimse bizi dinlemiyor.”

“Ben dinliyorum.”

“Zaten sana söylüyorum.”

Kahvem geldi.

Fincanı önüme çektim.

“Pişman mısın?”

dedi.

Bu kez sesinde şaka yoktu.

Başımı kaldırdım.

“Hayır.”

Altay başını salladı.

“Ben de değilim.”

“Biliyorum.”

“Nereden?”

“Sen söyledin.”

“Doğru.”

Fincanın kenarına parmağımla dokundum.

“E?”

“E ne?”

“Ne yapıyoruz?”

Altay bana baktı.

“Bilmiyorum.”

Kaşlarım kalktı.

“Senin bilmediğin şeyler var mı?”

“Çok.”

“Mesela?”

Bir süre sustu.

Sonra yüzüme bakarak:

“Seni yirmi yıldır tanıyıp son birkaç haftadır neden farklı baktığım.”

Elim fincanın üzerinde durdu.

Şaka yapmıyordu.

Altay nadiren bir şeyi bu kadar doğrudan söylerdi.

Ben de şaka yapamadım.

“Ben de seni farklı görüyorum.”

dedim.

Cümle ağzımdan çıktığında garip biçimde rahatladım.

Altay’ın bakışları yüzümde kaldı.

“Ne zamandır?”

“Bilmiyorum.”

“Yaklaşık?”

“Bilimsel araştırma yapmadım.”

“Şaşırdım.”

“Sus.”

Gülümsedi.

Ben nefes aldım.

“Altay.”

“Hı?”

“Ben gidiyorum.”

Gülümsemesi hafifledi.

“Biliyorum.”

“Altı ay.”

“Onu da biliyorum.”

“Bunu şimdi yapmak biraz aptalca değil mi?”

“Muhtemelen.”

Bu kadar rahat kabul etmesini beklemiyordum.

“E?”

“Ne?”

“Muhtemelen diyorsun.”

“Çünkü öyle.”

“Çok yardımcı oldun.”

“Gerçeği söylüyorum.”

“Sonra?”

Altay bana baktı.

“Sonrasını bilmiyorum.”

“Harika.”

“Devrim.”

“Ne?”

“Her şeyi şimdi bilmek zorunda mıyız?”

Cevap vermedim.

“Sen birkaç hafta sonra Almanya’ya gidiyorsun. Gitmeni istiyorum.”

Bu cümlede yüzüne baktım.

“İstiyor musun?”

“Gitmen gerektiğini düşünüyorum.”

“Bu farklı.”

“Biliyorum.”

Bir an sustu.

“Gitmeni istemekle gitmene üzülmek aynı şey değil demiştim.”

Hatırlıyordum.

Çok iyi hatırlıyordum.

“Hatırlıyorum.”

“Değişmedi.”

İçimde bir yer sessizleşti.

Altay devam etti.

“Şu an sana altı ay sonra ne olacağını söyleyemem.”

“Ben de söyleyemem.”

“Ama şu an ne istediğimi biliyorum.”

Kalbim hızlandı.

“Neymiş?”

Bakışları bir an dudaklarıma indi.

Sonra yeniden gözlerime.

“Seni tekrar öpmek istiyorum.”

Kahve fincanımı yavaşça masaya bıraktım.

“Burada mı?”

Altay etrafına baktı.

“İstersen.”

“İnsanlar var.”

“Boğaz’da da vardı.”

“Kar yağarken daha sinematikti.”

Güldü.

“Demek sorun mekân.”

“Bilimsel koşulları eşitlemek lazım.”

“Tabii.”

“Öyle tabii deme.”

Altay bana bakıyordu.

“E?”

“Ne e?”

“Bilimsel çalışma.”

“Ne olmuş?”

“Sonuç?”

Bir an düşündüm.

Sonra:

“Örneklem yetersiz.”

dedim.

Altay güldü.

Gerçekten güldü.

Başını aşağı eğdi.

“Gel.”

“Ne?”

“Gel.”

“Yine mi gel?”

“Devrim.”

Kafeden çıktık.

***

Kafenin hemen ilerisindeki daha sakin sokağa döndüğümüzde yağmur yeni başlamıştı.

Kar yoktu.

Dağ yoktu.

Sessizlik yoktu.

Bir kurye yanımızdan geçti.

Karşıdaki dükkânın önünde iki kişi sigara içiyordu.

Bir taksi korna çaldı.

İstanbul bütün hâliyle etrafımızdaydı.

Altay bana döndü.

“Yeterince bilimsel mi?”

“Kontrol grubu yok.”

“Onu da mı bulalım?”

“Saçmalama.”

Gülümsedi.

Sonra yüzü ciddileşti.

Bu kez elini kaldırdığında ne yapacağını biliyordum.

Yanağıma dokundu.

Ben de montunun önünü tuttum.

Kendime şaşırmadım.

Bu ilerlemeydi.

Altay biraz yaklaştı.

“Son kez soruyorum.”

“Ne?”

“Rahatsız mısın?”

Gözlerimi devirdim.

“Bunu her seferinde soracak mısın?”

“Gerekirse.”

“Değilim.”

“Güzel.”

“Öyle güzel de—”

Cümlemi bitiremedim.

Çünkü beni öptü.

Bu kez ilk öpüşmedeki şaşkınlık yoktu.

Karın altında değildik.

Tatilde değildik.

Hayatımızdan kaçmış değildik.

Ben bir saat sonra üniversiteye dönecektim.

Altay büroya gidecekti.

Doruk muhtemelen bir şantiyede birileriyle tartışıyordu.

Annem akşam ne yemek yapacağını düşünüyordu.

Ve biz İstanbul’un sıradan bir sokağında öpüşüyorduk.

Bu yüzden ikinci öpüşme ilkinden daha tehlikeliydi.

Çünkü bunu hiçbir şeye bağlayamazdım.

Ne kara.

Ne tatile.

Ne ana.

Ben istiyordum.

Altay da istiyordu.

Bu kadar.

Ayrıldığımızda hâlâ montunun önünü tutuyordum.

Altay aşağı baktı.

Ben de baktım.

Elimi çektim.

“Şimdi örneklem?”

“Biraz daha veri lazım.”

Dudaklarının kenarı kalktı.

“Bilim insanı.”

“Avukat Bey.”

“Akşam görüşürüz.”

“Akşam?”

“Doruk’la sözleşmeye bakacağız.”

“Bizde mi?”

“Evet.”

Birden yüzümdeki ifade değişmiş olmalıydı.

Altay güldü.

“Ne?”

“Hiç.”

“Devrim.”

“Abim evde olacak.”

“Biliyorum.”

“Annem de.”

“Muhtemelen.”

“Babam?”

“Umarım.”

“Sen niye bu kadar rahatsın?”

Altay birkaç saniye yüzüme baktı.

“Sen niye bu kadar paniksin?”

“Çünkü Doruk seni yirmi beş yıldır tanıyor.”

“E?”

“Bir şey anlarsa?”

“Ne anlayacak?”

“Bilmiyorum. Yüzünden.”

“Benim yüzümden bir şey anlaşılmaz.”

“Benimki?”

Altay yüzüme baktı.

Biraz fazla uzun.

“Seninki problem.”

“Altay.”

Gülerek uzaklaştı.

Sinir bozucu adam.

***

Üniversiteye döndüğümde Baran yüzüme baktı.

“Hocam?”

“Ne?”

“Bir şey mi oldu?”

Kalbim durdu.

“Ne olacak?”

“Mutlusun.”

“Normalde mutsuz muyum?”

“Yok da...”

“Baran.”

“Tamam hocam.”

Bilgisayarımı açtım.

Beş dakika sonra Baran masama bir paket bıraktı.

“Nedir bu?”

“Hayatta kalma kitinin ilk parçası.”

Açtım.

Priz dönüştürücü.

“Bunu niye aldın?”

“Almanya’da lazım.”

Gülümsedim.

“Teşekkür ederim.”

“Su şişesini de alacağım.”

“Alma.”

“Altay Abi söyledi.”

Başımı kaldırdım.

“Ne zaman?”

“Tatilde.”

“Sen Altay’la benim su tüketimimi niye konuşuyorsun?”

“Sağlığını düşünüyoruz hocam.”

“Sendika kurmuşsunuz.”

“Sevil Teyze de var.”

Başıma gelenlerin bir kısmını hak etmiş olabilirdim.

***

Akşam eve geldiğimde Doruk salondaki büyük masayı yine işgal etmişti.

Planlar.

Malzeme örnekleri.

Bilgisayar.

Kahve.

Annem masanın yarısını kurtarmaya çalışıyordu.

“Akşam yemeği yiyeceğiz.”

Doruk:

“Beş dakika.”

“Senin beş dakikan kırk dakika.”

“Topluyorum.”

“Altay gelmeyecek mi?”

Ben ayakkabımı çıkarırken istemeden yavaşladım.

Doruk:

“Geliyor.”

Annem bana baktı.

Ben anneme baktım.

“Neden bana bakıyorsun?”

“Bakmadım.”

“Baktın.”

“Kapıya baktım.”

Kapı arkamdaydı.

“Anne.”

“Ne?”

“Hiç.”

“Sen son zamanlarda çok hiç diyorsun.”

Bu evde herkes fazla gözlemci olmuştu.

Yarım saat sonra kapı çaldı.

Açan bendim.

Bunu planlamamıştım.

Altay karşımdaydı.

Elinde dosya vardı.

Birbirimize baktık.

“Merhaba.”

dedi.

“Merhaba.”

Kapının önünde yaklaşık iki saniye fazla durduk.

Sonra arkamdan Doruk:

“Gelsene lan!”

diye bağırdı.

Altay içeri girdi.

“Romantizm öldü.”

diye fısıldadım.

Bana baktı.

“Genel olarak mı?”

AVM.

Hatırlıyordu.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

***

Yaklaşık bir saat gerçekten çalıştılar.

Ben de odama çıkıp konaklama belgelerine baktım.

Almanya’daki odam kesinleşmişti.

Küçük bir stüdyo değildi; üç kişinin paylaştığı bir dairede kendi odam olacaktı. Ortak mutfak ve banyo.

Fotoğrafları açtım.

Beyaz duvarlar.

Küçük bir masa.

Tek kişilik yatak.

Pencerenin önünde kalorifer.

Birkaç hafta sonra orada uyuyacaktım.

Bu düşünce hâlâ içimde heyecan yaratıyordu.

Telefonum titredi.

Aslı.

**Aslı:** Doruk sana söyledi mi?

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Neyi?

Üç nokta.

**Aslı:** Tamam söylememiş 😂

Ayağa kalktım.

Odadan çıktım.

“DORUK!”

Aşağıdan:

“NE?”

“YUKARI GEL.”

“İŞİM VAR.”

“ASLI NEYİ SÖYLEYECEKTİN DİYOR?”

Sessizlik.

Sonra Altay’ın kahkahasını duydum.

Merdivenlerden indim.

Doruk bana bakıyordu.

“Sen niye insanların mesajını yüksek sesle okuyorsun?”

“Aslı bana yazdı.”

“E?”

“Ne söylemedin?”

“Bir şey.”

“Doruk.”

Annem mutfaktan çıktı.

“Ne olmuş?”

Doruk gözlerini kapattı.

“Hiçbir şey.”

Ben kollarımı bağladım.

“Anlat.”

Doruk birkaç saniye sustu.

Sonra:

“Aslı’yla beraberiz.”

Gülümsedim.

“Biliyorduk.”

Kaşları çatıldı.

“Kim biliyordu?”

“Herkes.”

“Nasıl herkes?”

Mutfaktan annem:

“Neyi biliyorduk?”

diye sordu.

Doruk dondu.

Ben Altay’a baktım.

Altay ağzını eliyle kapatmıştı.

Gülüyordu.

Babam salona girdi.

“Neyi biliyoruz?”

Doruk:

“Hiçbir şeyi.”

dedikten sonra ayağa kalktı.

Ben:

“Doruk’un sevgilisi var.”

dedim.

“DEVRİM!”

Annemin yüzü aydınlandı.

“Aslı mı?”

Doruk ona döndü.

“Sen nasıl bildin?”

Annem omuz silkti.

“Belli.”

Doruk:

“Nereden belli?”

“Bakışından.”

Ben istemsizce Altay’a baktım.

Altay zaten bana bakıyordu.

Bakışımı hemen kaçırdım.

Annem bunu gördü mü bilmiyordum.

Bilmek istemiyordum.

Babam Doruk’un omzuna vurdu.

“Hayırlı olsun.”

Doruk:

“Baba evlenmedik.”

“Ben bir şey demedim.”

Annem:

“Akşam çağıraydın kızı.”

“Anne daha bugün—”

“Ne bugün?”

“Boş ver.”

Ben kahkaha atıyordum.

Doruk bana parmağını uzattı.

“Senin de günün gelecek.”

Gülüşüm boğazımda kaldı.

Altay başını önündeki dosyaya eğdi.

Hayat bazen mizah anlayışını fazla kişisel kullanıyordu.

***

Annemle babam Doruk’u mutfakta sorguya çekmeye başladı.

Ben salonda kaldım.

Altay da.

Bir anda evin o kısmı sessizleşti.

Altay dosyaları topluyordu.

Ben masanın kenarında durdum.

“Gülüyordun.”

“Komikti.”

“Abim travma yaşıyor.”

“Geçer.”

“Çok kötü arkadaşsın.”

“Yirmi beş yıldır fark etmedi.”

“Belki ona seni de anlatmalıyım.”

Altay’ın eli dosyanın üzerinde durdu.

Başını kaldırdı.

Kalbim hızlandı.

“Beni?”

“Şaka yaptım.”

“Ben yapmadım.”

“Neyi?”

Cevap vermedi.

Sadece baktı.

Sonra mutfaktan annemin sesi geldi.

“DEV, EKMEK BİTMİŞ!”

“BEN Mİ ALACAĞIM?”

“DORUK ÇIKAMIYOR!”

Doruk:

“BEN NİYE ÇIKAMIYORUM?”

Annem:

“SENİNLE KONUŞUYORUZ!”

Altay güldü.

“Ben alırım.”

dedi.

“Gerek yok.”

“Çıkıyorum zaten.”

“Ben de geleyim.”

Cümle ağzımdan düşünmeden çıktı.

Altay bana baktı.

“Gel.”

Annem mutfaktan:

“Atkını tak!”

diye bağırdı.

Altay’ın yüzüne baktım.

Gülümsemesini gördüm.

“Tek kelime etme.”

dedim.

“Etmedim.”

***

Bakkala gitmek hayatım boyunca romantik bir faaliyet olmamıştı.

O gece de olmadı.

Çünkü Nermin Teyze bakkalın önündeydi.

Bizi birlikte görünce:

“Ooo, Almancı kızla avukat bey.”

dedi.

Gözlerimi kapattım.

“Nermin Teyze, daha gitmedim.”

“Gideceksin işte.”

Sonra Altay’a döndü.

“Sen gitmiyor musun?”

Altay:

“Nereye?”

“Almanya’ya.”

“Yok.”

“Niye?”

Bu kadının diplomatik dokunulmazlığı vardı.

Altay bana baktı.

Ben başımı iki yana salladım.

Bu soruya cevap verme.

Altay:

“İşim var.”

dedi.

Nermin Teyze:

“İş bitmez.”

Sonra bakkala girdi.

Altay arkasından baktı.

“Beni niye Almanya’ya gönderdi?”

“Bilmiyorum.”

“Sen söyledin herhalde.”

“Ben neden seni Almanya’ya götürüyorum?”

Altay ellerini cebine soktu.

“Bilmiyorum.”

Bir saniye durdu.

“Götürür müsün?”

Başımı ona çevirdim.

Gülümsüyordu.

“Hayır.”

“Çok hızlı cevap verdin.”

“Altı ay seninle aynı evde kalamam.”

“Kim aynı ev dedi?”

“Altay.”

Güldü.

Ekmeği aldık.

Dönüşte sokağın daha karanlık kısmına geldiğimizde Altay yürümeyi yavaşlattı.

Ben de.

Ev birkaç bina ilerideydi.

“Ne?”

dedim.

“Hiç.”

“Yine bakıyorsun.”

“Bakıyorum.”

“Artık bunu rahatça kabul ediyorsun.”

“Sen de fark ettiğini rahatça söylüyorsun.”

Haklıydı.

Sinir bozucuydu.

“Ekmek soğuyacak.”

dedim.

Altay kaşını kaldırdı.

“Ekmek?”

“Bahane bulamadım.”

Güldü.

Sonra elimi tuttu.

Sokağın ortasında.

Öylece.

Etrafıma baktım.

“Ne?”

dedi.

“Nermin Teyze.”

“O bakkalda kaldı.”

“Onun gözü her yerde.”

“Doğru.”

Elimi bırakmadı.

Ben de çekmedim.

Evin önüne geldiğimizde bıraktık.

Bu sefer ikimiz de neden bıraktığımızı biliyorduk.

Henüz kimseye söylememiştik.

Ama aslında neyi söylemediğimizi de tam bilmiyorduk.

***

Ertesi birkaç gün hayat garip bir düzene oturdu.

Altay daha çok mesaj atıyordu.

Ya da belki eskiden de atıyordu ve ben şimdi başka okuyordum.

**Yemek yedin mi?**

Eskiden normaldi.

Şimdi değildi.

**Çıktın mı?**

Eskiden normaldi.

Şimdi değildi.

**Bugün çok yoruldum.**

Bu tamamen yeniydi.

Çünkü Altay bana yalnızca ne yaptığımı sormuyor, kendi gününden de küçük şeyler anlatıyordu.

Bir müvekkilin toplantıyı iki saat uzattığını.

Kerem’in dosyaları yanlış rafa koyduğunu.

Derya’nın ofise korkunç bir kahve makinesi aldırmaya çalıştığını.

Ben de ona laboratuvarı anlatıyordum.

Baran’ın bir numuneyi yanlış etiketlediğini.

Aslı’nın Doruk yüzünden telefonuna bakıp durduğunu.

Selim Hoca’nın gitmeden önce bana üç makale daha verdiğini.

Günlerimizin içine birbirimizi küçük küçük yerleştiriyorduk.

Bunun için bir isim kullanmıyorduk.

Belki de henüz gerekmiyordu.

***

Perşembe akşamı Altay yine eve geldi.

Bu kez gerçekten Doruk için.

Bir proje sözleşmesinin son hâline bakacaklardı.

Annem markete gitmişti.

Babam bir arkadaşına uğramıştı.

Doruk üst katta çizimleri arıyordu.

Ben mutfakta su içiyordum.

Kapı açıldı.

Altay girdi.

“Doruk yukarıda.”

dedim.

“Biliyorum.”

“Ben niye söyledim bilmiyorum.”

Ayakkabılarını çıkardı.

Mutfağa geldi.

Ben tezgâhın önündeydim.

O kapının yanında durdu.

Birbirimize baktık.

“Ne?”

dedim.

“Hiç.”

“Öyle bakma.”

“Nasıl?”

“Biliyorsun.”

“Bilmiyorum.”

“Altay.”

Bana doğru yürüdü.

“Doruk yukarıda.”

“Biliyorum.”

“İki dakikaya iner.”

“Biliyorum.”

“Annem markette.”

“Onu da biliyorum.”

“Sen niye bütün evin konumunu biliyorsun?”

Artık önümdeydi.

“Meslek hastalığı.”

Güldüm.

“Avukatlar ev halkının konumunu mu takip ediyor?”

“Sen avukat değilsin.”

“Bu şakanın süresi doldu.”

“Bence dolmadı.”

Ellerini tezgâhın iki yanına koymadı.

Beni köşeye sıkıştırmadı.

Sadece önümde durdu.

Yakın.

Ama seçebileceğim kadar uzak.

“Ne yapıyorsun?”

dedim.

“İki dakikam var.”

Gülmemek için dudağımı ısırdım.

“Gerçekten mi?”

“Belki bir buçuk.”

“Çok romantik.”

“Zaman yönetimi.”

“Berbat.”

Altay eğildi.

Ben geri çekilmedim.

Hatta gömleğinin önünden tuttum.

Bunu yaptığımı fark ettiğimde artık çok geçti.

Altay’ın gözleri kısa bir an elime indi.

Sonra beni öptü.

Bu sefer öpüşmek yeni değildi.

Ama alışılmış da değildi.

Arada çok tehlikeli bir yerdeydi.

Ben gömleğinin kumaşını parmaklarımın arasında tutuyordum.

Altay’ın eli belime geldi.

Biraz daha yaklaştım.

Tam o anda üst kattan:

“ALTAY!”

diye Doruk bağırdı.

İkimiz bir anda ayrıldık.

Nefesimi tuttum.

Altay gözlerini kapattı.

Ben fısıldadım:

“Bir buçuk dakika bile olmadı.”

“Yanlış hesap.”

“Avukatlığını sorgula.”

Doruk merdivenlerden inerken ben hızla tezgâha döndüm.

Su bardağımı aldım.

Altay son derece sakin biçimde buzdolabını açtı.

Buzdolabı.

Gerçekten.

Doruk mutfağa girdi.

“Dosya arabada kalmış.”

Altay buzdolabından su çıkardı.

“Gerizekâlı.”

“Sen niye mutfaktasın?”

“Su.”

Doruk bana baktı.

“Sen niye kıpkırmızısın?”

Kalbim durdu.

“Fırın.”

Sessizlik.

Altay başını aşağı eğdi.

Omuzlarının hareket ettiğini gördüm.

Gülüyordu.

Doruk fırına baktı.

“Kapalı.”

Altay’ın omuzları daha fazla hareket etti.

Ona öldürücü bir bakış attım.

“Ocak.”

“O da kapalı.”

“Isı transferi.”

Doruk kaşlarını çattı.

“Ne?”

“Konveksiyon.”

“Devrim, bütün mutfak kapalı.”

“Sen anlamazsın.”

“Ben mimarım.”

“Bu başka.”

Doruk birkaç saniye bana baktı.

Sonra Altay’a.

Altay artık kendini toplamıştı.

Doruk:

“İkiniz yine neye güldünüz?”

dedi.

“Hiçbir şeye.”

dedik aynı anda.

Doruk gözlerini kıstı.

İlk kez içimde küçük bir alarm çaldı.

Sonra telefonuna baktı.

“Arabadan dosyayı alıp geliyorum.”

Çıktı.

Kapı kapandı.

Altay’la birbirimize baktık.

Beş saniye sessizlik.

Sonra ikimiz de gülmeye başladık.

“Fırın mı?”

dedi.

“Panikledim.”

“Kapalıydı.”

“Fark ettim.”

“Isı transferi?”

“Sus.”

“Konveksiyon?”

“Altay.”

“Bilim insanı.”

Elimdeki havluyu ona attım.

Yakaladı.

Sonra yüzüme baktı.

“Bu arada.”

“Ne?”

“Gerçekten kızardın.”

“ÇIK MUTFAKTAN.”

Gülerek çıktı.

***

O gece uçak biletimi aldım.

Annem yatağımın kenarında oturuyordu.

Babam kapıda durmuş fiyatlara bakıyordu.

Doruk telefondan hangi uçuşun daha mantıklı olduğunu söylüyordu.

“Sabah olanı al.”

“Çok erken.”

“İstanbul trafiği.”

“Gece mi çıkacağız evden?”

Annem:

“Çıkarız.”

“Anne, sen neden mutlusun?”

“Değilim.”

“Belli.”

“Uçağı kaçırmandan korkuyorum.”

Babam:

“Üç saat önce gideriz.”

“ÜÇ SAAT Mİ?”

Doruk:

“Dört gidelim garanti olsun.”

“Sen konuşma.”

Sonunda uçuşu seçtim.

Kart bilgilerini girdim.

Onay ekranı geldi.

Bir anda odadaki herkes sustu.

**Biletiniz oluşturuldu.**

Ekrana baktım.

Tarih.

Saat.

Uçuş numarası.

Artık yalnızca “birkaç hafta sonra” değildi.

Bir gün vardı.

Bir saat vardı.

Bir koltuk vardı.

Gerçekti.

Annem elini dizime koydu.

“Haydi bakalım.”

dedi.

Gülümsedim.

“Haydi.”

Doruk saçımı karıştırdı.

Elini ittim.

Babam:

“Dönüşü de aldın mı?”

diye sordu.

“Programın dönüş tarihine göre sonra netleştireceğim.”

“Tamam.”

Telefonumu aldım.

Altay’a bilet ekranının görüntüsünü gönderdim.

**Ben:** Aldım.

Cevap birkaç dakika sonra geldi.

**Altay:** Saat kaç?

Yazdım.

**Altay:** Ben bırakırım.

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Ailem gelecek zaten.

**Altay:** Biliyorum.

**Ben:** E?

Bu kez cevap biraz gecikti.

**Altay:** Ben de geleceğim.

Ekrana baktım.

Bir süre hiçbir şey yazmadım.

Sonra:

**Ben:** Tamam.

Üç nokta çıktı.

**Altay:** Öyle tamam deme.

Gülümsedim.

Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.

Tavana baktım.

Almanya’ya gitmeme artık birkaç hafta değil, takvimde işaretleyebileceğim kadar kesin bir süre kalmıştı.

Ve garip olan şuydu:

Gitmek hâlâ beni heyecanlandırıyordu.

Yeni laboratuvarı görmek istiyordum.

Tek başıma başka bir ülkede yaşamayı istiyordum.

Kendimi orada denemek istiyordum.

Bunların hiçbiri değişmemişti.

Altay bunları değiştirmemişti.

Belki de en çok bundan hoşlanıyordum.

Benden kalmamı istemiyordu.

Ben de onun için kalmak istemiyordum.

Ama gitmeden önce kalan zamanı onunla geçirmek istiyordum.

Bunun ne olduğuna henüz isim vermemiştik.

Sevgili miydik?

Bilmiyordum.

Bir şey mi başlamıştı?

Kesinlikle.

Altı ay bunu ne yapardı?

Hiçbir fikrim yoktu.

Ama ilk kez her sorunun cevabını daha başlamadan bulmak zorunda olmadığımı düşünüyordum.

Telefonum tekrar titredi.

**Altay:** Uyudun mu?

**Ben:** Hayır.

**Altay:** İyi.

**Ben:** Niye?

Bir süre bekledim.

**Altay:** Sesini duymak istiyorum.

Telefon birkaç saniye sonra çaldı.

Ekranda adı vardı.

**Altay Karahan.**

Gülümsedim.

Aramayı açtım.

“Efendim Avukat Bey?”

Karşı taraftan sesi geldi.

“Bilim insanı.”

Arkamı yastığa yasladım.

“Ne oldu?”

“Hiç.”

“Hiç için mi aradın?”

“Evet.”

“Garipsin.”

“Biliyorum.”

“Ben yarın erken kalkacağım.”

“Beş dakika konuşuruz.”

“Senin beş dakikan Doruk’un beş dakikası gibi mi?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Değilim.”

Güldüm.

O gece beş dakika konuşmadık.

Kırk yedi dakika konuştuk.

Önemli hiçbir şey konuşmadık.

Belki de önemli olan buydu.

Çünkü Altay’la hayatım boyunca aynı sofraya oturmuş, aynı sokakta yürümüş, aynı insanların arasında büyümüş, yüzlerce kez konuşmuştum.

Ama ilk kez...

konuşmak için hiçbir bahanemiz yoktu.

Ve yine de kapatmak istemiyordum.

Almanya’ya gitmeden önce zamanın hızlı geçmesini isteyen tarafımla yavaşlamasını isteyen tarafım ilk kez aynı anda uyandı.

Hangisinin kazanacağını bilmiyordum.

Bildigim tek şey, uçağın kalkacağı saatin artık belli olduğuydu.

Ve Altay’ın o sabah havaalanında olacağı da.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.